Okunma: 1015 kez
Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkuredir. Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir.
( www.genbilim.com )
Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de
fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur.
Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma, Türkistan
sahasından Hazar denizinin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının
ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top
(Kızılelma’yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler.
Buradan İran’da hüküm süren Türk boylarına, oradan da Osmanlılara
geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan’da bulunan Kızılelma’yı
bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir
Kızılelma’nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği
görülmektedir. Türkler, inandıkları Tek Tanrı’nın dünya hâkimiyetini
kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan’ın ;
“Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama
soktum” sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan’ın ağzından Türk
imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye
babam İlteriş Kağan’ı ve anam İl Bilge Hatun’u gökten tutup
yükseltmiştir.
Oğuz Kağan’ın doğumundan itibaren ilâhî bir nurla beslendiği tarihî
ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. Oğuz Kağan’ın Tanrı tarafından
ilâhî kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı
kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz’un
seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Destanı’nda geçen şu
mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:
“Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran”
Turdı Han’ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur’a gönderdiği
mektupta geçen ; “Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı…”
ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han’ın kendisi ve şahsında
ifadesini bulan Türkler için kullandığı; “Tanrı tarafından gönderilmiş
Tanrı’ya benzer Melemir Han…” ifadesi Türk milletinin İslâmiyet’ten
önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını
göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin
İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Kendilerini
Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine
inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti
ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslamiyet’ten önce kahramanlara
verilen alp’lik unvanı, İslâmiyet’ten sonraki dönemlerde alp-eren
şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. “Benim Türk adını verdiğim ve
şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır.
Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım”
mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen
rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz.Muhammed’in ; “Horasan’da Arap
olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki
gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir.
Horsan’dan Büyük Dervazat’a kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke
hutbelerinde adı okunacaktır ” mealindeki hadis ile “Türkler size
dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” mealindeki hadisler bütün
İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı.
Türkler, gerek İslâmiyet’ten önceki GökTanrı inancı zamanında, gerek
İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve
adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce
ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren
dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, islâmiyet’i
kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir.
İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman
kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma’nın manevi yönünü
teşkil eder. Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir
kültür örneği olan Bozkır kültürü , M.Ö. l500-l700 yılları arsında
teşekkül eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. Atın
ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün
önemli özelliğidir. Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti,
bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler, hastahaneler ve
eğitim kurumları yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine,
mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin
ölçüsü sayılan giyinme, en pratik ve en kullanışlı seviyededir. Madde
ile ruh, mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık , Türk
insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî,
içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında belirerek
yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır.
Bu birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir.
Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy,
budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin doğmasına ve devlet
kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu
getirmektedir. Aile, uruğ, boy ve il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması
bir yandan millî ideallerin ve mefkûrelerin birliğini sağlıyor, bir
yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek,
büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde
getiriyordu. Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir
yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma’ya gitmesini daha da dinamik
kılıyordu. Türk milletinin sosyal yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan
maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelmaya yol almalarını
gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu
duygu, tarihî dönemler itibariyle yeniden zuhur ediyor, yeniden millete
hayat veriyordu. Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi
dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. Oğuz Han’dan Alparslan Türkeş’e
kadar Kızılelma ülküsü Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin
en üst seviyede olmasına işaret sayılır. Oğuz Kağan, hâkimiyetin
sembolü olarak altın evini kurar, altın evin kurulmasından sonra sefere
çıkar.
Bunlardan ilki Hint seferidir. Hint ve Çin ülkelerini topraklarına
katan Oğuz Han’ın elde etmek istediği Pekin Kızılelması’dır. Tarihçiler
Çin’in (Pekin) Kızılelma olarak telâkki edildiği konusunda ittifak
etmişlerdir. Karanlıklar ülkesi, Çin ve Hint ile bütün Orta Doğu ve
Kafkasları birleştiren ve burada hâkimiyet tesis eden Oğuz’dan sonra
Hunlar tarih sahnesine çıkarlar. Batılıların Tanrının Kılıcı diye
isimlendirdiği Atilla’nın hedefi batıdır. Ares Kılıcı olarak
isimlendirilen dünya hâkimiyetinin vasıtası olan kılıç, Atilla’nın
Kızılelma olarak batıyı seçmesine vesile olmuştur. Abdalan-ı Rum, alp
eren Şeyh Edebali ve onun damatları Osman Gazi ile Tursun Fakı…Oğuz’un
Anadolu’daki Korkut Atasıdır. Osman Gazi’ye Selçuklunun bittiğini
belirtir ve “Ona sultanlık veren Tanrı bana hanlık verdi. Eğer minneti
şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. Eğer o, ben Al-i
Selçukum derse ben de Gök Alp (Oğuz Han) oğluyum” dedirtir. Osmanlı
Türk Devleti bu düşünceler üzerine kurulduktan sonra Kızılelma denilen
büyük idealde açılım kazanır.
Osmanlının ilk Kızılelması, Anadolu’da beylikler dönemine son verip
Türk birliğini sağlamak olmuştur. Bunun için çeşitli mücadelelere
girişen Osmanlılar, kardeş katline kadar varan büyük fedakârlıklar
göstermekten çekinmezler. Gerek iç mücadeleler, gerek Moğol istilâsı
bir yandan sıkıntıları getirirken, bir yandan da büyük ideallerin
gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturur. Sadece Türk milleti için
değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve
kendine mahsus özellikleri haiz olan İstanbul, Osmanlının büyük
Kızılelması olarak görülür. Hakkında çeşitli rivayetlerin dilden dile
dolaştığı İstanbul, Fatih Sultan Mehmet’in dahiyane idare ve olağanüstü
iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer.
Hz.Muhammed’in; “İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden
kumandan ne güzel kumandan ve onun askerlerine ne güzel askerlerdir”
hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir. İstanbul’un fethine
kadar anlatılan, ancak İstanbul’un fethi ile olgunlaşan Kızılelma ,
Türk’ün dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak hayata
geçmiştir. Evliya Çelebi, Hz.Muhammed’in doğumunda ateş-gedelerin
sönmesi ve Tak-ı Kisra’nın sükûtu gibi harikulâde hadiseleri anlatırken
Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızılelmasının düştüğünü
zikretmektedir.
İstanbul’un fethinden sonra Türk milleti için Kızılelma Roma’ya,
St.Pierre’nin kubbesine taşınır. Burası Katolik dünyasının kalbidir.
Türklerin hedefi artık Roma’dır. Zira Fatih döneminde yapılan
Ortanto(İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızılelmasının
düşürülmesidir. Atilla’dan sonra Roma’yı düşürmek Osmanlı Türklerinin
büyük hedefleri arasındadır. Bir efsane Kızılelmanın Roma’ya
taşındığını anlatır ve Türk’ü Roma’ya koşturur. Efsaneye göre,
kızılelma, Dağıstan’dan I.Anuşirvan tarafından İran hazinesine
konulmuş, oradan da Roma’ya kaçırılmıştır. Bu anlatım tarihî
kaynaklarda yer almaktadır. Bundan başka çeşitli mektup örnekleri,
elden ele dolaşarak Türkleri Kızılelma’ya (Roma) davet eder. Bir başka
Kızılelma ise Macaristan’dır.Kızılelma, tarihimizde Türk birliği olarak
da telâkki edilmiştir. Azerbaycan sahasından Ahunzade Mirza Feth Ali
Bey’in yaktığı dilde Türkçülük meş’alesi, İstanbul’dan eğitim sahasında
Süleyman Paşa tarafından yakılmaya devam edilmiştir.
Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin İstanbul’a taşıdığı Türk birliği
fikri, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Necip
Asım Bey ve Veled Çelebi tarafından yaşatılmaya başlanmıştır. Özellikle
19. yüzyılın sonunda l898 yılında Türk-Yunan savaşının olması,
Türkiye’de Türkçülük fikrinin daha sür’atli kabul görmesini
sağlamıştır. dönemin aydınları, bir yandan Selanik’te Genç Kalemler
hareketini başlatırken, bir yandan da İstanbul’da Türk Derneğini
kuruyorlardı. 1908 yılında kurulan bu derneği, aynı gayeleri takip eden
Türk Yurdu izliyordu(1911). Türk milletinin tarihini, dilini,
edebiyatını, etnolojisini,sosyal ve siyasî problemlerini araştırmak ve
halletmek gayesini güden bu derneğin faaliyetleri kesintisiz olarak
l933 yılına kadar devam edecektir.
Emrullah Efendi, Bursalı Tahir, Ziya Gökalp, Tunalı Hilmi, Ağaoğlu
Hikmet gibi şahsiyetlerin omuzlarında gelişen Türkçülük cereyanı,
1900′lü yılların başından itibaren yanına siyasî ve askerî kesimlerden
de destek almak suretiyle olgunluk kazandı. Ziya Gökalp’in fikri
birikimi, Türkçü düşüncenin merkezinde yer almasını sağladı. 1920
yılında kurulan Türkiye Devleti, bu fikri birikimin ürünü olarak
tarihteki yerini aldı. Kızılelmanın Turan olarak şekillendiği bu
dönemin en büyük ve ilk safhası olan Türkiye Devleti kuruldu. Zira
Turancılık üç aşamalı bir fikir sistemi olarak ortaya atılmıştır.
Bunlar sırasıyla, Türkiyecilik, Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turan (Türk
Birliği)dır. Turan Devleti fikrinin savunucularından biri olan Ömer
Seyfettin, devletin yönetim şekli olarak İlhanlığı teklif eder.
Aynı fikrin sonraki temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl
Kısakürek, Büyük Doğu Devleti olarak isimlendirilir. 1920′de tamamen
Türk millî düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye Devleti, İkinci Dünya
Savaşı’na kadar bu temel felsefe üzerinde hayatiyet bulur. 1940′lı
yıllarda iyici filizlenen bu düşünce, döneminde birçok şahsiyetin
yetişmesine ve fikrin yayılmasına vesile olur. Kızılelmanın Türk
milletinin manevî besini olduğunu söyleyerek bunu Turan fikri ile
kuvvetlendiren Nihal Atsız ve 1960′lı yıllardan itibaren Kızılelma,
Turan fikrini Türk politik çevrelerine taşıyan ve doktiriner bir
çehresi olan Alparslan Türkeş. ..Millî devlet-güçlü iktidar sloganıyla
kitlelere aktarılan düşüncenin ilk safhası güçlü bir Türkiye Devleti
idealidir. Tamamen inkılâpçı bir ruha sahip olan siyasî görüş, Dokuz
Işık doktirini ile güçlü ve bulunduğu konumda çevresinin güç odağı olan
Türkiye Devleti’ni gerçekleştirmek gayretindedir.
Nitekim yüzyılımızın son çeyreğinde dünyada olan gelişmeler bu fikrî
ve siyasî görüşün haklılığını ispat etmektedir. Millî ülkü olan
Kızılelma, Türk birliğinin, yani Turan’ın tesisidir. Bunun birinci
dönemi bağımsızlık, ikinci dönemi birlik, üçüncü dönemi ise fetihler
dönemidir. Buradan hareketle denilebilir ki, tarihî dönemlerden
itibaren tecrübelerle sabit olan Türk birliği fikri, günümüzde yeniden
hayat bulmuştur. Özellikle yetmiş yılı aşkın bir süredir Rus
egemenliğinde yaşayan Türk gruplarının bağımsız devletler olarak dünya
devletleri içinde yer almaları, başka Türk gruplarının şimdilik
federasyon yapısı içinde yarı bağımsız olmaları ile başta Türkiye ile
olmak üzere Türk devlet ve toplulukları arasında başlayan iş birliği,
Türk’ün Kızılelması olan Turan’a giden bir yol olarak görülmektedir.
Ulaşılması gereken hedef, mefkûre olarak anılan Kızılelma, zaman zaman
coğrafî yerlere isim olarak verilmiştir. Bu yer veya varılması gerekli
coğrafyalar Macaristan, İstanbul, Roma, Engirüs, Viyana gibi beldeler
olmuştur. Ancak sadece coğrafî yer, ulaşılması, fethedilmesi gerekli
belde olmaktan çok, Kızılelma, Türk milletinin hedefi olarak zihinlerde
yer etmiştir. Zaman zaman bir devlet olma ideali olan Kızılelma, çoğu
kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin
birleşme ideali, Turan Devlet fikri olarak yaşamaktadır .
Görüldüğü gibi Kızılelma konusunda netice olarak şu söylenebilir;
“Türkler için Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak
uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir.

Etiketler:
Bilimler
Tarih
Kızıl Elma
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |