Haz
01
2008
|
Yabancı Lisanla Eğitim Neden Olmamalı? |
|
|
|
Dr. Sinan Canan
|
|
Pazar, 01 Haziran 2008 |
Okunma: 1215 kez
Yabancı bir lisan bilmek, özellikle akademik bir kariyerle uğraşıyorsanız, veya "ecnebiler"le ilgili bir işiniz varsa, olmazsa olmaz bir özellik. Yabancı bir lisanı öğrenmek için çok çeşitli yollar da mevcut. Özellikle yabancı ülkelerde, Çince gibi oldukça karmaşık lisanları bile kısa sürelerde öğretebilen sistemler uygulamaya geçmiş durumda.
( www.genbilim.com )
Ben, meramımı anlatıp, (Shakespeare'nin orijinal yazmaları hariç) okuduğumu yeterince anlayacak kadar İngilizce bilirim. Hayatımın hiçbir döneminde "kolej" modeli bir yabancı dil eğitimi almadım. Bu İngilizce bilgisi başta sevgili babamın ısrarları ile biraz mecburen başlayıp, ondan sonra da rock müziği ve Amerikan filmlerine olan düşkünlüğümle beslendi. Bir ara, bizim "teenage" dönemimizde yaygın olan "Amerikancayı aksansız konuşabilme" hevesi sayesinde de ilerledi. Üniversite döneminde İngilizce olarak yazdığım şarkı sözleri de oldukça faydalı olmuştu. En sonunda ise üniversitede göreve başlamam ve yurt dışına gidip gelmemle şu anki (ve genelde bana yeterli olan) haline ulaştı. Genellikle, başta okuma ve anlama konusundaki göreceli rahatlığımı gören arkadaşlarım, üniversiteyi İngilizce eğitimle okuduğuma hükmediyor; böyle olmadığını söyleyince de "o zaman kesin Anadolu lisesi mezunusundur" diyorlardı. Benden aldıkları ikinci "hayır" cevabı ise hemen "E o zaman nasıl?" sorusunu sordurtuyor genellikle (sanki başka yolu yokmuş, ya da en iyi yolu buymuş gibi bir imge oluşmuş bizde galiba?). Ben de İngilizce'sini ilerletmek isteyenlere, yabancı bir dil öğrenmeyi "merak etmelerini" ve ayrıca o dili konuşanları dinlemelerini tavsiye ederim. Örneğin politik filmler gibi diyalogdan zengin yabancı filmler seyretmek bir yöntem olabilir.
Kısacası, yabancı bir lisanı öğrenmek hiç de zor bir şey değil. Türkiye'de bir çok konuda olduğu gibi bu işi de zorlaştıran şey, işin ehli tarafından yapılmıyor olmasıdır. Örneğin yıllar evvel bir kaç aylığına gittiğim Ankara'daki English Fast adlı İngilizce Dershanesinde bulunan İsrailli bir İngilizce hocası, kelimenin tam anlamıyla bir kaç ay içinde harika bir iş başarıp bizi İngilizce'den anlar hale getirebilmişti. Yani sözün özü, yabancı bir dil, iyi bir öğretmenle pekala kısa bir süre içerisinde gerektiği derecede öğrenilebilir ve öğretilebilir.
Fakat cânım Ülkem'de yıllardır soluğu bir türlü kesilmeyen bir eğilim var: Aileler çocuklarını, yabancı bir lisanla eğitim görüp "adam olsunlar" diye, adeta yarış atı misali Anadolu Lisesi, Kolej ve İngilizce eğitim yapan üniversiteler için hazırlamaktalar. Çoğu aile, çocuğunun yabancı bir lisana (tercihen İngilizce) dayalı eğitim veren bir bölümde okuyor olmasından iftihar vesilesi çıkarır. Hatta, ben Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nde okurken, "sizin bölümde (İngilizce) hazırlık sınıfı var mı?" diye soranlara, "Henüz yok, ama açılacakmış yakında" diye ezik cevaplar veren arkadaşlarım bile olmuştu!
Sanıyorum çok iyi bir "kampanya" sonucu bir şekilde yabancı bir lisanla yapılacak bir eğitimin bizim için "kurtuluş" olduğuna inandırılmışız. Öyle ki, bunun neden böyle olduğunu, böyle başka bir örneğin, yani devlet eliyle yabancı dille eğitimin desteklendiği bir başka "tam bağımsız" ülkenin bulunup bulunmadığını, bunun bilimsel temelini ve bize getirip götürdüklerini sormak çoğu zaman aklımıza bile gelmemiş. Zaten hepsi bir yana, bir şeylerin "bilimsel temeli"ni araştırma alışkanlığımız olsaydı, bu gün bulunduğumuz konumdan çok daha farklı bir yerde olurduk, bu kesin! Ha, bu konuya parmak basanlar elbette ki var (Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu gibi örneğin) ama, onların da gerekli engizisyon süreçleriyle aforozları sağlanıyor zaten.
Bu konuda kısaca şu yargıma değinip daha sonra bunu açıkalayıcı mahiyette olduğuna inandığım nedenlerime geleceğim: İnsanları herhangi bir yabancı lisanla eğitim yapmaya zorlama davranışı, en iyi ihtimalle bilgisizlikten kaynaklanır. Yabancı bir lisanla eğitim, Türkiye'ye bilinçli veya bilinçsiz olarak yapılan en büyük ihanetlerden birisidir ve kanımca, yıllardır bizi yerlerde sürükleyen en önemli etmenlerden biri olan Batı karşısındaki aşağılık kompleksimizin de en önde gelen nedenlerinden biridir.
Neden mi?
YABANCI DİL ÖĞRENİMİ NASIL OLUYOR?
SİNİRBİLİMSEL KANITLAR:
Bir ülkenin insanlarını yabancı bir lisanla eğitime zorlamanın ne kadar akıl almaz bir aymazlık (yahut ihanet) olduğunu gösterebilmem için ilk açıklanması gereken şey, lisanın beyinde nasıl öğrenilip-kullanıldığı; yani lisanın sinirbilimsel işlergesi (nörobiyolojik mekanizması).
Lisan sadece insana has olmasa da insanda, bilinen en gelişmiş haliyle bulunan; kültürel ve insani yaşantımızın temelini oluşturan belki de en önemli özelliktir. Hepimizin yaşamış olduğu gibi, anadilimizi yakın çevremizden taklit yöntemiyle öğreniriz. Bu lisan biçimi, dil bilgisi gibi yazılı kurallardan bağımsızdır ve her insana göre farklı olduğundan, herkesin lisanı ve onu kullanma biçimi "yegane"lik arz eder. Doğuştan itibaren kazanılan lisan yeteneği kişiye özgüdür, çünkü herkesin yaşadığı eşsiz tecrübeler ağıyla bütünleşmiş bir şekilde zihne kaydedilir. Kişinin ilk anlarından itibaren ölümüne kadar süren tecrübî edinimler, yıllar geçtikçe daha yavaş da olsa, lisanı ve onu etrafındaki anlam ve çağrışım boyutunu sürekli olarak uyarlamakta ve değiştirmektedir. Örneğin "ferah" sözcüğünü duyduğumuzda, hepimizin aklında farklı bir imge oluşacaktır. Aynı şekilde bir çok kelime, kişiye has bir anlam bulutunu da beraberinde taşır ve bu anlamlara dair biçimsel bir kurallar dizgesi ortaya konulamaz. Çünkü bu oluşum son derece karmaşık (daha doğru terimle "kaotik") bir yapı arzeder ve sayısız hayat deneyimine doğrudan bağlıdır.
Beynimizde lisan ile ilgili en önemli bölge, genellikle sol alnın yan-ön kısmına denk gelen ve keşfeden kişinin adıyla "Broca alanı" olarak bilinen bir beyin kabuğu (korteks) bölgesidir. Sadece bu bölgenin hasarlanmasıyla sonuçlanan bazı yaralanmalarda, kişi konuşma yeteneğini kaybetmekte, fakat söylenilenleri anlayıp meramını yazarak anlatabilmektedir (tıp dilinde bu tip rahatsızlıklara genel olarak söz yitimi (aphasia) adı verilmektedir). Bunun dışında, beynin biraz daha yan-arka kısımlarında buluna Wernicke alanı ve bu iki bölge arasında iletişimi sağlayan sinirsel yollar da lisan işlevinde birincil derecede öneme sahip yapılardır. Bu bölgelerde meydana gelen değişik hasarlar, konuşma yetisini tamamen kaybetmekten sese anlam verme ve sesteki vurguları anlama bozukluklarına kadar çok değişik tipte belirtilere neden olabilmektedir.
Hepimiz, bebeklerin lisan öğrenimindeki büyük yeteneklerine karşın, erişkin insanın herhangi bir ikinci lisan öğrenmesi sırasında karşılaştığı güçlüklere şahit olmuşuzdur. Geleneksel bakış açısı, bunu, anadille düşünme ve muhakeme etme alışkanlığına bağlı olarak düşünüp, aşılabilecek bir sorun olarak görme eğilimindedir. Halbuki 1997 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir araştırma, aslında işin hiç de öyle olmadığını gösterdi (Nature 1997 July 10;388(6638):171-4; çalışmanın özeti için tıklayınız) Bu araştırmada araştırıcılar anadilini kullanan kişilerin beyinlerinde, anadilin kullanımı ile ilgili bölgeleri fMRI (işlevsel manyetik rezonans görüntüleme) tekniğini kullanarak belirlemişler. İlaveten, ikincil bir lisan konuşan kişilerin beyin bölgelerini de lisan kullanımı sırasında haritalandırmışlar. Değişik yaş gruplarında yaptıkları çalışmalardan elde ettikleri sonuç oldukça ilginç: Küçükken öğrenilen anadil, beynin belli bir bölgesinde kodlanırken, daha ileri dönemlerde (genellikle 3-7 yaş sonrasında) edinilen yeni bir dil BAŞKA bir beyin bölgesinde işleniyor. Yani sözün özü, ne yaparsanız yapın, sinirsel olarak ikinci bir lisanı anadil gibi öğrenemiyorsunuz.
Bu sonucun anlamını iyi bir biçimde kavrayabilmek için, sinir sisteminin temel işleyişini düşünmek gerekir. Sinir sistemi, birbirleriyle son derece (hayal edilemez düzeyde) karmaşık bağlantılarla ilişkide olan trilyonlarca "birim"den oluşur. Bu birimler de genellikle sinir hücresi topluluklarının, anatomik olmaktan ziyade, işlevsel birlikteliklerine dayanır. Örneğin: Ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimenin kararı, beyin korteksinin tepelerinde "verildikten" sonra, premotor alan dediğimiz bir kısımda, kelimeyi söylemek için gereken motor (kas hareketleri gibi) faaliyetler kabaca belirlenir. Bu bilgi, Broca alanındaki birimlere iletilir ve diğer bir çok ilişkilendirme alanlarından elde edilen karmakarışık bir veri çorbasının da katkısıyla, kelimeyi söylemek için gerekli "hareketleri" (dilimizin, gırtlak kaslarımızın oynaması, ses tellerimizin gerilmesi vb.) gerçekleştirebiliriz. Konuşmanın anlaşılması da benzer bir yol izler, ama bu kez kulaktan beyne giden tersine bir yol söz konusudur. Kulaktan gelen veri (mimik ve jestler gibi görme duyusundan alınan yan verilerle birlikte), beynin özel algı ilişkilendirme (association cortex) alanlarında bir şekilde birleştirilir ve biz karşıdakinin ne söylediğini "anlarız". Konuşarak anlaşma, işte böyle karmaşık bir mekanizma ile gerçekleşir ve sonuçlar zekamız tarafından ince ayarları yapılarak, bize özgü düşüncelerin ifade edilmesini ve bir metin ya da konuşmadaki gizli anlam ve çağrışımları anlayıvermemizi sağlar.
Bu çalışmaların sonucunda olduğu gibi, eğer bu devreye sonradan dahil olan bir yeni eleman söz konusuysa, genellikle sonradan yabancı bir lisan öğrenenlerde gözlenen bir sonuç ortaya çıkar. Yabancı lisanda yapılan konuşma, önce beyindeki bu yeni merkeze gider, oradan bir şekilde "tercüme edilir", anadil alanına gönderilir ve ardından anadile dönüştürülen ifadeler bilinçli anlama düzeyine ulaşır. Konuşurken de tümceler önce anadilde tasarlanır, sonra kişinin kelime bilgisine göre, yabancı kelimelere çevrilir ve karşıdakine söylenir. Bu durumda, alınan ve ifade edilen dildeki çağrışım boyutları da kişiye bağlı olarak büyük şekil kaymalarına uğrayabilir. Ayrıca bu yeni devre yüzünden karşımıza çıkacak zaman kaybı da, milisaniyeler bile olsa, önemli bir sorun oluşturabilir.
Beyindeki ana konuşma bölgelerinin, diğer bir çok beyin alanıyla kurduğu özgül bağlantıların bir çoğu anadilin öğrenilmesi sırasında son halini alır ve bu bağlantılar sayesinde, kullanılan lisan, kişinin deneyim ve ruhsal gelişimine de bağlı olarak, beraberinde büyük ve belirsiz bir anlam bulutunu da sürükler. O lisanı üreten kültür, bir yerde o kişiye de "son halini" verir ve bu ikisi arasındaki uyumluluğa bağlı olarak, dil kullanımının verimliliği ve şahsi lisan becerileri de artış gösterir. Mecazlar, benzetmeler, kıssalar, karşıtların kullanımı gibi üstün lisan özellikleri de bu şekilde, en kâmil biçimine ancak anadilde ulaşabilir. Sonradan edinilen bir dilde ise gündelik konuşma kolayca yapılabilirken, alınan bilginin işlenmesi, içselleştirilmesi, soyut sonuçlara gidilmesi ve yeni imgelemler üretilmesi çok büyük oranda kısıtlanacaktır. Bu zaten bilinen bir vakıadır fakat yukarıda zikredilen araştırma sonuçları ile de şaşırtıcı bir uyum sergilemektedir. Zira, yeni bir lisan, farklı bir beyin bölgesinde temsil edildiği (kodlandığı) için, beynin tabii süreçler içerisinde lisan ve zihinsel işlevlere ilişkin bağlantılarını aynı biçimde bu "diğer" bölge için de oluşturmasını beklemek akla yakın olmayacaktır (kaba bir benzetme için; on yıllardır arkadaş olan bir grup insanın arasındaki sohbete henüz katılmış olan "yeni" birisinin durumunu düşünün). Akla daha yakın olanı, bu bölge ve dolayısıyla burası ile ilgili yeni lisanın, sadece basit işlemlerde (örneğin ekmek alırken, basit dertleri anlatırken veya soru sorarken) etkili olabilirken, daha karmaşık düzeylerde "yetersiz" kalabilme olasılığıdır. Nitekim, genellikle gözlenen durum da bununla uyumludur.
Pekala bunun anlamı ne? Basitçe söylemek gerekirse, yabancı bir lisanda anlatılan bir şeyi anlamaya çalışmak çoğu kez anadile göre çok daha yavaş, pahalı ve kalitesiz olacaktır. Biraz derin düşünüldüğünde, sonradan öğrenilen lisanla anadil arasındaki fark çarpıcı bir biçimde ortaya çıkacaktır. Minik bir bebekken, önce ses parçaları (fonemler) ile öğrenmeye başlarız. O dönemde kelimeler olmasa bile, bazı seslerin etrafında bir "anlam bulutu" oluşmaya başlar. Mama (yemek), lıklık (su), nana (anneanne) gibi ses ve benzeştirmeleri bebeklerden sıklıkla duymuşsunuzdur. Bunlar, sinir sisteminin olgunlaşması döneminde, konuşulan esas lisanın tüm çağrışımlarını geri dönüşsüz bir şekilde sinir sistemine işlemeye yarayan, adeta lisanın yatağını oluşturan kısımdır. Bunlardan sonra kelimeler dönemi başlar. Cümleler tam kurulamasa da, artık kelimeler ve onların ekli türevleri (tam doğru olmasa da) kullanılmaya başlanır. Yine beyinde büyük değişiklikler cereyan etmektedir. Adeta beyin, lisana göre "şekil değiştirir" (olan tam olarak budur aslında). Ve sonra da kurallı ve düzgün konuşma bunların üzerine bina edilir. Kelime haznesi genişledikçe, kişinin dünyaya bakışını bile büyük oranda dili şekillendirir. Diller arasındaki önemli yapı farklılıkları, fillerin kökenleri, cümle dizgeleri gibi bir çok özellik, kişinin düşünüşünü ve yaşamını doğrudan etkileyen silinmez izler bırakacaktır. Artık o insan, o dilin kurallarına göre yaşamaya başlamıştır ve tüm dünyayı algılarken başvuracağı belki de en önemli araç olacaktır o lisan.
Yabancı dil öğrenimi ise buna göre çok daha basittir; biraz matematik gibidir. Neyi nereye koyacağınızı ve bunun sizin lisanınızda neye karşılık geleceğini öğrenirsiniz ve iş biter. Artık, derdinizi yabancı bir lisanla da rahatlıkla anlatabilirsiniz (sözlük kullanmanız gerekse bile). İlk başlarda karşılaşılabilecek güçlükler, biraz alıştırma ile kolayca ortadan kaldırılabilir. Yani artık "iki lisan, iki insan" olmuşsunuzdur ve bu çoğu zaman, insana büyük getirileri olabilen bir kazanımdır.
Fakat iş gelip de, özellikle ortaokul ve lise çağlarındaki gençlere, hayatı veya becerileri "yabancı bir lisanla" öğretmeye gelince, işler sarpa sarmaya başlar. Bu uygulamanın çok derin sosyal, kültürel ve psikolojik yaralar açması doğaldır.
YABANCI LİSANLA EĞİTİM; NEDEN "OLMAMALI"?
Eğitimde yabancı bir lisanın temel alınması, değişik kademelerde irdelenebilecek bir çok soruna gebedir.
En temel düzeyde, "bir başkasını dilinin" kendi dilinden daha üstün olduğunu benimsemek zorunda bırakılmak, gizli bir aşağılanmışlık duygusunu, gün be gün katlanarak artıracaktır. Öyle ya; kendi dili "adam gibi" olsaydı "büyükleri" eğitimi de o dilde yaparlardı. Demek ki kendi lisanı hiç bir halta yaramamaktadır. Kanımca, bu gün karşımızda bir vaka olarak duran toplumsal aşağılık kompleksimizin en önemli saç ayaklarından biri işte bu duygudur. Ne gariptir ki, 1950'lerden beri büyüklerimiz, bize bu duyguyu aşılamak için canla başla çalışıyorlar. Meyvelerini de nihayet almaya başladık! Bu meyvelerin en acısı, mesleki jargon zorlamaları dışında günlük hayatta sıkça karşımıza çıkan o "aşırma" lisandır. Hayretini belirtmek için "w"li "wow" kullanılması, güzelim "harika"nın yerini "süppeer"e bırakması gibi unsurlar artık sıradan hale geldi. Artık asabı bozulduğunda "modumda değilim" diyerek kendini ifade eden çocuklar, ödevlerini yaparken anne ve babalarına "Halet-i ruhiye ne demek? Edebiyat kitabında geçiyor da..." diye soruyorlar. Atatürk'ün "Gençliğe Hitabe"sinin aslı, çoktan anlaşılmaz bir lakırdıya dönüştü bile. O yüzden "modernize" edilmedi mi zaten?
Mesleki lisan kullanımında durum biraz daha gülünç. Örneğin, şu sıralar içinde bulunduğum tıp camiası, Türkçe kullanımına doğal bir bağışıklık geliştirmiş. Tıbbi lisana sokulan en ufak bir Türkçe karşılık bile öyle şiddetli bir tepkiyle karşılanıyor ki, söyleyen, ağzını açtığına pişman oluyor. Bir zamanlar Eskişehir'de, tamamen Türkçe konuşan bir topluluğun katılımıyla gerçekleştirilen bir kongrede, bayan bir akademisyenin, yaptığı sunum sırasında "Endoplazmik retikulum sarnıçlarının..." dedikten hemen sonra, "Afedersiniz; "sisternalarının"..." diye "düzeltme" yapması hiç kulaklarımdan silinmeyecek (sarnıç, latince "sisterna (cystern)" sözcüğünün gayet uygun bir Türkçe karşılığıdır). Alışkanlığım gereği, yazdığım her metinde, bildiğim kadar Türkçe kullanmaya gayret ettiğimden, oldukça ilginç olaylara şahit oldum. Örneğin, "discharge" kelimesini "deşarj" değil de "boşalım" olarak söylediğimde nasıl tepkiler aldığım hala aklımdadır. İngilizce bir sözcük olan "amplitüd" (amplitude) yerine, aynı anlama gelen "genlik" terimini kullanışım, nedense hep ve sadece Türkçe konuşanlarca eleştirildi. Kimileri tarafından "uydurukçaya pirim vermekle" veya "şovenlikle" üstü kapalı olarak "nazikçe" suçlandığım da oldu. Halbuki ben sadece, bildiğim kadarıyla "Türkçe" konuşmuştum!
Her zamanki gibi, itiraz edenlerin, varolanı devam ettirmekten, yani "idare-i maslahat"tan başka önerecekleri hiç bir şey de yoktu. Onlara göre bu terimler, kavramları "yeterince" anlatamıyordu. Eh, boşuna dememişler, "sen ne söylersen söyle, anlattığın, karşıdakinin anladığı kadardır" diye!. Gerçekten de Türkçe kelimeler o kavramları anlatamıyordu, çünkü, dinleyen kişilerin kelime haznesinde bu kavramların Türkçe karşılıkları (ya da Türkçe anlamları) "yok"tu!
Oktay Sinanoğlu'nun verdiği bir örnek var: İki üniversiteli (muhtemelen ODTÜ'de) konuşurken bir elindeki grafiği gösterip soruyor: "Şu laynın slopu plas mı maynıs mı?" (Şu eğrinin eğimi artı mı eksi mi?)! Çok aşırı bir örnek mi? Hiç sanmıyorum. Eşimin ODTÜ'de yüksek lisans eğitimi aldığı dönemlerde, bu tuhaf örneklerin bir çoğuna ben doğrudan şahit oldum. Dolapların üzerinde "Do not open!", "Confidential", Attention! never turn off the freezer..." gibi etiket ve uyarı levhalarıyla dolu bir işlekte (laboratuar) çalışıyordu eşim. O zaman için şöyle bir açıklama gelmişti oradakilerden: "Burada çok yabancı öğrenci var da ondan.." Hemen gözüm, kapıda ve duvarlardaki özlü sözlere ve çeşitli şakalardan oluşan yazılara ve karikatürlere ilişti: Tabii ki onların da tamamı İngilizce'ydi. Yani, insanların zihin rahatlatma yolu bile yabancı bir lisana gereksinim duyuyordu. İşin ilginci o dönemde o işlekte eşimle beraber sadece 5 Türkçe konuşan öğrenci çalışıyordu ve bu yazıların tamamının onlara ait olduğunu bizzat kendilerinden öğrenmiştim. O gün için garip gelmişti bana; bu gün ise üzücü geliyor.
Yabancı bir lisanla eğitimin bir başka can sıkıcı tarafı, insan kaynakları bol ama ekonomik kaynakları hep kısıtlı olmuş ülkemiz açısından, büyük bir israfa kapı açmasıdır. Yabancı bir dilde eğitim yapılabilmesi adına, üniversiteye zar-zor girebilmiş insanların bir-iki yıl hazırlık sınıflarında okuması, bizim kaldırabileceğimiz bir iş olmasa gerektir. Sanki zamanımız ve paramız ferah ferah yetiyormuş gibi bir de öğrencilerin bir-iki yılını bu lüzumsuz ve aşağılayıcı "hazırlık" için harcayamamalıydık. Ama her nasılsa bunu büyük bir istekle yapıyoruz! Neye "hazırlandığımız" ise halen meçhul! Meçhul olan bir gerçek daha var ki, o da bu kadar aşikar bir hatayı bu kadar sene boyunca ve bu kadar azimli bir biçimde nasıl ısrarla sürdürebiliyoruz!
Yabancı dille yapılan bir eğitim, ister istemez kişilerin kendi dillerini kullanma yeteneklerinde bir azalmaya neden oluyor. Kendi dallarını ingilizce kaynaklardan öğrenen bilimci adayları, ileride o kadar çalışmanın üstüne bir de öğrendikleri İngilizce terimlerin Türkçe karşılıklarını bulmak için ayrıca enerji ayıramıyorlar doğal olarak. Bu da kendiliğinden bu günkü garip bilimsel(!) dili ortaya çıkarmakta. Bilim dallarının kullandığı bazı terimler vardır ki, bunların ortak kabul gören bir dilde (genellikle Latince) olması genel olarak bir zorunluluktur.Örneğin anatomide, organ isimlendirmelerinde bir birlik sağlamak için bu faydalı bir yaklaşım olabilir. Fakat, özellikle matematiğin ortak dil olduğu fen bilimlerinde, sadece "meram anlatmak" amacıyla kullanılan sözcüklerin bizdeki garip kullanılışlarına ne demeli? Örneğin, "ivme" varken akselerasyon; "hız" varken velosite; "akışmazlık" varken viskozite; "girdap" varken türbülans; "kıkırdak" varken kartilaj; "eğri" varken körv (curve); "ıraksamak" varken divergens; "sıklık" varken frekans vb.. kelimelerinin kullanılmasının nedeni nedir? Hatta, kimyager Prof. Oktay Sinanoğlu'nun (yani bizzat Türkçe konuşan birinin) bulduğu ve adlandırdığı "çözgen-iter" kuvvetin ısrarla "solvofobik" olarak anılması, iyi niyet çerçevesinde bir açıklama yapma imkanı vermiyor bana...
Bilimsel dilde bir "jargon" oluşturmak bağlamında kullanılan bu ve buna benzer bir çok kelime, Türkçe karşılıkları çoğunlukla var olmasına (ve -kişilerin Türkçe'leri yetersiz olsa da- Türkçe hemen hepsine bir karşılık bulmaya uygun bir yapıda olmasına) rağmen, her zaman gâlip gelerek yaygın bir kullanım kazanıyor. Bunun kanımca en önemli sebebi, "böyle gelmiş böyle gider" kolaycılığı. Bilim dünyasına yeni adım atan gençler "hoca"larından gördüklerini aynen tekrar ediyorlar. Özellikle Türkiye'de kolaylıkla antipati toplayan "anadilini kullanma" girişimi, ancak az sayıda cesur kişinin kalkıştığı bir girişim olarak kalıyor, yayılamıyor. Eğer inatla Türkçe kelimeler kullanmaya başlarsanız, kolaylıkla göze batabiliyorsunuz ve böylece hatalarınız da daha bir "göze batar" hale geliyor. Zaten eğitim sistemimiz içinde kişisel girişim cesaretinin nasıl görüldüğünü ev karşılık gördüğünü hepimiz biliyoruz. Hal böyle olunca, olması gereken şey, yani anadilin kullanılması, bir kaç cesur ve şanssız(!) adamın elinde, uç bir çaba olarak kalakalıyor.
Yabancı dilin bilim üzerindeki bu hakimiyeti, halkı bilimden koparan önemli unsurlardan da birsidir kanımca. Dertlerini hastaların kendilerine anlatmaktan aciz çok hekim tanıdım. Hatta bir çoğu, bunu gereksiz bir uğraş olarak görüp, hastalarıyla, bir oto tamircisinin arabanın motoruyla olan iletişiminden daha zayıf bir iletişim düzeyinde ilgilenmeyi "normal" bulabiliyorlar. Zaten çoğu ilgilenmek istese bile, kullandığı dil kendiliğinden arada büyük bir engel oluşturuyor. Elbette bu konuda "mucizevi" bir şekilde başarılı olanlar da var ama, ne yazık ki çok azınlıktalar. Televizyonlara çıkarılıp, reçetelerine yazdıkları ilaçların hammaddesi olan bazı bitkileri tedavi amaçlı olarak kullandıklarını iddia eden şifacılara, hiç bir araştırmaya gerek görmeden "sahtekar" diyebilmek de ancak böyle bir eksiklikle mümkün olabilir. Latince adlarını ezbere bildiği kendi yöresine ait hayvan ve bitkilerin yöresel adlarını bilmeyen biyoloji öğrencileri ve uzmanları mevcuttur. Ürettiğimiz her şeyden elde edeceğimiz en küçük "milli" menfaate bu denli umutsuzca ihtiyacımız olduğu bir hengâmda bu savurganlık, bu vurdumduymazlık, benim açımdan anlaşılabilir bir şey değil.
PEKİ YA ÇARE?
Böyle çetrefilli bir konuya kestirme bir çözüm bulmak hiç kolay değil. Böyle bir çaba için de benim ne tecrübelerim yeterli, ne de terbiyem müsait. Fakat bazı fikirlerim var:
Tüm konu gelip bir kısır döngüye dayanıyor. Eğitim sistemini belirleyenler, bu "haddeden" geçmiş kimselerdir genellikle. Elbette ki ifraz edebilecekleri şey (eğitim sistemi), beslenmeleri (aldıkları eğitim-bilgi-görgü) ile doğrudan ilişkili. Kendini ve lisanını küçük görmeye -bilinçsiz de olsa- alışmış birisi, kendisine görev verildiğinde elbette ki "lisanını" korumayı birinci sıraya koyamayacaktır. Kazayla böyle bir fikre kapılan bir çoğu ise, genellikle, kendi lisan bilgisizliğini, lisanının yetersizliği zannederek ve kullandığı lisanı böylece, o konu için yetersiz görerek, bu fikirlerinden hemen vazgeçebiliyorlar. Bunu da aşıp, sözlük karıştırmayı akıl edebilen daha az sayıda kişinin de büyük bir çoğunluğu, sistemin çeşitli kademeleri tarafından uygulanan kimi zaman dayanılmaz tazyiklere karşı ayakta duramıyorlar. Yılgınlık, yanlışlığı tekrar ederek ve günü kurtarmayı getiriyor. Ve sonuçta yine olan bizim kültürümüze; o "Milli"(!) Tarih derslerinde anlata anlata bitiremediğimiz o "şanlı" tarih ve kültürümüze oluyor.
Yanlış bir fikir oluşmaması için tekrarlayayım: Herkes mümkünse temel düzeyde bir yabancı lisan öğrenmelidir. Özellikle akademik dünyada yabancı bir lisan bilmenin önemi tartışılamaz. Fakat bu gereksinim, eğitimi yabancı bir lisana bağlı kılarak çözülemez. Bu tutum, hem anadili, hem öğrenilen yabancı lisanı, hem de kişiyi büyük eksiklikler içinde bırakmaya mahkumdur. Bu önemli sorun, özellikle ülkemiz açısından en acil çözüm bekleyen sorunlardan birisidir. Çünkü yabancı lisanla eğitim yapan okullar, fikirleriyle topluma ve bilime yön verecek insanları yetiştirmektedirler (veya en azından bu iddiadadırlar). Kendi lisanından ve kültüründen kopuk, hatta ondan utanan bir insan, hangi kademede olursa olsun, bulunduğu yerle orantılı olarak ülkesine zarar verecektir. Yabancı lisanla eğitim veren okullara gösterilen büyük ilgi de göz önüne alındığında, sorunun her gün katlanarak arttığını söylemek pek de abartılı olmayacaktır.
Ben , hiç bir sorunun tepeden inme, devrimci bir bakış açısıyla nihai olarak çözülemeyeceğine inananlardanım. Kanun ve tüzükle yabancı dille eğitimi yukarıdan "yasaklamak" elbette mümkündür ama, kafalar ve bu kolaycılık zihniyeti değişmedikçe, yine "yeni" bir kanuni düzenleme bizi en başa (hatta daha kötü bir duruma) geri getirebilir. Ağız dalaşı ve sonuçsuz tartışmalar da hiç bir belirgin fayda sağlamayacaktır. Kanaatimce, bilimsel (ama tam olarak bilimsel) bir zeminde ele alınmadıkça, hiç bir tartışma bu sorunun çözümüne kalıcı bir katkı sağlamayacaktır (inançlar arası "laf kalabalığı" tartışmaların ne kadar anlamsız ve verimsiz olduğunu, TV'deki o garip "tartışma programları" sayesinde hepimiz bolca görüyoruz).
İnandığım bir şey daha var: Küçük çabaların büyük sonuçlar doğurabilme yeteneği. Öğrenmeyi, okumayı, araştırmayı, sorgulamayı başkasına bırakmayıp, entellektüel hayatımızın iplerini elimize alabilirsek, kişisel zeminde (yani kendimizde) yapabileceğimiz küçücük değişiklikler bile hayret verici sonuçlar doğurabilir. Ne iş yapıyor olursak olalım, lisanımıza sahip çıkarak, bu derece gelişmişine sadece insanın sahip olduğu bu harika biyolojik özelliği, insana yakışır bir bilinçlilikle kullanmaya çalışabiliriz. Hatta bunu yapmak zorundayız. Özellikle gençlerin öğreniminde rol oynayan öğretmen ve üniversite öğretim elemanlarına bu konuda büyük görevler düşmekte. Sıradan bir derste, ağızdan çıkan her kelimenin, dinleyen öğrencilerin kafaları adedince farklı yansımalara uğradığı ortamlarda, görevleri öğretmek olan kişiler, kullandıkları lisana çok daha fazla dikkat etmelidirler. İnsanın eğitimi-öğretimi, kolaycılığın hiç bir çeşidine izin vermeyecek kadar hassas bir iştir. Özellikle bizim gibi, öğrenci yeterliliğinin neredeyse tamamen aile ve öğreticilerin kişisel yeterlilik ve tercihlerine bağlı olduğu bir eğitim sisteminde bunun önemi çok daha büyümektedir. İşlevsiz, yetersiz, hatta engelleyici bir eğitim mantığı söz konusuysa, ancak -tek tük de olsa- idealist ve bilinçli insanlarla bir yerlere varılabilir.
İnsanlara bir şeyler öğreten bir kurumda görev almıyor olmak da bu sorumluluğu hafifletmeye yetmez. Aile çevresindeki temel eğitim-öğretimi ve kültürel görevleri ihmal eden her anne-baba, en bozuk eğitim sisteminden bile daha kötü etkilere yol açmaktadır. Her yazımda söylüyorum, bilmek ve uygulamak sadece başkalarının değil HEPİMİZİN görevidir. Herkesin üzerinde eşit olarak dağılmış bir sorumluluk olan bu görevi şu veya bu şekilde savsaklayan her birey, sadece "bir şeyleri ihmal etmekle" kalmadığını, dahası, temel insânî görevlerinden birini yapmayarak TÜM TOPLUMA BÜYÜK BİR ZARAR VERDİĞİNİ de bilmelidir.
VE LÜTFEN;
Siz de bu konudan rahatsız iseniz, başkalarının da rahatsız olmasını sağlayın. Onlara gerekçelerinizi anlatın.
Eğer bu konuda herhangi bir rahatsızlık hissetmiyorsanız, neden hissetmediğinizi derinlemesine bir düşünün. Bazı başka insanlar (örneğin ben) bu konuyu kafaya takarken siz acaba işin kolayına mı kaçıyorsunuz, yoksa bildiğiniz başka bir şey mi var?
Kendi lisanını kullanma çabası da iki uçlu bir kılıç gibidir. Türkçe kullanımını özendireyim derken "Türkçe faşizmi"ne yol açmamaya çalışın. Türkçe sadece bir lisandır; dünyanın en iyi, en yeterli, en gelişmiş vb. lisanı olduğuna ben şahsen inanmıyorum. Ama Türkçe bizim için İngilizce'den ve diğer dillerden daha üstün olmalıdır; ÇÜNKÜ BİZİM LİSANIMIZ TÜRKÇE'DİR. Tarihimiz, kültürümüz, en önemlisi de dünyayı algılamakta kullandığımız yegane aracımız olan zihnimiz, kullandığımız lisana göre şekillenmektedir.
Dünyayı anlamak istiyorsak, dilimizi anlamak zorundayız.
Aksi halde dünyayı tam anlamıyla "anlayabilmemiz" ve onun aracılığıyla bize sunulanları içselleştirebilmemiz imkansızlaşır.
...ve dünyayı bilmeyen, onun maskarası olur... (Alev Alatlı)
Sinan CANAN
Mart 2000-Mayıs 2002
Not: Konuyla ilgili olarak, henüz okumadıysanız, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun "Bye Bye Türkçe" adlı kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Özellikle Türkiye'de yabancı lisanla eğitimin altında yatan oyunların perdelerini aralaması bakımından önemli bir kitap.

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Yabancı Lisanla Eğitim Neden Olmamalı?
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editorial Yazar Hakkında:Türkiye Bilim Sitesi
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|