Okunma: 768 kez
Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil.
Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en
erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla,
kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima
eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan
başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler
ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen
haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların
zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur. Kadın/ana koşulsuz
sevginin simgesidir. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların
dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan
da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir
ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı
çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların
inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh
olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da
kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya
çalışacaktır. “Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar” olgusu, kadın
unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının
kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi
olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.
Hint’in kutsal
metinlerinde, “doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır” kadın. “İman yolunda
bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç
arzuları temsil eden” bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları
için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi
erkeklerinin sabah dualarından biri, “Beni bir kadın olarak yaratmayan
Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun.” Adem’i mennu meyveyi yemeğe
ikna ederek, insanlığın cennetten kovulmasına neden olan Havva ile
ilişkilendirilmiyor olmasına şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin
başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla
özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve tanrısal olan
İsa’nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar’ın ten ve madde
dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları
erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları
gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri
talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva
olayında “aldanarak suça düşen” kadının susup, erkeğe tabi olması
gerektiğini bildirir: “Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat
kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem...”(2)
Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması, cinsiyetlerinin
dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları,
cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına
bağlıdır. İslam’da, “Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir
fitne kaldığını bilmiyorum” mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed’e ait
olduğu bildirilir. “Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve
onlarla imtihan olup kaybetmekten koru” mealindeki duanın(3) varlığı,
semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir.
Öte
yandan, 1900’lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her
ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın,
dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. “Yeni kadın” erkeğin bir
refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü
reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız,
özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır.
Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek
birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara
akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın
arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda
da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş “iyi”
kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli
kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya
kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını
tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da
mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan,
ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin
haklarını savunan kadın.
Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de
aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni
kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler.
Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni yollar, yeni renkler, yeni
dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni kadının yanından geçip
giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar,
intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade,
şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki
kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir.
Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni
kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten
edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta
rastlanan muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır;
olağandışı psikolojik fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı
ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana
muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından
kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde
türban meselesinde gördüğümüz gibi.
Oysa, cinsellik, yeni
kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece birisidir; meğer
ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı değil. Keza,
doğurma eylemi, kadın hüviyetindeki ömrünün sancılı bir safhasından
ibarettir, bütününü şekillendiren bir fenomen değil. Doğum yapmış,
yani, kadın olmaktan ana olmaya terfi ettirilmiş olmak, yeni kadın
tarafından cinsine atfedilegelen fıtrî kötülüklerden arındırıldığı
gösteren bir ibraname olarak da önemsenmez. Yeni kadın, evlâd sahibi
olmanın hormonlarının desteğindeki koruma içgüdüsünü körükleyeceğini,
doğurduklarını yaşatabilmek için elinden geleni ardına koymayacağı ruh
halinin “fitne potansiyeli”ni de güçlendirebileceğinin bilincindedir.
Kediler ana olmasın derler, doğrudur; en narinimiz bile tırnaklarını
çıkaracak, aslan kesilecektir. Bu çerçevede, “haram helâl ver
Allahım/çoluk çocuk yer Allahım” yakarışının bir kadın duası olduğunu
hatırlatayım. Tekvin ve Kur’an’da yer alan İsmail kıssasında biricik
oğlunu kurban etmeyi düşünebilenin çocuğun anası değil, babası olmuş
olması, yeni kadının gözünde erkeklerin çocuklarına ilişkin eğreti
tutumlarının teyidi mahiyetindedir; erkeklerden oluşan hakim sınıfının
hükümranlığını yasallaştıran çağların pederşahi toplum sistemlerinde
oğullarını esirgeme çabası içindeki anaların feryadlarının şeytanın
iğvaları olarak yorumlanmasını da ciddiye almayacaktır. Yeni kadının
tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı
şeklindedir, yasalarla değil. Cinselliğin iletişimle mümkün olduğu
şeklindedir, şiddetle değil. İmanın akılla güçlendiği şeklindedir,
dayatmayla değil. Ruhaniyatın saygı ile beslendiğidir, seçkinci
ayırımcılıkla değil. Erkeklere nasip olmamış gibi duran işbu tecrübe,
fitne vb. suçlamalara karşın kadınların/anaların yasaların dışında ve
üstündeki konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık
bilgisidir. Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent,
kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu
bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle,
kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için
korkutur. Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç
kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık
mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından
erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile
geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden
kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı
yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri
korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen
her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici
kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar
gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.Bana sorarsanız,
türban sorunu işbu “kadının kadına ihaneti” olarak ifade ettiğim
açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle
kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer
bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine
tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak
görebilmektedirler. Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma
zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan
kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık
erkekler değil. Bu aşamada gerçek tehlike arzeden bir şey varsa, o da
tarafların içtenlikle konuşacakları yerde birbirlerini basmakalıp
sıfatlarla takdim ve itham etmeyi sürdürmeleri olsa gerek. Rahmetli
Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında
olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil. (1)Devi Bhagaveta (1.5.83)(2) Yeni Ahit, 1.Timoteosa.(3) ”Allahümme ecirna min şerri’n-nisa...”

Etiketler:
Bilimler
Arkeoloji
İçerden Mırıldanmalar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |