Okunma: 612 kez
Günümüz dünyasında büyük değişmeler ve yeni oluşumlara şâhit olmaktayız. Bu gelişmelerin en çok alâkadar ettiği milletlerden birisi de hiç şüphesiz Türk milletidir. Türkiye'de uzun zamandır yaşanan çağdaşlaşma sancılarının yanısıra Sovyet İmparatorluğu'nun çöküşüyle ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerinde ve diğer Türk bölgelerinde yaşayan Türk topluluklarında da açık veya gizli yeni bir oluşumun sancıları yaşanmaktadır.
Hiç şüphesiz bu tür değişme ve oluşumlar uzun bir tarihî derinliğe ve
geniş bir coğrafyaya sâhip bulunan Türk kültürünün ilk defa
karşılaştığı yeni bir olgu değildir. Türk milletinin muhtelif
uzuvlarının mahallî ortamlarda yaşadıkları kültürel dönüşümleri bir
tarafa bırakacak olursak, milletimizin, büyük ekseriyeti itibariyle,
bir kaç bin yıllık tarihinde, iki defa kendi havzası dışında oluşan,
çağlarının güçlü medeniyetleriyle karşılaşması sonucunda, biri geçmişte
tamamlanmış olan diğeri ise hâlâ süren iki büyük dönüşüm olgusu
tecrübesine sahip bulunduğunu söyleyebiliriz.
Bu dönüşümlerden birisi, Türklerin İslâm Medeniyeti dâiresine girmeleri
olgusudur. Bu birden bire biten bir hâdise değildir. Hatta bugün bile
devam ettiği söylenebilecek olan bu oluşumun uzun sürmesinin
sebeplerinden birisi, İslâmiyetin hergün yeniden doğmayı gerektiren bir
anlayışa sahip olmasının sağlamış olduğu imkan ve kazandırdığı davranış
ise, diğer bir sebep de bu anlayışla hareket eden Türk toplumunun,
başkalarını taklitten çok kendi terkibini yaparak tekamül etme yolunu
benimsemiş olmasıdır. İslam medeniyetine giriş böyle bir terkiple
gerçekleştirilmiştir. Bu terkip, Büyük Okyanus'tan Batı Avrupa
sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafya üzerinde bin yıl Türk
sosyal sistemini aynı değerlerle bütünleştiren bir terkiptir.
Bu dönüşümde Türkler, yabancılaşmaksızın, kendi aslî hususiyetlerini
koruyarak müslümanlaşmayı ve İslâm Medeniyeti'ni özümlemeyi
başarmışlar, ve bu medeniyetin her alanında yaratıcı ve özgün rôller
oynamışlardır.
Türk tarihindeki ikinci kültürel dönüşüm, Batı bilimi, teknolojisi ve
sanayiinin, yaklaşık üç yüz yıldan beri, Türk Dünyası'nı etkilemesine
muvâzî bir seyir takip etmektedir. Türk Dünyası henüz tamamlanmamış
olan bu dönüşümün sancılarını yaşamaktadır. Öyle inanıyorum ki, Türk
Milleti, bu dönüşümü de, kendi dinamiklerinin yaratıcılığı sayesinde,
Türk ve müslüman kalarak, Doğu ve Batı medeniyetlerinden edindiği
müktesebâttan da yararlanarak, yeni bir oluşum hamlesiyle başaracaktır.
Bu sebeple ben burada, Türk Dünyası'nın tarihi boyunca yaşadığı dönüşüm
süreçlerine âit olaylar üzerinde değil, söz konusu oluşumların teorik
çerçevesi üzerinde durmak istiyorum. Özellikle de "tarihi oluşum" ve
"değişme" olguları arasındaki ilişkiye dikkat çekmek istiyorum.
Çizmeye çalıştığım bu bağlamda, her şeyden önce, tarih'in ne olduğunu
açıklarsak, tarihî oluşum'un mâhiyetini de kavramış oluruz ve
değişme'nin de bu oluşumun devamından başka bir şey olmadığını görürüz.
Şimdi bunu açıklamaya çalışalım.
Genellikle insanlar arasında Tarih'in sırf geçmiş zamanlar hakkında
elde edilen bilgilerden ibâret olduğu tarzında bir kanaat vardır.
Halbuki, tarih, bu tür bilgi egzersizlerinden evvel, aslında yeni
eserler gerçekleştiren, sosyal nizamda kısa ve uzun vadeli değişmeler
meydana getiren eylemler, fiillerdir. Bu eylemler hakkında yapılan
araştırmalar sonucunda tarih bilgisi elde edilebilmekte, bu
tecrübelerin istikbâle yönelik yorumlarıyla da tarih felsefesi
yapılabilmektedir. Öyleyse tarihi üç seviye de algılamak mümkündür.
Birinci seviye, eylem, yani iş veya fiil seviyesidir. Eylem önce
düşüncede başlar. Hiçbir şeyin tesadüfen gerçekleşmesi beklenemez.
İnsanlar kendilerine hedefler belirler veya yaratır. İnsan yapacağı
işi, işleyeceği fiili önce düşünür, kafasında tasarlar. Ondan sonra bu
tasarıyı düşünceden eyleme, fiile dönüştürür, uygulamaya koyar. Eğer
bir toplum tarihî tecrübesinin kendisine kazandırdığı kimliğinin
şuurunda ise, söz konusu hedefleri belirlemede isabet kaydeder.
Dolayısıyla bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde tarihî tecrübelerini
yeniden kullanma imkanına kavuşur. Böylece tarihî oluşumun
sürekliliğini de sağlamış olur.
Düşüncesini fiile dönüştüren insan, bu faaliyetinden sonra,
gerçekleştirdiği eyleminin haklılığını ispat etmek için sözlü veya
yazılı nutuklar irad eder ki, buna da meşrulaştırma eylemi veya
hareketi denebilir.
Bu olguyu, yani tarihin her şeyden evvel düşünce, uygulama ve
meşrulaştırma eylemi olduğu olgusunu, müşahhas bir iki örnekle
açıklayalım.
Bilindiği gibi, İstanbul'un Türkler tarafından fethi, türk tarihinin
önemli olaylarından birisidir. Bu fetih işi, önce Fatih Sultan
Mehmed'in düşüncesinde canlanmış, şehrin muhasarası ve düşürülmesi
eylemleriyle gerçekleşmiştir. Osmanlı Beyliğini büyük bir devlet
yapısına kavuşturmayı ve yönetimi altındaki insanları refah içinde
yaşatmayı düşünen ve düşleyen Fatih, devleti yeni bir yapıya
kavuşturmak ve kurduğu sosyo-kültürel müesseselerle halkının bütün
ihtiyaçlarını giderebileceği bir sosyo-kültürel altyapı oluşturmak
suretiyle bu düşüncesini eyleme dönüştürmüş, ve bu eylemini
meşrulaştırmak için de meşhur Kanunnâmelerini hazırlatmıştır.
Bu olgu, tarihî tekevvün, kültürel bir oluşum, bir medeniyet
hareketidir. İyilik felsefesi ve insana hizmet düşüncesinin
somutlaşmasından oluşan bu medeniyet hareketini, Semerkant'da Uluğ
Bey'in Registan Külliyesi'nden Edirne'deki Selimiye Külliyesi'ne ve
oradan Bosna-Hersek'te Saraybosna'daki Gazi Hüsrev Bey Külliyesi'ne
kadar Türk Dünyası'nın her tarafına yayılmış binlerce eserde görmek
mümkündür... Bu düşünce, Kaşgar'da Yakub Han, Bursa'da Yeşil,
İstanbul'da Fâtih veya Süleymâniye külliyeleri oluvermiştir. Bütün
bunlar tasarının olguya dönüşmesidir. Geçmiş zaman içindeki, tarihî
oluşumlardır, diğer bir ifâdeyle yaşanan tarihlerdir. Bugün de tarih,
düşünülen, tasarlanan bir takım eylemlerin uygulamaya konulması ve
bunların haklılığının savunulması suretiyle oluşmaktadır. Tarih bizzat
yaşanmaktadır. Kişinin ya da toplumun varlığı ve kimliği, fiilleriyle
özdeştir. "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur"(Kur'an). Hacı
Bayramı Velî (1352-1430)'nin dediği gibi, "ef'âl"inin yani eylemlerinin
bilincine varan kişi, onlarda sıfatını ve zâtını, yani kendi
özelliklerini, varlığını ve kimliğini de görür.
İşte bu sebepledir ki, düşünce, uygulama ve meşrulaştırma eylemleri,
sadece kendilerini hususî tarihlerinin özne'si olarak kavrayabilen,
sorumluluklarının şuurunda olan, kendi geçmişlerinden gelen baskılardan
kurtulabilen insanlarca gerçekleştirilebilir. Bu malzemeyi, ancak ve
ancak düşünce, uygulama ve meşrulaştırma eylemi içinde bulunan
toplumlar, kendi belirledikleri hedefleri gerçekleştirme yolunda
kullanabilirler.
Tarihin algılandığı ikinci seviye, tarihî eylem hakkında tarihçinin
edindiği bilgi seviyesidir. Bu seviyede, tarihçi, insanların
gerçekleştirdiklerini inceleme konusuna dönüştürür. Bu inceleme
sırasında tarihçi, insanların asırlar boyunca insanlığı kavradıkları
tarzları hikayeleştirmeleri sonucu meydana gelen bilgileri nakille
yetinmez. Bu tarzlar üzerinde düşünür ve içinde yaşadığı kendi
toplumundaki değişmelere dikkat ederek onları açıklar. Tarihçinin
üzerinde düşündüğü inceleme konuları çok çeşitlidir. Bunlar arasında,
örnek olarak nüfus hareketlerini, sosyal grupların organik
terkiplerini, zihniyetlerin dinamiğini, iktisadî hareketleri ve siyasî
çatışmaları sayabiliriz. Tarihçi, sosyal münâsebetlerin nasıl teşekkül
ettiğini, meydana gelen sosyal eğilimleri ve oyunları anlamaya çalışır.
Bu şekilde elde edilen tarih bilgisi, milletlerin birbirleriyle olan
ilişkilerini aydınlatır ve bunların düzenlenmesine yardımcı olur.
Özellikle siyasî tarihi, toplumların bağımsız olarak hayatta kalabilmek
için birbirleriyle yaptıkları sürekli yarışın özeti olarak tanımlamak
mümkündür. Son derece ciddî bir oyun niteliğinde olan bu yarışlarda
kaybetmeyen, kazanan toplumlar hayatlarını sürdürebilmektedirler. Bu
ölüm-kalım yarışını kazanabilmek, genellikle tarihî oluşumun akışını
çok iyi anlayıp hatırlamaya, dolayısıyla zaman içinde meydana gelmiş
yanlışlıkların tekrarlanmamasına, ve diğer yarışmacıların oyunlarına
düşmemek için tedbir alınmasına bağlıdır. Bu bilim ve bilgi işidir.
Bu gerçeği Türkler tarihleri boyunca çok iyi anlamışlardır. XI.
yüzyılda yaşamış büyük Türk bilgini Balasagunlu Yusuf Has Hacib, bunu
Kutadgu Bilig'de şöyle ifade eder: "İnsandan insana çok fark vardır; bu
fark bilgiden ileri gelir. ...Bütün iyilikler bilginin faydasıdır;
bilgi ile göğe dahi yol bulunur. ...Dünyayı elinde tutan onu anlayış
ile tuttu; halka hükmeden bu işi bilgi ile yaptı." Çağımız dünyasında
"bilgi toplumu"nu doğuran tarihî oluşumun temeli bundan daha güzel
ifâde edilemez.
Insanların gerçekleştirdiği eylemler ve bu eylemler arasındaki
ilişkiler ağını anlamak için kaynakların tahlili sonucunda elde edilen
tarih bilgisi aşamalarından sonra, tarihin üçüncü algılanış seviyesi
olan tarih felsefesi seviyesine ulaşılmaktadır.
Tarih felsefesini, insanlığın yaşamış olduğu tecrübelerin tamamını
kucaklayan, kendisinden istikbalin fışkırması gereken bu mirası
özetleyerek günümüz problemlerine çözüm bulabilmek için yeniden
yorumlayan bir kalkınma nazariyesi olarak tanımlamak mümkündür.
Toplumun iman ve inanç sisteminden kaynaklanan değerler, soz konusu
yorumların kıstasları olacaklardır. Bu nazariye, bir bakıma, söz konusu
değerlerden süzülerek oluşan kamu vicdanının, ya da milletin kendi
tarihini dünya tarihi bağlamında ve nesnel bir biçimde incelemesi
sonucunda kazanacağı tarih şuurunun, bu milletin geleceği için tayin
edeceği yön ve göstereceği hedeflerin sistemleştirilmiş izahından başka
bir şey değildir. Milletin bütün fertlerine bu şuurun kazandırılması,
yön ve hedeflerin benimsetilmesi gerekir. Bunun yolu da eğitimdir. Aksi
takdirde, başka milletler bu tarlaya istedikleri tohumları ekebilirler.
Bu da o toplumu, tarihin öznesi olmaktan çıkarıp nesnesi haline
getirir. Millet, Tarih'e, en az kendi toplumunun tarihine yön veren
aktif bir güç olması gerekirken, kendisiyle oynanan bir malzeme haline
gelir. Demek ki, fert veya toplum olarak, tarihin oluşumunda rol
üstlenebilmek, düşünce ve bilgi üretmeye, bunları uygulama alanına
aktarmaya, ve bunları savunabilmeye bağlıdır.
Açıklamaya çalıştığımız bu tarihi oluşum, bir defada olup bitmez;
sürekli olarak kendini yeniler. İşte bu yenilenmeye biz, değişme veya
çağdaşlaşma ya da kültürün yeniden kurulması diyoruz. O halde değişme
veya çağdaşlaşma, başkalaşma, yani mahiyet değiştirme değil, olmaya
devam etme; oluşumun sürekliliğini devam ettirme anlamına gelmektedir.
Modernleşme, muasırmaşma, sanayileşme, kalkınma, yenileşme, ve benzeri
kavramlar çerçevesinde sürekli tartışılan bu değişme veya çağdaşlaşma
olgusunu, en iyi şekilde açıklayan benzetme, öyle zannediyorum ki, bazı
araştırmacıların mayalaşma benzetmesidir. Bu mayalaşmayı, Hasan Bülent
Paksoy'un "Türk Toplumlarının Kimliği ve Uygarlık" adlı makalesine
dayanarak şu şekilde özetleyebiliriz.
Her toplumun tarihi oluşumu, o toplumun kültürünü doğurur. Bazı
araştırmacılar tarafından kültür, belirli bir kökten gelmiş bir
toplumun ana mayası anlamına gelir. Bir toplumun bu ana mayasını, o
toplumun tarih, töre, dil, edebiyat ve sanat birliğinin toplamı
belirler. Bu ortak değerler, söz konusu toplumun benliğini oluşturur,
kimliğini belgeler. Bu topluma mensup herkesin yapısında ve benliğinde,
o toplumun mayasından bir parça bulunur. şarap mayası nasıl bira
mayasından farklıysa, Fransız kültürü de Alman kültüründen o derece
farklıdır. Yoğurt mayası ile peynir mayası bir olmadığı gibi, Türklerin
ana mayası da diğer toplumların mayasından ayrıdır.
Bilindiği üzere, maya yalnız başına bırakıldığı zaman “kendi kendini”
yer; halbuki başka maddelerin içine katıldığı zaman yeni oluşumlara
sebep olur. Yoğurt mayası, sütü yoğurda çevirir. Eğer maya, içinde
gelişeceği, çoğalacağı ana maddeyi bulamaz ise, kendi kendini yemeye
başlar ve sonunda ölür. Üzüm suyuna yoğurt mayası katılırsa sonuç ne
şaraptır ne de yoğurt. Ne yemeye yarar ne de içmeye. Mayanın canlı
tutulabilmesi için, sürekli olarak kullanılması gerekir. Yeni
mayalanmış yoğurdun bir parçası ayrılıp maya olarak saklanır.
Böylelikle maya da kendini yenilemiş olur. Bir toplumun kültürü de
bundan farksızdır. Kullanılmayan kültür ölür.
Bir toplumun tarihi oluşum süreci içinde telif ettiği kitaplar ve
gerçekleştirdiği diğer eserler, o toplumun mayalarıdır. Bunlar yeni
nesillerin kafalarını mayalar. Bu maya tutar. Yeni kitaplar yazılmasına
sebep olur. Yeni yazılan kitaplar da milli kültür mirasına eklenir.
Böylece, maya gibi benlik de büyür, incelir ve yükselir.
Şüphesiz, bir toplumun tarihi oluşumunda, diğer toplumların
mayalarından istifade etmek de söz konusudur. Çünkü hiçbir toplum
dünyada tek başına yaşayamaz. Toplumlar, ticaret alanında olduğu kadar
kültür alanında da alış-veriş yapmak ve yarışmak zorundadırlar.
Dolayısyıla, kendi mayasını kaybetmeden, kendi tarihi oluşumu
istikametinde, kimliğini ve şahsiyetini koruyarak değişmek, daha
doğrusu oluşumunu sürdürmek isteyen her toplum, diğer toplumların
mayalarını da öğrenmek ve bilmek zorundadır. Çağdaşlaşma tarihi
sürecinde Japonya’nın yapmış olduğu iş, işte budur. Bilindiği gibi,
Japonya, elektronik bilimini ikinci dünya savaşı sonrasında, Batı
Avrupa’dan ve ABD’den öğrenmiştir. Daha sonra bu sanayi dalında dünyada
ilk sırayı almıştır. Ama kendi mayasını ve benliğini kaybetmemiştir.
Diğer toplumların bilgisinden istifade etmekle, Amerikalı ya da
Avrupalı olmamıştır. Bu başarının önemli sebeplerinden birisi, Japon
mayasının tarih, edebiyat ve sanat yolu ile çok iyi belirlenmiş olması,
Japon toplumunun bu mayayı değiştirmek istememesidir. Japon kültürü
bütün ayrıntılarıyla incelenmiş ve yazılmıştır. Bu kültür Japon eğitim
sisteminin temelini teşkil etmekte, yeni nesillerin kafalarını
mayalamakta ve yeni oluşumlara vesile olmaktadır.
Öyle zannediyorum ki, değişen dünyada, Türk milletinin içinde yaşadığı
problemlerin çözümü üzerinde düşünürken, esas hareket noktası,
-Değişme veya çağdaşlaşmanın, toplumların mahiyetini ve kimliklerini
değiştirmek değil, her toplumun tarihi süreklilik içinde kültürünü
yeniden kurmasını sağlamak,
-Türk toplumuna ait tarihi oluşumun ana mayasının Türk kültür değerleri olduğunun şuuruna varmak,
-Bu mayanın yeni oluşumlarda kullanılabilmesinin ancak yaratıcılık ve icad kabiliyetiyle mümkün olabileceğini bilmek,
-Ve bütün eylem, diğer bir ifadeyle iş veya çalışma programlarını bu prensiplere göre yapmak olmalıdır.
///
Bibliyografya:
-Berque (Jaques), "Kültür ve İslâm" ( çev. B.Yediyıldız), Kriter (Ocak 1984), s.17-20; (Şubat 1984), s.18-21.
-Doğumunun 112. Yılında Bir Kültür Klâsiğimiz: Yahyâ Kemâl (Yayına
Hazırlayan: B.Yediyıldız, A.Y.Topuz), Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul
1998, 196 s.
-Millî Kültürler ve Küreselleşme, (Yayına Hazırlayan: B.Yediyıldız, Ç.Özdemir, F.Unan), Türk Yurdu Yayınları, Konya 1998.
-Paksoy (Hasan Bülent), "Tarih, Toplumların kimliği ve uygarlık", Yeni Forum, Ankara, Haziran 1992, c.XIII/227, s.54-65.
-Prof.Dr.Osman Turan'ın Eserinde Tarih ve Tarihçi İlişkileri (Yayına
Hazırlayan: B.Yediyıldız, F.Unan, Y.Hacaloğlu), Ankara, 1998, 248 s.
-Ruby' (C.)"Tarih nedir?" (Çev. B.Yediyıldız), Belleten , c. LV/213, Ankara 1991, s.579-586
-Yediyıldız (Bahaeddin), "Atatürk'te milli kültürler ve küreselleşme",Türk Yurdu, Aralık 1997, XVII/124, s.7-9.
-Yediyıldız (Bahaeddin),"Batılılaşmanın temelleri üzerinde bazı
düşünceler", Birinci Millî Türkoloji Kongresi (İstanbul, 6-9 Şubat )
Tebliğler , İstanbıl, 1980, s.327-335.
-Yediyıldız (bahaeddin), "Kültür ve yenileşme", Türk Kültürü (yıl: 20, sayı: 231, Temmuz 1982), s.1-18.
-Yediyıldız (Bahaeddin), "Tarih ve kültür" (Y.Yücel ile birlikte),
Erdem (Atatürk Kültür Merkezi Dergisi), c.IV/10 (Ocak 1988), Ankara,
1988, s.31-38.
-Yediyıldız (Bahaeddin), "Hacı Bayramı Velî Döneminden Günümüze kadar
Gelen Vakıf Kültür Eserleri", I.Hacı Bayram-ı Velî Sempozyumu
Bildirileri , Ankara Valiliği Kültür Müdürlüğü Yayını, Ankara 1990,
s.133-143.
-Yediyıldız (Bahaeddin), "Türk Kültür Sistemi İçinde Vakfın Yeri", Türk
Vakıfları (Ed.Z.Baloğlu), Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı Yayını, İstanbul,
1996, s.40-47.
-Yediyıldız (Bahaeddin), "Türk Dünyasının Sosyo-kültürel
Entegrasyonunda Vakıfların Rolü", Yeni Türkiye , (Mayıs-Haziran 1997,
Yıl 3, Sayı 15), s.327-337.
-Yediyıldız (Bahaeddin), "Mehmet Akif'i Anarken", (Türk Yurdu, Şubat 1998, c.XVIII, sayı:126), s.2-6.

Etiketler:
Bilimler
Tarih
Tarihin Oluşumu ve Gelişimi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |