Okunma: 480 kez
AVRUPA BİRLİĞİ VE 2+2=4, 2+2=10, 2+2=0.1
1. İki Artı İki Dört Eder mi? Hayır, Genelde Etmez
Pek çoğumuz için iki artı ikinin dört yaptığı, rahatlıkla ve kuşku duymadan söyleyebileceğimiz bir gerçektir. Acaba neden? Çünkü en basit şeyleri gerçek gibi kabul etmeye ve düşünmemeye alışkınız. Dünyanın hemen hemen tümünde onluk sayı sistemi yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Dörtlük sistemden daha fazla rakamın kullanıldığı sistemlerde dört rakamının olması doğaldır. Dörtlük sistemde, temel olarak üçten büyük sayılar kullanılmadığından, dört ve dokuza kadar olan diğer sayılar yer almazlar. Dolayısıyla dörtlük sayı sisteminde veya daha küçük sayı sistemlerinde 2+2 dört etmez.
. Bunlar hemen herkesin bildiği şeyler olduğundan sayı sistemleri üzerinde daha fazla durmayalım. Bu sistemler doğa ile ilgili değildirler. İnsan mantığına bağlıdırlar ve buradaki sayısal işlemler yalnızca “toplanabilen nicelikler” için kullanılabilirler. Bizim amacımız onluk sayı sistemini kullandığımız durumda da, iki artı ikinin her zaman dört yapmadığı düşüncesine dikkat çekmektir. Aşağıda, doğa ile ilgili nicelikleri ele alacağız ve onların genelde toplanabilir olmadıklarını göreceğiz.
Bir artı bir her zaman iki yapsa, iki artı iki dört ve iki artı üç de beş yapar (uygun bir sayı sisteminde, örneğin alıştığımız ve kullandığımız onluk sayı sisteminde). Ama alıştığımız bu tür toplamalar yalnızca toplanabilen nicelikler için geçerlidir, her zaman değil! Örneğin, iki tane bir litrelik kaptaki gazı bir araya getirmek için onları yarım litrelik bir kabın içerisine yerleştirebileceğimiz gibi, beş litrelik kaba da yerleştirebiliriz. Böylelikle 1+1=0.5 olduğu gibi, 1+1=5 de olabilir. Doğal olarak 0.5 litrelik kaptaki gazın basıncı 5 litrelik kaptaki gazın basıncından, daha fazla olacaktır. Ama ne kadar fazla olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz. Çünkü bir araya getirilen gazların kimyasal tepkimeye girip girmediğini ve gazların sıcaklıklarının değerlerini bilmiyoruz. Küçük kaptaki gazın sıcaklığı büyüktekinden çok düşük olsa, oradaki basınç büyüktekinden daha az da olabilir. Böylelikle anlayabiliriz ki gazların hacimleri toplanabilir niceliklerden değildir.
Maddelerin diğer türlerinin de (sıvı, katı ve kum gibi taneciklerden oluşanlar) hacimleri az da olsa basınca ve sıcaklığa bağlı olduğundan, toplanabilir nicelikler değildirler. Aynı sıcaklık ve basınç şartlarını korusak bile, parçacıkların boyutları farklı olduğu veya sıvıların molekülleri arasına diğer moleküllerin girebildiği durumlarda da (örneğin çözeltilerde) hacim tam olarak toplanabilir bir nicelik olmaz. Benzer durum aralarında kimyasal tepkimeler olan maddeler için de geçerlidir.
İki farklı basınç değerine sahip olan iki gazı bir araya getirerek oluşturduğumuz gazın basıncı sıcaklıklara, ilk ve son hacim durumlarına bağlı olarak gazların ayrı ayrı bulundukları durumdaki basınç değerlerinin her birinden fazla da olabilir, az da olabilir. İki sıvı bir araya getirilirse, yeni durumda elde edilen sıvının içindeki sıcaklık değeri, sıvıların ayrı oldukları duruma göre fazla da olabilir daha az da olabilir. Bunu sıvının basıncı için de söyleyebiliriz. Çünkü sıvıların içindeki basınç hem sıvının öz kütlesine, hem de sıvı sütununun yüksekliğine bağlıdır. Sıvı sütununun yüksekliği ise kabın şekline bağlıdır. Sıvılar arasındaki kimyasal tepkimeler ve difüzyon yeni oluşan sıvının sıcaklığını ve yoğunluğunu etkiler. Böylelikle sıvıların sıcaklıkları ve basınçları da toplanabilen niceliklerden değildir.
Katılar bir araya getirildiklerinde ise, içlerinde oluşan basıncın sıvıların ki kadar çok değişmemesine rağmen (aynı kütleler ele alınırsa) yine de basınç katılar için de toplanabilen bir nicelik değildir. Ayrıca katılarda, onların kristal yapısına bağlı olarak basınç oluşur ve bu basınç da biçim bozulmalarına (deformasyonlara) bağlı olarak değişir.
Cisimler ve maddeler bir araya getirildiği zaman onların önceki sıcaklıkları hiçbir zaman basit şekilde toplanmaz. Ama hacimden ve basınçtan farklı olarak, bir araya getirilen maddelerin sıcaklığı -toplam sistem ısısal olarak yalıtılmış ise- ilk sıcaklıkların arasında olan bir değer alır. Bu değerde maddelerin ayrı oldukları durumdaki kütlelerine, öz ısılarına ve sıcaklıklarına bağlıdır. Ama bu da basit yaklaşım durumu için geçerlidir. Gerçekte sıcaklığın son değeri ilk sıcaklıklardan daha fazla veya az olabilir. Bu da maddelerin ve cisimlerin arasındaki tepkimelere ve bunların dış elektrik alana yerleştirilmesine bağlıdır.
İki tür maddeyi bir araya getirdiğimizde onların arasında bazen kimyasal ve bazı çok özel durumlarda ise çekirdek tepkimeleri gerçekleşebilir. Eğer kimyasal tepkimenin oluşması için ısı gerekirse, oluşan yeni maddenin kütlesi tepkimeye girenlerinkinden çok az da olsa fazla olur. Kimyasal tepkimeler sırasında ısı ortaya çıkarsa oluşan maddenin kütlesi ilk maddelerin kütlelerinin basit matematiksel toplamından daha az olur. Hiçbir tepkime olmasa bile, genelde bir madde ısıtıldığı zaman onun kütlesi artar ve soğutulduğunda ise azalır, çünkü genleşme ve sıkışma sırasında maddenin içindeki elektriksel etkileşmelerin enerjisi değişir.
Tepkimelere katılan kütleler aynı ise, çekirdek tepkimeleri oluştuğunda kimyasal tepkimelerdekinden yaklaşık bir milyar kat daha fazla enerji açığa çıkar (çekirdek tepkimeleri sırasında, tepkimeye giren kütle (m) 0.008 m’den daha fazla azalamaz, yani ilk kütlesinin %0,8’den daha fazla kısmını kaybedemez).
Nötron yıldızları ve kara delikler oluştuğunda kütle kaybı çok daha fazla oluyor. Böylelikle kesin olarak söylenebilir ki kütle de toplanabilen fiziksel bir nicelik değildir.
Ortaokul bilgileri çerçevesinde, nehirde giden geminin kıyıdaki gözlemciye göre hızını çok basit şekilde hesaplıyoruz. Bunun için geminin suya göre ve suyun kıyıya göre verilen hızlarını topluyoruz. Ama bu çok kaba bir yaklaşımdır. Problemi kaba bir model şeklinde çözmek olanağımız olsa da, hızlar ışığın (elektromanyetik dalganın) boşluktaki hızına (saniyede 300000 km) yakın olduğunda alışılan şekilde toplama yapmak doğru sonuca yakın bir değer vermez. Örneğin, gerçekte 0.99 ışık hızı artı 0.99 ışık hızı bir ışık hızından az bir değer verir. Milyon kere ışık hızını toplasanız bile, doğru sonuç bir ışık hızıdır. Böylelikle, aynı yönde olan hızların büyüklükleri de toplanabilir nicelikler değildirler.
İnsanların pek çoğu güneş gözlüğü kullanır ve ışığın şiddeti arttıkça, kullandıkları gözlüğün camının koyuluğunun da arttığını bilirler. Bu olay çizgisel (lineer) olmayan optiğe bir örnektir. Böyle bir camın üzerine düşen ışığın şiddeti iki kat arttığında, camdan geçen ışık iki katına çıkmaz, iki kattan daha az ışık geçer. Diğer bir değişle gözlük camından geçen ışık şiddeti toplanabilen nicelik değildir. Bu durumda da 2+2=4 değil, 4’ten daha küçüktür.
Acaba doğada hiç toplanabilen nicelik yok mudur?
Matematik doğayı betimlemiyor mu? Matematik çoğu zaman doğayı betimleme zorunluluğu ile yapılmaz. Doğa bilimleri matematiği bir araç olarak kullanırlar. Bu anlamda matematik doğa bilimlerinin bir aracı gibi düşünülebilir. Matematik, insan mantığına dayanan bir araçtır. Ama insan mantığı, insanın bildiklerine, sezgilerine ve bilimsel düşüncesine dayanır. İnsanların bildikleri doğayla sınırlı değildir ve ayrıca doğayı tam olarak doğru şekilde betimleyemez. Fizik kanunları da %100 olarak doğanın (yaratıcının) kanunları değillerdir. Doğal olarak insan mantığı ve bilimsel düşüncesi de %100 doğayı betimleyemez. Ama kesin olarak biliyoruz ki, evrenin her küçük ve çekim kuvveti zayıf olan bölgesinde (her köşesinde nasıl olduğunu kesin olarak bilmiyoruz) uzayı düz (Öklid uzayı olarak) kabul edebiliriz. Bu bölgelerde yalıtılmış sistemin toplam enerjisi, momentumu ve açısal momentumu korunur. Enerji bir skaler nicelik olduğundan enerjilerin büyüklüğü toplanabilir. Çizgisel ve açısal momentum, vektörel nicelikler olduklarından, vektörlerin toplama kuralların uygun toplanırlar, sayılar gibi değil.
Aynı fiziksel niceliklerden biri diğerinden yalnızca büyüklükleri ile ayrılır ve onların büyüklükleri genelde toplanabilir nicelikler değildirler. Böylelikle doğada çoğu zaman 2+2 =4 değildir. Genel olarak, matematikte her zaman 1+1=2 kuralının geçerli olduğu düşünülmemelidir. Bu sayılar ve skaler nicelikler için geçerlidir. Vektörel nicelikler matematikte toplandığı zaman bile aralarındaki açıya bağlı olarak farklı sonuçlar verirler. Büyüklüğü bire eşit olan vektörleri toplarsak sonuçta boyutu sıfır ile 2 arasında olan vektör elde ederiz, yani 1+1=0 da olabilir, 1+1=2 de ve 0 ile 2 arasındaki değerlerde olabilir.
2. Avrupalılara Kızmak ama Aynı Zamanda Düşünmek
Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş babaannem İl merkezinde yasamıştı. süre içerisinde, yaşadığı evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Sinema görmedi, radyo ve televizyon dinlemedi. Yaşadığı bölgede Türkler dışında başka milletten birileri de yoktu. O 2-3 sivil Rus ve bir çok asker görmüştü. O zamanlar çok farklı giyecekler olmadığından farklı şekilde giyimli insanlarda görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin “kafir” olduklarını biliyordu. Babaannem ölmeden yaklaşık 5 yıl önce (1950’lerin sonunda), herkesin aklını pazara çıkarmışlardı.
Einstein’ın aklı da orada pazardaydı, ama babaannem, onun aklını almadı çünkü kendi aklını beğenmişti. Einstein’ın beğenilmeyen aklı Avrupa’da dağıtıldı, gramı bile kalmadı. Çünkü bir sürü alan oldu. Babaannem uzun olan ömrü boyunca hiç namazından geri kalmadı ve oruç tuttu. Dinimizin gerekli gördüğü çerçeve dışına hiç çıkmamaya çalıştı. Einstein bunları yapmadı, ama o da evreni yaratan tek bir Tanrı’ya inandığını söylerdi.
Bizim gezegenimiz olan Dünyanın boyutları 108 cm (yaklaşık altı bin kilometre), Güneşinki 1011 cm (yani bin defa fazla), Güneş sistemi sınırları da 1018 cm dir (yani 10 milyar defa fazla). Bizim yıldız sistemimiz olan galaksinin çapı 1023 cm (Güneş sisteminkinden yüz bin kere fazla) ve evreninki 1028 cm (yani bir 100 bin kere daha fazla) mertebesindedirler. Bildiğimiz dinlerin tarihi 1000 yıldan fazladır. Son zamanlarda, son birkaç bin yıl içinde yaşayan ve insanlar gibi düşünebilen canlıların Galakside bulunan yaklaşık 1012 (bin çarpı milyar) gezegenin yaklaşık 1000’inde yaşıyor olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle de Galakside toplam olarak 10000 farklı din olabileceğini rahatlıkla düşünebiliriz. Ayrıca, bazı dinlerin kendi içindeki ayrışmalardan ortaya çıkan farklılıkları da dikkate alınacak olursa, Evrendeki farklı din sayısı herhalde milyarı aşar. Bir olasılıkta bizim sonsuz evren diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı olabilir. Benim için evrende din sayısı sonsuz sayıya yaklaşsa da Tanrı her durumda tekdir. Babaannem bunları bilmiyordu, ama elbette Einstein bunları biliyordu. Ancak, her ikisi de Tanrı’nın tek olduğuna inanmışlar. Tanrı ve Evren (Dünya) kavramını düşünmüşler.
Babaannem ile Einstein’ın Tanrı ve evren kavramlarına ilişkin düşünceleri arasında bir fark var mı? Herhangi bir fark varsa, bu fark nedir? Bildiğim kadarıyla, babaannem bu kavramlara ilişkin bilgisine Einstein’dan daha fazla güvenirdi.
Dünyanın ve evrenin ne olduğunu gerçekte bilmese de! Ayrıca, Einstein’dan farklı olarak, Tanrı neleri yapar ve neleri ister konusunda da bildiklerine çok güvenirdi. Babaannemin ve Einstein’ın bilimsel düşünce kapasitesindeki ve şeklindeki fark inanılmaz derecede büyüktür. Onların evren anlayışına ilişkin düşüncelerindeki fark ne kadar büyük ise Tanrı’yı kavramakta da bir o kadar olabilir.
“Bildiğim kadarı ile iki şey sonsuzdur (limitsizdir). Bunlardan biri evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır. Ama evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanmıyorum.”
Albert Einstein.
Antalya’nın “Kitle” adlı iyi bir yerel gazetesinde (31 Ağustos 2007) bir köşe yazarının “Başınıza Türkler kadar taş düşsün…” adlı makalesi yayınlandı. Burada Avrupa birliğinde yaşayanların bize bakışlarının değişmediğini yazıyor ve örnekler veriyordu. Bunlardan bazıları şunlardır:
“İnsanlar arasında Türkler anlayış bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavramazlar ve anlamaya da çalışmazlar…” (L. Cahin)
“Türkler Hıristiyanlığın, sanat ve bilimin doğal, ezeli ve yeminli düşmanıdır. Bu nedenle onları Avrupa’dan kovmak gerekir…” (Jean Louis Cara)
“Geleceğin Avrupa’sında Türkler asla yer almayacaktır….” (Lord Owen)
“Fanatik ve cahil insanlar. Barbar millet. Türkler her zaman Türk kalacaklardır ve Avrupalılaşamayacaklardır. Parlamentoları var diye Türklere zaaf göstermeyelim. Ne tip insanlar olduklarını unutmayalım… “ (Lord Salisbuty)
“Türklere gerçek söylenmiyor. Türkiye’nin adaylığını kabul edelim diyenlerin gerçek eğilimi Türkler’in Avrupa Birliği’ne asla üye olmayacağı yönündedir. Avrupalı yöneticilerin büyük bir kısmı Türkiye’nin bu projede yeri olmadığını biliyorlar ve ancak bir araya geldiklerinde bunu dile getiriyorlar….” (Valerie Giscard d’Estaing)
“Türkiye’nin birliğe girmesine asla izin verilmemelidir. Aydınlanma Türkiye’ye ulaşmadı, ulaşmayacaktır…” (Helmut Schmidt)
Gazeteci, bu düşünceleri iletmeden önce bir taraftan okuru kızmamaya çağırırken diğer taraftan da yazdığı makalenin başlığını “onların başına Türkler kadar taş düşsün” şeklinde atmış. Babaanneme bütün bunları anlatacak biri olsaydı, yine de gazetecinin yağdırdığı taşları yeterli bulmazdı ve Avrupalıların bize olan bu yaklaşımlarına kesinlikle çok kızardı. Hatırlatmak isterim ki, babaannemin yaşadığı dönemlerde bilim ve teknoloji üretiminde bizlerle Avrupalıların arasındaki fark bu kadar fazla değildi. Avrupalıların bizlere olan bu yaklaşımlarını çocukluğumdan beri bilmeme rağmen-hatta kurumlarımızın ve toplumumuzun ilgisinin de olmadığı halde-hep iyi bir eğitim için, hem kendim için hem de öğrencilerim için hep çalıştım ve çalışmaya devam ediyorum.
Önemli olan, kızmanın çare olmadığını görebilmek ve iyi bir eğitim ve bilim için hep birlikte çok büyük gayretler göstermektir. Elbette buna paralel olarak, toplumda özeleştiri ve her önemli olayı düşünerek tartışma alışkanlığının yaygınlaşması söz konusu olacaktır. Şunu kesinlikle bilmemiz gerekir ki, millete ve topluma duyulan saygı, Dünyadaki toplumların bilime ve teknolojiye verdikleri katkıyla orantılıdır (örnek Japonlar). Doğal olarak, ekonomik ve kültürel gelişme de bu katkıya bağlıdır.
Eğer toplum olarak saygı görmek istiyorsak, örneğin, toplumumuzu 2+2’nin çoğu zaman 4 yapmadığını anlayabilen bir düşünce seviyesine getirmemiz gerekir. Ancak, bunun için de düşünmeye, düşündürmeye ve tartışmaya dayalı bir eğitim sistemi gerekir. Bir taraftan bilimin ne olduğunu anlamaya çalışacağız diğer taraftan da iyi bir bilim ve yeni teknolojiler üretmek için büyük bir çaba içerisinde olmamız gerekir. Aldığımız yazı ve mesajlara, bilimsel ve kültürel seviyemizi yüksek tutarak, cevap vermeyi öğrenmemiz gerekir. Bende bizleri Avrupa’ya almayacaklarını elbette biliyorum. Ama hükümetin, Avrupa ile bütünleşme konusunda aldığı yolu ve bu yolda yapması gereken işleri yeterli bulmasam da, destekliyorum. Hepimiz iyi biliyoruz ki, Avrupa Birliği, Rönesans ile başlayan laiklik ve demokrasi ile gelişen bir eğitime, bilime ve teknolojiye sahip ülkelerden oluşmuştur. Tek başına laiklik, Avrupa’nın şimdiki demokrasisine ve ekonomisine ulaşmak için, yeterli değildir. Bundan dolayı, hayatımızda iyi bir eğitim, bilim ve kültür için gereken ilgiyi göstermeliyiz.
Ben fizik dışında bildiklerimin yetersiz olduğunu ve bu anlamda bazı düşüncelerimin de fizikten uzaklaştıkça hayatın gerçeklerinden uzaklaşabileceğini tahmin edebiliyorum. Ama fizik konusunda her fizikçinin bilmesi gereken fiziğin çoğunu biliyorum ve anlıyorum.
Örneğin yaş ve kuru suyun farkını anlatabiliyorum. Biliyorum ki, milyon veya milyar derece sıcaklığı olan bir ortamda insan soğuktan ölebilir. Böyle şeyleri Avrupalılar bundan yüzyıl önce biliyorlardı. Eğer bunları ve benzer bilgileri tanıdığınız fizikçiler bilmiyorlar ya da anlamıyorlarsa, elbette ki Avrupa Birliğine girmemizin zor (imkansız) olacağı sonucuna varmak çok da yanlış olmayacaktır. İyi eğitimden ve bilimden uzak olan çok sayıdaki laik ülkelerde ne demokrasi gelişiyor ne de insanlar Türkiye’de ki düzeyde beslenebiliyor. Ben iyi bir eğitim ve bilim istiyorum. Bunların oldukları yerde tam laiklik, gelişmiş demokrasi ve ekonominin de iyi olacağını kesin biliyorum. Ancak, bizler genelde (tüketim malları üretildiği sektör dışında) kendi çevremizde, bizden daha iyisini bulundurmak istemiyoruz. Bütün bunların doğal sonucu olarak, toplum olarak iyi bir eğitim düzeyine ulaşmamızın mümkün olamayacağı ve gazeteci yazarın konu ettiği taşların da hep bizlerin başına düşebileceğini düşünenler olacaktır.
28 Ağustos 2007 tarihinde Milliyet gazetesinde yayınlanan, bizim toplumun Cumhurbaşkanı ile ilgili sorulara ve cevaplarına bakarak Avrupalılara ne kadar yakın veya uzak olduğumuzu tespit edelim. 10 sorunun içinde, Avrupalılar için çok önemli olan, dürüstlük, eğitimlilik ve kültürlük ile ilgili direkt sorular yoktur. Buda gazetecilerin ve anket yapanların Avrupalı olmaya hazır olmadığını gösterebilir. Sorulara verilen cevaplar, büyük olasılıkla, CHP’cilerin daha fazla laikliğe ve AKP’cilerin dine bağlı olduklarını gösterir. MHP’ciler orta pozisyonda yer almışlar. Diğer yandan bildiğimiz gibi toplum çoğunlukla AKP’yi destekliyor ve ayrıca eğitimin uzun yıllardır solcuların elinde olmasına rağmen kötü durumda olduğu ve son 20-25 yıldır kötüye doğru gittiği bir gerçektir. AKP yönetimi eğitim ve özellikle bilim-teknoloji üretimine çok daha fazla paralar ayırmaktadır. Ama bu paralar eskiye göre kıyasla daha da bilinçsiz (gelişmeye yönelmeyen biçimde) harcandığından, kalitedeki gerileme hızlanmıştır. Çünkü para harcamaktan daha önemli olanı eğitim ve bilim kurumlardaki kötü olan atmosferi ortadan kaldırmak olmalıdır. Temel bilimler daha da kötü durumdadır. Bu da sonuç olarak solculara oy kaybı olarak dönüyor.
Bu bahsedilen durum kalıcı bir şekil aldığından Avrupa Birliğine girebilmemizi tekrar düşünmeliyiz. 2+2’nin çoğu zaman 4 olmadığını bilenler doğru sonuca varabilirler. Bu yazının 2+2 kısmında anlatılanları okuyup anlatabilenlerin olduklarını bilmek isterdim, özellikle eğitimimizi ve bilimimizi yöneten ve etkileyen kurumlarımızdaki profesörler içinde. Bu tür düşünme gerektiren bilgiler bizim Avrupa Birliğine girme konusundaki fikrimizi çok etkiler.
Avrupa birliğine girmek için gereken ekonomik gelişmişlik, demokratikleşme, bilim ve teknoloji üretimi gibi ölçütleri yerine getiremesek, toplumun çoğunluğu daha mı mutsuz olur? Kesinlikle hayır. Babaannem Einstein’dan daha mutlu idi. Afganistanlılarda Avrupalılardan daha mutlular.
Bu dünyada çok kötü yaşam koşullarında olsalar da, yakınlarının farklı nedenlerle öldüklerini görseler de, gönülleri sevinçle doludur. Soydaşlarımızın yaşadığı cumhuriyetlerde çalışanların çoğunun aylık maaşı 100 dolar civarındadır, ama bakan seviyesinde çalışanların yıllık gelirleri 1 milyon ile 1 milyar dolar arasında. Bu zengin kesim, eski partililer ve KGB’ciler dahil hacca gittiler ve toplumları daha da mutlu ettiler.
Ekonomik açıdan gelişmemiş ülkelerin insanları, kendilerinin yüksek eğitim sahibi ve kaliteli bilimlerinin olduklarını sanarak gurur duyuyorlar. Örneğin iletişim teknolojisi üretiminde dünyada birinci olmasalar da, en ön sıralarda olduklarını söylüyorlar. Ülkemiz insanları da diğer Türk toplumları gibi, Amerikanın uzay teknolojisinin ve programının bizler tarafından yönetildiğini konuşabilmekteler. 1942 doğumlu çalışma arkadaşımın, Sovyetler Birliğinde atom bombası projesinin başında olduğunu da, onun adını bilen Türkiye’deki öğretim üyelerinden duymuştum. Benim bu konuda kesin bilgilerim vardır: Birincisi, atom bombası Sovyetlerde 1949 Ağustosunda denenmiş, teorik işlerin başında benim danışmanım Ya. B. Zeldovich ve projenin tümünü yürüten Yu. Hariton olmuştur. Ama bunlardan daha önemlisi toplumun böyle haberlerle mutlu olmasıdır.
3. Dinimiz ve Temel Bilimler konusuna 2+2 =? Olduğunu Bilen bir
Fizikçi Gözü ile Özensiz Bakış
Bizler geleneklerimize çok bağlıyız ve babaannem gibi çoğumuz doğayı öğrenerek değil, kendi mantığımıza uyanlarla ve çocukluktan duyduklarımız ile yaşıyoruz. Bu nedenle de 2+2=4 olduğuna kuşku ile bakamıyoruz.
Kayseri’de büyük bir markette çalıştırılmak üzere işçiler alınmaktaymış. Çok sayıda aday gelmiş ve patron onları değerlendirmeye almış: 2+2 kaç yapar? Adaylar bu soruya cevap olarak normal üniversite eğitimi almış insanlarımız gibi 4 demişler. Patron bunları dışarı çıkarmış. Sorgulananlardan bazılarının cevabı, 2+2= patron nasıl isterse olur demişler ve bunlar işe alınmışlar. Buradan işe alınan kişilerin, yazının birinci kısımda anlatılanlarını ve çok daha fazlasını bildikleri sonucuna varabilirsiniz.
Ama Avrupa birliğine girmek için uyanıklık bir işe yaramaz, çünkü onlar iyi eğitime değer verirler, uyanıklığa değil. Bunları bildiğim için Antalya’ya geldiğim ilk yıllarda tanıdığım Kayserili kuyumcuların yanına gittim.
Bunlar güzel dini bütün insanlardır. Vatan ve millet sevgisi ile dolu, arkadaşlarına karşı çok dürüst ve insanlara yardımcı olan kişilerdir. Bu ailelerin ideoloji kaynağı, Zaman gazetesi, Aksiyon ve Sızıntı dergileridir. Zaman gazetesinin en çok okunan gazete olduğunu anlattılar. Bu dergileri tanımam için 20 ve 27 Ağustos 2007 Aksiyon ile Sızıntının Ağustos ve Eylül numaralarını verdiler. Benim 26 Ağustos’ta Zaman gazetesinde yayımlanan “Genetik bomba” makalem ile ilgilendiklerine de sevindim.
Doğal olarak ilk önce benim ilgimi Sızıntıdaki “Nobel Ödüllü Abdüsselam” çekti. Ben fizik açısından yapılan yanlışlıklara çok dikkat ederim. Örneğin zayıf etkileşmeler yerine zayıf nükleer kuvvetleri yazılması gibi. Kuvvet ve etkileşme terimleri aynı şeylermiş gibi kullanılmamalıdır. Diğer yandan zayıf etkileşme çok sayıda olan ve nükleonlar ile ilgili olmayan parçacıkları da kapsıyor. Bu da unutulmuş. Yazarda “gravitasyon” terimini, Türkiye’de adeta yanlış olarak kütle çekim gibi anlatılan şekilde ele almış (okurun bilmesi gerekir ki, gravitasyon veya genel çekim yerine, dünya veya yer çekim kuvveti kullanmak yanlıştır). Gravitasyon etkileşmesinin yalnız kütlesi olan parçacıklar arasında gerçekleşmesi fikride doğru değildir. Elektronların atom içinde belirli bir yörüngeleri de yoktur. Zayıf etkileşmelerin de ne olduğu yazıda doğru şekilde anlatılmıyor. Maxwell’in teorisi de burada anlatıldığı gibi değildir. Bu tür yanlışlıklara Türkçe bilimsel yazılarda ve fizikçilerin konuşmalarında çok sık rastlıyorum.
Bu nedenle de makale, normal popüler yazı olarak kabul ediliyor. Bizim esnaf kaliteli ve kalitesiz ürün arasındaki farkı biliyor. Sadece bizlerde, iyi eğitimi ve bilimi kötüsünden ayırmak isteyen kurumlar bulmak olanaksız olmuştur.
1901-2006 yıllar arasında 176 kişi fizik Nobel ödülü almıştır. İyi ki bunların içinde tek Müslüman olan Abdüsselam tartıştığımız makalede anlatılmıştır. Bu bilim adamı hep Avrupalılarla birlikte yaşamasına rağmen, hem dinine sahip çıkmış hem de bir sürü Müslüman genç fizikçilere yardım etmiş.
Sızıntının Eylül numarasında ise ilk ilgimi çeken makale “Atoma ilk işaretler” oldu. Atom modelinin gelişmesini anlatan yazar nedense Bohr ile Planck’ın adlarını veriyor. Aslında, makalede anlatılan atom fiziğinin gelişmesi için Planck’tan çok daha önemli kişiler Rutherford, Pauli, Heisenberg ve Schrödinger katkı sağlamışlardır. Atom modelinin gelişmesi için Demokritus’un felsefi fikirlerinin de önemi hiç yoktur. Atomun yapısına baktığımızda proton, nötron ve elektron dışına çıkarak, kuarkları hatırlatmaya gerek yok, çünkü atom bunları içermiyor.
Elektromanyetik etkileşme atomdan daha iyi ve yerinde kavramdır. Bu nedenle bu kavrama çok dar çerçevede, atomda elektronun bulunmasını sağlayan etki gibi bakmak doğru değildir.
Sayfa 370’de elektronların atomun içindeki hareketi için: “Oldukça karmaşık olan bu hareket, rüzgarla sağa sola savrulan toz zerrelerinden bir farkı yoktur.” Bu doğru değildir. Birincisi toz için rüzgar dış etkidir, ama atom kapalı sistemdir ve orada elektronların hareketi serbest değildir.
Atomun içinde kuantum fiziği geçerlidir, toz-rüzgar meselesinde ise klasik fizik. Atomun içinde elektronlar, Fermi parçacıkları olduklarından tam olarak yozlaşmış (dejenere) durumdalar, toz örneğinde böyle bir şey olanaksızdır.
Bir elektron aynı zamanda iki farklı noktada olamaz ve iki farklı delikten aynı anda geçemez. Böyle yorum yanlıştır.
Aynı sayfada “ağır yükten” yazıyor. Ağır yük kavramı bilimde yoktur. Yoğunluk ifadesinde m3 değil cm3 olmalı, ama bu küçük hatadır. Yazar daha sonra nötronları elektrik yükleri olmadığından kolayca akan parçacıklar olarak adlandırmakta ve bu özelliklerine göre nükleer bombalarda, reaktörlerde atomların parçalandığını yazıyor. Bunlar da bilim dışı açıklamalardır.
371. sayfada 109 çeşit atomun varlığını ve evrenin inşasında bu atomların bir denge ve ahenk içinde beraberce kullandığı yazıyor. Birincisi Dünyada 92 element bulunmuştur ve sıra (atom) numaraları 100’e yakın ve daha fazla olanları bilim adamları laboratuarlarda üretmişlerdir. İkincisi evrenin yaklaşık olarak bütün kütlesini protonlar oluştururlar ve atom yok denecek kadardır. Diğer atomlar ise hidrojen atomundan da çok daha azdırlar. Bu yazılanlar bilime dayanmıyor desek yeterlidir.
Yazar bir fizik profesörü olabilir. Astrofizik çalışan profesör olsaydı tanırdım. Profesörlerin basit şeyleri bilmemeleri beni şaşırtmıyor, çünkü iyi sayılan üniversitelerimizde bile (örneğin Boğaziçi, ODTU, Akdeniz…) fizik ve özellikle astrofizik derslerini anlatmak için yaklaşık bu seviyede bilgi yeterli sayılabilir.
Sızıntının aynı numarasında doğadaki sarmallarla ilişkili çok güzel yazı vardır. Bu güzel, iyi bilim seviyesinde yazılmış popüler makalede çarpıcı yanlışlıklar çok azdır. Yanlışlara örnek olarak elektrik akımı-manyetik alan ve sarmal galaksileri örnek olarak gösterelim. Elektrik ve manyetikle bağlı olan yön bir tercihtir, orada temel bir sağ-sol yoktur. Gezegenlerin hareket yönleri ve sarmal galaksilerde de sağın sola göre bir üstünlüğü yoktur. Biyolojiden olan örnekleri bilmediğimden bir şey söylemem doğru olmaz. Ama kayıt etmek isterim ki, Dünyada gözlenen sarmalların Evren ile değil, Dünyanın ve Güneşin hareketleri ile anlatılması genelde daha doğru olabilir.
Bende evrenin Tanrı tarafından yaratıldığı fikrine karşı değilim ve böyle konularda yazanlara bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Din ve inançlar, insanların yaşam tarzının önemli bir parçasıdır. Dinlere olan saygının toplumlara gösterilen saygıya da yansıtıldığını unutmamak gerekir. Bizler inançla ilgili yazıları daha çok okuyoruz ve pek sorgulamayarak kabul ediyoruz. Böyle insanlar çok sayıdadırlar ve saygıdeğerler. Bu nedenle de geniş kitlelere yönelik yazılar kaba bilimsel yanlışlıklar içermemelidirler.
Tanrının kanunları bütün evrende, canlı ve cansız var olan her şey için geçerlidir. Bu kanunlar doğanın en temel, her zaman ve her yerde geçerli olanlardır. İster cansızlar isterse de canlılar için. Kuran Tanrı’yı ve Evreni tanıtır. Bu nedenle de orada yazılanlar evrenin her köşesinde var olanlar için, inançlarından bağımsız olarak geçerli sayılır. Kuran’ı okumayan ve bilmeyenler, Tanrı’yı, onun yarattığı evreni ve evrenin içindeki nesneleri detaylı öğrenerek tanıyorlar. Newton, Einstein ve diğer dehalar daha ağırlıklı olarak bu yolu kullanmışlardır. Çoğu toplumlar Kuran’ı anlamasalar ve kabul etmeseler de, orada yazılanlar gerçekliğini koruyor. Bu nedenle de Kuran doğayı da, oradaki fiziği de özel durumlar için geçerli halde anlatmaz, en genel şekilde anlatır.
Atomların yapısı, içerdikler parçacık sayısı ve parçacıkların durumları çok sayıda dış etkilere bağlı olarak değişiyor. Atom bir temel parçacık (kuark) bile değil ve böyle olduğundan da ayrıca Kuran’da anlatılması için bir neden yoktur.
Atom birçok diğer Evrende olan nesneler ile bir yerde, onların benzer özellikleri genel bir iki cümle ile anlatılır. Evrendeki her bir nesneyi, her bir süreci ve her bir olayı ayrı ayrı, bir küçük cümle ile bile anlatmaya yüzlerce kitap yetmez. O ki Kuran bir kitaptır. Mükemmel kitaptır. Böyle olduğunu bilen birileri de popüler kitap ve dergilerdekine benzer ayrı ayrı nesnelerin ve süreçlerin orada aranması ne kadar doğrudur? Büyük bilim adamlarının kitaplarında bile ayrı ayrı nesnelere ve süreçlere yer verilmiyor.
Sızıntı dergisinin eylül numarasındaki yazının yazarın, Kuran’dan alıntı yaptığı ve atomu anlatmak için kullandığı fikirler, bence daha iyi şekilde küresel yıldız kümelerini, galaksilerin merkez kısımlarını, açık kümeleri, galaksileri, atmosferdeki hortumları ve çok sayıda diğer benzer nesneleri, olayları ve süreçleri anlatırlar. Kurandan alınan alıntılardan görüyorum ki, orada evrende en önemli ve her yerde geçerli olan hareket, türbülanslık ve etkileşmeler anlatılır. Demokritus’un atomla bağlı fikirleri bunların yanında çok küçük kalıyor.
Bazen diyorlar ki doğa bilimleri, özellikle fizik sözle değil, kesin şekilde yazılan ve formüllerle ifade edilen şekilde verilmelidir. Ama herkesin bilmesi gerekir ki, Kuran Tanrı’nın (doğanın) kanunlarını yansıtıyor. Fizik kanunları ise bu kanunları yaklaşık olarak yansıtırlar ve zamanla hep iyileştirilirler. Örnek olarak Einstein Newton’un kanunlarını iyileştirdiği olayı hatırlayalım. Bu nedenle de Kuran asıl (mutlak şekilde) doğru olanları, değişmeyenleri gösteriyor ve formüller bile içermiyor. Bizler 2x2=4 ve 1+1=2 gibi ifadelere inanmaya alışmışız, bunlarında çoğu zaman geçerli olmadığını yukarıda gördük. Böylelikle Batının en büyük bilim adamları doğayı öğrenerek çok önemli sonuçlara erişirler ve bizim bazı bilim adamlarımız da bunların sözlü ve genel ifadelerini Kuran’da bulurlar. Kuran açısından evreni, süreçleri ve olayları anlatan bilim adamları doğa bilimlerini çok iyi bilmelidirler ki Kuranı doğru yorumlasınlar. Böyle olduğunda bilime aykırı ve bilim düşüncesine uymayan yazılar yazılmaz.
Yaklaşık 9-10 yıl bundan önce Saadet partisinin Antalya il başkanı olan arkadaş bana okumak için Adnan hocanın bir kitabını vermişti. Çok geniş ve popüler bilgilere sahip olan Adnan hocanın kitabı doğal olarak bilimsel açıdan yanlışlıklar ile dolu idi. Bence Adnan hocanın kitabındaki yanlışlıklar, onun bilimin çok farklı dallarını kapsamaya çalışmasından ve Türk dilinde yazılmış popüler kitapların kalitesiz olmasından kaynaklanır. Kuran en derin doğruları içerdiği için, onu anlamak ve anlatmak çok bilgili ve derin düşünceli olmayı gerektirir. Bu nedenle de Kuran’ı doğa açısından yorumlayanlar temel bilimleri en iyi şekilde bilmelidirler.
En büyük bilim adamları yakın gelecekte gerçekleşen bilimsel buluşları öngörenlerdir. Bu günkü bilime katkıda bulunanlar iyi bilim adamları sayılırlar. Kuranda yazılanlar mutlak gerçekler olduğundan uzak gelecekteki en önemli bilimsel buluşlara ışık tutuyor. Bizlerde yeteri kadar iyi fizikçiler olmadığından doğaya bağlı bu bilgileri ortaya çıkaramıyoruz. Bu durumda hiç olmasa bu günlerde çok önemli olduğu bilinen konulara bağlı bilgileri Kuran’da arayalım.
Örneğin ben Arapçayı veya Türkçeyi çok iyi bilseydim, Kuran’ı okuyarak bu günlerde fizik bilimi için güncel olan problemlerle ilgili bilgileri araştırırdım.
Örneğin: 1. Yüksek sıcaklıklarda süper iletkenlik; 2. Metal özellikte hidrojen; 3. İki boyutlu elektron sıvısı; 4. Süper güçlü manyetik alanlarda maddenin özellikleri; 5. Sıra numaraları 100 fazla olan elementler; 6. Temel etkileşmelerin birleşik teorileri; 7. Protonun bozulması; 8. Nötrinoların kütleleri ve osilasyonları; 9. Manyetik monopol; 10. Vakumda faz geçişleri ve fiziksel olaylar; 11. Sicimler; 12. Evrenin doğuşu; 13. Kara delikler; 14. Gamma patlamaları; 15.Magnetarlar; ve diğer bu çeşit önemli problemler.
2007 yılının 27 Ağustos’taki Aksiyon dergisinde bilim masum mu? Sorusu soruluyor ve hayır cevabı veriliyor. Doğru masum değil ve bu da çok normaldir. Ama temel bilimler ve onlara dayanan yeni teknolojiler üretimi ülkelerin kalkınmasının yaklaşık %75’inin kaynağıdır. Doğal kaynaklar ise yaklaşık %5’in. Kötü olan temel bilimlerin masum olup olmaması değil, bizde iyi eğitimin, bilimsel düşüncenin, yeni bilim ve teknoloji üretiminin pratik olarak olmamasıdır. Keşke bu meseleler her bir partinin ilgi konusu olsaydı.
İnsan doğasına uygun olarak, temel bilimler üretiminin kalitesini ve miktarını arttırmak yeni silahlar üretmek ile zenginleşmeye ve güçlü olmaya hizmet ediyor. İnsan sayısı çoğalmıştır toprak, temiz çevre ve su bile yetersiz olmuş. Enerji ve yaygın olarak kullanılan yapay malzemelerin üretimi için gereken petrol da tükenmektedir. Belirtmeliyiz ki, gelişmiş ülkelerin artık diğerlerine ürün satarak zenginleşmekten kısmen ve insanlık duygusuna uyarak yardım etmelerinden tamamen vazgeçmeleri beklenmektedir. (Unutmayalım ki hiçbir hayvan türü insanlar gibi bitki ve hayvan türlerini yok etmiyor. Kendi türlerini de en fazla öldürenler insanlardır.) Yoksa kendi toplumlarına ve Dünyada insanın gelişmesine zarar vermiş olabilirler. Toplumların görüşleri ve değerleri değişmek zorundadır. Unutmamak gerekir ki, yüz yıldan fazla zamanda bilim ve teknolojideki gelişmelere pratik olarak yalnız Avrupa kökenliler, Japonlar ve Yahudiler katkıda bulunmuşlar.
Temel bilimlerinin (doğa bilimleri ve matematik) eğitiminde ve benimsenmesinde bilinen gerçekleri vurgulayalım. Eğitim basit, az sayıda ve tam olarak doğru olmayan (2+2=4) bilgilerin anlatılması (okunması) ile başlıyor. Kitap ne kadar fazla doğru ve temel olan bilgiler içerirse, bir o kadarda okunması ve özellikle benimsenmesi zor oluyor. Matematik ve fizik konusunda bir sürü kitap var ama defalarca okusam da anlayamam. Einstein’ın genel görelilik teorisinin ilk yıllarında, konuyu anlayan bir bilim adamı bile yoktu. Örneğin günümüzde bile, Türkiye’de bu teoriyi tam olarak benimsemiş birisi yoktur. Bu tip ülkelerin sayısı da oldukça çoktur. Bu durumda bu teoriyi okuyup bir kısmını anlatmaya çalışan birisi, büyük olasılıkla yanlış fikirler aktarmış olacaktır.
Diğer yandan hiçbir bilim dalı %100 gerçeklere ulaşamamıştır. Neyin ne kadar gerçek olduğunu deneyler ve gözlemler ortaya çıkarırlar. Deneylerin ve gözlemlerinde her zaman hata payları vardır. Fizik teorileri zamanla daha kapsamlı, daha doğru olurlar ve kesin şekilde matematik formüllerle ifade edilirler. Her bir teorinin de geçerli olma şartları ve sınırları vardır. Böylece en mükemmel şekilde bildiklerimiz bile tam doğru değillerdir. Fizik kanunları Tanrı’nın (doğanın) kanunları değillerdir ve gerçeklere yakınlıkları da teorilerin mükemmelliğine bağlıdır. Bu teorileri en mükemmel şekilde bilmeyen insanlarda nelerin gerçeklere yakın olduklarını iyi bilemezler.
Kuran’ın Dünya’daki en mükemmel ve hiçbir bilimin ulaşa bilemeyeceği gerçekleri içeren kitap olduğuna inanıyoruz. Temel bilimleri mükemmel şekilde bilmeyen, yani ona çok büyük katkılarda bulunmayan insanlar, Kuran’ın içerdiği doğayla ilgili bilgileri ortaya çıkarabilir mi? Kuran’daki mutlak gerçekleri güvenli olmayan bilgilerle karşılaştırmak ne kadar doğrudur? Özellikle doğa bilimlerini yeterli kadar bilmeyen insanlar tarafından? Doğal olarak Kuran’ın içerdiği, doğa bilimleri ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak ve insanları bilgilendirmek gerekir. Bunun için bu bilimleri derinden, geniş şekilde bilen ve bu bilimlere en fazla katkıda bulunanları kullanmak gerekmez mi? Böyle bilim adamlarının yorumları Müslümanların dünyadaki saygınlığını artırır, insanlarımızın doğru bilgilenmesine neden olur ve daha da ötesi doğa bilimlerinin benimsenmesine yardımcı olur.
Babaannemin yaşadığı yerden Kür adlı bir nehir geçmekteydi. Oradaki insanların çoğu Kür denildiğinde genel olarak nehir düşünüyorlardı. Örneğin Rusya’da daha büyük kürler var diyorlardı. Orada yüksekliği yaklaşık 50-70 metre kadar olan bir tepe vardı ve ona herkes dağ demekteydi. Böylece aynı kavram, farklı toplumlar ve kültürel düzeyde olan insanlar için farklı anlama gelmektedir. Babaannem evren sözünü bilmezdi, Dünya sözünü bilirdi. Ama Dünya’nın gezegenimizin adı olduğunu bilmiyordu. Yaşadığı, gördüğü ve duyduğu alemi Dünya olarak algılıyordu. Diğerleri gibi, Dünya’nın boyutlarını ise atla (deve ile) gidilen yol kadar olduğunu düşünüyordu.
Einstein ise evrenin boyutlarını, onun içindeki cisimleri ve süreçleri yaklaşık şimdi bilinen hacim kadar olduğunu biliyordu. O doğayı öğrenerek Tanrı’nın neler yaptıklarını (yani doğayı) anlamak istiyordu. Kendini zorluyordu ve çok az şeyler bildiğini anlıyordu. Babaannem ise Tanrı’nın neler yaptığını ve nelerden hoşlandığını kesin olarak bildiğine tam olarak inanıyordu.
Evrende sonsuz sayıda inanç türü olduğundan yaklaşık o kadarda kutsal kitap sayısı olmasını bekleyebiliriz. Tanrı ve evren aynı olduğundan bu kitaplardaki doğa ile ilgili düşüncelerinde aynı olmasını bekleriz. Ama evrendeki farklı gezegendeki toplumların benzer toplumlar oldukları düşünülemez. Bu nedenle de Tanrı’nın toplumların yaşamaları yönündeki emirleri de çok farklı olabilir. Ben sosyal bilimci olmadığımdan bu konulardaki bilgilerime güvenemem. Bu nedenle de fiziğe ve uzay bilimlerine dönelim.
İnsanın düşüncesi ne kadar basit ise gördüklerine, duyduklarına kolay inanıyor ve bildiklerini mutlak gerçek olarak kabul ediyor. Örneğin çoğumuz gazların sıvılardan ve katılardan daha seyrek olduğuna inanıyoruz. Gerçekte ise Evrendeki gazların çoğunun yoğunluğu sıvılarınkinden daha fazladır. Evrenin hacminin büyük bir kısmında sıcaklık milyon derecenin üstündedir ancak buralarda insan soğuktan ölebilir! Gerçekleşen olaylar, süreçler ve onların sonuçları birçok şarta bağlıdır. Bu nedenle de doğada gördüklerimiz ve yaptığınız deneylerin sonuçları evrende mutlak gerçek olarak kabul edilemezler. Bu deneyler sonucu bulunan matematik ifadeler ve kanunlar çoğu durumda evrenin her köşesinde değil, deney yapılan koşullar çerçevesinde geçerlidirler. Bu kanunlar fizikten bildiğimiz kanunların çoğu gibi genel olarak Tanrı’nın (doğanın) kanunları olarak kabul edilemezler. Böylece Dünya’daki şartlarda geçerli olan kanunların ve anlayışların çoğu Tanrı’nın kanunları değildirler. Çünkü bunlar doğanın temel kanunları bile değiller. Bu nedenle de bunların Kuran’da yer almasına, bunlara değinilmesine pek gerek olmadığı düşünülebilir.
Kuran’da bütün evrende geçerli olan Tanrı’nın kanunları yer almıştır, yani doğanın en temel kanunları.
Örneğin evrenin neresinde olursa olsun, eğitimli yaratıklar yaptıkları deneylerde enerji- momentum ve açısal momentin korunduğunu görürler. Her yerde temel parçacıkların özelliklerinin ve etkileşmelerinin de aynı olduğu ortaya çıkacaktır. Bütün deneyciler yaşadıkları gezegenlerde ve bulundukları ortamlarda, uzay-zamanın eğriliği yaklaşık olarak aynı olduğundan fiziksel bulunan özellikler de hata payı çerçevesinde aynı olmalıdır. Ne yazık ki, genelde Kuran’ı okuyarak doğadaki olaylar ve süreçler arasında ilişki arayanlar lise fiziğini bile iyi şekilde bilmiyorlar. Müslüman ülkelerinde, doğa bilimlerini en iyi bilenlerin Kuran’daki doğa bilimleri ile ilgili işaretleri yorumlamaya yöneltilmeleri gerekir. Yaşadığı Dünya’dan ve çağından habersiz cahil insanların din hakkında yapacağı yorum felaketlerden başka bir şey getirmeyecektir.
Akdeniz Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi: Prof. Dr. Oktay HÜSEYİN (Guseinov)
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fizik Bölümü
Dr. Öğr. Murat Ertürk

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Avrupa Birliği
|
| 1 | biray oğuz 2008-05-16 05:47:22 bu zamana kadar Avrupa Birliği hakkında hep bilinen şeyler okuduk ne zman kuruldu,Türkiye ne zman başvurdu vs.benzeri şeyler okuduk ama Avrupa Birliğinin fizikle,matematikle bağlanması çok ilginç olmuş ben çok beğendim saol
|
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |