Okunma: 2528 kez
Giriş
Ekonomik yapının geri kaldığı Osmanlı Devleti’nin son dönemi ile Cumhuriyet yönetimine geçişte sekiz yıl ve bu sürenin son dört yılındaki Anadolu’daki ölüm-kalım savaşı, Cumhuriyet dönemindeki iktisat politikası arayışlarını ve kurumsal yapıyı derinden etkilemiştir. Bununla birlikte elde edilen başarılar veya başarısızlıklar tümüyle geçmişe bağlı değildir. Her dönemin kendi içerisindeki oluşumlar da bu gelişmeleri etkilemiştir.
( www.genbilim.com )
Bu yüzden
iktisat politikası uygulamaları ve dönüşümlerinin başarı ve
başarısızlıklarının yargılanması yerine saptamalar üzerinde
durmaktayız. Bu açıdan bakıldığında, çalışma; Cumhuriyet’in
kuruluşundan günümüze kadarki seksen yıllık dönemi kapsayan geniş bir
süreci resmetmekle birlikte analiz açısından bir durum saptaması
niteliği taşımaktadır.
Bu saptamalar, günümüze kadarki gelişme sürecini
belirli dönemlere ayırarak yapılmaktadır. Dönemleme önemli bir sorundur
ve incelenen ve öne çıkarılan konular açısından çok farklı şekillerde
yapılabilir.
Bizim yaklaşımımız , 1923’ten günümüze kadar geçen
süreyi üç genel döneme -1923-1946, 1946-1980 ve 1980’den günümüze- ve
bunları da genel dönemlemelerden özü itibariyle ayrılamayan ve analizi
kolaylaştıran alt bölümlere ayırmaktır. Böyle bir dönemlemenin
yapılmasında önemli gördüğümüz iki husus rol oynamaktadır. İlki,
ulus-devlet kurma çabası, ikincisi dünya konjonktüründeki gelişmeler.
Aslında ulus-devlet kurma çabasının 1923-1980 dönemini kapsadığını
söylemek yanlış olmaz. Ancak bu dönemin iki aşaması bulunmaktadır.
1923-1946 yıllarını kapsayan birinci dönem henüz dünyada egemen bir
düzenin olmadığı süreyi, 1946’dan 1980’e kadar ise dünya düzeninde
böyle bir egemen gücün olduğu (Pax Americana) süreyi ifade etmektedir.
1923-1980 arasındaki sürecin Türkiye’deki iktisat politikalarını
etkileyen ve şekillendiren unsurları ise dönem dönem hızlanan karma
ekonomi ve ithal ikamesi -1930 sonrasında Keynesçilikle birleşen- ile
sosyal refah devleti uygulamalarıdır.
1980 sonrası döneme damgasını vuran gelişme ise
ulus-devletin yeniden yapılanması ve yeni devlet modelini bulma
arayışlarının küreselleşmenin ikinci dalgası ile biçimlenmesidir.
1. 1923-1946 Dönemi
1.1. Dışa Açık Ekonomi: 1923-1929
Genç Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun
son döneminde, dünya ekonomisi içinde hammadde ihracatçısı, sınai ürün
ithalatçısı ve dış borçlanmalar, Duyun-u Umumiye İdaresi ile sürekli
imtiyazların verilmiş olduğu bir iktisadi yapıyı devralmıştır .
1923-1929 arasındaki yıllar devlet işletmeciliği ve müdahalelerinin
asgari düzeyde tutulduğu ve piyasa şartlarında sanayileşmenin
benimsendiği yıllardır. Bunda iki önemli husus rol oynamıştır.
Birincisi ilk yıllardaki mevcut ekonomik tablo, ikincisi de dönem
içerisindeki gelişmelerdir.
İlk yılların ekonomik tablosunu yokluklar
belirlemektedir. Bu yoklukların en başında ise milli ellerde sermaye
birikiminin olmaması gelmektedir. İlk yıllardaki iktisat
politikalarının atmosferinde ve daha sonraki uygulamalarda bu
yoklukları ortadan kaldıracak, sermaye kazançlarını milli olmayan
unsurlardan milli unsurlara aktaracak, kalkınma hamlesini devlet
desteğiyle ve milli özel girişimci eliyle sağlayacak milli iktisat
anlayışı bulunmaktadır . Ancak Lozan Antlaşmasının gümrüklerle ilgili
düzenlemeleri nedeniyle korumacı, sanayileşmeci milli iktisat anlayışı
arka planda kalmıştır.
Dönem içinde iktisat politikalarını etkileyen iki
önemli gelişme, İzmir İktisat Kongresi ve Lozan Barış Antlaşmasıdır.
Atatürk daha Cumhuriyet ilan edilmeden Şubat 1923’te İzmir’de,
izlenecek iktisat politikalarının ve iktisadi kalkınma hamlelerinin
tespiti için iktisat kongresini toplamıştı . Çağdaş uygarlık seviyesine
ulaşmada Batının birtakım kurum ve kuralları alınarak en kısa zamanda
iktisadi ve toplumsal gelişmeye ulaşılması istenmekteydi.
İlk yılların iktisat politikalarına damgasını vuran ve
iktisat politikalarında dışa açık bir yapının izlenmesine neden olan
diğer önemli gelişme Lozan Barış Antlaşması’dır. Antlaşmanın 28.
maddesinde Türkiye’de kapitülasyonların her bakımdan kaldırıldığı hükme
bağlanmakla birlikte diğer iki önemli gelişme lehimize
sonuçlanmamıştır. Antlaşma hükmü gereği, gümrük tarifelerinin beş yıl
süre ile 1916 yılındaki seviyede tutulması, sınai üretimi bir süre daha
gümrük korumasından mahrum bırakmıştır. Ayrıca Osmanlı dış borçlarından
bir bölümü genç Cumhuriyet tarafından devranılmış ve daha başlangıçta
borç yükü altına girilmiştir.
Bu tarihlerde iktisat politikası ile ilgili kararları
uygulamak amacıyla bir dizi düzenleme de yapılmıştır . Ancak bütün
çabalara rağmen ülke arzu edilen düzeyde hızlı bir sanayileşme atılımı
gösterememiştir. Bunun nedeni yukarıda izah edilen faktörlerin
yanısıra, altyapı, sermaye, girişimci ve teknik eleman yetersizliğidir.
Yabancıların belirsizlik nedeniyle yeni yatırımlara gitmemesi ve gayrı
müslim azınlıkların ülkeyi terk etmesi sınai üretimi olumsuz etkileyen
diğer nedenlerdir. Devletin sanayiye yatırım yapmak eğilimi vardır,
ancak yetersiz kamu sermayesinin önemli bir bölümü demiryolu yapımı ve
yabancıların elindeki demiryollarının satın alınmasında kullanılmıştır.
Milli iktisat anlayışı içerisinde sermayenin yerli ellerde toplanması
istenmektedir.
Bu dönemde Milli İktisat anlayışının da etkisiyle para
politikasında sağlam ve istikrarlı para anlayışı hakim olurken maliye
politikasında denk bütçe ve düzgün ödeme ilkesi benimsenmiştir.
Genişlemeci bir maliye politikasından titizlikle kaçınılırken, açık
finansmana ve borçlanmaya sıcak bakılmamış, önce gelirin edinilmesi
sonra harcanması söz konusu olmuştur. Bu dönemde zaten merkez
bankasının bulunmayışı kağıt para arzının artırılması ihtimalini de
ortadan kaldırmıştır. Para ve kredi faaliyetlerini düzenleyecek bir
milli bankanın kurulmasına ilişkin İzmir İktisat Kongresi’nde
başlatılan faaliyetler ancak 11 Haziran 1930’da 1715 Sayılı yasayla
T.C. Merkez Bankası’nın kurulmasıyla sonuçlanmıştır .
1.2. Devletçilik: 1930-1939
1930 ve 1931 yılları korumacı-devletçi iktisat
politikalarının hakim olduğu döneme geçişi temsil eden yıllardır.Dünya
ekonomisinin girdiği büyük bunalım yıllarında Türkiye ekonomisi dışa
kapanarak devlet eliyle bir sanayileşme hamlesine girmiştir. Krizin
hammadde fiyatlarını sanayi fiyatlarından daha çok düşürmesi sonucu bir
önceki dönemdeki serbest ticaret-açık kapı politikalarının
sürdürülmesinin dış ticarette yaratacağı olumsuz gelişmeler sezilmişti.
1929’da Lozan’ın sınırlamalarının da son bulmasıyla ithalatı denetleyen
koruma önlemlerine başvurularak koruma duvarları altında eskiden ithal
edilen sınai tüketim mallarında ithal ikameci yatırımlara gidildi.
Böylece bunalım döneminde azgelişmiş ülkelerin sanayisiz yapıyı
değiştirmeye yönelik ilk adımlarına Türkiye de katıldı.
Devletçi iktisat politikaları iki şekilde yürütüldü.
İlki devlet işletmeciliği, ikincisi de fiyat mekanizması, dış ticaret
gibi konularda iktisadi yaşamın kontrol yoluyla düzenlenmesi. Bu
kapsamda bir dizi kanun ve düzenleme çıkarıldı.
Bu yıllarda Türkiye planlama deneyimi de yaşadı. Hatta
Sovyetler Birliği’nden sonra dünyada ilk planlama deneyimlerinden
birinin Türkiye’de yaşandığı söylenebilir.
1930-1939 yılları genel olarak değerlendirildiğinde,
dünya ekonomisi krizin etkileri ile uğraşırken ve geri kalmış ülkelerin
birçoğunu da bu bunalıma çekerken, Türkiye’nin bir ölçüde krizin
dışında kalmayı başardığı ve sanayileşme adına önemli adımlar attığını
söylemek mümkündür. Bunu da mümkün olduğu kadar dışa kapalı bir iktisat
politikası ışığında ve kamunun sanayi teşebbüslerinin yatırımlarını
planlama çabaları ile gerçekleştirmiştir.
1.3. Savaş Yılları: 1940-1945
1940-1945 yılları savaş yıllarıdır. Bu dönemde,
savaşın çıkması ile birlikte seferberlik havasına giren Türkiye’de,
faal nüfusun önemli bir kısmının silah altına alınması ve devlet
bütçesinin giderek artan oranının savunma giderlerine ayrılması, kısaca
1940-1945 arasında ülkenin bir savaş ekonomisine girmesi söz konusudur.
Dönemin tümü dikkate alındığında temel ve ara malların
dağıtımının devlet eliyle yapıldığı; resmen özel ticarete bırakılan
alanlarda ise Milli Korunma Kanunu’nun öngördüğü polisiye tedbirlerinin
ve fiyat kontrollerinin uygulandığı söylenebilir. Varlık vergisinin de
aynı doğrultuda uygulandığı belirtilmelidir . Söz konusu düzenlemelerin
hangi alanlarda ve nasıl etkiler yarattığı konusu çalışmamızın
çerçevesini aşacağı için burada girmeyeceğiz. Ancak savaş ekonomisinin
gerektirdiği koşullar içinde bu önlemlerin kaçınılmaz olmakla birlikte,
karaborsa, vurgun ve spekülasyon ortamını da beraberinde getirdiği, bu
ortam içinde Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinde önem taşıyan sermaye
birikimi rejimine de yol açtığını vurgulamadan geçemeyeceğiz .
2. 1946-1980 Dönemi
2.1. Yeni Dünya Düzeni (Serbest Dış Ticaret): 1946-1960
1929 Büyük Dünya Bunalımı ve devam eden yıllarda
yaşanan İkinci Dünya Savaşı korumacı, ithal ikameci politikaları
gündeme getirmiştir. Bu süreçte devletin ekonomiye müdahalesi ve teorik
ve pratik altyapısının uluslararası Keynesçilikle atılmış olması savaş
sonrasında ithal ikameci birikim modelinin AGÜ’lerde benimsenmesinin ön
hazırlığı olmuştur. Bu çerçevede tek merkez devlet konumundaki ABD’den
yayılan üretken sermaye, çevre ülkelerdeki sanayileşmenin yönünü
belirlemiştir .
Türkiye’de tek partili rejimden çok partili
parlamenter rejime geçiş yılı olan 1946, iktisadi yapıdaki dönüşümlerin
de başlangıcı sayılabilir. Savaş sırasında İsmet İnönü’nün Türkiye’nin
savaşa girmesini önlemesi ve Fransa ve İngiltere ile ilişkileri
sürdürmesi, bundan sonra da ilişkilerin batı ile devam ettireceğini
gösteriyordu. Bu oluşum çok partili sisteme geçmeyi zorunlu hale
getiriyordu. Bunun ekonomik anlamdaki yansıması ise devletçilikten
ayrılıp liberal ekonomiye yönelmeydi.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında, özellikle ticaret
sermayesi birikiminin hızla artması ve bu kesimin iç ve dış etmenlerin
de katkısıyla toplumsal ve ekonomik gelişmelerde ön plana çıkması
dönüşümün belirleyici özelliği olmuştur. Bu özellik, tarım kesiminde
hızlı makineleşme, yeni alanların tarıma açılması, fiyat destekleme
politikaları ile kırsal kesimin pazara yönelmesi ile destek kazanmıştır
.
Kırsal alanın pazara açılması ve İkinci Dünya Savaşı
sonrasında dünyada esen tüketim rüzgarları ve bundan Türkiye’nin de
etkilenerek yerli tüketim kalıplarını değiştirmeye başlaması iç pazarın
genişlemesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Cumhuriyetin
kuruluşundan 1929 yılına kadar gözlenmiş olan ekonomide serbest dışa
açık politikaların 1946 yılından itibaren, fakat farklı bir ortamda
yeniden gündeme geldiği söylenebilir . Türkiye 1930 öncesinde olduğu
gibi, temel tarım ürünleri ve hammadde ihracatçısı ve mamul mal
ithalatçısı konumuna bürünmüş, ABD de bu yapının sürdürülmesinde ısrar
etmiştir .
Savaş sonrasında yeterli döviz rezervi bulunan hatta
dış ticaret fazlası olan Türkiye, dünya ekonomisindeki serbestleşme
doktrininin etkisiyle dış yardım arama çabasına girişmiş ve Truman
Doktrini, daha sonra da Marshall Planı çerçevesinde dış yardım almıştır.
Dönem içinde, özellikle de 1950’de Demokrat Parti’nin
iktidar olmasından 1954 yılına kadar, dışa kapalı ve korumacı, içe
dönük iktisat politikaları hızla terk edilmiş, serbest dış ticaret
rejimi benimsenerek, dış pazarlara yönelik bir kalkınma anlayışı
izlenmiştir . Ancak, ithalat artışının dış açıkları kronik hale
getirmesiyle, ekonomik yapı dış yardım, kredi ve yabancı sermaye
yatırımlarına dayanarak ayakta durabilen bir duruma gelmiştir.
Kronikleşen dış açıkların finanse edilme biçimi ise
döviz bağımlılığı koşullarının yaratılma sürecini hızlandırmada büyük
rol oynamıştır. Bu yıllarda her yıl dış açık verilmeye başlanmasına
rağmen ülkeye verilen dış yardımlar döviz kıtlığı koşullarının
oluşmasını bir süre engellemiştir. Bu süreç ise ilerde döviz
bağımlılığını giderek belirgin hale getirmiştir.
1954 yılından itibaren gerek dış ticarette gerek tarım
sektöründe meydana gelen tıkanmalar sonucunda tarıma ve dış ticarete
dayalı sanayileşme politikası terkedilerek, yerine sanayileşmeye
öncelik veren korumacı, ithal ikamesine yönelik politikalar tercih
edilmiştir. Türkiye bu dönemden itibaren iç pazara yönelik, tüketim
malları üretimini ön plana çıkaran bir ithal ikameci sanayileşme
sürecinde yol almaya başlamıştır .
İthal ikameci sanayileşmenin uygulandığı, dönemin
ikinci yarısında da enflasyon oranı düşürülememiş, dış ticaret açıkları
kapatılamamıştır. 1958 yılına doğru Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı
dış yardımların gereken düzeyde sürdürülebilmesi için bir istikrar
programının uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür. Türkiye dış
yardımların kesilmesini göze alamadığından 4 Ağustos 1958’de istikrar
programını uygulamaya koymuştur.
Programla devalüasyon yapılmış, dış ticaret rejimi
yeniden düzenlenmiş, para arzı kontrol altına alınmış, KİT ürünlerinin
fiyatları yükseltilmiştir. Ancak bu yıllarda devalüasyon ve KİT
fiyatlarının yükseltilmesi fiyatlar genel seviyesinin hızla
yükselmesine yol açmış, fiyat artışları 1959 yılında da devam etmiştir.
Sonuç olarak 1958 istikrar programı da enflasyonu
önlemede ve ödemeler dengesi açıklarını gidermede başarılı olamamış ve
1959 yılında ekonomide bir durgunluk baş göstermiştir.
2.2. Planlama ve İthal İkamesinde Birinci Aşama :1960-1970
1950-1960 yıllarını kapsayan on yıllık dönem boyunca
muhalefetin de etkisiyle sürekli, iktidarın plansız uygulamalarının
yarattığı olumsuz gelişmelerden söz edilmiş; bu durum kamuoyunda bir
planlama özlemi doğurmuş ve Türkiye’de tüm sorunların planlama ile
çözülebileceği kanısı uyanmıştır. 27 Mayıs 1960 tarihinde Silahlı
Kuvvetler ülke yönetimine el koyduğunda ekonomi 1958 bunalımından
çıkmıştır, ancak 1950’lerin sonunda yaşanan maliye ve dış ödemeler
dengesizliklerinin yarattığı piyasa kıtlıkları iktisadi plan konusunu
iyice gündeme oturtmuştur . Ekonomiyi planlara bağlamak, yatırımları
planlarla yürütmek Demokrat Parti’nin siyasi anlayışına ters düşmesine
rağmen ABD ve dış yardım kuruluşlarının çevre ülkelerin içe dönük
sanayileşme modelinin işleyebilmesi için planlamanın gerekli olduğu
yönündeki telkinleri, dış yardımların tehlikeye düşmesi olasılığı
karşısında Türkiye’yi dönemin siyasi iktidarı tarafından bir
Koordinasyon Bakanlığı’nın kurulmasına kadar götürmüştür . Bu açıdan
bakıldığında planlı bir ekonomiyi dış borç veren çevreler de
istemektedir. Verilen borçların geri alınması açısından, dış borçlanma
ve yabancı sermaye girişi, ekonominin belirli programlara göre
düzenlendiği güvenilir ve açık bir ortamı gerektirmektedir. Nitekim
daha sonra Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hazırlanmasında
katkıda bulunacak olan Tinbergen incelemeler yapmak üzere Türkiye’ye
gelmiş ve bir iktisadi danışma kurulu kurulmuştur .Söz konusu
gelişmeler 1960 sonrası planlamanın çekirdeğini oluşturmuştur.
1960’lar planlama çerçevesinde ithal ikameci
sanayileşme stratejisinin temel hedefleri doğrultusunda başarılı
sayılacak uygulamaların yaşandığı yıllar olmuştur. İthal ikameci
sanayileşme politikası her ne kadar yoğun devlet müdahalesini zorunlu
olarak içinde barındırsa da bu noktada müdahaleler daha çok özel
kesimin sermaye birikim koşullarının sağlanmasına yönelik olmuştur.
Milli Birlik Hükümeti’nin desteğini alan ve bir süper
bakanlık hüviyetine bürünen DPT’nin vasıtasıyla bu dönem içerisinde
KİT’lerin Merkez Bankası tarafından para basılarak finanse edilmesine
son verilmiş, yine KİT’lerin birbirlerine olan borçları temizlenerek
kamu kuruluşlarının Merkez Bankası’na olan net borçları Hazine’ye
devredilmiştir .
1960’lı yılların sonuna doğru KİT’lerin Merkez
Bankası’ndan borç alma yolu kapanmış olmasına rağmen, hükümetin para
basarak gelirlerinin üstünde harcama yapması ve popülist amaçlarla
sübvansiyon dağıtma geleneğini devam ettirmesi, ayrıca dış borçlar
konusunda yaşanan olumsuzluklar 1950’lerin sonunda yaşanan sürecin
tekrar karşımıza çıkmasına neden olmuştur .
2.3. İthal İkamesinde ikinci Aşama: 1970-1980
Türkiye ekonomisi 1960’lı yılların sonuna kadar tarım,
hizmetler, sanayi ve diğer sektörlerde önemli gelişmeler kaydetmiştir.
Fakat, bu gelişmelerin büyük bir bölümü dış borçlardan karşılanmıştır.
Böyle bir gelişme stratejisinin ekonomiyi eninde sonunda büyük bir
darboğaza sürükleyebileceği kolayca tahmin edilebilir. 1970 yılında söz
konusu darboğazı aşabilmek, iç kaynakların etkin kullanımını sağlamak
ve yeni kaynaklar yaratmak amacıyla, dönemin hükümeti, bir yandan
Finansman Kanunu ile yeni vergi düzenlemelerine giderken, bir yandan da
ihracatın sürekli olarak plan ve programlarda gösterilen hedeflerin
altında kalması nedeniyle %66,6 oranında devalüasyon yaparak Türk
Lirası’nın değerini düşürmüştür.
Devalüasyondan sonra hızlanan ihracat ve işçi dövizi
girişi nedeniyle döviz rezervleri artmış, fakat daha sonraki yıllarda
özellikle petrol fiyatlarındaki yükselme sonucu artan döviz
gereksinimleri ve ihracatın gerilemesi nedeniyle rezervler kısa sürede
erimiş ithalatı karşılamak için aşırı bir şekilde borçlanmaya
gidilmiştir.
Borçlanmanın kolayca yürütülebilmesi için dış ticaret
ve kambiyo rejimlerinde yeni ayarlamalara gidilmiş, dış kaynak
bulabilmek için daha önce kullanılmış olan yöntemler tekrar
güncelleştirilmeye çalışılmıştır(Türkiye’de DÇM gibi).
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, Türkiye uzun bir
süre ithal ikame sanayileşme politikası izlemiştir. 1954 yılı ve
sonrasındaki döviz bunalımı yıllarında, ithal ikamesi sermaye
birikiminin en önemli kaynağı olmuştur. 1960 sonrasında ise, ithal
ikamesi, planlar ve diğer yasal ve kurumsal düzenlemelerle
resmileşmiştir. Türkiye ekonomisi, ithal ikamesinin birinci aşaması
sayılan ve birinci plan dönemini kapsayan 1963-1967 döneminden sonra,
1970’li yıllardan itibaren ithal ikamesinin ikinci aşaması olan ara ve
sermaye malları ikamesi aşamasına geçmiştir. Dönem boyunca petrol
krizinin yarattığı olumsuz gelişmelere rağmen stratejide herhangi bir
değişiklik olmamıştır . Ancak, dönemin sonunda ithal ikamesinin
büyümeye olan katkısının negatif olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca,
ekonominin ithalata olan bağımlılığı da artmıştır.
Türkiye’de, ithal ikamesi kapsamında yürütülen
korumacı ve popülist politikalar, ülkeyi üretmeden tüketir hale
getirmiş ve bu tüketim yapısı ısrarla sürdürülmeye çalışılmıştır. Bu
şekildeki bir yapılanma nedeniyle, özel kesim daha karlı bulduğu iç
pazara yönelmiş, ithalata bağımlılık giderek artmış ve ithal
ikamesinden beklenen dışarıyla rekabet edebilecek ve ihracata
yönelebilecek bir sanayi yapısı kurulamamıştır. Dönem içerisinde, işçi
dövizleri, DÇM ve kolay bulunabilen kısa vadeli dış borçlar, söz konusu
yapıyı 1979’a kadar taşımıştır . Ancak bu yıllarda, yeni petrol
zamları, vadesi gelen dış borçlar ve siyasal istikrarsızlıklar ülkeyi
tam bir çıkmaza sokmuştur.
3. 1980’den Günümüze
3.1. 1980-1990 Dönemi: 24 Ocak Kararları
Türkiye’nin ithalatında önemli bir kalem olan petrol
fiyatının yükselmesi döviz ihtiyacını önemli ölçüde artırırken buna bir
de dış borç bulmada karşılaşılan sorunlar eklenince, Türkiye üretimde
kullanılan girdilerini ithal edememeye başlamış, temel mallarda ortaya
çıkan kıtlıklar ise karaborsa ve kuyrukları doğurmuştur.
Ekonomideki bu tıkanmanın aşılabilmesi için yeni dış
kaynak arayışına girişilmiştir. Dünya Bankası, IMF gibi dış kaynak
sağlayan kuruluşlar bu yardımları ekonomide yapısal bir dönüşüm
yapılması şartına bağlamışlardı. Bunun üzerine 1980 yılında bu yapısal
dönüşümleri de içeren ‘’24 Ocak Kararları’’olarak anılan bir dizi önlem
uygulamaya konuldu. 24 Ocak Kararları her ne kadar kararlılık önlemleri
gibi algılansa da yeni bir dönüşümün temel taşlarını koyarak kalıcı
öğeler taşımaktadır.
Söz konusu önlemlerle ‘’ithal ikameci’’ kalkınma
politikasından ‘’ihracata yönelik’’kalkınma politikasına geçilmiş,
80’li yıllar boyunca bu kararlara çeşitli eklemeler yapılmış,
değişikliklere gidilmiş fakat ana tema değiştirilmemiştir . Yapılan
düzenlemelerle, ekonominin dışa açılması, piyasa mekanizmasının
geliştirilmesi, kamu kesiminin sınırlanması, enflasyonun kontrol altına
alınması, yabancı sermayenin teşviki hedeflenmiştir.
3.2. 1990-1995 Dönemi: 5 Nisan Kararları
1984-1989 yılları arasında Türkiye ekonomisinde bir
genişleme dönemi yaşanmıştır. Bu dönemde Batı ekonomilerinde meydana
gelen canlanma, Türkiye’nin izlediği ihracata dayalı büyüme stratejisi
ile de örtüşerek ihracatın artmasına neden olmuş ve Türkiye ekonomisi
bir genişleme sürecine girmiştir. Fakat 1990’a gelindiğinde dış dünyada
iki önemli gelişme Türkiye ekonomisini direkt olarak etkilemiştir.
Bunlar, İran-Irak savaşının sona ermesi ve 1990 Körfez Krizidir. Bu iki
dış gelişme Türkiye için önemli iki pazarın kaybolmasına neden
olmuştur. Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren ve etkileyen bu iki
gelişmeye ek olarak dünya ekonomisinde de bir daralma süreci
yaşamıştır. Tabi ki, bunların hepsi birlikte Türkiye’nin ihracatı
üzerinde olumsuz etki yaratmıştır. Ülke içinde kamu açıklarının
enflasyon üzerinde yarattığı baskı ve izlenen kur politikası ile diğer
ekonomik kötü gidişat 1994 krizine götüren ortamı hazırlamış ve Nisan
ayında ekonomik tedbirlerin alınması kaçınılmaz olmuştur.
Söz konusu program sıkı maliye politikası ile sıkı
para politikası esasına dayalı ortodoks; ücret artışlarının bütçe
ödenekleri ile sınırlı tutulduğu, KİT ürünlerinin fiyatlarının önce
artırılıp 6 ay sabit tutulduğu heterodoks politikalar içeren karma bir
yapıya sahiptir .
Dönemin koalisyon hükümeti 5 Nisan kararlarını alırken
temel sorun olarak, kamu finansmanında yaşanan dengesizliği görmüş ve
tedbirlerini o yönde almıştı. Buna göre kısa dönemde, yatırım ve cari
harcamalar kısılacak ve geçici vergiler kanalıyla kamu dengesi kısa
dönemde tutturulacaktı. Bu amaca kısmen de olsa 1994 yılı içinde ve
1995 yılının ortalarına kadar ulaşıldı. Ancak erken seçim dolayısıyla
harcamaların tekrar artırılması ve ek gelirlerin sağlanamaması ile
başlanılan noktaya geri dönüldü. MB’nın ve Hazine’nin disiplini
bozuldu. IMF, erken seçim kararının alınması ile ekonomideki kontrolü
bıraktı.
Seçim sonrası, uzun süren pazarlıklar sonucunda Anayol
hükümetinin kurulması ile sorunlar çözülemedi. Koalisyon hükümetinin
verimli çalışması mümkün olmadı. Siyasi belirsizlik ekonomide süratle
alınması gereken önlemlerin gecikmesine neden olmuştur. O kadar ki,
Türkiye ile yeni bir stand-by anlaşması yapabileceğini söyleyen IMF
yetkilileri, siyasi belirsizlik dolayısıyla bundan vazgeçerek Türkiye
ekonomisinin kötüye gittiğini belirten bir rapor hazırlayarak
Türkiye’den ayrılmıştır.
3.3. Son dönem: 1996-2003
1996-1998 yılları arasında kısa süreli hükümetler
döneminin yaşanması belirsizliği artırırken, orta ve uzun vadeli
istikrar programlarının uygulanması da mümkün olmamış, uygulanan
önlemler ise bir defalık kaynak bulmaya yönelik kısa vadeli arayışlar
olmuştur. Türkiye ekonomisinde 1995 yılında başlayan hızlı büyüme
eğilimi, 1998 yılının Nisan ayına kadar devam etmiş, ancak hem
yurtiçindeki siyasi istikrarsızlık hem de Güneydoğu Asya’da ve daha
sonra Rusya Federasyonu’ndaki mali kriz nedeniyle sona ermiştir
Bu gelişmelerin sonucunda 1999 yılının sonuna doğru
ekonomik görünüm son derece karamsar bir yapıya bürünmüş, ekonomik
büyüme -%6.1 olmuş, enflasyon (TEFE) %70’e, Hazine’nin yılllık bileşik
faizi ortalama %106’ya ulaşmış, bütçe açıkları ise taşınamaz bir
noktaya ulaşmıştır . Artık hiperenflasyon aşamasına gelindiği kanısı
hakim olmaya başlamıştır. Bir de buna 1999 yılının seçim yılı olması
nedeniyle ortaya çıkan belirsizliğin yarattığı etkiler eklenmiştir.
1999 yılında yeni kurulan koalisyon hükümeti ekonomideki bu kötü
gidişatı önlemek ve dış kaynak bulmak amacıyla IMF ile anlaşmaya
oturmuştur. Ancak yapılan anlaşma yeni bir sürecin başlatılması
şeklinde değil de daha önce başlayan stand-by arayışlarının devamı ve
sonucu niteliğinde olmuştur.
1999 Nisan ayı genel seçiminde oluşan üçlü koalisyon
hükümeti Temmuz-Aralık aylarını kapsayan, daha önceki sürecin devamı
olarak Yakın İzleme Anlaşması uygulamasını başlatmış ve 1999 Aralık
ayında da 2000-2002 yıllarını kapsayan üç yıllık orta vadeli stand-by
anlaşmasını imzalamıştır. Bu çerçevede Ocak 2000’de sıkı para ve döviz
kuru politikası ile bankacılık sektöründe yapısal dönüşümleri içeren
‘’Enflasyonu Düşürme Programı’’ başlatılmıştır . Program 2000 Kasım ve
2001 Şubat aylarında yaşanan krizler nedeniyle kesilmiş ve ‘’Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programı’’ uygulamaya konulmuş ve 2002 yılı başında üç
yıllık (2002-2004) yeni bir stand-by anlaşması imzalanmıştır.
Aralık 1999 niyet mektubu ile başlayan süreçte
programın hedefi enflasyon ve reel faizlerin düşürülmesi ve büyümenin
sağlanmasıdır. Bu amaçla istikrar önlemleri olarak enflasyonun üç yılın
sonunda tek haneli olması, reel faizlerin düşürülmesi ve kamu kesimi
borçlanma gereği (KKBG)’nin azaltılması ve sıkı döviz kuru politikası
(döviz kuru çıpasına dayalı anti-enflasyonist) araçları kullanılmaya
başlanmış, programda Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinden sonra
yenilenen 2002-2004 stand-by anlaşması ile bu kez dalgalı kur
politikasına geçilmiştir .
Programın yapısal reformlar ayağı ise, bankacılık
yasası (BDDK’nın oluşturulması), SSK yasasının değiştirilmesi ve prim
oranlarının yükseltilmesi, tarımsal desteklemenin kaldırılması ve
Tahkim Kanunu’nu kapsamaktadır. Söz konusu reform taahhütlerinin hepsi
yerine getirilmiştir. Programın makro ekonomik istikrar ayağı ise
aksamıştır. Bunun nedeni 2000 ve 2001 krizlerine bağlanabilir. Ancak,
söz konusu krizlerin, özellikle birincisinin program tarafından
yaratıldığı, ikincisinin de ilkinin sonucu olduğunu söylemek mümkündür.
Örneğin, 2000-2002 programının sabitlenmiş kur ve Merkez Bankası’nın
net iç varlık kısıtına dayalı uygulaması (para kurulu benzeri para
politikası) Merkez Bankası’nın borç veren son mercii fonksiyonunu
ortadan kaldırarak etkinsizleştirmiş, krizi başlatan ve kontrol
edilmesini güçleştiren sebep olmuştur. Merkez Bankası Stand-by ile 2000
yılının başından itibaren net iç varlıklar tavanını, dış varlıklardaki
artışlar dışında aşmamayı taahhüt ettiği için, piyasalara açık piyasa
işlemleri yoluyla müdahale edememiştir. Böylece bankacılık kesiminin
yeterli döviz fazlasına sahip olmaması ve yurt dışına sermaye çıkışının
biraz artması ile piyasalardaki güvensizliğin bir anda yaygınlaşması
Kasım ayında ortamı bir likidite krizine sürüklemiştir. Faizlerdeki
hızlı yükseliş kamu ve özel bankaların mali yapılarını daha da bozmuş,
programa olan güven iyice sarsılmış, özellikle kamu bankalarının aşırı
likidite ihtiyaçları ödemelerin kilitlenmesine neden olarak, Şubat
2001’de tekrar, bu sefer bir döviz krizine girilmiştir. Bunun üzerine
‘’Enflasyonu Düşürme Programı’’na son verilerek Nisan 2001’de, öncelik
olarak mali istikrara önem veren ‘’Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’’
uygulanmaya başlanmıştır.
‘’Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’’, kamu maliyesi,
gelirler politikası, özelleştirme, bankacılık, para politikası ve acil
yasal düzenlemeler çerçevesinde bir dizi tedbiri içermektedir. Kasım ve
Şubat krizlerinin mali piyasalarda, özellikle bankacılık kesiminde
yarattığı olumsuz gelişmeler dikkate alınarak paket üç aşamalı olarak
belirlenmiştir. Bunlar, bankacılık sektörüne ilişkin alınacak
tedbirlerle kriz ortamından süratle çıkış, faiz ve döviz kuruna
istikrar sağlamak suretiyle ekonomik birimlere orta vadeli bir
perspektif hazırlamak ve makroekonomik istikrarı tesis ederek
istikrarlı bir büyümeyi sağlamaktır. Program uzun dönemde enflasyon
hedeflemesi sistemine geçilmesini amaçlamaktadır ve Merkez Bankası
yıllık enflasyon hedeflerini açıklayarak buna hazırlık yapmaktadır.
Son olarak ‘’Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’’ 2003
yılında da uygulanmaktadır. Bununla birlikte, Kasım 2002’de genel
seçimlerle tek başına iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ise
‘’Acil Eylem Planı’’ adı altında, kamu maliyesi, gelirler politikası,
özelleştirme, bankacılık, para politikası, reel sektör, alt yapı
yatırımları ve eğitim gibi alanlarda üçer, altışar ve bir yıllık bir
dizi tedbiri uygulamaya koyacağını ve IMF ile yapılmış olan anlaşma ve
taahhütlere bağlı kalacağını dile getirmiştir.
Sonuç
Yaptığımız bu çalışma, başlangıçta da değinildiği gibi
yargılamalardan ve spekülatif açıklamalardan uzak durarak sadece
dönemlerin genel özellikleri çerçevesinde yürütülen iktisat politikası
uygulamalarını saptamaya yönelik olmuştur. Dönemlerin özellikleri
vurgulanırken toplumsal ve siyasal gelişmelerin de öne çıkartılması
gerektiği düşünülebilir. Ancak, konunun çerçevesi çalışmanın bu yönünün
biraz daha sınırlı kalmasını zorunlu kılmıştır.
Seksen yıllık Cumhuriyet tarihinde iktisat
politikalarının gelişimi ülkenin kendi iç dinamikleri ve dünya
konjonktürü tarafından belirlenmiştir. Bu belirleniş dönemlere
ayrılarak incelenmeye çalışılmış ve dönemleme konusundaki yaklaşımımız
ortaya konulmuştur; ancak tarihsel dönemleme çerçevesinde açıklanan
iktisat politikası gelişmelerini bıçakla keser gibi ortaya koymak
mümkün değildir. Buna rağmen önemli dönüşümlerin olduğu ve dönemlere
ayırmadaki temel yaklaşımımızı da ortaya koyan, yukarıda da
açıkladığımız belirli yıllar bulunmaktadır. Sonuç olarak bu belirli
yıllara denk gelen dönüşümleri de göz önünde tutarak seksen yıllık uzun
bir süreci bir bütünlük içerisinde aktarabilmek asıl kaygımız olmuştur.
Kaynakça
Boratav, Korkut, Türkiye İktisat Tarihi, 1908-1985, Gerçek Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul 1989.
Boratav, Korkut, Türkiye’de Devletçilik, Savaş Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara 1982.
Kuruç, Bilsay ‘’Cumhuriyet Döneminde İktisat
Politikaları Üzerine Gözlemler’’, Bilanço 1923-1998: Cumhuriyet’in 75
Yılına Toplu Bakış Uluslararası Kongresi, Cilt 2, 10-12 Aralık 1998,
Ankara, ODTÜ.
Kuruç, Bilsay, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilgi Yayınevi, Ankara 1987.
Oktar, Suat, ‘’Cumhuriyet’in Başında Parasal Sorunlar
ve Merkez Bankasının Kurulması’’, Marmara Üniversitesi İİBF Dergisi,
Cilt XIV, Sayı 2, 1998.
Oktar, Suat, ‘’Kuramda ve Uygulamada Enflasyon
Hedeflemesi: İngiltere Örneği’’, Banka ve Ekonomik Yorumlar Dergisi,
Yıl 36, Sayı: 4, 1999.
Eroğlu, Nadir-Ateş, Toktamış, ‘’Cumhuriyet Dönemi
İktisadi Yapı ve Finans Sistemi: 1946-1980’’, Osmanlı’dan Günümüze Türk
Finans Tarihi, İMKB, Cilt 2, İstanbul 1999.
Cem, İsmail , Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yayınevi, İstanbul 1995.
Kepenek, Yakup-Yentürk, Nurhan, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, 9. Baskı, İstanbul 1997.
Sönmez, Mustafa, Kapitalist Devlet İşletmeleri ve Türkiye, Tüm İktisatçılar Birliği Yayınları No: 2, Ankara 1978.
Yenal, Oktay, Cumhuriyet’in İktisat Tarihi, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası Yayını, 2001.
Turgut, Serdar, Demokrat Parti Döneminde Türkiye Ekonomisi, Ankara 1991.
Öniş, Ziya, Türkiye’de Dış Ticaret Politikaları ve Dış Borç Sorunu, 1980-1988, İTO Yayın No: 1989-33, İstanbul 1989.
Pamuk, Şevket, ’’ İthal İkamesi, Döviz Darboğazları ve
Türkiye, 1947-1979’’, Kriz , Gelir Dağılımı ve Türkiye’nin Alternatif
Sorunu, içinde, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul 1987.
Bahçeci, Sema, “Ortodoks ve Heterodoks İstikrar
Programları: Seçilmiş Ülke Deneyimleri ve Türkiye Örneği”, 1997,
http://ekutup.dpt.gov.tr/ekonomi/politika/bahcecis/istikrar.hml.,Erişim
16/07/2003.
Ekzen,Nazif, ‘’2. Beş Yıllık IMF-Dünya Bankası
Planı(2000-2004004) Üzerine Değerlendirmeler’’,
www.ceterisparibus.net., Erişim tarihi: 28.08.2003.
TCMB, Yıllık Rapor 1999.
Dipnotlar:
Bu çalışma Marmara Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkilap
Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin düzenlediği “80. Yılında
Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu (29-31 Ekim 2003, İstanbul)” nda
sunulmuştur.
Marmara Üniversitesi İİBF, İktisat Bölümü Öğretim Üyesi
Söz konusu yaklaşım için Bilsay Kuruç, ‘’Cumhuriyet
Döneminde İktisat Politikaları Üzerine Gözlemler’’, Bilanço 1923-1998:
Cumhuriyet’in 75 Yılına Toplu Bakış Uluslararası Kongresi, Cilt 2,
10-12 Aralık 1998, Ankara, ODTÜ, s. 21-32’den faydalanılmıştır.
Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, 1908-1985, Gerçek Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul 1989, s. 11-13.
Bilsay Kuruç, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilgi Yayınevi, Ankara 1987, s.46.
Kongrede yerli üretimin teşviki ve lüks ithalattan
kaçınılması gerektiği, girişim ve çalışma özgürlüğünün esas olduğu,
fakat tekelciliğe izin verilmeyeceği ve yabancı sermayeye iktisadi
kalkınmaya katkıda bulunmak ve yasalara uymak kaydı ile izin verileceği
belirtiliyordu.
Yapılan düzenlemelerin içerisinde Aşar Vergisi’nin
kaldırılması, İş Bankası ve Sanayi ve Maden Bankası’nın kurulması, 1913
tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun yeniden düzenlenip yürürlüğe konması
sayılabilir.,
Suat Oktar, ‘’Cumhuriyet’in Başında Parasal Sorunlar
ve Merkez Bankasının Kurulması’’, Marmara Üniversitesi İİBF Dergisi,
Cilt XIV, Sayı 2, 1998, s.244-251.
1940 yılında kabul edilen kanun ile hükümet, sanayi
ve maden kuruluşlarının neleri, ne miktarda üreteceği ve bu hedeflere
ulaşmak için işletmelerde yapılması zorunlu değişiklik ve
genişletmeleri saptamaya ve bunları kontrol etmeye yetkili kılındı.
Hatta söz konusu zorunlu önlemlere uymayan kurumlara devletin bizzat el
koyması ve işletmesi benimsendi. İç ve dış ticarette sıkı sınırlamalar
getirilerek fiyat kontrolleri ve tespiti için birçok önlem alındı ve
çoğu halde devletin bizzat ithalat yapabileceği kabul edildi. Söz
konusu önlemelerin değişen şartlara uygun hale getirilmesi için de
getirilen yeni kanunlarla Milli Korunma Kanunu’nun üzerinde
değişiklikler yapıldı.
1942’de kabul edilen Varlık Vergisi ile de servet ve
kazanç sahiplerinin servetleri ve fevkalade kazançları üzerinden bir
defaya mahsus vergi alınması söz konusu olmuştur.
1944 yılında Varlık Vergisi’nin yürürlükten
kaldırılmasından bir yıl sonra Toprak Mahsulleri Vergisi konulmuştur.
Aşara benzer bir yapıya hakim olan Toprak Mahsulleri Vergisi, toprak
ürünleri üzerinden hesaplanıp aynen veya parasal olarak tahsil
edilmiştir
Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik, Savaş Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara 1982, s. 217-267.
Bu dönem hazırlanırken Nadir Eroğlu-Toktamış Ateş,
‘’Cumhuriyet Dönemi İktisadi Yapı ve Finans Sistemi: 1946-1980’’,
Osmanlı’dan Günümüze Türk Finans Tarihi, İMKB, Cilt 2, İstanbul
1999’dan yararlanılmıştır.
İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yayınevi, İstanbul 1995, s. 376.
Yakup Kepenek-Nurhan Yentürk, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, 9. Baskı, İstanbul 1997, s. 80, 81.
K. Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, s. 74.
Dönemin iktisat politikalarındaki dönüşümü ortaya
koymak açısından Beş Yıllık İvedili Sanayi Planı ve Türkiye Kalkınma
Planı’nın incelenmesi ilginç sonuçlara götürmektedir. Bakanlıklar arası
bir komisyonca hazırlanmaya başlanan Beş Yıllık Sanayi Planı 1946
yılının ilk yarısında bitirilmiştir. Hazırlanmasına eski Kadrocu’lardan
Şevket Süreyya ve İsmail Hüsrev’in de katıldığı söz konusu plan,
kalkınma ve sanayileşme hamlelerinde devletin öncülüğünü zorunlu
görmekte ve dış ekonomik ilişkilerde ekonomik bağımsızlığın önemini
vurgulamaktadır. Bu plana rağmen 7 Eylül 1946 tarihinde, ‘7 Eylül
Kararları’ diye adlandırılan liberal tedbirler alınmıştır. Bu
kararlarla, bir dolar karşılığı Türk Lirası 1,28 den 2,80’e çıkarılarak
devalüe edilmiş, ithalattaki bazı sınırlamalar kaldırılmış, altının
satışı serbest bırakılmış ve Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisi ile
entegrasyonuna yönelik liberalizayon tedbirleri uygulamaya konulmuştur.
Dış yardım arayışına da girişen siyasi iktidar, bu aşamada Beş Yıllık
Sanayi Planı’nın söz konusu gelişmelere hiç de uygun olmadığını
görmüştür. Bunun üzerine, daha liberal iktisatçılardan oluşan bir
kadroya özel teşebbüsün öne çıkartıldığı bir plan hazırlatmıştır.
Planda yatırımların %49 gibi bir bölümünün dış yardım ve kredilerden
sağlanacağı öngörülmektedir. Resmi olarak uygulamaya geçmese de
hazırlanan Türkiye Kalkınma Planı (Vaner Planı), devletçi-korumacı bir
sanayileşme anlayışının artık terk edildiğinin somut bir belgesidir(K.
Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, s.77).
Yeni dünya düzeni, özellikle gelişmekte olan
ülkelerde devletin ekonomiye doğrudan müdahale etmemesini istemekteydi.
Bu anlayış o dönemde hazırlanan tüm yerli ve yabancı plan ve raporlarda
görülebilir. Örneğin, ABD’li bir uzman olan Max Thornburg 1947’de
hazırladığı bir raporda, Karabük Demir Çelik Fabrikası için “.. bu
tesisin müdafaası sadedinde bir çok mütalalar ileri sürülmüş olmakla
beraber bu müessese iktisadi bir faaliyete askeri ve siyasi
mülahazaların kaçınılmaz bir israf abidesi olarak durmaktadır.” diyerek
tasfiyesini istemekte, savaş ertesinde hazırlanan planda, 125 lokomotif
imal edecek bir fabrika için istenen 14 milyon dolarlık kredi, makine
ve motor imali projesi aynı kişi tarafından veto edilmektedir.
Çiftçinin ürününü nakletmesi için basit, fakat modern vasıtalara
ihtiyaç olduğunu, bunların hariçten parça olarak ithal edilerek
Türkiye’de monte edilmesi gerektiğini ileri süren Thornburg, böylece
Türkiye için montajcılığı önermekte, devletin müdahalesinin ancak özel
kesimin ihtiyacı olan altyapı, elektrifikasyon, yol ve su tesisleri
inşaatında olmasını uygun görmektedir(Mustafa Sönmez, Kapitalist Devlet
İşletmeleri ve Türkiye, Tüm İktisatçılar Birliği Yayınları No: 2,
Ankara 1978, s. 62.)
Bu yıllarda uygulanan ithal ikameci politikaların
temel amacı, bir taraftan dış ticarette sınırlamalara gitmek, diğer
taraftan bu sınırlamalar sonucunda azalan tüketim malları ithalatını
telafi etmek için, önemli ölçüde bunların ikamesine yönelik sanayileşme
sürecini devlet yatırımlarıyla gerçekleştirmek olmuştur. Bu dönemde
gündeme gelen ithal ikameci model, devletçi sanayileşme stratejisinden
tamamen farklı nitelikte olup, özel sektör denetiminde fakat tamamen
devlet işletmeciliğini kullanan bir sanayileşmeye dayalıdır. Bu yapı
içersinde özel sektörün sanayi sektörü içindeki ağırlığının artmaya
başlamasıyla birlikte devlete olan bağımlılığının artması da söz konusu
olmuştur. “Devlet işletmelerinin özel sektöre devri “ sloganı ile
iktidara gelen DP bu dönemde tersine kamu yatırımlarının ve devlet
işletmeciliğinin özel sermaye birikimi lehine önemli bir rol
oynadığının farkına varmıştır. Devletçi modele benzeyen ancak, devlet
kesiminin özel sektöre desteğinin ön plana çıkmasıyla ondan ayrılan
yeni bir karma ekonomi anlayışı benimsenmiştir. Karma ekonomi yapısı
içinde devletin ekonomik faaliyetlere müdahalesi de özel teşebbüsü
sınırlamak ve kontrol etmekten çok, onu teşvik etmek yolunda
gelişmiştir. Bu amaçla kalkınma ve sanayileşme hamlesinin
gerçekleştirilmesine yönelik olarak, gerekli alt yapı yatırımları ve
özel sektörün altından kalkamayacağı bazı temel sınai ve tarımsal
maddeler ve ara malları tesislerinin devlet tarafından kurulması
amaçlanmıştır.
Oktay Yenal, Cumhuriyet’in İktisat Tarihi, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası Yayını, 2001, s. 121.
Serdar Turgut, Demokrat Parti Döneminde Türkiye Ekonomisi, Ankara 1991, s. 185.
Tunç Tayanç, Sanayileşme Sürecinde 50 Yıl, Milliyet Yayınları, 1973, s. 139.
O. Yenal, a.g.e., s. 126.
O. Yenal, a.g.e., s. 129.
Dövize çevrilebilir Türk Lirası mevduat hesapları
(DÇM), Türkiye ekonomisinin gündemine 9 Haziran 1967 tarihli ve 1267
numaralı kararnameyle girmiştir. Bu hesapların niteliği, ülke içinde ve
dışında oturan gerçek ve tüzel kişilerin ülkeye getirmek zorunda
oldukları yetkili bankalar nezdindeki konvertibl dövizler karşılığında
açtıkları hesaplar olmalarıdır. Devletin kur garantisi tanıdığı bu
hesaplarda bulunan dövizler yetkili banka tarafından T.C. Merkez
Bankası’na devredilir. Hesap sahibi istediğinde kendisine Türk Lirası
kredisi verilir ya da isterse döviz olarak çekebilir.
Ziya, Öniş, Türkiye’de Dış Ticaret Politikaları ve Dış Borç Sorunu, 1980-1988, İTO Yayın No: 1989-33, İstanbul 1989, s. 6.
Dönem sonunda, krizin kapıyı çalmasının nedeni de
ithal ikameci yapının işçi dövizleri ve Dövize Çevirilebilir Mevduat
(DÇM) gibi dış kaynaklar bulunduğu sürece sürdürülmesi, üretken
alanlara yönelinmemesi ve aslında çok daha önce kapıyı çalmış olan
krizin bu şekilde geçiştirilmesidir(Şevket, Pamuk, ’’ İthal İkamesi,
Döviz Darboğazları ve Türkiye, 1947-1979’’, Kriz , Gelir Dağılımı ve
Türkiye’nin Alternatif Sorunu, içinde, 2. Baskı, Kaynak Yayınları,
İstanbul 1987, s. 37-69).
Bu düzenlemeler içerisinde İhracat teşvikleri,
ihracatta vergi iadesi, günlük kur ayarlamasına geçilmesi, ithalatta
liberalizasyon, Yabancı Sermaye Çerçeve Kararı ve daha sonra 1989
yılında yabancı sermaye giriş ve çıkışlarının tamamen serbest
bırakıldığı 32 sayılı karar, Katma Değer Vergisi, faizlerin serbest
bırakılması, bankalararası para piyasasının faaliyete geçmesi ve Merkez
Bankası’nın açık piyasa işlemlerine başlaması sayılabilir.
4 Şubat Kararları sonrası 1988-89 yılında gözlenen
durgunluğun önlenmesi için dünyada daha önce uygulanmış ve uygulanan,
aşırı değerli kur ve yüksek faiz politikası ve sermaye hareketlerinin
senbestleştirilmesi kanalıyla Türkiye ekonomisi bir nevi “ithalata
dayalı büyüme” diyebileceğimiz, yapay bir sınırlı canlanma dönemine
girmiştir. Mevcut mevzuat ve ekonomik koşullar banka, büyük şirket,
holding ve hatta KİT’lerin yurtdışından borçlanmasına ve elde ettikleri
bu fonlarla yüksek faiz ve kur makasından yararlanmalarına olanak
sağlamış, bu durumda oluşan açık pozisyonlar 1994 krizinin
nedenlerinden birini oluşturmuştur. Krizi hazırlayan etkenlerden birisi
de 1985 yılından itibaren kontrolden çıkmaya başlayan ve 1990 yılından
itibaren de hızla yükselen enflasyon oranıdır. Türkiye’de yaşanan
kronik enflasyonist süreç bir yandan ekonomideki belirsizliği artırıp
gelir dağılımı üzerinde olumsuz etki yaparken, diğer taraftan asıl
ortaya çıkış sebebi olan kamu açıklarının katlanarak artmasına neden
olmaktadır. Çünkü enflasyonist ortamlarda kamu gelirleri reel olarak
tahsil ve ödeme süreleri arasındaki gecikme dolayısıyla erimektedir.
Diğer yandan iç ve dış borçla finanse edilmeye çalışılan kamu açıkları,
borç anapara ve faiz ödemelerinin sürekli katlanması dolayısıyla bir
türlü daralma sürecine girememekte ve son çare olarak emisyon hacmi
arttırılarak kamu açıkları finanse edilmektedir.
Sema Bahçeci, “Ortodoks ve Heterodoks İstikrar
Programları: Seçilmiş Ülke Deneyimleri ve Türkiye Örneği”, 1997,
http://ekutup.dpt.gov.tr/ekonomi/politika/bahcecis/istikrar.hml.,Erişim
16/07/2003, s.22.
TCMB, Yıllık Rapor 1999.
‘’Yakın İzleme Anlaşması’’, 2000-2002 dönemini
kapsayan, Stand-by öncesinde belirli hedefler çerçevesinde ekonomiyi
düzenleyici önlemler içeren IMF destekli bir programdır.
‘’Enflasyonu Düşürme Programı’’ kapsamında para ve
döviz kuru gelişmelerini önceden tahmin edilebilir kılmak için ilk 18
aylık dönemde TCMB, kur politikasını enflasyona yönelik günlük kur
ayarlaması esasına dayandırmıştır. 1 ABD Doları + 0,77 Euro olarak
izlenen kur sepeti artış oranı günlük bazda bir yıllık bir süreyi
kapsayacak şekilde açıklanmış ve tüm işlemler önceden belirlenmiş
değerler üzerinden yapılmıştır. Temmuz 2001- Aralık 2002 tarihleri
arasında bu uygulamanın sona ereceği ve kademeli olarak genişleyen band
sistemine geçileceği taahhüt edilmiş, sepet kuru artış hızının
belirlenen band içinde hareket etmesi sağlanacağı açıklanmış, ancak
yaşanan krizler nedeniyle programdan, dolayısıyla söz konusu
uygulamadan vazgeçilmiştir.
Ekzen, 2000 Ocak ayından itibaren başlayan üç yıllık
stand-by anlaşmasını kesintisiz 5 yıllık orta-uzun vadeli IMF-Dünya
Bankası programı haline geldiğini vurgulamakta ve 2000-2004 dönemini
kapsayan bu programı ‘’2. Beş Yıllık IMF-Dünya Bankası Planı’’ olarak
adlandırmaktadır. Ekzen, ‘’1. Beş Yıllık IMF-Dünya Bankası Planı’’
olarak 1980-1985 arasındaki dönemi kastetmektedir ve her iki dönemin
programında da iki önemli ayağın istikrar ve yapısal uyum(reform)
olduğunu öne sürmektedir(Nazif Ekzen, ‘’2. Beş Yıllık IMF-Dünya Bankası
Planı (2000-2004) Üzerine Değerlendirmeler’’,www.ceterisparibus.net.,
Erişim tarihi: 28.08.2003.)
TCMB’nin 2003 yılı başında devam eden para programına
ilişkin ‘’2003 Yılı Para ve Kur Politikası Çerçevesi’’ adlı basına
açıkladığı değerlendirmesinin 33. paragrafında 2000-2002 Stand-by’nın
para politikasının ‘’para kurulu benzeri bir para politikası’’ olduğunu
açıkça söylemektedir. Nitekim IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye’de
enflasyonun önüne geçilmek için para kurulu uygulamasının
başlatılmasını telkin ettikleri bilinmektedir.
‘’Enflasyon Hedeflemesi’’ ile ayrıntılı bilgi için
bkz. Suat Oktar, ‘’Kuramda ve Uygulamada Enflasyon Hedeflemesi:
İngiltere Örneği’’, Banka ve Ekonomik Yorumlar Dergisi, Yıl 36, Sayı:
4, 1999.
Yrd. Doç. Dr. Nadir Eroğlu

Etiketler:
Bilimler
Tarih
Türkiye' de İktisat Politikaların Gelişimi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |