Okunma: 561 kez
Eski Yunanca’da şehir, “politikos” yani “siyaset” kelimesinden gelir. Atinalılar için “şehir” siyasetin yapılaşması demektir. Eflâtun ve Aristo, şehrin “toplumsal olarak ayrıştırılmış ve ayrıcalıklı” olması gerektiğini söylemişlerdi. Ünlü filozofların, kadınları ve köleleri “demokrasi ve yurttaşlık hakları”nın dışında tuttuklarını düşündüğümüzde, şaşırtıcı bir tercih olmasa gerek.
( www.genbilim.com )
Atina’nın
başlıca rakibi, Roma’nın lâkabı “asalak şehir”dir. Atina, hiç değilse
kendisini beslerdi, Roma, yiyecekten hammaddeye, kölelerine varıncaya
kadar her ihtiyacı imparatorluk lejyonerleri tarafından temin edilen,
asalak bir şehirdi. Dünyanın en büyük şehriydi, bir milyon nüfusu
vardı. Halkının yüzde doksan beşi sefaletin doruğunda sürünürken, saray
mimarları altın varaklı kubbeler dikerlerdi. Dağ gibi yığılmış çöp
yığınlarının, karpuz kabuklarının, yemek artıklarının arasından insan
kolları, bacakları fırlardı. Roma’da yoksulların cesetleri gömülmez,
çöplüğe atılır. Roma’ya, “sömürü kültürünün yapılaşması” olarak
bakılmasının nedeni bu.
Fransız Aydınlanması, “hümanist”
ideoloji doğrultusunda, Kilise’yi önemsizleştirdi, yerine “saray”ı
getirdi. Üçüncü Napolyon Paris’i yeniden inşa ederken amacının şehirde
“anarşistlerin ve diğer baş belâlarının” yuvalarını kurutmak olduğunu
ilân etmişti. O geniş bulvarların açılmasının, köşeli mahallelerin
kurulmasının nedeni, halkın denetim altına alınması, İmparatorun
iktidarının sağlamlaştırılması arzusudur. İktidarın gücünü megalomanyak
bir tutkuyla mekâna yansıtmak gayreti, Tanrılığa soyunan kayzerlere
meşruiyet kazandırmak çabası, tabiatın fethedebileceği hezeyanının
cismanileştirilmesi ki, bu gayret Avrupa’nın bugün hayran olduğumuz
diğer şehirlerine sıçrayacaktır. Örneğin, St. Petersburg’un baba-oğul
mimarları Rastrelli’ler ve onların saraylı patronları, Ruslar için bir
şehir yapmamışlar, Rusların hayranlıkla seyredip görkeminin altında
ezilecekleri bir “kurtarılmış bölge” kotarmışlardır.
“Paris
modeli” daha sonra başta Cezayir olmak üzere Fransız kolonilerine de
ihraç edilirken, Müslüman medineleri Fransız askeri mimarları
tarafından acımasız bir biçimde “modernleştirilir.” Böylece perçinlenen
“sömürü kültürü”ne öykünen İngilizler, ticaret yollarını güvence altına
almak, sömürgelerini denetleyebilmek için dünya çevresinde kurdukları
altmıştan fazla benzer şehirde aynı dünya görüşüne sadık kalırlar.
1887-1965, İsviçre doğumlu Fransız mimar Le Corbusier ki, asıl adı La
Chaux-de-Fonds’dur, Yirminci yüzyıl modernizminin gurusu olarak
bilinir. İsviçreli bir saat yapımcısının oğlu olan bu beyefendi,
“Şehirler, vatandaşlara bırakılamayacak kadar önemlidirler” derken,
Aristo-Eflâtun ikilisinin izindedir. “Ev, içinde yaşanacak bir
makinedir” diyen Le Corbusier, şehirlerin “katıksız geometri”
kurallarına uymaları gerektiğini savunur, “tabiata tecavüz ediyor
olmalarını”överdi. Le Corbusier’in şehirden anladığı “köşeli dev
binalar, geniş düzlüklere puantiye kumaşı anımsatır biçimde
yerleştirilmiş tek tük ağaçlar.”
Stalin, seçkincilik,
toplumsal sorumluluktan yoksunlukta Rastrelli’yi aratmayan Le Corbusier
hayranlarındandır. “Stalin mimarisi” olarak da bilinen 1945 sonrası
SSCB mimarisi, geometri kuralları doğrultusunda bir düzine tankın
yanyana geçebileceği bulvarlar, devasa binalar, “ev içinde yaşanacak
bir makinedir” şiarı doğrultusunda sosyal konut adı altında yükselen
beton yığınlarına revaç verir.
Gelir, Amerikalı Frank Lloyd
Wright. Mimarinin tartışmasız “guru”larından Wright, Yirmibirinci
yüzyılda insanların uydu kentlerde kendi sebzelerini
yetiştirebilecekleri birkaç dönümlük bahçe içindeki evlerde
yaşayacaklarını, her biri bir şehir merkezi gibi işlev görecek olan bu
meskenler sayesinde şehirlerin ortadan kalkacaklarını öngörür. Ne ki,
Wright’ın ‘30’larda ABD için öngördüğü uydu kentlerde evler bugün
bahçeler içindedir ama bahçelerde sebze değil, çim ekilidir. Ortadan
kalkmak şöyle dursun, kentler her gün biraz daha büyümekte, kapitalist
iktidarını perçinlemekte, eşitsizlik derinleşirken kent merkezlerinde
şiddet her gün biraz daha artmaktadır. Yeni teknolojiler egemen
metropollerde yoğunlaşır, New York, Londra, vb.vb. güçlerine güç
katmaya devam ederler. Daha da vahimi her bir kuşak, daha büyüğüne,
daha şaşalısına, daha debdebelisine öykünür.
Bize gelince:
Moğollar, Tatarlar, Türkler, vb. Asya kavimleri, “gökkürenin
rölevesi”ni çıkarır, barınaklarını kutsal gök cisimlerinden
indirdikleri hayali çeküllerinin toprağa değdiği noktalarda inşa
ederlerdi. Geldiğimiz yerlerdeki kentlerimiz bu nedenle toprağa
rastgele düşen tohumlara benzerler. Meskenlerimiz, “göksel cisimlerin
yansımaları” oldukları için kutsaldırlar ve öncelik, kutsal olanındır.
Anadolu’da sokaklara cetvel değmemiştir. Eğri büğrüdürler ama hiçbir
plânlamanın hangi tasarımın insan yararına olduğu sonucuna
ulaşamayacağı, huzura giden yolu önceden belirleyemeyeceği
düşünüldüğünde çetvelsizliğin mahzuru olup olmadığı tartışmaya açıktır.
İslam’la birlikte kutsal meskenlerin mahremiyeti duvarlarla
korumaya alınır. Duvarların, kapıların, pencerelerin yüksekliklerini
hane halkının mahremiyetini korumak üzere ayarlanır. Dünyevi
zenginlikle övünmek kabalık sayıldığından, yapılar “olmayanları
imrendirecek” şekilde süslenmez. Mülkün asıl sahibinin Allah olduğu,
malın en hayırlısının Allah yolunda harcananı; Allah yolunda harcananın
da en hayırlısının halkın en çok ihtiyaç duyduğunu karşılayanıdır
şeklindeki bilgi, sermayenin kalıcı yapıtlara değil, sevabı devam eden
sadakalara, vakıflara - halkın en çok ihtiyaç duyduğu medreselerin,
imaretlerin, aşevlerinin, misafirhanelerin işletme giderlerine
harcanır.
İstanbul 1850’lere kadar belediye nedir bilmediyse
nedeni çöp toplamaktan aydınlanmaya kadar, belediyelerin işlerini
vakıfların yapmalarındandır. Bu vakıfların üçte ikisi Osmanlı hanedan
mensuplarının kurdukları vakıflar olup, bir tahmine göre toplam
işgücünün yüzde on altısını istihdam ederlerdi.
Ondokuzuncu
yüzyıl İstanbul’u sanayi devrimi sürecinde büyüyen fabrikalarla
birlikte şehirlerin yoksullara tahsis edilmiş semtlerinin de büyüdüğünü
söyleyen, Liverpool’da hektar başına üç bin kişinin düştüğünü,
insanların bulabildikleri her delikte yaşamaya çalıştıklarını,
mahzenlerin bile tıka basa insan dolduğunu anlatan, hava kirliliğinden,
bronşitten, veremden yakınan Engels’in rüyalarını süsleyen şehirdir.
Evet, şehirler “siyasetin yapılaşmış durumları” iseler, şayet, bizimki
böyle bir siyasetin yapılaşmasıdır - daha doğrusu, yapılaşmasıydı.
Bunları söyledikten sonra itiraf etmeliyim ki, bugüne kadar görkemli
bir metropol görmedim ki, insan kemikleri üzerine bina edilmemiş olsun.
Görkemli bir bina, bir katedral, bir piramit, bir bulvar, şıkır şıkır
bir şehir görmedim ki, temelinde sömürü, kan, cinayet, fuhuş,
uyuşturucu, karapara yatmasın. Evsizlerin sığınmış titreştikleri
karanlık köşeleri, şiddetin kol gezdiği arka sokakları bulunmasın. Bu
nedenle olsa gerek, görkem beni ürkütür.
Mimari, diğer sanat
dalları gibi değil, bilimle içiçe ve ideolojik. Bir ressam ya da bir
heykeltraşın kullandığı malzemelerin türü eserine biçtiği değere hemen
hiç yansımaz. Ama barınak, insanoğlu için hem yaşamsal hem de büyük
çoğunluğumuzun ömrümüz boyunca yapacağımız en büyük yatırımdır. Hal
buyken, mimarların ideolojik yapılanmaları yaşamsal oluyor; kararları,
tercihleri, toplumun bütününü etkiliyor, yönlendiriyor ve hatta
dönüştürüyor.
Geçtiğimiz günlerde, şehrimizin sorunlarını
tartışmak üzere dünyanın dört bucağından kopup gelen mimarların,
İstanbul’a nasıl bir “siyaset yapılaşması” öngördüklerini merak
etmekten kendimi alamıyorum!

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Siyasetin Yapılaşması; Kent Mimarisi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |