Okunma: 1188 kez
Ne Biliyoruz ki? Hepimiz kendi gerçeğimizi yaşıyoruz. Peki, gerçeğimiz neye göre belirleniyor? Daha doğrusu biz mi belirliyoruz yoksa kader dediğimiz şey bizden bağımsız belirlenen gerçekliğimiz mi? “Ne biliyoruz ki?”de üzerinde durulan kendi gerçekliğimizi bizim belirlediğimiz. Filmde kuantum gariplikleri anlatılıyor, etkilenmemek mümkün değil. Ama yaşadığı yüzyılın niteliğinden olacak (ya da talihsizliğinden belki) kafası karışık bir Asyalı olarak asıl üzerinde durulacak olanın, sorularımın asıl cevabının kuantum paradigmasının benim gerçekliğimle ilgilenen kısmında olduğunu düşünüyorum.
Film diyor ki büyük patlama öncesi her şey bir iken
şimdi ayrıldık sanmayın, dolanığız. Hepimiz biriz, ayrı değiliz. Bunu
Avrupalı’nın ağzından duymak güzel. O ki önce soylularla soylu
olmayanların sonra kendi ırkından olanlarla olmayanların en kanlı
savaşlarının doğurduğu, büyüttüğü kıtanın çocuğu. Amerikalı’nın geçmişi
için de benzer şeyler söyleyebiliriz. Ve bize hepimizin aynı
olduğundan, bir olduğundan bahsediyorlar… İçine doğduğum yapının,
düşüncenin, anlayışın yabancılar tarafından onaylandığını görmek güzel
fakat bu bir olmak düşüncesi dışında şöyle bir önerme daha yükseliyor
filmden; her şey insanın kendi elinde. Tüm mesele daha iyi
odaklanabilmekte. Düşündüklerin dünyayı etkiliyor… Bu noktada sanki
omzumuzdan dürtülüyoruz; her şey senin elinde olabilir mi? Ya kadere ne
oldu? Ama yine de kısmen onaylanmışlık hissi doğuyor, bize öğretilen de
hep güzel düşünmenin gerekliliği değil mi? Kuantum paradigması
vasıtasıyla ilginç bir şekilde batının bizi anlaması ya da daha
gerçekçi bir ifadeyle “olduğumuz gibi” olarak kendimizi batıya
gösterebilme umudumuz doğuyor. Hayır, hayır, bu defa gerçekten taklit
ederek değil, kadim değerlerimizle kendimizi batılılara yakın
hissediyoruz. Kendimizden kastımı da şöyle açayım; Rönesans’ı içine
sindiremeyen, içselleştiremeyen kim varsa hepimiz. Gerçeğin bilimin
tekelinde olmadığına inanan, gerçeği matematiksel hesaplarla,
karelerle, üçgenlerle netleştiremeyen, doğrusallıktan olabildiğince
uzak durmaya çalışan hepimiz. Sosyal yaşantımızı bile varsayımlar
üzerine kurulu teorilerle açıklamaya kalkanlara, teoriye uymayan
gerçeği yola getirmek için insan yaratılışını değiştirmeyi önerenlere
yani bir bakıma toplum mühendislerine karşı gözlerini kocaman kocaman
açıp, acaba bu olan biten normal de ben mi doğru algılayamıyorum diye
şaşırıp kalan hepimiz…
Aslında biz batıya
yaklaşmıyoruz, o bize yaklaşıyor. Yine de kronik anlayışlarından
kurtulabilmiş değiller. Batılı olanı biteni kendi kontrolünde tutmak
istiyor. Daha doğrusu gerçeğin kontrol edilebilir olanını seviyor.
Örneğin kilise egemenliği sırasında kilise gerçeğin ne olması
gerektiğine karar veriyordu, bir belirsizlik yoktu (!) Daha sonra
Rönesans ve bilimin yükselişi… Bu defa gerçeğin ne olduğuna bilim karar
veriyor. Batılının geldiği son noktada ise gerçeği belirleyen insanın
ta kendisi. Filmde daha iyi odaklanabilmenin öğretilebilirliğinden
bahsediyor. Öğrenelim ve dünyayı kendi istediğimiz gerçekliğimize göre
sekilendirelim. Bu defa da gerçek insanın kendi tekelinde!
Tüh
yine olmadı diyorum içimden. Yine uyuşamadık genel kabul görmesi
beklenenle. Ama bu normal… Kendimle konuşmaya dalıyorum; bu normal… İki
çeşit düşünce yoktur, aynı denize, aynı buluta, aynı kediye bakıp kendi
gerçeğini gören milyonlarca farklı insan ve dolayısıyla farklı düşünce
vardır. Fakat iki çeşit insan vardır, kendi düşüncesinin farklı
olduğunu fark eden ya da hazır düşünülmüş olanı kabul eden. Örneğin
komünizm, sosyalizm, kapitalizm, feminizm, hazır düşünülmüş yapılar.
Adanmaya hazır hissettirir kendini ama yavanlık, içlerine girildiğinde
anlaşılır. Örneğin bir kapitalistsin, tüm donanımın, bilgin fevkalade,
bir sosyaliste en tutarlısından sıralayacağın onlarca satır söz var
piyasa ekonomisinin adaletsizliğinden dem vurduğunda. Gayet güven
verici bir durum fakat yavan, çünkü kalıp içindesin. Kalıptan çıkarsan
artık iflah olmaz kapitalist değilsin, kendi gerçeğinle baş başasın.
Filmde de bundan bahsediyor, kendi güzelliğinizi yaşayın, kalıplar
içine girmeyin, kendinizi kilitlemeyin diyor. Doğru, fakat eksik
bilgiden kaynaklı çelişik bir durum ortaya çıkıyor. Zaten filmi
izledikten sonra da fazla düşünmeden ilk akla gelenlerden biri bu,
herkes kendi istediği gerçekliği yaşayamaz çünkü bunlar çakışır. Herkes
zengin olmak ister mesela fakat dünyamız sadece bir kısmını zengin
etmeye yetecek kaynak içerir… Daha güzel örnekler de bulunabilir bu
çelişik duruma.
Genel kabul görmesi beklenenle
işte bu ince ayrıntıda ayrıştık. Belki de iyi ki ayrıştık yoksa kalıba
girecektik, kuantum paradigmasının ‘kendi gerçeğini kendin yarat’
kalıbına. Girmedik çünkü ‘yoktan da vardan da öte bir var’ olduğuna
inanmak bu coğrafya için hayati. Gerçeğimizi çizen bir tanrı elbette
olmasını istediğimiz gerçekliği göz önünde bulundurur, dua bunun için
var ama son tahlilde kendimizi bilinmeyene bırakmak zorundayız. Çünkü
gerçek senin benim, onun kontrolünde değil. Kilise yanıldı… Ve şimdi de
klasik fiziğin kesin doğruları yıkılıyor…
Kendimizi bir bilinmeyene bıraktık ve bilemem kaç defa onaylandık…
İzleti sonrası yapılan değerlendirmeler: Aslı Tunç
Filmin resmi sitesi:
http://www.whatthebleep.com

Etiketler:
Bilimler
Fizik
What the Bleep do We Know?
|
| 1 | bilgehan paray 2008-06-04 10:32:46 ben bu makalenin fizikle ilgisini anlamadım
| | 2 | derya 
derya polat 2008-06-09 10:25:58 aslında belgeseli fizikle ilgili bu makalede de var ama belgeselini izleseniz alakasını bulursunuz.
|
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |