Okunma: 382 kez
Dünya ve Evren
Dünyamız Samanyolu Galaksisi’ndeki yıldız sistemlerinden güneş sisteminde yer alır.
Bütün gezegenler elips şeklinde bir yörüngede hareket ederler.
ONUNCU GEZEGENİMİZ “SEDNA”
16 Mart 2004 — Adını Eskimo kültüründe okyanus tanrıçası Sedna’dan alan göktaşı, 10 bin 500 Dünya yılı ile Güneş Sistem’nin en uzun yörüngesine sahip.
Gezegenin keşfi ile astronomlar arasında yeni bir tartışma başladı. Sedna’nın bir gezegen olup olmadığı üzerine kafa yürüten bilim adamları, bu şekilde gezegen kavramını ve Güneş Sistemi’nin de yapısal özelliklerini gözden geçiriyorlar.
Güneş Sisteminin 10. Gezegeni ‘Buz ve Kaya Krallığı’ mı?
Kısa adı NASA olan Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi tarafından
fırlatılan Sedna 4 teleskobu, Güneş Sistemi’nde yeni bir gezegen
keşfetti.
Eğer bulgular doğruysa, 74 yıllık ‘9 gezegen’ bilgisi tarihe karışacak.
BBC’de yayınlanan habere göre, NASA tarafından uzaya fırlatılan Sedna 4
teleskobu tarafından gönderilen bilgilerle, Plüton gezegeninden daha
büyük olduğu sanılan yeni uzay cismi, ispat edilmesi halinde Güneş
Sistemi’nin 10. gezegeni olacak. Ancak astronomlar, bu cismin halen
Güneş Sistemi’nin bir üyesi olup olmadığını araştırıyorlar. Daha önce
de Hubble Teleskobu tarafından tespit edilen cisimle ilgili detaylı
bilginin bu hafta içinde NASA tarafından dünya kamuoyurna açıklanacağı
kaydedildi. En son 1930 yılında varlığı ispatlanan Plüton gezegeninden
bu yana Güneş Sistemi’nde 9 gezegen olduğuna dair bilim öğretisini alt
üst edecek olan ‘yeni gezegen’, bilim adamları tarafından ‘Buz ve Kaya
Krallığı’ olarak ifade ediliyor.
GÜNEŞ SİSTEMİ’NİN SINIRINDA
Sedna, 10 bin 500 Dünya yılı süren Güneş’in etrafında bir tam dönüşü
esnasında, yıldıza sadece çok kısa bir süre için yaklaşıyor, ancak bi
gezegenin ısınmasına yetmiyor.
Gözlem adı 2003 VB12 olan Sedna kızıl parlak bir renge sahip; bilim
adamları parlak kızıl rengin, gezegenin bulunduğu Güneş Sistemi’nin dış
bölgeleri için oldukça olağandışı bir durum olduğunu belirtiyorlar. Dr.
Brown, Sedna gibi Güneş Sistemi’nin sonu sayılacak bir mesafeden
Güneş’in hissedilmediğini belirtti. Dr. Brown, Sedna gezegeninde
bulunan bir kişinin Güneş’i toplu iğne ucu büyüklüğünde göreceğini
ifade ediyor. Bilim adamları Sedna’nın yüzey ısısının -240 derece
olduğunu ve bu değerin son 4.5 milyar yıldır değişmediğini belirlediler.
GEZEGEN ‘MADEN’İ
Sedna 1930’da Plüton’nun keşfinden sonra bulunmuş en büyük gök
cismi. Kimi astronomlar Sedna’nın Plüton’dan da daha büyük
olabileceğini tahmin ediyorlar. California Institute of Technology
astronomlarından Prof. Michael Brown liderliğinde yürütülen bir
araştırma projesi kapsamında keşfedilen Sedna, Dünya’dan 10 milyar
kilometre uzaklıkta Kuiper Kuşağı olarak bilinen bölgede yeralıyor.
Kuşakta bulunan binlerce göktaşından şimdiye dek yaklaşık 400 tanesi
tam olarak keşfedildi.
Sedna’nın da içinde bulunduğu Kuiper Kuşağı, astronomlar tarafından
bir “maden” olarak nitenlendiriliyor. Yüzlerce buzdan göktaşı içeren
Kiuper Kuşağı’nda, 2000’de Varuna (900 km), 2001’de Ixion (1.065 km) ve
2002’de Kuaoar (1.200 km) gezegensileri tespit edilmişti. Şubat ayında
ise 1.800 km çapında, 2004 DW gözlem adı ile bir başka gezegensi
keşfedilmişti.
Bünyesinde binlerce benzer büyüklükte gök cisminin bulunduğu Kuiper
Kuşağı Sedna veya daha büyük yeni keşiflere gebe bir bölge. Sedna’nın
daha önce bulunan benzer göktaşlarından farkı kendi başına bir yörünge
tutturmuş olması. Arizona’da bulunan Tenagra Gözlemevi gezegenin
yörüngesini belirlemek üzere çalışmalara başladı.
GEZEGEN’LİK TARTIŞMASI
Sedna’nın keşfi gezegen kavramının sorgulandığı ve belki de yeniden
tanımlanacağı tartışmaları da alevlendirdi. Bir grup astronom
Plüton’nun dahi bir gezegen olmadığını düşünüyor. Yapılacak gözlemler
sonunda, Plüton’u gezegen sayılması için yeterli koşulların Sedna için
de geçerli olduğuna dair fikir birliği oluşursa, Güneş Sistemi’nin on
gezegeni olacak. Bilim çevreleri, göktaşının bir gezegen olarak değer
kazanmasının daha geniş gözlemler gerektirdiğinin altını çiziyorlar.
Bunların başında da göktaşının bağımsız Güneş merkezli bir yörüngesi
olması kuramı geliyor. Sedna’nın eliptik yörüngesinde Güneş’in
etrafında tam dönüşünü 10.500 yılda tamamladığı belirtildi. Uzun çapı
135 milyar kilometre ile Sedna’nın yörüngesi Güneş Sistemi’ndeki en
uzun yörünge.
Gezegeni keşfeden Dr. Micheal Brown, göktaşını gezegen yerine, kaya ve
buzdan oluşan ve hacmen daha ufak olan “gezegensi” (planetoid) olarak
nitelemeyi tercih ediyor. Brown Sedna’nın yeterince yüksek bir
yoğunluğa sahip olmadığını düşünüyor.
Keşfi Havaii’deki Gemini Observatory’den Michael Brown ve Chad
Trujillo ve San Diego’daki Palomar Gözlemevi’nden Yale Üniversitesi
astronomu David Rabinowitz birlikte yaptılar. Ekip Sedna’nın etrafında
dönen bir de uydusu olduğunu keşfetti.
GÜNEŞ
Güneş sisteminin merkezinde yeralan, en yakın yıldız, Dünya’dan
ortalama 149.591.000 km uzaklıkta, 1,39 milyon km çapında, ışık saçan
dev bir gaz küresi olan Güneş’in en önemli bileşeni hidrojendir;
yaklaşık % 5 oranında helyum ve daha ağır elementleri içerir.
1,99×10(33) erg/saniye hızıyla enerji üretir. Bu enerji, en çok,
görünür ışın ve kızılaltı ışınım olarak uzaya yayılır ve Yer’de yaşamın
sürmesinin başlıca nedenidir.
Çapları bin kat daha büyük ve kütleleri birkaç yüz kat daha ağır
olan bilinen en büyük yıldızlara karşılaştırılınca, Güneş, astronomi
sınıflandırmasında cüce yıldız sınıfına girer. Ama kütlesi ve yarıçapı,
Gökadamız’daki (samanyolu) bütün yıldızların ortalama kütlesine ve
büyüklüğüne yakındır; çünkü birçok yıldız Yer’den daha küçük ve daha
hafiftir.
Güneş, tayfı, yüzey sıcaklığı ve rengi nedeniyle, astronomlar
tarafından kullanılan tayf türleri şemasında “G2 cüce” diye de
sınıflandırılır. Yüzey gazlarının yaydığı ışığın tayf şiddeti, 5000
A’ya yakın dalga boylarında en büyüktür; güneş ışığının niteleyici sarı
rengi bundan ileri gelmektedir.İçinde yaşadığımız Evren’i tanıma
çabamız, binlerce yıldan bu yana sürüyor. Günümüzde, en modern
teleskoplar sayesinde, Evren’in en uzak köşelerini, milyarlarca ışık
yılı ötedeki gökadaları görebiliyoruz. Oysa, Evren’de küçücük bir nokta
gibi kalan, içinde yaşadığımız Güneş Sistemi’miz hâlâ gizemlerle dolu.
Uzay Çağı’nın başlangıcından bu yana yapılan çalışmaların büyük
bölümü, Güneş Sistemi’ni keşfetmek içindi. Bugün, gerek bu çalışmalara
gerekse çevremizdeki başka olası gezegen sistemlerine bakarak Güneş
Sistemi’mizin oluşum öyküsünü anlatabiliyoruz.
Güneş Sistemi’nin bir bulutsudan oluştuğu düşüncesini, aynı zamanda bir
fizikçi de olan Prusyalı filozof, Immanuel Kant ortaya attı. Kant,
ilkel Evren’in ince bir gazla dolu olduğunu canlandırdı düşüncesinde.
Başlangıçta homojen dağılmış bu gazda, doğal olarak zamanla bir
takım kararsızlıklar ortaya çıkmalıydı. Bu kütleçekimsel
kararsızlıklar, kütlelerin birbirini çekmesine, dolayısıyla da gazın
belli bölgelerde topaklaşmaya başlamasına yol açacaktı. Peki, bu
topaklar neden disk biçimini alıyordu?
Kant, bunu da çözdü. Başlangıçta çok yavaş dönmekte olan gaz topakları,
sıkıştıkça hızlanıyordu. Bu, çok temel bir fizik ilkesine, “Momentumun
Korunumu İlkesi” ne dayanır. Bu ilke, genellikle bir buz patencisi
örneğiyle açıklanır: Kolları açık, kendi çevresinde dönen buz
patencisi, kollarını kapadığında hızlanır.
Benzer olarak, kütleçekiminin etkisiyle sıkışmaya başlayan gazlar da
giderek hızlanır. Dönmenin etkisi gaz topağının incelerek bir disk
biçimini almasını sağlar. İşte, bu disklerden birisi Güneş Sistemi’mizi
oluşturmuştur.
Güneş’le ilgili modern çalışmalar, Galilei’nin güneş lekelerine ilişkin
gözlemleriyle ve bu lekelerin hareketlerine dayanarak Güneş’in dönüşünü
bulmasıyla 1611’de başladı.
Güneş’in büyüklüğüne ve Yer’den uzaklığına ilişkin ilk yaklaşık
doğru belirleme, 1684’te yapıldı; bu belirlemede, Fransız Akademisi’nin
1672’de Mars’ın Yer’e yaklaşması sırasında yaptığı nirengi (üçgenleme)
gözlemlerinden elde edilen veriler kullanıldı. Joseph von Fraunhofer
tarafından 1814’te Güneş’in soğurma çizgili tayfının bulunması ve
Gustav Kirchhoff tarafından 1859’da bunun fiziksel yorumunun yapılması,
güneş astrofiziği çağını başlattı; bu dönemde, Güneş’i oluşturan
maddelerin fiziksel durumunu ve kimyasal bileşimini etkili olarak
inceleme olanağı doğdu. 1908’de George Ellery Hale, güneş lekelerinin
güçlü magnetik alanlarını belirledi; 1939’da Hans Bethe, güneş
enerjisinin oluşumunda nükleer füzyonun oynadığı rolü aydınlattı.
Yeni gelişmeler, bilim adamlarının Güneş’le ilgili görüşlerini
değiştirmeyi sürdürmektedir. Güneş rüzgarının doğrudan doğruya
belirlenmesi 1962’de gerçekleştirilmiş, Güneş’in yüksek hızlı
tekrarlanan akıntılarının kaynaklarıysa 1969’da taç (korona)
deliklerine ilişkin gözlemlerle belirlenmiştir. Kant’ın bu düşüncesi,
daha sonra birçok gökbilimci tarafından kabul gördü; ancak, herhangi
bir yıldızın çevresinde böyle bir oluşum gözlenemediği için, 1980′lere
değin bu düşünce, bir varsayım olarak kaldı, kanıtlanamadı. Sonra,
gökbilimciler, T Boğa türü yıldızların, yaklaşık üçte birinin, normalin
çok üzerinde kızılötesi ışınım yaydığını keşfettiler.
Yıldızın etrafındaki toz bulutu, yıldızın yaydığı kısa dalgaboylu
ışınımı soğuruyor; sonra daha uzun dalga boyunda, yani kızılötesi ve
radyo dalga boylarında ışınım yayıyordu.
Birkaç yıl sonra, gökbilimciler bazı yıldız oluşum bölgelerine radyo
teleskoplarla baktıklarında yıldızların etrafındaki karanlık, toz
içeren diskleri doğrudan görebildiler. Hubble Uzay Teleskopu’nun keskin
gözleriyle yapılan gözlemlerde, 1600 ışık yılı uzaklıktaki Orion
Bulutsusu’ndaki yıldız oluşum bölgeleri incelendi. Böylece, genç
yıldızların etrafındaki gaz ve toz diskleri ilk kez görünür
dalgaboyunda görüntülenmiş oldu.
TERİMLER
EVREN(KAİNAT):Madde ve enerjiden oluşan başı ve sonu olmayan sistemdir.
UZAY:İçerisinde gök cisimleri bulunan sonsuz boşluktur.
SAMANYOLU GALAKSİSİ:Güneş sistemimizin içerisinde yer aldığı yıldız
topluluğudur.Bu galaksinin çapı yaklaşık 100.000ışık yılıdır.(Bir
saniyelik ışık birimi 300.000 km’dir.
YILDIZ:Isı ve ışık yayan gök cismidir.Güneş bir yıldızdır.
GEZEGEN:Güneşten aldığı ısı ve ışığı yansıtan gökcismidir.
1)İÇ GEZEGEN dünya ile güneş arasında bulunan Merkür ile Venüs
gezegenleridir.Bu gezegenler güneş’e dünyadan daha yakındır.Kütleleri
dünyadan küçüktür.
2)DIŞ GEZEGEN:Güneş’e dünyadan daha uzak olan gezegendir.Güneş
sistemi içerisindeki gezegenlerden; Güneş’e en yakın olanı Merkür, en
uzak olanı Plütondur.En büyük olanı Jüpiterdir.Jüpiter henüz
soğuyamamış gaz kütlesi halindedir.
UYDU:Gezegenlerin etrafında dönen gök cisimleridir.Bunlarda güneş ışığı yansıtarak görülürler.
KUYRUKLU YILDIZ:Güneş sistemi içinde yer alan ve etrafında irili ufaklı taşlar, gaz ve toz tabakası bulunan gök cisimleridir.
METEOR:Uzayda gezegenlerin yada uyduların parçalanmasıyla oluşan taş parçalarıdır.
Evrenin Oluşumu
Uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıp da hayran olmamak elde değildir.
Çıplak gözle görülebilen sayısız yıldız bile evrenin ne kadar karmaşık
bir yapıda olduğunu fark etmemiz için yeterli. Ama çıplak gözle
gördüğümüz gökyüzü evrenin milyarda birlik bir kısmını bile temsil
etmiyor. Gerçekte evren insan aklının almakta zorluk çekeceği bir
büyüklüğe ve karmaşıklığa sahip. Güneş sistemini barındıran Samanyolu
galaksisi dahil yaklaşık 100 milyar galaksiden ve sayısız gök cisminden
oluşan devasa boyutlardaki evrenin çapı, devamlı genişlemeğe devam
etmektedir. Evren büyüklüğü yanında, ilginçliği ve karmaşıklığı ile de
akıl sınırlarını zorlamaktadır.
Evrende var olan enerjinin sadece %10′luk kısmı tanımlana bilen
maddelerden (gezegenler, yıldızlar, karadelikler ve çeşitli gazlar)
oluşmaktadır, geri kalan enerjinin %90′lık kısmı “Karanlık madde” ismi
verilmiş olan gözlemlenemeyen ve tanımlanamayan maddelerden
oluşmaktadır. Bu denli büyük ve karmaşık olmasına rağmen, evrende var
olan sayısız gök cismi eşi görülmemiş bir denge örneği göstermektedir.
Evrenin tüm bu özellikleri kozmolojiyi bilim adamları için en popüler
bilim dallarından biri haline getirmiştir. Şu an yaşamakta olan ve
günümüze dek yaşamış tüm büyük bilim adamları evreni araştırmış ve
özellikle teorik kozmoloji alanında çok büyük çalışmalar yapmışlardır.
Big Bang Teorisi(Büyük Patlama)
Bilim adamları böylesine kompleks bir yapıya sahip olan evrenin
oluşumu hakkında tarih boyunca değişik fikirler ve teoriler ortaya
atmışlardır. Fakat diğer konulardaki anlaşmazlıklara rağmen günümüzde
evrenin başlangıcı konusu, bilim adamları arasındaki tam bir fikir
birliği ile “Big Bang” adı verilen teoriye dayandırılmaktadır.
Bu teori evrenin 10-20 milyar yıl önce “yoktan var edildiğini” ileri
sürmektedir. Yani zamanımızdan 10-20 milyar yıl önce madde ve zaman
yokken “Big Bang” adı verilen büyük bir patlama ile aniden madde ve
zaman yaratılmıştır. “Big Bang” teorisi ilk olarak 1922 yılında
Alexander Friedmann tarafından ortaya atıldı. O güne kadar evrenin
durağan olduğunu savunan bilim dünyasının bu yeni teoriyi kabullenmesi
hiçte kolay değildi. Çünkü bu teori evrenin, zaman ve maddeden bağımsız
olan tüm boyutların üzerindeki bir güç tarafından yaratıldığı anlamına
geliyordu.
Aynı zamanda “maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini” iddia eden
materyalist felsefe kökünden çürütülmüş oluyordu. Özellikle materyalist
bilim adamları bu teoriyi kabul etmek istemedi. Fakat “Big Bang”
gerçeğini görmezlikten gelmek çok zordu. Ünlü astronom Edwin Hubble
1929 yılında yaptığı gözlemler sonucunda evrenin devamlı genişlemekte
olduğunu ispatladı, bu ispat Big Bang teorisi için çok büyük bir
kanıttı. Hubble’ın bu buluşu teorinin büyük bir bilim kesimi tarafından
kabul görmesini sağladı, teoriyi kabullenmek istemeyen ve genişleyen
evren modeline uygun değişik teoriler oluşturmaya çalışan bir kaç bilim
adamı ise ancak1989 yılındaki “Big Bang” teorisinin kesin zaferine
kadar dayanabildiler.
Teorik hesaplamalara göre büyük patlamadan arda kalması gereken
radyasyonu araştırmak üzere NASA tarafından 1989 yılında fırlatılan
CUBE uydusu bu radyasyonu fırlatılışından sekiz dakika sonra
belirleyerek “Big Bang” teorisini kesin olarak kanıtladı. Bu kanıttan
sonra artarda gelen diğer kanıtlar teoriyi desteklemeğe devam etti.
Evrendeki enerjinin bilinen kısmının büyük bölümü yıldızlarda,
Hirojenin (H), füzyon sayesinde Helyuma (He) dönüşmesi ile
oluşmaktadır. Bu enerji dönüşümü evrenin başlangıcından bu yana devam
eden bir süreçtir. Eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı hidrojenin
tümünün helyuma dönüşmüş olması gerekirdi. Fakat şu an evrende var olan
hidrojen, helyum oranı teorik hesaplamalara göre “Big Bang” ‘den bu
yana olması gerektiği gibidir. Bu ve benzeri bir çok delil “Big Bang”
teorisinin güçlenerek ilerlemesini sağlamaktadır.
Evrenin İlk Anları Ve Büyümesi
Büyük patlamadan önce madde varolmadığına göre maddeye bağımlı olan
zamanın varlığından da söz edilemez. Bu noktada bir fikir ayrılığı
olmadığına göre Big Bang’den öncesinden söz etmemiz mümkün değil. Bizim
inceleye bileceğimiz, büyük patlama anında neler oldu? Nasıl oldu da
böylesine büyük bir patlama ile bu kadar kompleks yapıya sahip bir
evren oluştu? gibi soruların cevaplarıdır.
Bu soruları ancak teorik kozmoloji verilerine dayanarak yanıtlaya
biliriz. Fakat elimizde gerekli veriler olmadığı için Big Bang anını
açıklamakta fizik teorileri yetersiz kalıyor. Daha önceki anlarda neler
olup bittiği konusunda henüz kesin deliller bulunmadığı için şu an en
fazla patlamadan sonraki 0,00001′inci saniyeden bahsedebiliriz.
Patlama anında ortaya çıkan muazzam sıcaklık, patlamadan 0.00001
saniye sonra kuarkların (atom altı parçacıkların) proton ve nötronları
oluşturabileceği seviye kadar düştü, bu noktada tek atomdan oluşan ve
en basit yapıya sahip element olan H (hidrojen) elementi oluştu.
Patlamadan birkaç dakika sonra milyar derece cinsinden ifade
edilebilecek değere düşen sıcaklık sayesinde “döteryum”, “helyum” ve
“lityum” elementleri oluşmaya başladı. “Büyük Patlama” anından sonraki
genişleme hızı çok hassas bir değerdedir.
Yapılan teorik hesaplamalara göre bu genişleme hızı, gerçekte
olandan milyarda bir daha yavaş gerçekleşseydi muazzam kütle çekim
etkisi ile evren kendi üzerine çökerek tekrar yok olacaktı. Tersi bir
şekilde, evrenin genişleme hızı milyarda bir daha hızlı olsaydı atom
altı parçacıklar atomu ve dolayısıyla evrende var olan gök cisimlerini
oluşturamayacak şekilde dağılacaktı. İlk atomların ve elementlerin
oluşmasından sonraki uzunca bir süre evren genişlemeye ve soğumaya
devam etti evren yeteri kadar soğuduğunda kütle çekiminin etkisi ile
gazlar yoğunlaşarak değişik gök cisimlerini oluşturmaya başladı.
Evrende var olan hidrojen ve helyum dışındaki tüm elementler
yıldızların oluşumundan sonra, bu yıldızların çekirdeğinde gerçekleşen
nükleer tepkimler ile üretilmiştir. Bu gök cisimlerinin bir araya
gelerek niçin galaksileri oluşturduğu henüz kesin olarak açıklanabilmiş
değildir.
Bunun açıklanması “kara enerji” ve “kara delik” olarak adlandırılan
gök cisimlerinin tam olarak anlaşılmasına bağlıdır. Sonuç olarak bu
günün bilimsel şartları ile kesin bir şekilde açıklayamadığımız bir
süreç sonunda evren şu anki kompleks yapısına geldi ve her geçen saniye
genişlemeye devam ediyor.
Evrenin Yapısı
Yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi evren akıl almaz
komplekslikte bir yapıya sahiptir. Evrenin bazı bölümlerinde çok büyük
boşluklar varken, bazı bölümleri yoğun bir şekilde gök cisimleri ille
doludur. İlk bakışta dağınık gibi görünen bu yerleşim şekli aslında Big
Bang teorisinin ön gördüğü şekilde, homojen bir evreni oluşturmaktadır.
Evren, 400 milyon ışık yılından daha geniş bir bölümü incelendiğinde
homojenlik göstermektedir. Big Bang’den sonra hidrojen ve helyumdan
oluşan gazlar kütle çekim enerjisi ve dönmelerinden kaynaklanan
manyetik etkinin yardımı ile yoğunlaşarak değişik gök cisimlerini
oluşturdular. Yine bu Büyük Patlama sonucunda oluşan ve “kozmik fon
ışınımı” adı verilen radyasyon bütün evrene yayılmış durumdadır. Gök
cisimlerinin yoğunluk gösterdiği bölgelere galaksi (gökada) adı
verilmektedir. Kesin olmamakla beraber galaksilerin hemen hemen
hepsinin merkezinde galaksiyi dengede tutan büyük bir karadelik
varolduğu tahmin edilmektedir.
Fakat yapılan inceleme ve hesaplamalar var olan karadelik ve diğer
gök cisimlerinden kaynaklanan kütle çekim etkilerinin bu galaksileri
bir arada tutmaya yetmeyeceği fark edilmiştir. Bu noktada teorik olarak
var olan fakat tanımlanamayan ve gözlenemeyen başka bir maddenin
varlığı bulunmuştur.
Bilinen hiç bir fiziksel tanıma uymayan ve tamamen görünmez olan bu
maddeye “karanlık madde” adı verilmektedir. Karanlık madde evrende var
olan maddenin yaklaşık olarak %90′lık kısmını oluşturmaktadır. Karanlık
maddenin dışında kalan ve tanımlana bilen gök cisimleri genel olarak
gezegenler, meteorlar ve yıldızlardır. Ömrünü tamamlayan yıldızların
ölümü ile oluşan beyaz cüceler, nötron yıldızları ve daha karmaşık bir
yapıya sahip olan karadelikler evrenin en yoğun ve hakkında en az bilgi
bulunan diğer cisimleridir.
Ömrünü tamamlayan yıldızların “nebulla” adı verilen patlamaları
sayesinde çekirdeğinde üretilen ağır elementler uzaya dağılır ve meteor
şeklinde gezegenlerin üzerlerine yağar. Bu yolla demir gibi ağır
elementler gezegenimize patlayan yıldızlardan bir hediye olarak
gelmektedir.
Evrenin gerçek yapısının şu an bilinenden daha karmaşık olduğu
tahmin edilmektedir. Henüz açıklanamayan bir çok enerji şekli evrenin
değişik bölümlerinde görev yapmaktadır. Örneğin yakın dönemdeki bir
keşfe göre, evren giderek yavaşlaması gerekirken aksine hızlanan bir
genişleme göstermektedir. Bu genişlemenin nedenini ve kaynağını bir
türlü açıklayamayan kozmologlar bu güce “karanlık enerji” adını
verilmiştir.
Günümüzde çoğu hesaplara ve tahmine dayanan bir çok teori ileri
sürülerek evrenin yapısı anlaşılmaya çalışılmaktadır. Fakat evreni tam
olarak anlamak için çok geniş zaman dilimlerine uzanan ve belki de
insan neslinin hiç birinin göremeyeceği kadar uzun sürecek inceleme ve
gözlemlere ihtiyaç vardır. Tahminen, gelişen teknolojinin beraberinde
getireceği ileri seviye teleskoplar ve geliştirilecek yeni gözlem
sistemleri ile insan oğlu çok kısa zaman dilimleri içerisinde kozmoloji
alanında bu gün olduğumuzdan çok daha büyük bilgilere sahip olacaktır.
Samanyolu Galaksisi
Şehir ışıklarından uzakta Ay’ın olmadığı açık bir gecede, gökyüzünü
bir baştan öbür başa kuşatan puslu, parlak bir şeriti sık sık
görebiliriz. Eski insanlar bunu sütyolu “Milkway” olarak
isimlendirmişlerdir.
Bugün, bu puslu şeritin Güneşin de içinde bulunduğu birkaç yüz
milyon yıldızı içeren, disk şeklinde bir görünüm olduğunu biliyoruz.
Bir teleskop ile Samanyolunu inceleyen ilk astronom Galileo,
Samanyolunun sayısız yıldızlardan ibaret olduğunu keşfetti. 1780`li
yıllarda William Herchel gökyüzünün 683 bölgeye ayırıp, bu bölgelerin
her birindeki yıldızları sayarak Güneş’in Galaksideki yerini çıkarmaya
çalıştı.
Hershel, Galaksinin merkezine doğru yıldızların sayıca, büyük
yoğunlukta olduğunu daha küçük yıldız yoğunluklarının ise Galaksinin
sınırına doğru görüleceğini düşündü. Fakat, tüm Samanyolu boyunca
kabaca, aynı yıldız yoğunlukları buldu. Buradan hareket ederek,
Güneş’in Galaksimizin merkezinde bulunduğunu ortaya çıkardı. 1920` li
yıllarda Hollandalı Astronom Kapteyn, çok sayıdaki yıldızların
parlaklığını ve hareketlerini analiz ederek, Herschel`in görüşlerini
doğruladı.
Kapteyn`e göre Samanyolu yaklaşık 10 kpc (kiloparsek) çapında ve 2
kpc kalınlığında olup merkezi civarında Güneş bulunmaktadır. Hem
Herschel hem de Kapteyn Güneş’in Galaksimizin merkezinde olduğu
fikrinde yanıldılar. Trumpler, yıldız kümeleri ile ilgili
çalışmalarında uzak kümelerin beklenildiğinden daha sönük
göründüklerini keşfetti. Sonuç olarak, Trumpler yıldızlar arası uzayın
mükemmel bir vakum olmadığını uzak yıldızlardan gelen ışığı
absorblayan, toz ortamın olduğu sonucunu çıkardı.
Bu toz partikülleri Galaksi düzleminde yoğunlaşmıştır.Yıldız
ışığının, yıldızlararası ortam tarafından absorblanması sönükleşme
olarak bilinir. Galaksi düzleminde yıldızlararası sönükleşme kiloparsek
başına 2.5 kadirdir. Bir başka ifade ile, Dünya’dan 1 kpc uzakta,
Samanyolunundaki bir yıldız yıldızlararası sönükleşmeden dolayı 2.5 kez
daha sönük görülür. Galaksi merkezinde olduğu gibi yoğun yıldızlararası
bulutların bulunduğu bölgelerde sönükleşme derecesi büyüktür. Gerçekte,
görünür dalgaboylarında Galaksimizin merkezi bir bütün olarak
görülemez. Herschel ve Kapteyni yanıltanda bu yıldızlararası sönükleşme
idi.
Sadece Galaksimizdeki en yakın yıldızları gözlemişlerdi. Üstelik
yıldızların çok büyük bir kısmının Galaksimizin merkezinde bulunduğu
fikrine sahip değillerdi. Yıldızlararası toz Galaksimizin düzleminde
yoğunlaştığından dolayı, yıldızlararası sönükleşme buralarda daha
çoktur. Shapley’in öncülüğünü yapmış olduğu, pek çok Astronom, Güneş’in
Galaksi merkezinden olan uzaklığını ölçmeye giriştiler. Shapley, bugün
için kabul edilen 28,000 ışık yılı bir uzaklığın yaklaşık üç katı kadar
bir uzaklık hesapladı.
Galaksi merkezi etrafında, su mazerleri ihtiva eden gaz
bulutlarından elde edilen radyo gözlemlerine dayanan son hesaplara göre
ise yaklaşık 23,000 ışık yılı bir uzaklık bulunmuştur. Galaksi
merkezine olan uzaklık, diğer özelliklerin tespit edilebilmesinde bir
ölçüdür. Galaksimizin disk kısmı 80,000 ışık yılı çapında 2,000 ışık
yılı kalınlığındadır. Galaksimizin çekirdeği, yaklaşık 15,000 ışık yılı
çapında olan merkezsel bulge (şişkin bölge) ile çevrilmiştir. Bu şişkin
bölgenin şekli küreseldir
Bugün için, Galaksimize ait altı tane bileşenden söz edilmektedir.
Bunlar; İnce Disk, Kalın Disk, Halo, Şişkin Bölge, Karanlık Halo ve
Yıldızlararası ortamdır. Karanlık halo ve yıldızlararası ortamın
dışında bu bileşenlerde farklı türden yıldızlar bulunmaktadır. Halodaki
yıldızlar, yaşlı ve metal bakımından fakirdir. Astronomlar bu
yıldızları popülasyon II yıldızları olarak adlandırırlar. Halo çok az
toz ve gaz ihtiva eder. Küresel kümeler ve RR Lyrae değişen yıldızları
bu bileşende bulunmaktadır.
Diskte bulunan yıldızlar ise, Güneş gibi genç ve metal bakımından
zengin yıldızlardır. Bunlara popülasyon I yıldızları denir. Disk
bileşeninde, çok miktarda gaz ve toz bulunur. Açık kümeler, emisyon
nebulaları bu bileşenlerde bulunur.
Galaksimizin diskinin mavimtrak olduğu anlaşılmıştır. Çünkü, diskten
gelen ışıkta genç ve sıcak yıldızların radyasyonu hakimdir. Merkezdeki
şişkin bölge popülasyon I ve popülasyon II yıldızlarının bir karışımını
içermektedir. Bu bölge kırmızımtrak görülür. Nedeni ise, Galaksimizin
bu bölgesinde daha soğuk kırmızı dev yıldızları bulunmaktadır.
Galaksimizin düzleminde yıldızlararası toz, yıldızlardan gelen ışığı
absorbladığı için Galaksimizin disk kısmının yapısının anlaşılması,
radyo astronominin gelişmesine kadar beklemiştir.
Radyo dalgaları, uzundalgaboylu oldukları için yıldızlararası
ortamda absorblanmaya ve saçılmaya uğramadan bize kadar ulaşabilirler.
Radyo ve optik gözlemler, Galaksimizin gaz ve tozdan ibaret spiral
şekilli kollara sahip olduğunu ortaya çıkardı. Hidrojen evrende en bol
bulunan elementtir. Hidrojen gazı gözlemlerinden Galaksimizin disk
yapısı hakkında önemli ipuçları tespit edilmiştir. Hidrojen atomu, bir
proton ve bir de elektrondan meydana gelir.
Hidrojen atomu nötr halde yani elektronu temel seviyede iken,
elektron ile aynı yönde (paralel) veya ters yönde (anti paralel)
dönebilir. Proton ve elektron birbirine göre paralel döndüğü zaman
ortamın toplam enerjisi, proton ve elektronun anti paralel döndükleri
zaman ki toplam enerjisinden daha büyüktür. Protona göre paralel dönme
hareketinde bulunan elektrona herhangi bir etkide bulunulursa, dönme
yönü değişir.
O zaman atomun toplam enerjisinde bir azalma meydana gelir. İşte bu sırada 21 cm dalgaboyunda bir ışınım yayınlanır.
1951 de Harvard da Astronomlar yıldızlararası ortamdaki 21 cm lik bu
radyo ışınımını tespit ettiler. Bu radyo ışınımı, (Şekil 4) den de
görüleceği üzere, Galaksi diskinde 1,2,3 ve 4 noktalarındaki hidrojen
bulutlarından gelmektedir. Galaksimizin farklı bölgelerindeki gazlardan
gelen radyo ışınımları farklı dalgaboyları ile radyo teleskoplara
ulaştığından, değişik gaz bulutlarını seçip ayırmak ve böylelikle
Galaksimizin bir haritasını çıkartmak mümkündür.
Galaksimizin 21 cm lik radyo gözlemlerinden, nötral hidrojen
gazından itibaren, birçok yay biçiminde kollar çıkarılmıştır.
Galaksimizin spiral yapısına ait en önemli ipuçları O , B yıldızları ve
H II bölgelerinin haritalanmasından elde edilmiştir. Ayrıca,
karbonmonoksit (CO) ihtiva eden molekül bulutlarındaki radyo
gözlemleri, Galaksimizin uzak bölgelerinin haritasını çıkartmak için
kullanılmıştır.
Bütün bu gözlemler, Galaksimizin spiral bir kola sahip olduğunu
göstermektedir. Güneş, Orion kolu olarak isimlendirilen spiral
kollardan birinde bulunmaktadır. Sagittarius kolu, galaksi merkezi
doğrultusunda bir yerdedir. Bu kol, yaz aylarında Samanyolunun Scorpius
ve Sagittarus boyunca uzanan kısmına bakıldığında görülebilir. Kış
aylarında ise Perseus kolu görülebilir. İki büyük koldan diğer ikisi
ise Centaurus ve Cygnus koludur.
Spiral kollar, Galaksinin döndüğünü akla getirmektedir. Galaksimiz
dönmese idi, bütün yıldızlar Galaksimizin merkezine düşerdi.
Galaksimizin dönmesini hesap etmek zor bir iştir. Hidrojen gazından
yayınlanan 21cm lik radyo gözlemleri, Galaksinin dönmesi hakkında
önemli ipuçları sağlar. Bu gözlemler, Galaksimizin katı bir cisim gibi
dönmediğini oldukça diferansiyel olarak döndüğünü açık olarak
göstermektedir.
İsveçli Astronom Lindblad, Galaksi merkezi etrafında yörüngesi
boyunca Güneş’in hızının 250 km/sn olduğunu çıkarttı. Güneş bu hız ile
Galaksimizin etrafını ancak 200 milyon yılda dolanabilir. Bu da
Galaksimizin ne kadar büyüklükte olduğunu gösterir. Güneş’in
Galaksimizin etrafındaki yörüngesini bilirsek, Galaksimizin kütlesini
Keplerin üçüncü kanunundan hesaplayabiliriz.
Buradan Galaksimizin kütlesinin, Güneş’in kütlesinin 1.1×1011 katı
olduğu bulunmuştur. Bu kütle çok küçüktür. Çünkü Kepler kanunu, bize
sadece Güneş’in yörüngesi içersindeki kütlesini verir. Güneş’in
yörüngesinin dışarısındaki madde, Güneş’in hareketinin etkilemez ve
böylelikle Keplerin üçüncü kanununa yansımaz.
Bugün, hala Galaksimizin gerçek sınırı tespit edilemedi mutlaka
şaşırtıcı bir madde miktarı, Galaksinin halosunun çok ötesinde uzanan
küresel dağılım halinde Galaksimizi kuşatmalı. Bu maddeden dolayı,
Galaksinin toplam kütlesi en azından Güneş kütlesinin 6 x 1011 katı
veya daha fazla olabilir. Galaksimizin halosunun ötesindeki bu madde
çok karanlıktır. Bunun için bu bölgeye “Karanlık Madde” adı verilir. Bu
bölgede yıldız yoktur, ve varlığı çekim kuvvetinin varlığından
anlaşılmaktadır.

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Uzay Coğrafyası
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |