Okunma: 878 kez
İnsan beyni dediğimiz organda, çok karmaşık bir mekanizma, hayat boyu işleyip gider. Beyindeki ve vücudun diğer kısımlarındaki milyarlarca nöron, birbirleriyle ilişki kurarak, sinir sitemini oluşturur ve bizim tüm hayatsal mekanizmalarımızı en üst düzeyden yürütür. Aslında, bir çok sinir bilimcinin dahi kolay kolay hayal edemediği bir şeyi gözümüz önünde canlandırmamız gerekiyor.
( www.genbilim.com )
Ana yapısı hücrelerden oluşan kimyasal
bir çorbadır sinir sistemi. Fakat öyle karmaşık bir çorbadır ki, bu gün
için, hem bu çorbanın içeriği hakkında çok az bilgimiz bulunuyor, hem
de bildiğimiz ögelerin de ne iş yaptıklarını bir türlü tam olarak
açıklayamıyoruz. Ayrıca bu kimyasal çorba, nabız gibi atan, sürekli
hareket eden, dinamik, her ögesi diğer başka bileşenlerden etkilenen ve
her an kaotik (karmaşık, tahmin edilemez) tepkiler ve işlemler yapan,
amaca yönelik bir bütünlüktür. Her hücre birbirinden bağımsız yaşayan
birimler olsa da, vücudun diğer organları ile beraber, tüm vücut ve
çevre olaylarıyla da etkileşir ve bütünlük içinde çalışırlar. Belli
yerlerdeki sinir hücresi grupları, belli yerlerdeki başka gruplarla
ilişki alindedir ve bu ilişkiler de ihtiyaca ve bireye göre oldukça
değişkenlik gösterir.
Beynin ve sinir sisteminin işleyişi, yakın zamanlara kadar, basit
elektrik devrelerine benzetilerek açıklanmaya çalışılmıştı. Bu anlayışa
göre, karmaşık da olsa, sinir sistemi (ve tabii tüm biyolojik
sistemler), anlaşılabilir ve laboratuarda tekrarlanabilir, üretilebilir
bileşenlerden oluşmaktadır. Hatta, bazı gruplar bu anlayışı birkaç adım
daha ileriye götürerek, sinir siteminin aslında karmaşık bir elektrik
devresinden ibaret olduğunu ve üzerinde yeterli miktarda çalışılarak,
insan beynine benzer bir makine yapılabileceğini bile söylemişlerdir.
Yani, düşünen, karar veren, sevinen, üzülen, kıskanan, hisseden ve
hatta yeri geldiğinde cinnet bile geçirebilen bir makine olmalıdır bu.
İşin garibi, bu fikir ortaya atıldıktan bu güne kadar, bunun nasıl
başarılacağı konusunda kimsenin en ufak bir fikrinin bile bulunmaması...
Büyük bilimci Einstein'e
atfedilen bir söz vardır: "Bilim olabildiğince basit olmalıdır, ama
asla daha basit değil..." Yani, bazı süreç ve olguları olduklarından
daha basit görmek ve küçümsemek, bilimsel anlamda bizi hiçbir yere
götürmez. Unutmayalım ki, sadece bildiğimiz oranda anlayabiliriz ve, bu
gün bildiklerimizin, tüm evrendeki bilgi miktarı yanında bir hiç
olduğunu akl-ı selim sahibi tüm insanlar teslim edecektir. O zaman, her
hipotez için en az iki kez düşünmek durumundayız demektir.
Bu kısa girişten sonra,
şimdi de sinir sisteminin işlevlerine bu işlevelrin sonuçlarına ve
bildiğimiz kadarıyla bu işlevler konusunda bizim neler yapabileceğimizi
tartışabiliriz...
ALGI
Algı, tartışılması ilginç bir konudur.
Yaşadığımız çevreyi ve bu çevrenin bileşenlerini, ve hatta kendimizi
nasıl algıladığımız, derin olarak düşünüldüğünde kafa karıştırıcı bir
konudur. Şimdi anlatacağım şeyleri belki başka yerlerden de parçalar
halinde duymuş olabilirsiniz ama, hepsini bir arada inceleyip,
derinlemesine bir fikir jimnastiği yapmak ilginç olacaktır
düşüncesindeyim.
Bu günkü (ve hatta uzun süreden beri var olan) görüşlerimize ve
bilgilerimize göre, beyin, algının en üst değerlendirme merkezidir. Bu
işi yamak için, çevreden gelen uyarılara ihtiyacı vardır. Uyarıları
çevreden veya vücudun içinden alan duyu algaçları, bu duyuları
elektriksel sinyaller halinde beyine gönderir. Beyin de bu aldığı
elektriksel uyarıları -bu gün bile nasıl olduğunu tam olarak
anlayamadığımız bir mekanizmalar ağı ile- değerlendirerek, o uyaranın
"ne demek" olduğunu belirler ve ona verilecek tepkileri başlatır.
Az önce bahsettiğimiz
"duyu algaçları" çeşitlidir. Örneğin, etrafımızdaki ışık saçan veya
yansıtan cisimleri "göz" dediğimiz algaç vasıtasıyla algılarız. Aynı
şekilde, kulak, seslerin; deri algaçları dokunma, ağrı, ısı vb. gibi
uyarıların; vücut içindeki yüzlerce değişik tipteki algaç, açlık,
susuzluk, ağrı ve hatta moral durumu, sinirlilik, sevgi vb gibi
karmaşık duyguların, dildeki algaçlar tadın ve burundakiler de koku
duyusunun, değerlendirilmek üzere vücuda girip, beyine gönderildiği
kapılardır. İşin ilginç yanı da burada ortaya çıkar. Şimdi bunları
nasıl algıladığımıza bir bakalım...
Biyoloji ve tıp
kitaplarında bulabileceğiniz açıklamalar ne kadar da basittir! Örneğin,
gözden girip, beynin arka bölgesine giden uyarılar, görmemizi sağlar.
Bu ifadede ilk bakışta pek bir sorun gözükmüyor. Okuyorsunuz ve "vay
be, adamlar her şeyi çözmüş" diyebiliyorsunuz. Peki ya insan beynine
yakışan bir tarzda düşünürsek ne olur?
Gözü ele alalım. Siz de
bu arada diğer duyuları düşünebilirsiniz. Göze giren ışık, gözün retina
tabakasına çarpar ve burada, çok ama çok karmaşık bir sistemle çalışan
algaç hücrelerinde, bu ışık enerjisi, elektriğe dönüştürülür. Neden?
Çünkü beyin sadece elektrik sinyallerini yorumlayabilir de ondan. Daha
sonra gözdeki sinir hücrelerinden çıkan aksonlar (taşıyıcı uzantılar
veya elektrik kabloları), beyinin arka (oksipital) bölgesine giderler.
Burası beynin görme ile ilgili alanlarını içerir. İşte buraya bir
elektriksel uyarı verilirse veya doğal kablolar yoluyla az önce
belirttiğimiz yoldan bir uyarı gelirse, bu uyarı, geliş yeri ve geliş
sıklığına göre, "görme uyaranı" olarak yorumlanır. Yani kısaca, bu
elektrik nereye gelirse, o alanın görevine göre yorumlanır. Bir
benzetme yapmak gerekirse, bu, herhangi bir insanı Türkiye'de iken
Türk, Amerika'da iken Amerikalı ve Uganda'da ise Ugandalı olarak
değerlendirilen bir bilgisayarın durumuna benzer. Çünkü bu bilgisayarın
tek bildiği şudur: Bir insan neredeyse oralıdır. İşte beyin de kabaca
bu şekilde programlanmış bir süper bilgisayar olarak düşünülebilir.
Deneysel olarak, görme alanlarına elektrik verirseniz, beyninin o
alanına elektrik verilen kişi gerçek anlamda bir ışık veya bir başka
şey "görür". Ama aynı elektriği alıp bu kez duymayla ilgili bölgeye
verirseniz, bu kez kişi "ses duyacaktır". Aynı şekilde, aynı elektrik
nereye verilirse, o bölgenin fonksiyonuyla ilgili bir yorum yapılır.
Şimdilik bu kısmı aklınızın bir köşesinde tutun, çünkü az sonra buna
yeniden döneceğiz.
İkinci bir konu algıladığımız şeyin ayrıntılarını nasıl
algıladığımızdır. Bu daha da karmaşık bir mekanizma gerektirir.
Örneğin, ışık uyaranı ilgili bölgeye geldi gelmesine ama, bu görülen
şey nedir? Hareketli midir? Büyüklüğü, uzaklığı, yapısı, dokusu,
yönelimi nasıldır? Besin midir değil midir? Bu görülen görüntüye nasıl
bir tepki verilecektir? İşte bu ve bunun gibi daha bir çok özellik,
yine beyin tarafından tayin edilir. Bunun için ise, beyinde
ilişkilendirme alanları ve ikincil, üçüncül vb. alanlar denen alanlar
bulunur. Her türlü duyu için bunlar geçerlidir. İşte görme örneğinde,
gelen elektriksel görme uyarısı, ana görme merkezine geldikten hemen
sonra, bu yardımcı alanlara gönderilir. Buralardaki karmaşık sinir
hücresi bağlantıları, akıl almaz bir hız ve karmaşıklıkla, gelen
bilgiyi daha önceki bilgilerle, ve diğer duyularla karşılaştırır ve
saniyenin milyonluk kesirleri içerisinde bir karara varır. Bu
karşılaştırma işleminin nasıl olduğu ise hala bir sır. Örneğin,
dışarıdan elektrik vererek, kabaca duyuları taklit edebileceğimizi
biliyoruz. Fakat ne kadar ince bir elektrik akımı verirsek verelim,
kişiye, sözgelimi annesinin veya bir sandalyenin görüntüsünü
gösteremeyiz. Şu an yapabildiklerimiz sadece kaba ışık patlamaları
olacaktır.
Algıyla ilgili son bir
konu daha var ki, biraz felsefe kokan ve ilk duyuşta kavranması biraz
zor olan bir mesele. Ama belki de, kavrandığı anda, insanın her şeye
bakışını da değiştirebilecek kadar ilginç bir konu bu. Olabildiğince
kısa bir biçimde bu konuya göz atalım:
Gene görme örneğini ele
alalım. Göze giren ışık, gözden beyine bir elektrik sinyalinin
gitmesine sebep olur ve bu sinyal, görme merkezine giden kablolarla
taşındığı için, görüntü olarak yorumlanır. Bir sandalyeye bakalım. Bu
sandalyeden yansıyan ışık, gözümüze girip, elektrik halinde beynin
ilgili bölgesine ulaştıktan sonra, beyin bu uyarıyla ilgili tüm
işlemleri yapar ve o uyaranın bir sandalye görüntüsü olduğuna karar
verir. Ya da aynı şekilde, yüksek bir tepeden bir ovayı seyrederken,
görüntüler yine beynimiz tarafından anlamlandırılıp yorumlanır. Şimdi
de, baktığımız nesne veya manzarayı bir kenara bırakıp, beynin içinde
olanlara bakalım. Bir elektrik sinyali geliyor, değerlendiriliyor ve
bunun bir görüntü olduğuna karar veriliyor. Dışarıdaki görüntüyü bir an
unutursak, beynin bunu nasıl yaptığı konusunda hayrete düşmememiz
imkansızdır. Sadece sırayla gelen elektrik sinyallerinden, yemyeşil bir
ova görüntüsünü üretebilmeyi, tamamen karanlık bir muhafaza içinde
bulunan beyin nasıl becerebilir? Evet, beyine hiçbir şekilde ışık
ulaşmaz, çünkü kat kat zarlarla paketlenmiş olarak, kafatasının içinde
bulunan bir organdır beyin. Peki nasıl olur da beyin ışık "görür"? Az
sonra... :-)
Haydi, düşünce gücümüzü biraz daha zorlayarak, hayali bir deney
yapalım. Bu deneyde, gözden gelen sinir kablolarını gittikleri yerden
çıkarıp, örneğin duyma ile ilgili beyin bölgesine bağlayalım. Ne olur?
Evet, tahmin edileceği gibi, bir ovaya bakarken, görüntü yerine sesler
duyarız. Kulaktan gelen kabloları da görme merkezine bağlarsak, artık
rahatlıkla, konuşmaların rengini ve şeklini görüp, manzaranın sesini
duyabiliriz.
Nasıl? Bence karmaşık.
Buraya kadar bahsettiğim şeyler benim görüşlerim değil, sadece modern
sinir bilimlerinin söyledikleri; yani bilimsel veriler. Buradan
çıkarılabilecek bazı sonuçlar da mevcut. Hem de bu sonuçlar, yenilir
yutulur türden değil. Bu sonuçları çıkarmadan önce, dünyanın
algıladığımız kısmının ne kadar dar olduğunu tekrar hatırlatmak
istiyorum. Gözle görünür halde olan ışık, sadece 450-700 nanometre
(milimetrenin miyarda biri) dalga boyuna sahip ışınların arasında yer
alanlardır. Halbuki, dalgalar, teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce
dalga boyuna sahip radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta
dağılmıştır. Yine duyabildiğimiz sesler, 10-10000 Hz (bir saniyedeki
döngü sayısı) arasında yer alırken, bundan çok daha farklı frekanslara
sahip sesler bulunmaktadır. Her duyu için bu daracık aralıklar
geçerlidir. Acaba, kızılötesi ışınları da görebilseydik, o zaman bir
çiçeğe baktığımızda nasıl bir görüntü algılardık? Bunu kimse bilemez.
Yani, gerçek dünya ve evren, şu anki kısır algılama araçlarımızla
algıladığımızdan çok daha farklı bir yer. Ama nasıl bir yer? Açıkçası,
benim bu konuda herhangi bir fikrim yok...
Artık tartıştıklarımızdan bir sonuç çıkarabiliriz. Algı dediğimiz şey
büyük oranda bir yanılgıdan ibarettir. Evreni gözlemleyen bir yaratık
olarak, algı araçlarımızın kısıtlılığı nedeniyle, gerçek evrenin çok
ilişkisiz bir temsilini seyretmek zorunda kalıyoruz. Hiçbir şey aslında
(gerçekte) gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz, tattığımız,
kokladığımız, anladığımız veya dokunduğumuzda hissettiğimiz gibi değil.
İşin kötü yanı, görmediğimizi hayal edememe özelliğimizden dolayı,
gerçekte bunların nasıl oldukları konusunda da bir fikir yürütemiyoruz.
Bir ovayı seyrettiğimizi zannettiğimiz zaman, aslında, o ovadan
kaynaklanan veya ondan yansıyan, algılama aralığımız içindeki
uyaranların beynimiz içinde oluşturduğu, ovanın "gerçek haliyle" çok
zayıfça ilgili bir görüntüyü seyrediyor ve onu algılıyoruz. Demek ki,
aslında var sandığımız hiçbir şey, o haliyle var değil. Eski çağlarda,
"aslında hiçbir şey gerçek değildir" diyen filozoflar tamamen haksız
mıydı acaba?
Kısacası, dışarıda
gördüğümüzü (duyduğumuzu, dokunduğumuzu vb.) sandığımız herhangi bir
nesne, aslında sadece bizim içimizde bir yorum. Yani tepesinde
durduğumuz tepe, aslında belki de beynimizin bir oyunu. Nasıl ki
sinemada bir film seyrederken, hızla birbiri ardına gelen hareketsiz
görüntüleri beynimizle birleştirip, şuursuz olarak hareket görüyorsak,
benzer bir yanılsama burada da geçerli. Kabullenmesi zor ama, gerçek
bu. En azından gerçeğin bir kısmı.
GERÇEKLİK
Modern fizik okumayı gerçekten çok severim.
Fizikçi olmadığım ve yarısından çoğunu anlamadığım halde, teorik fizik
ve de özellikle kuantum fiziği yazılarını okumak bana büyük bir haz
verir. Bunun bir sebebi de, sanıyorum, "aptal akılcılar" tarafından
senelerce küçümsenip, akıllı insanların dikkatlerinden kaçırılan kimi
gerçeklere işaret etmesi. Artık, madde ve enerji denen olguların, aynı
yapının ayrılmaz parçaları olduğunu ve aralarında dönüşümler
bulunduğunu biliyoruz. Madde ve enerji gibi bir ayrım artık teorik
düzeyde yok. Her şey birbiri ile bağlı ve devamlı. Enerji ve madde
sürekli birbirine dönüşüyor. Ayrı ayrı tanımlayıp algılamaya
alıştığımız ve isimler verdiğimiz tüm öğeler, aslında tek bir gerçeğin,
bize görünen farklı yansımaları. Ama bunlar, gerçekle
karşılaştırıldığında, son derece küçük ve anlamsız temsil ve
yansımalar. Bunları artık mistikler ve din kitapları değil, 20.
Yüzyılın sonunda fizikçiler söylüyor. Yani, neredeyse modern bir
tapınak haline gelmiş olan bilim, geleneksel yöntem ve anlayışlarının
kendisine yetmediğini, kendi kendine itiraf etmek zorunda kalıyor.
Bilimsel bilginin temeli
deney ve gözlemdir. Gözlem, doğadaki hadiseleri olduğu gibi inceleyip,
bu oluşlardan bir sonuç çıkarmaktır. Deney ise, doğanın bir parçasını
laboratuara taşır. İlgilendiği hadise üzerine etkisi olabileceği
düşünülen etkenlerle oynayıp onları değiştirmeye çalışarak, gerçek
olayları değişik şartlar altında sınayan bilim adamı, deneyden elde
ettiği verilerle, gerçek evrenin kuralları konusunda bir yoruma varmaya
çabalar. Benim bile hatırlayabildiğim yakın bir zamana kadar (ve hatta
yer yer bu gün bile), bu anlayışla yürüyen pozitif bilim, adeta tek
gerçek bilgi kaynağı olarak kabul edilmekte ve her şeyi ama her şeyi
açıklayabilecek bir araç olarak algılanmaktaydı. Bilimciler böyle
düşünmekte tamamen haksız da değillerdi. Öyle ya, birkaç yüzyıldır,
batıdaki kilise egemenliğinden kurtulan hür insan aklının tamamen hür
bir biçimde ürettiği bilimsel bilgi, bir çok sorunu çözmüş ve
bilinmezlerin büyük bir kısmını bilinir yaparak, bir çok fayda
sağlamıştır. Bu gün iki yıllık yolu 2-3 saatte kat edebiliyorsak, bu
modern bilimin verileri sayesinde olmuştur. Ama, çok gelişmiş ve modern
bir elektrikli süpürgenin, sırf çok gelişmiş bir elektrikli süpürge
olduğu için, mutfakta yemek pişirirken bile kullanılmaya kalkışılması
gibi bir işte karşılaşılacak olan kaçınılmaz hüsrana benzer bir
şekilde, pozitif bilimin de yeteneklerini abartan insanoğlu, bir süre
sonra, kendisinin bina ettiği dar bir hücrenin duvarları arasında
sıkışıp kaldı. Elbette, bilim insanoğlunun etkinliklerinin en
iyilerinden biriydi ama, klasik anlayışlar, sıradan yöntemler artık
fayda etmemeye başladı. Newton neredeyse bir fizik peygamberi iken, bu
gün doğru ve yanlışları ile bilim tarihindeki yerine oturmuştur. Aynı
akıbet, Darwin, Maxwell, Bohr, Einstein, Hawking ve diğer tüm
bilimciler için de kaçınılmazdır. Eğer kullandığımız araç insan aklı
ise, yanılmaya mahkumuz...
Az önce bahsettiğimiz
algı konusuna geri dönelim ve bunu, şimdiki bilim tartışmamız ile
birleştirmeye çalışalım. Algılarımızın sınırlı olduğunu biliyoruz.
Hatta sınırlı kelimesi, bizim sınırlarımızı anlatmak için hiç de
yeterli değil. Tüm duyularımız ve yapay araçlarımızla bile, evrenin çok
ama çok soluk, binlerce perdeden geçen bir hayaliyle meşgul durumdayız.
Ama, bu evrenin çok güzel bir özelliği var. Ne kadar küçük bir parça
veya temsil üzerinde çalışılırsa çalışılsın, gerçeğe ulaşma şansı her
zaman var. Çünkü yaşadığımız evren -modern fiziğin bize ima ettiği
şekliyle- birbiri içinde girişken bir yapıda. Yani en küçük parçadan,
atom altı düzeylerden, tüm gerçekliği seyretme imkanına sahibiz. Yeter
ki uygun bir anlayış tarzı ile bakmasını bilelim.
Bana oldukça saçma gelen
bir nokta, algılarımızın bu kadar sınırlı olduğunu ortaya koyan modern
bilimin, yine bu algıların ve maddesel gözlemlerin sonucunda elde
edilen sonuçları değişmez gerçekler olduğunu iddia edebilmesi. Gerçi
bunu bilim değil, bazı "bilimci"ler yapıyor ama, biz genel konuşalım.
Bu nasıl bir çelişki? Peki bunu kimse fark etmiyor mu? Elbette fark
ediyor ama, başka sebepler de var.
İnsanoğlu eskiden beri bilinmeyenden kokmuş. Hala da korkmakta.
İnanmayan, Hollywood yapımı korku filmlerinin konularına bir göz
atabilir. Çoğu korku filmi, bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin
olmadığı (yani modern bilimin bize hiçbir şey söyleyemediği) konulardan
kaynak alır: Cinler, periler, hortlaklar, dış dünyalı yaratıklar,
şeytanlar, akıl hastaları (evet, akıl hastalıklarının bir çoğu da
bilinmezler arasındadır) vb... Bu konulardan yola çıkılıp korku
filmleri yapılıyor, çünkü insanlar bunlar hakkında bir şey
bilmediklerinden dolayı korkuyorlar. Özellikle, materyalist bilim
anlayışı tüm eğitim (veya şartlandırma) basamaklarına sinmiş olan batı
toplumunun bireylerinin, bu tip konulardan ödü patlar! Doğu toplumları
ise kendilerine göre bu konulara karşı bağışık olduklarından ve her
zaman ister istemez metafizik düşünce tarzıyla yoğrulmuş bir yaşamı
yaşadıklarından, bu konulardaki korkuları daha azdır. Bu yüzden,
örneğin ülkemizdeki sinemalarda oynayan yabancı korku filmleri
genellikle büyük şehirlerde rağbet görür. Kırsal kesim insanlarını
cezbetmez bu konular. Peki bunun konumuzla alakası ne? İşte bilinmezin
verdiği bu korku, üç temel şekilde altedilebilmektedir. Birincisi, veya
daha eski olanı, "ötelere" inanmaktır. Aşkın varlık veya varlıklara
inanıp, bilinmeyen her şeyi kayıtsız şartsız onların tasarrufuna
vermek, insanoğlunu rahatlatan bir yoldur. Sebebi sorgulanamaz çünkü,
kaynak zaten aşkındır. Var olan duyu algı ve bilgiler onun
anlaşılmasında yetersiz kalır. Bunun isbatı veya çürütülmesi de söz
konusu değildir, çünkü bu kabul dogmatiktir, öyle olduğu kabul edilir
ve bu toplulukları ve fertleri rahatlatır.
İkinci çözüm, temelde, az
önce bahsettiğim birinci çözüme tepki olarak ortaya atılmış bir
çözümdür. Bu anlayışa göre, bilinmeyen her şey, henüz anlaşılamamış,
ama akılla çözümlenebilir bileşenlerden oluşan olaylardır. Yani,
anlayamayacağiımız hiç bir şey yoktur, sadece "henüz çözemediklerimi"
vardır. İşte özetle bu ifade, yakın zamana kadar kayıtsız şartsız
saltanat sürmüş olan, katı-akılcı, pozitif bilimcilik anlayışının da
temelini oluşturur. Gerçi biraz paradokslara meraklı okuyucular, bu
ifadenin altında yatan paradoksu hemen göreceklerdir. Bilinmeyen
şeylerin "bir gün bilinebileceği" düşüncesi tamamen dogmatiktir ve hiç
bir bilimsel kanıtla temellendirilemez. Daha önce bilinmeyen
kategorisinde yer alan olayların, akılcılıkla bilinir hale getirilmiş
olduğunu düşünsek bile, bu durumun her şeyi kapsayacağını kabul
etmenin, aynen birinci çözümde olduğu gibi tamamen dogmatik ve
rahatlatma amacına yönelik bir kabulden başka bir şey olmadığı
ortadadır. Kısaca söylemek gerekirse, çoğunluğu, birinci çözümü
doğrudan "ilkellik" olarak niteleyenlerden oluşan bu ikinci çözüm
savunucularının çözümleri de en az o kadar dogmatik ve bilimsel anlamda
geçersizdir.
Ama hepsi bu kadar değil
elbette ki. Bir üçüncü çözüm daha var. Fakat bu çözümü görebilmek için,
insanın kendi yapısında var olmayan, kendi biyolojik varlığıyla
bağdaşmayan suni korkulardan, onun olmayan amaçlardan ve garip, altı
boş arayışlardan kurtulmak, yani gelişkin bir düşünce yapısına sahip
olmak gerekli. Yukarıdaki çözümlerin ne kadar temelsiz olduklarını bir
kez daha düşünüp, modern bilimsel bilginin ışığında, insanın elindeki
cihazlarla neleri yapıp neleri yapamayacağını düşünmek, aslında akıllı
bir insanı, doğrudan bu üçüncü çözüme götürebilir. Ben kendimce
bulduğum bu çözümü şu şekilde ifade edebilirim. "Her şeyi kendi gerçeği
ile anlamanın sırrı, anlamaya çalışanın kendi sınırlarını bilmesinden
geçer". Evet, algının sınırlılığı, korunma ihtiyacı gibi konulardan
sonra vardığımız nokta burası. Algıları sınırlı, anlayışı bağımlı ve
bilgi kaynakları değişken olan insanoğlunun, itiraf etmeye çoğu zaman
çekinse de, kolayca fark edebileceği bir durumu var. O da "aciz"
olması. Sınırlı bir yaratık olarak, yapamayacağı şeylerin mevcut
olduğunun bilincine varması hiç de zor değil.
Bu üç çözümden birini
tercih etmek durumunda değiliz elbette ki. Herhangi birisi de, bunların
üçünün dışında bir rol önerebilir benliğine. Örneğin, "adam sen de,
sana ne? Seyret televoleni, hafta sonlarında gazetelerin verdiği
sosyete eklerine bakarak salya bezlerini çalıştır, kim daha yüksek
sesle bağırırsa ona inan, devlet babaya güven, gazetenin önce spor
sayfasına bak, dayağın cennetten çıkma olduğunu aklından çıkarma,
sanatı aşağıla, okuma ama televizyonu da ihmal etme, vs, vs..". Eğer
Türkiye Cumhuriyeti sokaklarında gezerseniz, entel barlarda bir iki
muhabbete şahit olursanız, bir kaç yeni dönem Türk filmi seyreder de
yeni sorunlarımıza daha yakından vakıf olursanız, gazete bayileri
önündeki beleş kuyruklarına daha dikkatli bakarsanız ve en çok satan
gazetenin hangi marifetiyle en çok sattığına dikkat ederseniz, maça
gider de oynanan karşılaşma yerine tribünleri seyrederseniz,
televizyonunuzu açarsanız, Reha Muhtar'lar ile tanışırsanız ve de en
son TBMM'ni bir dolaşırsanız, hem bu tip alternatif çözümlerin bir
sürüsüyle rahat rahat tanışır, hem de bir yerlerde otururken
yanınızdakine "noolcak bu memleketin hali" diye sormaktan kurtulmuş
olursunuz.
Kısacası, bilim toplumu
olmak ya da olmamak.... İşte esas sorun burada yatıyor. Sorgulayan,
anlayan ve kendini bilen fertlerden oluşan bir toplum, elbette ki
yetmiş küsür yıl aynı yüzler tarafından yönetilmeyi kabul etmez. Böyle
bir toplum elbette ki haber bülteni çığırtkanlarının patrondan yazılı
repliklerine göre hayat felsefesi düzmez. Ve elbette ki ancak ve ancak
böyle bir toplum, 21. yüzyılda kendi başına karar verebilecek bir
düzeye gelir. İşte tüm bunların anahtarı da, kanımca, fertlerin kendini
anlamasından geçer. Zor bir şey önerdiğimin farkındayım ama, inanın,
bir kez tadıldığı zaman kesinlikle başka lezzete yer bırakmayan bir
lezzettir bu. Kendini bilmenin lezzeti. Yunus'un anlattığı, tarihimizin
yakından bildiği ama her nasılsa bizim unuttuğumuz bir lezzet. Şimdi bu
lezzetin tarifi burada biraz değişik belki ama, herkes kendi tarifini
yapmakta özgür, öyle değil mi?
DUYGULAR
Duygular, her gün ve her an iç içe yaşadığımız,
çeşitlerine isimler verdiğimiz ve onlarsız insan olamayacağımız bir
takım kavramlar. Sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, intikam ve daha
ayırdına varamadığımız niceleri. Bilim yapan veya entellektüel
düşünmeye çalışan insanlar, duygular konusunda da çağımıza özgü bir
paradoks yaşamaya mahkümdurlar. Duyguların genellikle nesnel tabanları
yoktur. Örneğin, aşk için canını vermek, hiç bir mantıksal temelle
bağdaşmaz. Ama, insanın doğasında bu ve buna benzer bir dizi garip
özellikler vardır. Sorun bunların kaynağının nesnel veya mantıksal
olmaması da değildir aslında. Sorun, bunlarsız olamayan insanoğlunun,
evreni bunlar olmadan, sadece akılla anlamaya çalışmasıdır. Neden mi?
Akıl, elimizdeki
araçlardan sadece bir tanesidir. Veya en azından şimdilik öyle
düşünelim. Akıl, mevcut verilerden hareketle, bir takım sonuçlar
çıkarmaya çalışır. Genellikle nedenselliğe, yani neden sonuç ilişkisine
göre çalışmaya şartlanmıştır. Genel bir akıl çalışma şeması, mantık
derslerinde gördüğümüz önermelerin tümünü sınayabilecek bir takım
sorgulama devreleri içerir. Akıla göre "şu şudur, bu budur, öyleyse şu
da bu olmalıdır" şeklinde bir mantık işler. Sonuca gitmek için tek
araç, değişik yollardan toplanan verilerdir. Bu verileri toplama
yollarının ne derece güvenilir olduğundan da yukarıda bahsetmiştim.
İşte akıl, (biraz abartmış da olsam) yetenekleri bu kadar olan bir
araçtır (burada dikkat: akıl olmadan hiç bir şeyi anlamak mümkün olmaz,
yani akılı da yadsımak mümkün değildir, ama sınırlarını bilirsek).
Şimdi, sağ elimizi
kaldırıp bakalım. Anatomik yapısı el'den beklediğimiz tüm işlevleri
yerine getirebilecek bir tarzdadır. Tutma, kavrama, yazma, sayfa
çevirme vs. Ayrıca bildiğimiz gibi, alet yapabilmesi ve kullanabilmesi
açısından, insana diğer hayvanlara göre önemli bir üstünlük sağlayan da
bir organdır el. Ama el sadece bu işe yarar. Midenizdeki yiyecekleri
sindirmek için elinizi kullanamazsınız. Bunun için, midede asit
salgılayan mide hücrelerine ihtiyacınız var. Bunun yanında, sadece
insana değil, hangi canlıya bakarsanız bakın, vücudundaki her eleman
ayrı bir iş görür. Gereksiz bir parça bulunmaz (apendiks falan diyen
arkadaşlar varsa, histoloji ve immünoloji kitaplarını karıştırmalarını
öneririm). Zaten, vücutta lüzumsuz bir parça bulunması, bu günkü
biyoloji bilimi ile çelişir. Pekala, bunların konumuzla ne alakası var?
İnsan sadece, eli, ayağı,
midesi, beyni vb. olan bir canlı değil. Hisleri de var. Ne kadar
anlaşılmaz ve ne kadar karmaşık olursa olsun, göz ardı edilemeyecek
kadar etkili araçlardır duygular. Fakat, onalrın ne işe yaradıkları da
düşünülmeli. Öyle ya, aşk diye bir duygu, yeri geldiğinde, organizmanın
sağlığını ve hayatını tehlikeye düşürecek bir hal alıyorsa, burada bir
mantıksızlık var demektir. Acaba bunlar, daha kompleks bir anlayış
düzeyinin düşük seviyeli izdüşümleri olamaz mı? Yani bunlar,
göründüklerinden başka işlere de yarıyor olabilirler mi?
Özellikle batıda, yeni
bilimsel verilerin ve kuramsal fiziğin geldiği son noktalarda garip bir
takım bulgular ortaya çıkaran bilimciler, bunlara anlam katabilmek
adına, son 20-30 yıldır, değişik yollara baş vurmaya başladılar.
Bunlardan bir tanesi de, geçmişin öğretilerine bir göz atmak oldu.
Özellikle, 60'lı ve 70'li yıllar kavşağında yaşayan ve uzakdoğu
inançlarının değişik uyarlamaları ile tanışarak yepyeni dünyalara adım
atan gençler, ileriki yıllarda, elde ettikleri bulgularla eski
felsefeleri arasında enteresan bazı benzerlikler farkettiler (bkz: Yeni
Bir Düşünce; Fritjof Capra). Bu benzerlikler, özellikle
derinleşildiğinde, insanı şaşırtıcı boyutlara ulaşabiliyordu. Eskiden
büyülü sözler gibi duran kimi ifadeler, yeni bilimin bulguları ile çoğu
kez bire bir örtüşen esrarlı tesbitler haline gelmeye başladı. İşin
garibi, siklotronlarla, yüksek matematik denklemleriyle, süper
bilgisayarlarla çalışan bu araştırıcılardan binlerce yıl önce ortaya
atılmış bu verilerin tek kaynağı, -kaynaklardaki ifadeyle- meditasyon
ve derin düşünce -bazen de ilham veya vahiy- idi. Örneğin Budizm,
Taoizm gibi populer kültüre çoktan malolmuş öğretilerin, garip ve hatta
hayrete düşürücü sözler söyledikleri ortaya çıktı. Bu sözlerin tümünün
ortak olan bir noktası da şuydu ki, bunları söyleyenler, deney ve
gözlemlerle değil, kendi içlerine dalarak gerçekleştirdikleri okuma,
dinleme, meditasyon ve derin düşünceler sonucu geliştirdikleri "hisler"
ile konuşmuşlardı. Zaten ilginç olan da buydu...
Amacım elbette ki, içsel
fikir yoksunu batılı bilimciler gibi, doğu mitlerini büyütmek ve
reklamlarını yapmak değil. Şöyle bir sonuç çıkarımı benim kulağıma daha
hoş geliyor: Demek ki, insanı gerçek bilgiye yaklaştırmada, hislerin de
bir fonksiyonu pekâla olabilir. Yani, bilgi alımında, bir başka
kaynağın, başka boyutların varlığının işaretlerinin de sezilmesi
gerektiği düşüncesi...
Sinan
Canan Şubat
1999

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Beynimiz ve Biz
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |