Okunma: 960 kez
Acaba maddenin temel yapıtaşları nelerdir? Bir zamanlar bilimciler, atomun bölünemez olduğunu kabul ediyorlardı fakat, 20. yüzyılın ilk birkaç on yılı içinde, atomların, nötron, proton ve elektronlardan müteşekkil olduğu keşfedildi. Elektronlar başlangıçta gerçekten de “temel” gibi gözükseler de, 1960’larda fizikçiler, proton ve nötronların, kuark denen daha küçük parçacıklardan kurulu olduğunu fark ettiler.
Parçacık
fizikçileri şimdilerde, temel yapı taşlarını iki grupta tarif
ediyorlar- kuarklar ve leptonlar (elektronlar da bunlara dahildir). Her
grup, altı çeşit kuark ve altı çeşit lepton içerecek şekilde,
altışar adet üyeye sahiptir. Sadece, “aşağı”(down) ve
“yukarı”(up)
olarak isimlendirilen iki çeşit kuark, proton ve nötronu oluşturmak
için gerekliyken, diğer dört cins kuarkın, kozmik ışınlarda ve yüksek
enerjili parçacık çarpıştırma deneylerinde görülen daha egzotik
ve kısa ömürlü parçacıkların meydana gelmesinde kullanıldığı
sanılıyor.
Kuarklar,
leptonlardan oldukça farklıdır. Aralarındaki esas farklılık,
kuarkların, “güçlü kuvvet" denen bir temel kuvvete bağımlıyken,
leptonların bundan etkilenmemeleridir. Güçlü kuvvet, şaşırtıcı
derecede karmaşık bir dünyanın parçaları haline gelmek üzere,
proton gibi daha karmaşık parçacıkların oluşabilmesi için kuarkları
birbirlerine bağlar.
KUARKI
BULMAK
“Finnegan’ın Uyanışı”
Kuark fikrinin temeli,
protonla ilişkili kısa ömürlü parçacıkların özellikleri üzerine
yapılan çalışmalardan doğmuştur. Elementlerin özellikleri üzerine
benzer bir çalışma, 1896 yılında Dimitri Mendelev’in periodik
cetveli oluşturmasına yol açmıştır. Daha sonra atom çekirdeğinin
ve elektronların keşfi, Mendelev’in tablosundaki düzenliliğin,
atomların iç yapısını yansıttığını ortaya koymuştur. Şimdi,
bir yüzyıl kadar sonra, atom altı parçacıkların arasındaki ilişki
kalıplarının, bunların iç yapılarını yansıttığını
biliyoruz.
Protonun, atomik çekirdeğin
çapı veya daha küçük mesafe aralıklarında etkili iki temel
kuvvetten biri olan güçlü kuvvet yoluyla birbirleriyle etkileşebilen
bir çok akrabası vardır. Birbirleriyle kuvvetli bir biçimde etkileşen
bu parçacıklara toplu olarak hadronlar
adı verilir (Yunanca “kuvvetli” anlamında). Oldukça kararlı olan
protondan ayrıyken, hadronların tümü kararsızdır. Ayrıştırılmış
bir nötron yaklaşık 15 dakika kadar var olabilirken, diğer hadronların
oldukça kısa yarı-ömürleri vardır.
Kısa ömürlü hadronlar,
sadece laboratuvardaki deneyler sonucu üretilen yapay ürünler değildirler.
Bunlar aynı zamanda, atmosferin yüksek tabakalarında, atomlarının
çekirdeklerine -uzaydan gelen (genellikle protondan oluşan) yüksek
enerjili parçacıklar olan- kozmik ışınların çarpması sonucu, doğal
olarak da meydana gelirler. Kozmik ışın çarpışma deneyleri, pion,
kaon ve lambda gibi, yarı ömürleri 10-8 ile 10-10
sn arasında değişen (ve genellikle Yunan alfabesindeki harflerle
isimlendirilen) hadronlara dair ilk kanıtları ortaya çıkarmıştır.
Bunun yanında, parçacık hızlandırıcıları kullanılarak yapılan
deneyler, kozmik ışın çarpışmalarının kontrollü koşullarda
taklit edilebilmesini mümkün kılmış ve ortaya çıkan parçacıklar
hakkında fizikçilerin daha sistematik çalışmalar yapabilmelerine
imkan sağlamıştır.
Hadronlara dair bu tip çalışmalar
sonucunda ortaya çıkarılan ilk bulgular, bazı hadronların diğerlerinden
farklı olduğunu gösteren ve makroskobik dünyada benzeri bulunmayan
yeni bir özellikti. Bu özellik,
esasen garip gözüken davranışlara neden olduğundan, gariplik
(strangeness) olarak
adlandırılmaya başlandı ve bu özelliğe sahip parçacıklara da
garip parçacıklar adı verildi. Buraya kadar bahsedilen parçacıklardan
ne proton ve nötron, ne de pion garipliğe sahiptir. Fakat, kaon ve
lambda 1 birimlik garipliğe sahipken, sigma denen bir parçacık 2
birim garipliğe sahiptir.
1960’ların başlarında,
Amerikalı Murray Gell-Mann ve İsrailli Yuval Ne’eman, birbirlerinden
bağımsız olarak, bilinen hadroları, yüklerine, garipliklerine ve
spinlerine (parçacığın içkin açısal momentumu) göre sınıflandırma
üzerine çalıştılar. Sonuçta, sekiz parçacıklı (oktet) ve on parçacıklı
(dekuplet) kalıpların bulunduğunu fakat bu kalıplar arasında boşluklar
olduğunu buldular. Daha sonraları, bu parçacık gruplarının, SU(3)
(Üç boyutta özel bileşik grup (special unitary group in three
dimension)’un kısaltması) olarak bilinen matematiksel simetri grubu
teorisiyle ilişkilendirebilecekleri anlaşıldı.
Sınıflandırmada kullanılan
SU(3) şemasındaki boşluklardan biri, negatif yüklü ve üç birimlik
tuhaflığa sahip olan yeni bir parçacığa karşılık geldi. Fizikçiler
bu parçacığa omega-eksi (omega-minus) adını verdiler. Daha sonraları,
1964 yılında, New York’daki Brookhaven Ulusal Laboratuarı’ndaki
bir araştırma grubu, bu teorinin tahminler yürütmek için kullanılabileceğini
onayladı; bu aynı zamanda kuark kavramına giden yolu da açmış
oldu.
SU(3) matematiği, büyük
grupların (oktet ve dekupletlerin), sadece 3 üyeden oluşan basit bir
gruptan yapılı olması gerektiğini gösterdi. Dolayısıyla, gözlenen
hadron gruplarının, üç parçacıklı gruplardan oluşup oluşmadığı
sorusu gündeme geldi. Gell-Mann ve bağımsız olarak bir başka
Amerikalı George Zweig, hadronların gerçekten de bu tip temel yapılardan
oluştuğunu öne sürdüler. Gell-Mann, James Joyce’un Finnegan'ın
Uyanışı (Finnegans
Wake) isimli kitabından bir alıntıyla, bunlara kuark
adını verdi.
Bununla beraber, gözlenen
hadronları gruplandırmak için kuarkların, elektronun sahip olduğu
yükün (e) 1/3
ve 1/4'ü kadar kesirli elektrik yüklerine sahip olması zorunluluğu
ortaya çıktı.
Ondokuzuncu yüzyılın başlarında
Michael Faraday, elektroliz üzerine çalışmalarında, elektrik yükünün
daima bir “birim” yükün tam katları şeklinde olması gerektiğini
ortaya koymuştu. J.J. Thomson’un, 1897 yılında, tüm maddenlerin
bilinen ilk temel parçacığı olan elektronu keşfetmesi, bu yükün,
elektronun yükünden başka bir şey olmadığı fikrini uyandırdı.
Dolayısıyla ilk başta, kuarkların böyle kesirli yüklere sahip
olması yepyeni bir bulgu olarak ortaya çıktı ve bazı fizikçilerin,
kuarkların gerçek parçacıklardan ziyade, matematiksel artefaktlar
olabileceğini düşünmelerine bile neden oldu.
1964 yılında bilinen tüm
hadronları yapabilmek için, üç tane kuark gerekliydi. Biz bunlara, yükleri
sırasıyla (2/3)e,
-(1/3)e
ve -(1/3)e
olan, yukarı (up, u), aşağı(down, d)
ve tuhaf (strange, s)
kuarklar diyoruz. Yukarı ve aşağı kuarkların sıfır tuhaflığı
varken, tuhaf kuark –1 tuhaflık değerine sahiptir. Kuarkları bir
araya toplayarak, ½ spinli (duu
olan proton, ddu olan nötron ve dus
olan lambda gibi) veya 3/2
spinli (sss olan omega gibi)
hadronları içeren baryonları elde ederiz. Alternatif olarak, bir
kuark ve (yük ve tuhaflık bakımından tamamen ters değerlere sahip
olan) karşı-kuarkı birleştirerek, mesonlar
denen, 0 veya 1 spine sahip hadronları elde edebiliriz. Bunlar, yüklü
pionları (u kuark ve d karşı-kuark, veya tersi) ve yüklü kaonları (u kuark ve s karşı-kuark,
veya tersi) içerirler.
Kuarklar fikrini, özellikle
alışılmışın dışındaki kesirli yükleri nedeniyle olduğu gibi
kabul etmek zordu. O zamana kadar hiç kimse, 1/3e veya 1/2e yük taşıyan parçacıklar gözlemlememişti.
Ayrıca, madem diğer parçacıkların içinde yer alıyorlardı, o
halde neden proton ve nötronun çekirdekten fırlatılmaları gibi, yüksek
enerjili çarpışmalarda fırlatılmıyorlardı?
PROTONUN
İÇİNDE
Aktif Arı Kovanları
Kuarkların, proton ve nötronların
(yani günlük hayatımızda karşılaştığımız maddeleri oluşturan
hadronların) içinde bulunduğu fikri, parçacıkların iç yapılarının
derinlemesine incelendiği deneysel çalışmalardan ortaya çıkmıştır.
Temel prensip, leptonlar denen daha az karmaşıklıkta parçacıklar
kullanarak, daha karmaşık olan protonun iç yapısının aydınlatılmasıdır.
Bildiğimiz kadarıyla, leptonlar, belli bir yapıları olmadığından
ve bir nokta gibi davrandıklarından karmaşık değillerdir. Güçlü
kuvvetten etkilenmezler; dolayısıyla, meydana gelebilecek herhangi bir
etkileşim, (yüklü parçacıklar arasındaki) elektromanyetik kuvvet
ve (belli ışımaetkinlik biçimlerinin temelini oluşturan çekirdek
kuvveti olan) zayıf kuvvete bağlı olarak değerlendirilebilir.
Bu deneylerin bir başka önemli
özelliği, araştırmada kullanılan leptonların yüksek enerjiye
sahip olmalarıdır. Kuantum teorisi bize bu “parçacıkların”aynı
zamanda dalga tabiatına da sahip olduklarını söyler. Bir dalga parçacık
yapısı söz konusu olduğunda, parçacığın enerjisi ne kadar yüksekse,
ilişkili dalga boyu da o kadar kısadır. Dolayısıyla, bir parçacığın
enerjisi ne kadar yüksekse, ilişkiye geçebileceği yapılar da o
kadar küçük olacak, başka bir deyişle, çekirdek araştırması da
o derecede derin olacaktır. İlginç olabilecek kadar büyük enerji düzeylerinde
gerçekleşen çarpışmalar, genellikle protonun yeni parçacıklar oluşturmak
üzere parçalanmasına neden olurlar. Bu tip çarpışmalar, bilardo
toplarının çarpışmasına benzeyen “esnek” çarpışmalardan
farklı, “esnek olmayan” çarpışmalardır. Bu iki etki beraber, derin esnek olmayan saçılma adıyla anılan ve leptonların
protonun iç yapısını araştırmak üzere kullanıldığı yüksek
enerji deneylerinin yapılmasını mümkün kılar.
1960’ların sonunda,
California’daki Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezi’nde
(Stanford Linear Accelerator Center – SLAC) çalışan fizikçiler,
protonun yapısını belirlemek üzere, 3 km uzunluğundaki bir araçtan
elde ettikleri elektron huzmeleri ile deneyler yaptılar. Bu deneylerde
elektron huzmeleri, negatif yüklü elektronların, hidrojende bulunan
pozitif yüklü protonlar ile elektromanyetik kuvvet aracılığıyla
etkileştiği, sıvı hidrojenden oluşan hedeflere yönlendirildi.
Saptayıcılar, saçılan elektronların enerjilerini ve sapma açılarını
ölçtüler. Bu ölçümlerin analizi sonucunda, protonun elektron açısından
neye benzediği konusunda bir fikir sahibi oldular; bu fikir aynı
zamanda, proton içindeki elektrik yüklerinin, yüksek enerjili
elektronlarla nasıl etkileştiğini de göstermiş oluyordu.
Elde edilen sonuçlar,
elektronların proton boyutundaki yük bulutları içinden geçmekten
ziyade, çok küçük, noktamsı yük yoğunlaşmalarına çarptıklarını
gösteriyordu. Aslında bu “yığınlar”, elektronları yollarından
saptıracak ve elektrondan protona büyük miktarlarda enerji ve
momentum aktarımına neden olacak kadar da yoğundular. Bu bulgular,
protonun aslında daha küçük bölümler veya (Amerikalı teorisyen
Richard Feynmann’ın deyişiyle) “parton”lar içerdiğine dair önemli
kanıtlardı. Peki ama, bu partonlar, kuarklar mıydı acaba?
Bu bağlantıyı sağlayabilmek
için, partonların yüklerinin bilinmesi gerekiyordu. Elektronlar
partonlarla etkileştiklerinde, elektromanyetik kuvvet aracılığıyla
saçılırlar. Bununla beraber, nötrinolar yüksüzdür ve sadece zayıf
kuvvet yoluyla etkileşebilirler. Dolayısıyla, bu iki tip parçacığın
saçılma miktarları karşılaştırıldığında, partonların yükü
ortaya çıkarılabilirdi.
Bu konuda ilk sonuçlar,
Cenevre’deki Avrupa parçacık fiziği araştırma merkezinde (CERN),
Gargamelle denen büyük bir kabarcık odası ile deneyler yapan fizikçilerden
geldi. Fizikçiler, Gargamelle’den elde ettikleri nötrino sonuçlarını,
SLAC’dan gelen elektron sonuçları ile karşılaştırdıklarında,
bu sonuçların, partonların 1/3e
ve 2/3e yükler taşıdıklarını çok güzel
bir biçimde ortaya koyduğunu gördüler. Artık, alışılmadık
kesirli elektrik yüklerine sahip kuarkların, proton ve nötronların
bileşenleri oldukları kanıtlanmıştı.
“BÜYÜLÜ”
ve “ALT”
Madde ve Karşı-madde
Kuarkları incelemenin bir
başka yolu, diğer parçacıklar içinde aramak yerine onları "yapmaktır".
Kuarklar, yeni partiküllerin, özellikle kuark-karşı-kuark çiftlerinden
oluşmuş mezonların oluşmasıyla sonuçlanan yüksek enerjili çarpışmalarda
ortaya çıkarlar. Bununla beraber, kuark oluşturmak için ulanılabilecek
özellikle ilginç olan bir başka yol, elektronların, karşı-parçacıkları
olan pozitronlarla çarpıştırılmasıdır.
Bir parçacık, kendisiyle
aynı kütleye, fakat yükü gibi zıt özelliklere sahip karşı-parçacığına
rastladığında, sonuç kendi kendine oluşan bir yıkımdır ve yokoluş
(annihilation) olarak adlandırılır. Parçacık ve karşı-parçacığı
yok olurken, birleşen kütleleri foton biçiminde enerjiye (veya
enerjileri yeterince yüksekse, Z0 denen bir parçacığa) dönüşür.
Foton ise, enerji yeni bir parçacık ve karşı-parçacık oluşumuna
yol açana kadar, yalnızca kısa bir an için varlığını sürdürür.
Oluşan yeni parçacık-karşı-parçacık çifti, yokoluşa uğrayan
parçacık çiftiyle aynı olmak zorunda değildir. Eğer yeterli enerji
varsa, bir elektron-pozitron çifti, bir muon-karşı-muon çifti, bir
tau-karşı-tau çifti veya herhangi uygun bir kuark-karşı-kuark çifti
oluşturabilir.
1974 yılında,
elektron-pozitron yokoluş deneyleri, yeni, daha ağır, dördüncü bir
tip kuark olan ve büyülü (varlığının
bulunması bazı teorik problemlerin çözümü için büyü gibi işlev
görmüştü) olarak adlandırılan bir kuarkın varlığına dair
deliller sağladı. SLAC’da inşa edilmiş olan bir elektron-pozitron
çarpıştırma makinasında yapılan deneyler, J/psi
olarak adlandırılan yeni bir parçacığın varlığını ortaya
koydu. J/psi, bir büyülü kuarkın, anti-kuarkı ile bağlanması
sonucu oluşan bir mezondur. Çarpışan elektron ve pozitronun toplam
enerjileri, J/psi’nin kütlesini (protonun kütlesinin 3 katı kadar)
oluşturmaya yeterli olduğu takdirde, araştırıcılar, detektörlerinden
akıp geçen parçacık oranında inanılmaz bir artış gözlediler.
Bunlar, kararsız olan J/psi parçacığının bozunma ürünleriydi.
J/psi parçacığı,
Brookhaven laboratuarında, yüksek enerjili protonların berilyum bir
hedef ile çarpışmaları sonucu oluşan elektron ve pozitron çiftlerinin
incelendiği bir başka deneyde de ayrıca keşfedildi. Buradaki
durumda, SLAC’da gözlenen sürecin tam tersine araştırıcılar,
J/psi parçacığını, kuarkı ve antikuarkının bir elektron-pozitron
çifti oluşturacak şekilde yok olması sonucunda gözlediler.
Beşinci ve daha ağır, alt
denen bir kuark da, benzer biçimde, 1977 yılında Illinois
Fermilab’daki deneylerde ortaya çıktı. Burada araştırıcılar, yüksek
enerjili protonların bir hedefle çarpışmaları sonucu ortaya çıkan
muon-anti-muon çiftleri üzerine çalışıyorlardı. Bu kez, protondan
yaklaşık 10 kat ağır olan yeni bir parçacık hakkında kanıtlar
buldular. Bu parçacık, alt kuarkın
anti-kuarkı ile bağlanarak oluşturduğu yeni ve ağır bir kuark
olarak değerlendirilebilirdi.
Tuhaf kuark gibi, büyülü
ve alt kuarkların her ikisi de, oluşmalarına yardım ettikleri parçacıklara
verdikleri, kendilerine has bazı özellikleri taşıyor gibi görünmektedirler.
Örneğin, bir büyülü kuark ile başka bir tipten anti-kuark içeren
“büyülü” mezonlar mevcuttur. Kuarklar, zayıf kuvvet aracılığıyla
bir tipten diğerine dönüşebilirler ve en sonunda, alt, büyülü ve
garip kuarkların tümü, gündelik hayatta karşılaşılan maddelerde,
u ve d kuarklara bozunurlar.

RENKLİ
KUARKLAR
Protonun İçindeki
Yapıştırıcı
Elektron-pozitron çarpışmaları
sonucunda bu şekilde kuarkların ve antikuarkların oluşturulması,
kuarkların bir başka özelliğini de ortaya çıkarmıştır.
Elektron-pozitron yokoluşunda bir parçacık-anti-parçacık çifti oluşma
olasılığı, parçacığın yükünün karesine bağlıdır. Dolayısıyla,
kuark ve antikuarkları içeren parçacıklar olan hadronların üretilebilme
olasılığının, muon ve anti-muon çiftlerinin üretilebilme olasılığına
oranı, bir muonun, basitçe e olarak gösterilebilen yükünün büyüklüğüne
göre, tüm kuark tiplerinin yüklerini yansıtmalıdır.
Buradan yola çıkılarak
yapılan deneyler, hadronların, kuark tipleri ve yükleri üzerinden
yapılan hesaplamalar sonucu ortaya çıkması beklenen orandan 3 kat
daha fazla bir oranda oluştuklarını gösterdi. Bu durum, kuarkları
birbirinden ayıran bir başka özelliğin varlığını gösterdi; öyle
ki, her kuark tipi, üç ayrı durumda bulunmalıydı. Işığın ana
renklerine atfen, bu özelliğe renk adı verildi ve bildiğimiz renklerle herhangi bir ilişkisi
olmamasına rağmen, kuarkların bu üç durum değeri, kırmızı, yeşil ve mavi
olarak adlandırıldı.
Kuarkların bu özelliğine
dair bir başka kanıt da, üç adet tuhaf kuark (sss)
içeren omega-eksi parçacığından geldi. Derin elastik olmayan saçılma
deneylerinin de gösterdiği gibi, kuarkların ½’lik bir içsel spini
vardır. Bununla beraber, omega-eksi parçacığının spini 3/2’dir
ki, bu durum, parçacığı oluşturan üç s
kuarkın, aynı doğrultuya yönelmiş spinleri olduğu anlamına gelir.
Bu bir sorun ortaya çıkarır, çünkü kuantum kuramının bir
Pauli’nin Dışlama İlkesi olarak bilinen sonucu uyarınca, spinleri
aynı olan parçacıklar,aynı uzay bölgesinde, aynı yöne doğru olan
spinlerle beraber bulunamazlar. Bu durum omega-eksi için ancak,
kuarkların bir başka özellik açısından farklı olmaları durumunda
gerçekleşir ki bu özellik “renk”tir.
Bu renk özelliği sadece
kuarklara hastır ve güçlü kuvvetin kökeninde yer aldığı düşünülmektedir.
Elektronlar gibi leptonlar, renk özelliğinden yoksundurlar ve güçlü
kuvvetten etkilenmezler. Kuarkların oluşturduğu daha karmaşık parçacıklar-baryon
ve mezonlar- da renk özelliğinden yoksundurlar. Fakat, bir parçacık
içerisinde renkli kuarklarla, diğer parçacıklardaki renk özelliklerinden
etkilenmek açısından yeterince yakınlaştıklarında kuvvetli bir biçimde
etkileşirler.
Hadronların içerdikleri
kuarkların ve antikuarkların renkleri birbirlerini nötralize ederler.
Bu nötralizasyon, elektronların negatif yüklerinin atomu oluşturmak
üzere protonun pozitif yükleri ile dengelenmesi gibi değil, tamamen
bir nötralizasyondur. Proton gibi bir baryon, her biri farklı renkte 3
kuark içerir (kırmızı, yeşil ve mavi). Mezon, uygun anti-renkte (örneğin
anti-kırmızı, buna, kırmızının tamamlayıcısı olan siyan mavisi
diyebiliriz) bir antikuarkla bağlı halde tek renkte bir kuark içerir
(örneğin kırmızı).
Renk, güçlü kuvvetin
kuantum torisi olan kurantum kromodinamiğinin anahtar bileşenlerinden
biridir. Bu teoride, elektrik yükünün elektromanyetizmanın kaynağı
olması gibi, renk yükü de güçlü kuvvetin kaynağıdır. Dahası,
renkli kuarklar etkileştiğinde, güçlü kuvveti taşıyan parçacıklar
olan gluonları değiş tokuş
ederler. Bu, kuantum seviyesinde gücü fotonların taşıdığı
elektromanyetizm ile benzerdir. Önemli bir fark, fotonların elektrik yükü
taşımamalarına rağmen, gluonların renk bileşenleri taşımaları
ve bir kuarktan diğerine geçtiklerinde, kuarkların renklerini değiştirmeleridir.
Bu özelliğin, kuarkların aralarındaki mesafenin artmasıyla, güçlü
kuvvet etkileşiminin de artması gibi ilginç sonuçları vardır. Yüksek
enerji çarpışmaları hiçbir kuarkı parçacıkların dışına çıkaramamıştır.
Bunun yerine, bir çarpışma sırasında enerji, kuark-antikuark çiftleri
(bşka bir deyişle mezonlar) halinde maddeleşir ve kozmik ışın çarpışmalarında
görüldüğü gibi, parçacık püskürmelerine neden olur.

KUARK
DENİZİ
İçerideki Kaynayan Dünya
Derin esnek olmayan çarpışma
ve elektron-pozitron yokoluş deneyleri sadece protonların içinde
gluonların varlığını onaylamakla kalmamış, ayrıca kuantum
kromodinamiği kuramının geçerliliğini de ortaya koymuştur. Örneğin,
SLAC’da Gargamel ile yapılan ilk deneyler, protonun etrafında
hareket eden kuarkın taşıdığı momentumun ölçülmesi üzerineydi.
Sonuçlar, kuarkların sadece momentumun yarısını taşıdığını ve
protonun içine gömülü başka “parton”lar bulunması gerektiğini
gösteriyordu.
Bu diğer partonlar sadece
gluonları değil, bir gluondan yine bir gluona dönüşüm sırasında
bir an için varolabilen kuark-antikuark çiftlerini de içerir. Dolayısıyla
protonlar, gluon ağı içine gömülmüş üç “valans kuarkı”nı
ve bir kısa ömürlü (efemeral) kuark-antikuark “denizi” içerir.
1980’lerde, CERN’de yapılan detaylı yüksek enerjili nötrino
ışını deneylerinde, fizikçiler antikuarkların bile varlıklarını
tespit ederek, protonun içindeki farklı sınıflara ait parçacıkların
derin esnek olmayan çarpışmalara katkı yapma yollarını ortaya
koyabilmişlerdir.
Güçlü kuvvetin, kuarkların
protondan çıkmasını engellediği düşünülse de, deneylerde, tek
bir enerjetik kuarkın güçlü kuvvetin etkisinden kurtulmaya çalışırken
maddeleşmesi şeklinde meydana gelen parçacık püskürmeleri veya
“jetleri” tespit edilmiştir. 1979’da Hamburg’daki Alman Parçacık
Fiziği Merkezi DESY’deki fizikçiler, bu jetlerin kuarklar kadar,
gluonlara da bağlı olduğunu keşfettiler. Bu deneylerde, bir elektron
ve pozitron, biri bir elektronun foton yaydığı gibi gluon yayan bir
kuark-anti-kuark çifti oluşturacak şekilde yokolmuştur. Kuark,
anti-kuark ve gluonun her biri, karakteristik üçlü jet olayını oluşturan
parçacık saçılmaları üretmektedirler.
Protonun içindeki bu
kaynayan dünyayı keşfetmek üzere en son deneyler, DESY’de,
protonlarla elektronlarla kafa kafaya çarpışmasını sağlayan yeni
bir makine olan HERA aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Öncekilerden
daha yüksek çarpışma enerjileri sayesinde HERA ile yapılan
deneyler, protonun şimdiye kadar olduğundan çok daha derin olarak
incelenmesini mümkün kılmıştır. Fermilab’daki fizikçiler ise,
altıncı (top) kuarkı keşfedebilmek umuduyla, proton ve
anti-protonlar arasındaki çok yüksek enerjili çarpışmaları
incelemektedirler. Kuark ve lepton teorilerinin altında yatan simetri
ve bunların etkileşimleri, -(1/3)e yüke sahip alt kuarka eşlik eden
+(2/3)e yüklü bir ağır kuarkla beraber, altı kuark bulunduğunu düşündürmektedir.
Bu kuarkın bulunması, proton ve bir çok egzotik akrabasında bulunan
kuarkların tuhaf dünyasına dair incelemelerimizdeki önemli kayıp
halkayı bize gösterebilir.
İLERİ
OKUMA:
The Hunting of the
Quark,
M. Riordan (Simon and Schuster, 1987): Kuarkların keşfinin tarihçesi
ve özellikle SLAC’daki deneyler hakkında.
The Cosmic Onion, F.E.
Close (Heinemann Educational, 1983): Kuarkların temel fikri hakkında
iyi bir giriş kitabı.
Spaceship Neutrino, C.
Sutton (CUP, 1992): Nötrino deneylerinin proton hakkında nasıl bilgi verdiğini anlatıyor.
The Experimental
Foundations of Particle Physics, R.N. Cahn ve G. Golhaber (CUP, 1989):
Önemli keşifleri anlatan makalelerin, 30 Mayıs 1992 tarihli New
Scientist’de de yayınlanan “Turning the proton inside out”, N.
Harnew ve C. Sutton da dahil olmak üzere tıpkıbasımları ve
DESY’deki HERA adlı makinede yapılan yeni deneyler bulunmaktadır.
Çeviri: Dr. Sinan CANAN
Christine Sutton (Oxford Üniversitesi Fizik Bölümü)
New Scientist Inside Science, 10 Temmuz 1993

Etiketler:
Bilimler
Fizik
Kuarkların Dünyası
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |