Okunma: 1506 kez
Kuantum fiziği, çağdaş bilimin en önemli buluşlarından biri (belki de en önemlisi) olarak kabul ediliyor. İlk başta, atom çapı ve daha küçük mesafelerle ifade edilen boyutlarda, klasik fiziğin bulgularının geçerli olmadığının ortaya çıkması, daha sonra çok önemli felsefi ve bilimsel çıkarımlara yol açacak olan kuantum fiziğinin doğmasına neden oldu. Artık basit ve "başlangıç şartları bilindiğinde" tüm geleceği hesap edilebilen "makinamsı" evren anlayışı, yerini yavaş yavaş, parçacıkların aynı anda bir kaç şekilde ve yerde bulunduğu, aralarında ışık hızından yüksek hızlarla haberleştikleri ve artık, kesinlikler yerine ihtimallerin hükümdar olduğu bir evrene bırakıyordu.
Bundan böyle,
bilinen her şeyin en azından yeniden yorumlanması gerekecekti.
Newton
fiziğinin aksine, kuantum düşüncesi, bir değil, bir çok bilim adamının ortak
katkısıyla şekillenmiştir ve hala da gelişimini (hatta belki de emeklemesini)
sürdürmektedir. Büyük fizikçi Einstein, genel ve özel görelilik kuramlarını
ortaya attığında, bu günkü kuantum fiziğinin de temellerini attığını muhtemelen
bilmiyordu. O, çağdaşları ve ardından gelen bir çok önemli bilimci, çok önemli
katkılarla, kuantum fiziğini bu gün bilnen aksiyomlarına ulaştırdılar.
Kurucuların önemlilerinden bazıları; Einstein, Dirac, Schrödinger, Pauli ve
Heisenberg'dir. Bu bilimcilerin bir kısmı (özellikle Schrödinger ve Einstein)
-klasik Newton mekaniğine bilinç-altı bir şartlanmadan mıdır bilinmez-, kuantum
fiziğinin "saçma" sonuçlarını kabullenemediler. Hatta Schrödinger, kuantum
fiziğine yaptığı katkılardan pişmanlık duyduğunu bile belirtmişti.
Kuantum fiziğinin gelişimi, tarihçesi ve teoremleri, büyük
ölçüde bu yazının amacının dışında kalmakta. Yalnız burada, bir
kaç temel bulgudan ve bunların sinir bilimlerini ilgilendiren muhtemel
yorumlarından bahsetmeye çalışacağım. Fakat okuyucuyu öncelikle uyarmak isterim:
Kuantum fiziğinin kurucularından Werner Heisenberg, Danimarka'nın başkenti
Kopenhag'da, parçacık fiziği üzerine yoğun çalışmalar yaptığı günlerden birinin
akşamında, şehri ortadan bölen göllerin birinin kıyısında gezerken, kendi
kendine "Evrenin, atom deneylerinde bize göründüğü kadar saçma olabilmesi mümkün
mü?" diye sorduğunu yazar. İşte konumuz, hayatını bu konuya adamış bir bilim
adamını bile kimi zaman umutsuzluğa sevkedecek kadar çetrefilli ve yaygın kabul
edilen sağ duyuya ters bir takım düşünceler ve bulgular içeriyor (ben de az da
olsa anlamış değilim). Fakat artık,
evreni yeni bir gözle görmemiz için tüm insanlığı yeni gelişmeleri irdelemeye
çağıran davete, en azından ben cevapsız kalamadım.
Kuantum Kuramı Hakkında Kısa Bilgiler:
Dalga İşlevi
Maddenin hem
dalga, hem de parçacık özelliği gösteren atom altı parçacıklardan kurulu
olduğunu Einstein'den beri biliyoruz. Ünlü E=mc2 formülü, bize, madde
ve enerjinin "eşdeğer" (birbiri ile devamlı ve birbirine dönüşebilen) olduğunu
gösterirken, ışığın
hem dalga, hem de parçacık gibi davrandığını
göstermesi de, varolan kabullerin bir nevi yıkılması anlamına geliyordu. Daha
sonra diğer bilimciler tarafından da desteklenen ve adeta kanunlaşan bu ikili
davranış, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi ile birlikte ilginç bir durum
kazandı. Heisenberg, herhangi bir anda, bir parçacığın hem hızının (momentum)
hem de konumunun aynı anda belirlenemeyeceğini ortaya koydu ve bunu
formülleştirdi. Buna göre, bir parçacığın hızını belirlemeye çalıştığınızda
konumu; aksi durumunda da hızı, belli bir miktar (en az Planck sabiti kadar)
belirsizleşiyordu. İlk önceleri, Einstein dahi bu fikirden hoşlanmamış ve bunun
ölçüm araçlarının yetersizliğinden kaynaklandığını söylemişti. Belirlenemez bir
evren fikrinin, evreni "belirlemeye" çalışan bilimcilere ters gelmesi pek de
beklenmeyen bir sonuç değil. Fakat ilerleyen çalışmalar ve bunların sonuçlarının
değerlendirilmesi, belirsizlik ilkesinin, ölçüm araçlarının yetersizliğinden
değil, bizzatihi, evrenin yapı taşlarının özelliklerinden kaynaklandığı ortaya
çıktı. Artık "gözlemci" gözlenenden ayrı olarak kabul edilemeyecekti. Çünkü,
gözlemcinin yaptığı seçim (yani neyi gözlemlemek veya ölçmek istediği) artık
doğrudan gözlemin sonuçlarını belirliyordu. Yani artık, gözlenen ve gözlemci,
aynı bütünün parçaları oldukları ve parçalara bölünerek (indirgenerek) daha
fazla baş edilemeyecek olan bir bütüncül (holistik) anlayışa doğru
fırlatılıyorlardı.
Kuantum kuramında, her mikroskobik parçacık, bir dalga işlevi denklemi
(Schrödinger dalga işlevi) ile tanımlanır. Bu denklem kısaca, parçacığın
bulunabileceği tüm olasılıkların bir kümesini içerir ve parçacığın o an ve
haldeki "kuantum durumunu" verir (Bkz Schrödinger'in kedisi).
Normalde, makroskobik sistemleri oluşturan tüm bileşenler (parçacıklar)
kendilerine has ve sürekli değişen farklı dalga işlevlerine sahiptirler. Tek tek
parçacıklar düzeyinde, bu dalga işlevinden dolayı kuantum etkileri geçerliyken,
makroskobik düzeyde, sistemleri oluşturan parçacıkların dalga işlevleri,
"istatistiksel" olarak klasik mekaniğe uyumlu sonuçlar verirler. Bildiğimiz
günlük dünyada kuantum etkilerinin neredeyse ihmal edilebilir düzeyde olmasının
temel nedeni işte bu istatistiksel tabiata dayalıdır. Normal koşullarda kuantum
etkilerini makroskobik günlük hayatımızda doğrudan gözlemleyememekteyiz. Fakat
bu durumun da bazı istisnaları var (bakınız; bir sonraki sayfadaki
Bose-Einstein Yoğunlaşmaları)
Schrödinger'in Kedis
Dalga işlevinin
formülleştiren Erwin Schrödinger, düşünsel bir deney tasarladı. Bu deneyde, bir
kedi, kapalı bir kutunun içine yerleştiriliyor ve yanında da, uranyum gibi beta
bozunması yapan radyoaktif bir maddenin yapacağı ışınıma bağlı olarak çalışan
bir mekanizma yerleştiriliyordu. Bu mekanizmaya göre, eğer yayılan beta
parçacığı, detektöre çarparsa, yayılacak olan zehirli bir gaz kediyi öldürecek,
beta parçacığı yayılmazsa, kedi canlı kalacaktır. Eğer dışarıdan bir gözlemci,
kutunun içerisini görmeden bir tahminde bulunursa, (beta bozunumu olasılığı %50
olduğundan) kedinin canlı mı yoksa ölü mü olduğunu söyleyemeyecektir. Ona göre,
kedi %50 canlı, %50 ise ölüdür. Yani, kedi eşit oranda canlı ve ölü olma şansına
sahiptir. İşin tuhafı, kedi görülmediği (gözlemlenmediği) sürece, her iki
olasılık da aynı oranda gerçektir. Yani kedi, aynı oranda hem canlı,
hem de ölüdür! Eğer gözlemci, gidip kutuyu açarsa, işte bu durumda, kedi "ya
ölü, ya da canlı" olarak karşısına çıkacaktır ki, gözlemcinin bu müdahalesi,
ortam şartlarını değiştirmiş ve olasılıklardan birinin "gerçekleşmesine" neden
olmuştur. İşte, gözlem sonucu ortaya çıkan ve belki de maddi dünyayı algılama
biçimimize temel olan bu durum "dalga işlevinin çökmesi" (collapse of the wave
function) olarak bilinir (Bu düşünce deneyi çok kaba olarak, mikroskobik bir
hadiseyi makroskobik boyuta taşımak için düşünülmüştür; gerçekte böyle bir deney
yapılamaz; çünkü bu açık bir çelişkidir).
Kutu açılmadan
önceki durum için, kuantum fizikçileri, kedinin hem ölü, hem de canlı olduğu bir
üçüncü olasılığın da var olması gerektiğini söylerler. Böyle bir olasılık, aynen
elektronlarda, fotonlarda ve diğer tüm atom altı parçacıklarda gözlenen ikili
(hem dalga hem parçacık) yapıdan kaynaklanan dalga işlevinin bir özelliğidir ve
evrenin temel kanunlarından birini oluşturur. Gözlemci devreye girdiğinde ise,
algılanamaz olan bu durum, algılanabilir olan iki (ya da daha fazla) olasılıktan
birine doğru "çöker". Halbuki bizim bildiğimiz "klasik" (Newtonian) sistemler
böyle çalışmazlar...
Dalga işlevinin çökmesi meselesi, Schrödinger'in kendisine
bile saçma gelmiş ve sanıyorum daha sonra bu tip düşünsel deneylerden mümkün
olduğunca uzak durmuştur. Fakat ilerleyen deneysel çalışmalar, bu sürecin açık
bir gerçek
olduğunu gösterdi. Gerçekten, sadece atom altı parçacıklar değil, makro
dünyadaki bir dizi fenomen de (özellikle şimdiye kadar anlaşılamayan olgular
başta olmak üzere), bu tip "gariplikler" sergilemekteydi. Sinir sisteminin
çalışması da işte bunlardan biridir ve artık "kuantum nörobiyoloji" adıyla
anılabilecek multidisipliner bir yaklaşım, sinir sisitemi çalışmalarının gelip
dayandığı "indirgemeci" moleküler biyoloji tabanından hareketle, sinir sistemi,
bilinç, irade, davranış vb. gibi konularda bir takım yorumlar ortaya koymaya
başladı. Hepsini burada tartışamasak da, en azından temel maddelerini gözden
geçirmekte fayda var.
Kısa
Sinir Fizyolojisi
Sinir
hücrelerinin "elektrikle" çalıştığı hemen herkesin malumudur. Sinir hücreleri,
etraflarını çeviren zarlarda bulunan iyon (Sodyum, Potasyum, Kalsiyum vb. iyonları
için geçirgen olan) kanalları sayesinde, hücre içi ve dışı arasındaki
elektriksel potansiyelleri düzenleyerek aktivite gösterirler. Her bir sinir
hücresi, son derece karmaşık, muhtemelen tamamen biyolojik kurallara dayanan ve
henüz tam olarak anlaşılamamış ve elektriksel etkinliğini, girdi ve çıktılarına
göre düzenleme yeteneğine sahip bir birimdir. Artık bir tek sinir hücresinin
nasıl çalıştığı, uyarıları nasıl alıp nasıl ilettiği hakkında pek çok bilgi
mevcuttur. Evrenin parçalarına bölünerek anlaşılacağını kabul eden indirgemeci
yaklaşımın, tüm bilimsel düşüncedeki kayıtsız şartsız hakimiyeti, hücresel
faaliyetlerin en ince moleküler düzeylere kadar araştırılmasının, sinir ve diğer
sistemlerin anlaşılmasındaki "tek" altın anahtar olduğu sanrısının ortaya
çıkmasına neden oldu (nöron doktrini) . Buna bağlı olarak bizler de, hücrelerin
içerdikleri moleküller ve bunların birbirleriyle olan karmaşık ilişkileri
üzerine bir yığın bilgi sahibi olduk. Fakat halen, özellikle beynin yüksek
fonksiyonları (bilinç, hafıza, entellektüel düşünce, karar verme, zeka vb.)
konularında söyleyebileceklerimiz oldukça sınırlı ve doyurucu olmaktan henüz çok
uzaktır.
Bu
tip olguları açıklamaya çalışan bilimciler, zamanla, tek tek sinir hücrelerinin
faaliyetlerine bakılarak bir türlü açıklanamayan bu olayları, sinir hücrelerinin
gruplar halindeki faaliyetlerine bağlı olduğunu farkettiler. Zaten sinir sistemi
çalışmalarının başlangıcından beri, (beyin fonksiyonlarının hücresel
bağlantılardan ortaya çıktığı yönündeki) bağlantıcı (connectionist) kuram genellikle
geçerliliğini korumaktadır. Burada bahsedilen gelişme, başta kuantum fiziği ve
kaos bilimi olmak üzere, fiziğin yeni dallarının şaşırtıcı bulgularının,
canlı sistemlere de uygulanmaya başlaması ile ortaya çıkan yeni bir anlayış
biçimidir. Özellikle, elektriksel osilasyonlar (salınımlar), hücre gruplarının
ortak boşalımları ve kaotik çekiciler gibi kavramların sinir bilimindeki
fonksiyonel önemleri, gün geçtikçe daha bir önem kazanmaya ve daha fazla
tartışılmaya başlandı. Ülkemizde de Multidisipliner Beyin Dinamiği Araştırma
Grubu adı altında TÜBİTAK bünyesinde faaliyet gösteren bir bilimci grubu, beyin
dinamiklerini değişik disiplinlerin verileri ışığında değerlendirmeye ve daha
kapsayıcı bir anlayışa ulaşmak üzere çalışmalarını sürdürmekteler.
Kaotik Sistemler
Kaotik
dinamikler, kuantum fiziği ile kol kola ilerleyen ilginç ve yeni bir araştırma
alanı. Kaotik sistem, kısaca, "başlangıç sartlarına hassas bağlılık gösteren ve
ölçülemeyecek karmaşıklıkta sistemler" olarak tanımlanabilir. Kısacası,
başlangıç şartlarındaki ölçülemez derecede küçük bir değişiklik, sistemin
gelecekteki durumunda ölçülemez ve çok büyük değişikliklere neden olabilir
(Pekin'de kanat çırpan bir kelebek, NewYork'da bir kasırgaya neden olabilir!)
Bu, şu demektir: Üzerinde bir milyon tane bilardo topu bulunan bir bilardo
masası düşünelim. Bu masa üzerinde herhangi bir sürtünme kuvveti olmadığını ve
ilk verilecek olan hareketin hiç durmadan ve çarpışmalarla azalmadan, toplar
arasında aktarılacağını kabul edelim. Bilardo oyuncumuz, elindeki ıstaka ile,
beyaz topa 1 kez vurup, tüm topları deliklere (önceden planladığı bir sıra ve
rota ile) sokacaktır. Böyle bir durumda, yapılacak atış 1 tanedir ve kesinlikle
tek bir doğrultuda gerçekleştirilmelidir. Eğer, ilk vuruşta, vurması gereken
doğrultudan, santimetrenin milyarda biri kadar bile bir sapma yaparsa (ki bu
mesafe oyuncumuzun algılama sınırının çok altındadır), -sözgelimi- daha yirminci
çarpışmadan önce, tüm plan bozulacaktır ve istenen amaca ulaşmak mümkün artık
olamayacaktır. Sistemin (yani bilardo masasının ve üzerindeki topların) son
durumu ise, artık kesinlikle tahmin edilemez olacaktır. İşte böyle varsayımsal
bir sistem, kaotik sistemlerin başlangıç koşullarına olan hassas bağlılığına
güzel bir örnektir. Burada dikkat edilmesi gereken iki nokta var: Birincisi,
sistemin gelecekteki durumunun başlangıç şartları ile çok sıkıca bağlı olması.
İkincisi ve daha önemlisi ise, sistem karmaşıklaştıkça, sistemi kaotik duruma
sokacak başlangıç değişkenlerinin sayısında ve karmaşıklığında büyük bir artış
olması. Aslında bir milyon bilardo topu içeren bir masada bulunan topların
hareketlerinin oluşturacağı karmaşıklık, son derece kaba bir örnektir. Biraz
zorlanarak ve süper bilgisayarlar kullanarak, doğru rotayı hesaplayabilirsiniz
(yine de bu çok ama çok zor olacaktır). Fakat bir bardak dolusu suyu ve onu
oluşturan molekülleri düşündüğünüzde, devamlı titreşen trilyonlarca elemandan
oluşan ve birbiri ile sürekli etkileşim halindeki bu su moleküllerinin
hareketleri, kaotik bir sistemi anlamada daha iyi bir örnek oluşturabilir.
Buradaki hareketler, aklımıza gelen-gelmeyen her türlü faktörden etkilenebilir
ve sistemin son durumu, veya içindeki herhangi br molekülün "t" zaman sonra
hangi konum ve pozisyonda olacağı tamamen belirsizdir.
Burada, özellikle dikkat edilmesi gereken son bir konu,
kaos'un rasgelelik olmadığıdır. Kaotik sistemler, tüm girdileri değerlendirip,
ona göre nihai bir davranış ortaya koyarlar. Değişkenlerin çok sayıda olması,
ortamı kaotik yapan temel etkendir. Kaotik terimi, insanın hesaplamaya muktedir
olmadığı, son derece karmaşık, ama kendi iç düzenine sahip bir süreç olarak
düşünülebilir. Kaotik hareketin, rasgele her durumu alamadığı, belli bir
olasılıklar kümesi içerisinde cereyan ettiği ortaya konmuştur (bkz: Kaotik
Çekiciler). Yani kaos, aslında oldukça karmaşık bir "düzen"dir. Bu durum
"deterministik (belirlenirci) kaos" olarak bilinir. Aynı zamanda nedeni ve seyri
bilinemeyen, hesaplanamaz olan "stokastik (rastlantısal) kaos" kavramı da
mevcuttur. Fakat bilimin ilgilendiği daha ziyade deterministik kaosdur.
Dolayısıyla, kaotik sistemler için iki temel kural söyleyebiliriz:
1. Kaotik sistemler (biz belirleyemesek de) içkin bir düzene uyarlar, rasgele
değildirler.
2. Kaotik sistemler, başlangış şartlarına çok hassas bir biçimde bağımlıdırlar.
Kaos
ve Kaotik Çekiciler
Kaotik sistemler, sadece düş gücü ürünü olarak üretilmiş veya laboratuvar
şartlarında oluşturulabilen sistemler değildir. Evren tamamiyle kaotiktir. "En
iyi bilinen mekanizma" diye nitelenen olaylarda bile, kaotik dinamiklerin rolünü
göz ardı edemeyiz. Herhangi bir taşla yapılan basit (?) bir serbest düşme deneyi
bile, evrendeki tüm kuvvetlerle ilgili olarak, belirsiz bir hesap hatasıyla
sonuçlanacaktır. Çünkü, kütlelerle doğru, aradaki uzaklığın karesi ile ters
orantılı olarak, Andromeda galaksisindeki küçük bir meteorit, bizim taşımıza bir
çekim kuvveti uygulamaktadır. Ama elbette ki, bu değişkenlerin tümünü hesaba
dahil etmek, insanın yapabileceği bir şey değildir. Bizim şansımız, ölçüm
yöntemlerimizin, evrenin ince ve narin dokusuna göre oldukça kaba olması ve
(evrensel etkileşimlere oranla) çok kaba sonuçlarla yetinebiliyor olmamızdır.
Bir taşı elimizden bıraktığımızda, onun yere düşmesini, dünya
üzerindeyken bir kural olarak algılarız ve hep bunu bekleriz. Oysa durum bundan
biraz farklıdır. Sistem bileşenleri, tüm etkileşimler göz önüne alındığında, bir
olasılıklar yumağı içinde sürüklenir ve o anki kuantum durumu için geçerli
olasılığa doğru bir "çökme" gerçekleşir. Yani artık kesin kurallar değil,
olasılıklar söz konusudur. Elimizdeki taşın, üzerine etkiyen değişik kuvvet
kaynaklarının varlığına bağlı olarak, uzayın her yönüne hareket etme ve hatta
parçalanıp dağılma "şansı" vardır. Fakat, elden bırakma ve düşme süreci boyunca,
tüm karmaşık kuvvetlerin toplamı olan net kuvvet, "genellikle" taşı yere doğru
indirir. Bu durumda biz de genel olarak geçerli bir "serbest düşme yasası"ndan
bahsedebiliriz.
Fakat bir çok sistem (özellikle de canlı sistemler), böyle
davranmazlar. Akan bir nehirdeki su, düşünen bir insanın beynindeki elektrik
akımları, bir jet uçağının motorundan çıkan hava veya kan hücrelerinin vücudu
savunmadaki tepkileri, önceden kesin olarak tahmin edilemeyen bileşenler içerir.
Kaotik sistemlere ilk dikkat çeken kişi Lorenz adlı bir meteorologdur. Kendisi,
1960 yılında, hava tahminleri yapmak için kullandığı bilgisayarda, başlangıç
verilerini (bir ihmal sonucu) hafifçe değiştirdiğinde ortaya çıkan anlamlı
sonuç değişiklikleriyle şaşkına dönmüştü. Bu, kaotik sistemler fikrinin ilk
ortaya çıkışına öncülük eden bulgu oldu. Daha sonra Lorenz, kaotik sistemlerin
belli sınırlar içerisinde değişim gösterdiğini ve bu sınırlar içerisindeki
hareketlerinin belirlenemez olduğunu gördü. İşte kaotik sistemleri kendi
taraflarına çeken bu olasılık odaklarına "kaotik çekiciler" adı verildi. Bu
çekiciler (garip çekiciler de denir), grafik gösterimlerle izah
edilebilmektedirler. Bunların şekil olarak belki de en ünlüsü, kelebek biçimli
Lorenz çekicisidir.
Lorenz çekiciliği
Bu "çekici" aslında bir grafik gösterimden ibarettir. Sarı çizgiler,
sistemin durumunun faz uzayı (yani grafik alanı; muhtemel tüm durumlar) içindeki
zamana bağlı evrimini göstermektedir. Bu tip bir çekicide, sistemin elemanları, iki büyük olasılık kümesi arasında
gidip gelirler (sarı çizgilerin çevresinde dolandığı odaklar). Bu olasılık kümeleri içinde veya çevresinde
nasıl bir davranış gösterecekleri bilinmezken, sistem tamamen belli sınırlar
içinde (yani şekilde, sarı renkli çizgilerden oluşan alanda) hareket eder.
Sadece, hangi olasılıklar içinde hareket edeceği bellidir, kesin hareket rotası
önceden bilinemez. İşte o yüzden, iki-üç günden daha ileriye dönük "kesin" hava
tahminleri yapmak hala mümkün değildir; veya, halihazırdaki değişkenlerden yola
çıkarak, herhangi bir ülkede yaşayan insan topluluklarının zaman içinde nasıl
bir değişim göstereceklerini aynıyla tahmin edemezsiniz. Çünkü tüm rota
başlangıç şartlarına hassas bir şekilde bağlıdır. Yapacağınız tahminin kendisi
bile rotayı etkileyebilir!
Dr. Sinan Canan

Etiketler:
Bilimler
Tıp
Kuantum Fiziği
Kaos ve Nörobiyoloji
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |