Okunma: 693 kez
A. XVII. YÜZYILA KADAR TASAVVUF
İslâm dîninin, doğuşunu takip eden kısa süre içerisinde büyük coğrafyalara yayılmasının ana etkenlerinden biri -belki de birincisi- bu dinin bünyesi içinde barınıp gelişen tasavvuf cereyanı olmuştur. “İlk devirlerden itibaren İslâm’ın özüne inerek, onu en iyi şekilde anlayıp, duygu, düşünce ve davranışlarını tam manasıyla Allah ve Rasûlü’nün iradesine tabî kılmayı gaye edinen tasavvuf ve tarîkat mensupları, İslâm dinini gayri müslim toplumlara tebliğ edip yaymayı en önemli vazîfelerinden biri kabul etmişlerdir.
Bunun içindir ki, kendilerini Hak yolunda seferber eden ve her
türlü fedakârlığı göze alan sûfî dervişler, pek çok bölgelerde yoğun
bir tebliğ faaliyeti sürdürerek, oralardaki insanlara İslâm’ı tanıtıp
sevdirmişler ve müslüman olmalarına vesile olmuşlardır.”
Türklerin de toplum olarak İslâmiyet’i kabul etmelerinde en önemli
âmil, topluluk içerisinde faaliyet gösteren sûfî dervişler olmuştur. Bu
aşamadan sonra da tasavvuf gerek halk gerekse idareciler tarafından
büyük hüsnü kabul görmüştür.[3] Tasavvuf târihinde, tarîkatleşme süreci
ile Türklerin İslâmlaşma döneminin aynı zamana rastlamış olması ayrıca
kurulan tarikatların Asya Türk muhitinde teşekkül etmesi Türklerin hem
İslâm’ı kabulleri hem de ona hizmetlerinin tasavvuf ve tarîkatler
yoluyla olması açısından dikkate değer bir husustur. Yine Türk fikir
tarihinin en önemli şahsiyetleri, doğrudan ya da dolaylı yoldan
tasavvuftan gıdalanmış isimlerdir.
“Hz. Peygamber (sav)’in 7/628 yılında Heraclius’a gönderdiği mektupla,
müslümanlar, Anadolu’yla ilk kez irtibat kurmakla kalmamış; bizzat
Efendimiz tarafından bu coğrafî bölgenin de İslâmlaştırılması gerektiği
ortaya konulmuştur.”[4] Gerek bu idealin kuvveden fiile geçirilmesi
gerekse dünyayı kasıp kavuran Moğol istilâsının tazyîkiyle ecdâdımız,
Anadolu’yu kendileri için yeni vatan seçmişler kısmen balkanlardan,
büyük topluluklar halinde de Orta Asya’dan gelerek burayı iskân
etmişlerdir. Bu iskân faaliyeti gelişigüzel olmamış, ustaca bir siyaset
gözetilmiştir. “Kolonizatör Dervişler” diye nitelenen bu topluluklar,
yerleştikleri bölgelerin imarı yanında, gerek önceki hıristiyan
unsurların, gerek bu göçlerle meydana gelen kitlelerin İslâm potasında
yoğrularak, bunlar arasında İslâm kardeşliğinin, kültür ve irfânının
geliştirilip, İslâm’ın müesseseleşip, kalıcı bir hale gelmesinde;
sosyal bünyenin kaynaştırılıp bir sevgi medeniyetinin oluşturulmasında
büyük roller üstlenmişlerdir.
Bu sûfî dervişler kitlelerin dînî, ahlâkî, içtimâî ve kültürel
bütünlüklerini temin etme yanında İslâm’ın hizmetkârı ve hâmîsi olarak
gördükleri devlete bağlılıklarını da sağlamışlardır. Buna mukâbil
devlet de onlara bir takım imtiyazlar ve haklar bahşetmiş, idareciler
onların bağlıları ve bendeleri arasına girmişlerdir. Bu karşılıklı
anlayış ve yardımlaşma da içinde bulundukları toprakların kısa süre
içerisinde ellerine geçmesine ve İslâmlaşmasına vesile olmuştur.
Bütün bu faaliyetlerin üzerine doğudan Hz. Mevlânâ (v. 672/1273) ile
batıdan Muhiddin Arabî (v. 638/1240) ile gelen derinlikli tasavvuf
anlayışı, Sadreddin Konevî (v. 673/1274), Müeyyidüddîn Cendî (v.
691/1292), Sadeddin Fergânî (v. 699/1300), Seyyid Burhâneddin Muhakkik
Tirmizî (v. 639/1241), Evhadüddîn Kirmânî (v. 634/1237), Şeyh Necmeddin
Dâye (v. 654/1256), Fahreddin Irâkî (v. 688/1289), Afifüddîn Tilemsânî
(v. 690/1291), Hacı Bektaş Velî, Ahî Evren, Yunus Emre ve daha pek çok
Hak aşığı ile de desteklenerek bu insan topluluklarının hakim rengini
ve İslâm anlayış ve yorumunu meydana getirmiştir.
Anadolu’daki bu tasavvufî hareketlilik bütün halk tabakalarına da
yayılarak kısa sürede büyük bir hıza kavuşmuş her tarafta tekkeler,
zâviyeler inşâ edilmiş, insanları kemâlâta yönlendiren çok sayıda
tasavvuf mektebi mantar gibi biter olmuş, Anadolu, âdetâ bir sûfîler ve
dervişler yatağı haline gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna tesadüf eden yıllarda Anadolu zengin bir
“Beylikler” mozayiği arz ediyordu. Her beylik daha güçlü olmanın
yollarını ararken komşu beyliklerle de uğraşıyordu. Bu devlet,
kurulduğu yıllarda hemen yanı başında Anadolu topraklarında yetişen
Yunus adlı bir erenin, bir Allah dostunun yaşadığını belki de
bilmiyordu. Ama Yunus’un “gelin tanış olalım” teklifinin,
“sevelim-sevilelim” parolasının bu gazi devletinin temelindeki harç
olmadığını söylemek mümkün değildir. Yani Bahsedilen bütün bu kitleler
ve kurumlar Osmanlı Devleti’nin kuruluş harcının da temellerini
oluşturmuştur.
“Osmanlı Devleti’nin altı yüz seneden fazla te’sir ve nüfûzunu devam
ettirebilmiş olmasını, ilk sultanların devletin temellerini sağlam
esaslar üzerine kurmuş olmalarında aramak gerekir.” Devletin kurucusu
Osman Bey’in kuruluş döneminde medrese ile tekkeyi bir arada
yaptırması, Dursun Fakih ile Şeyh Edebâlî’ye aynı hürmet ve bağlılığı
göstermesi ve Edebâlî’nin elinden “gaza kılıcı” kuşanması onun devletin
bekâsı için gösterdiği titizliğinin birer göstergesidir.
Osmanlı sultanlarının çoğu, herhangi bir şeyhe intisâb etmişler, devlet
adamlarının hemen hemen tamamı tasavvuf ve tarîkat erbâbına karşı hüsnü
kabul göstermişlerdir.[10] XV. yüzyıl başlarından itibaren hızlı bir
yayılma dönemine giren, Mevleviyye, Nurbahşiyye, Kâdiriyye, Bayrâmiyye,
Halvetiyye, Bektâşiyye ve Nakşibendiyye tarîkatı ileri gelenleri de
devletin bekâsı ve İslâm dîninin yayılması için idâreciler, ilim
adamları ve ordu mensupları ile elbirliği içinde çalışmayı kendileri
için ibâdet saymışlardır.
Osmanlı tasavvuf ricâli, genel tasavvuf kültürüne, fikir ve düşünce
yeniliği olarak çok fazla şey katmamakla birlikte, tasavvufu ferdî
cihaddan çıkarıp, içtimaî cihad haline sokan, tekke anlayışını
müesseseleştirerek bunu toplumun her ferdine ve her ihtiyacına uzanan
bir anlayış haline getirmişlerdir. Bu dönemde tekkeler, gönül terbiyesi
mektebidir, güzel sanatlar akademisidir, bilgi ve iletişim merkezidir,
spor alanıdır, şifâhânedir, siyâsî, askerî, içtimâî ve iktisâdî
ahlâkın, birlik ve berâberlik ruhunun ilmek ilmek işlendiği yuvalardır.
B. XVII. YÜZYILDA TASAVVUF
XVII. yüzyıl Osmanlısı ve bu yüzyıla gelinceye kadarki tasavvufî
düşüncenin durumuna genel olarak baktıktan sonra bu dönem tasavvufî
hayatı hakkında görülen manzarayı şu şekilde özetlemek mümkündür:
1. Tasavvuf târihinde önemli bir yer işgal eden Aziz Mahmud Hüdâyî
Efendi’nin tesis ettiği Celvetiyye Tarîkatı bu yüzyılda ortaya
çıkmıştır.
Mevleviyye Tarîkatı İstanbul’da bu yüzyılda etkin ve yaygın olarak
temsil edilirken, idârecilerin kendilerine yakınlığından dolayı âdetâ
bir devlet tarîkatı haline gelmiştir.
Yine Kâdiriyye Tarîkatı bu yüzyılda İstanbul’a girme imkânı bulabilmiştir.
2. Halvetiyye Tarîkatı’na bağlı Ramazâniyye, Sivâsiyye, Cihangîriyye,
Câhidiyye, Karabâşiyye, Nasûhiyye ve Mısriyye, Kâdiriyye Tarîkatı’na
bağlı Rûmiyye (İsmâiliyye) şûbesi bu dönemde kurulmuştur. Tekkelerin
sayısı hızla artmıştır. Devlet adamları tekke inşâ etmek için âdetâ bir
yarış içerisindedirler.
3. Kurulan bu şûbeler vasıtasıyla tarîkatların toplumda tesir ve
yaygınlığı artmış, mürid halkaları genişlemiş ve her bir şûbe başkent
İstanbul’da temsil edilmek için gayret göstermiştir. Mutasavvıflar
halktan, münevver kesimden ve devlet adamlarından büyük saygı
görmüşlerdir.
4. Bu dönem meşâyihinin büyük bir kısmı medrese tahsîli görmüş,
azımsanmayacak bir bölümü müderrislik ve kadılık gibi pâyeleri hak
etmekle birlikte İslâmî ilimlerin her alanında eserler ortaya
koymuşlardır.
5. Tekkeler edebiyat, mûsikî ve hat sanatının en büyük hâmîsi olmuş,
bir çok mutasavvıf bu alanlarla ilgilenmiş, sonuçta bu alanlarda büyük
inkişâf sağlanmıştır.
6. Sesli zikir meclislerinin ayrılmaz bir parçası olan mûsikî ile
devran ve semâın dinî sınırları aşıp aşmadığı tartışma konusu olmuştur.
7. Muhiddin Arabî ve Mevlânâ Celâleddin’in fikirleri bu asrın
mutasavvıflarınca büyük bir kabul görmüş, bu iki mutasavvıfın eserleri
üzerine şerhler yazılmıştır.
8. Şiir ve şiirde işlenen tema açısından Yunus Emre’nin tesiri XVII.
yüzyıl sûfîleri üzerinde kendini kuvvetle hissettirmektedir.

Etiketler:
Bilimler
Tarih
Osmanlida Tasavvufi Hayat
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |