Okunma: 2035 kez
Tanzimat öncesi tımar sistemi üzerine inşa edilen yapı; Giriş: Toplumların, bugünkü devlet, siyaset ve yönetim anlayışlarının, yapılanmalarının, geçmişin mirasından etkilenmediğini söylemek oldukça zordur ve bu anlamda toplumlar, önceki nesillerden miras olarak aldıkları kurumların, değerlerin ve davranış biçimlerinin yükünü taşırlar.
Diğer bir deyişle, ekonomik, sosyal, siyasal, idarî ve kültürel
anlayış ve yapılanmalar, insanlık ve toplumların tarihi içinde,
kümülatif nitelikli olarak ve tarihi süreklilik seyrini izleyerek var
olagelirler. Devletler, milletler ya da başka parametreleri esas alarak
yapılan toplum ayrımlarının hepsi için geçerli olan bu nitelikler, aynı
zamanda belirli bir değişimi ve dönüşümü de içerir ya da içermesi
gerekir.
Bu çalışmada, işte bu süreklilik, değişim, dönüşüm ya da tam tersi
anlayış ve yapılanmaların belirli çizgiler itibariyle Osmanlı'dan
Cumhuriyet'e aktarılan temel nitelikler incelenecektir.
TANZİMATA KADAR OSMANLI YÖNETİM SİSTEMİ
Bir toplumun yönetim sistemi, toplumsal ve ekonomik örgütlenmesine
göre biçimlenir.Başka bir deyişle,yönetim yapısı,toplumun temel kuruluş
ve işleyişine bağlıdır.
Bu nedenle,18. yüzyılda başlayan düzenleme girişimlerine kadarki klasik
Osmanlı yönetim sistemini ve bu sistemde gözlenen değişmeleri, içinde
oluştuğu toplumsal yapı koşullarına göre incelemek gerekir.
Osmanlı Toplum Yapısı
13.yüzyılda Anadolu ve Balkanların feodalleşme sürecine girdiği bir
dönemde kurulmaya başlayan Osmanlı devleti, Anadoluda özellikle <>larda
büyük bir artış göstermiş olan nüfusa bağlı üretim ve yerleşme
sorunlarının çözümü yolunda üretim güçlerini merkezi denetim altına
alan bir sistem kurmak zorunda kalmıştır. Bu sistemin temeli tımar
rejimi olmuştur.Üretim güçlerinin kısıtlılığı,yoğun nüfusun gereksinme
gösterdiği yerleşme,geçim ve beslenme kaynaklarının yaratılması için
savaş ve fetihleri de gerektirdiğinden üretim süreci askeri görevlere
bağlanmış ve böylece toplumsal yapı merkezi bir denetim altında bir
ordu gibi örgütlenmiştir.
Üretim güçlerinin bu merkezi denetimidir ki, Osmanlı toplumunun
mülkiyet ilişkilerini belirleyen kamusal (miri)toprak rejiminin temeli
olmuştur. Başka bir deyişle, merkezi otoritenin üretim güçlerini
denetim altına almasıyla toprak üzerinde bireyselleşmeye başlayan
mülkiyet giderilmiş ve kamusal mülkiyet yaygınlaştırılmıştır. Böylece
toprak üzerindeki mülkiyetin devlette kaldığı ve bireyin ancak tasarruf
hakkının bulunduğu bir sistem doğmuştur. Bu sistem, doğrudan kamusal
mülkiyet sistemi, özgün adıyla miri toprak rejimi ya da tımar
sistemidir.
Bu bakımdan Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminin belirgin
niteliği, tavaifi mülük (derebeylik) anarşisi içinde doğan ve onun
zararına gelişen bir merkezi devletin toprak soylularını özümlemesi ve
malikane tipi (özel mülk) toprakların miri topraklara katılması
olmuştur.
Osmanlı toplumunun kuruluş ve yayılma dönemlerinde fethedilen topraklar
sayılıp ölçüldükten sonra <>
statüsü altında mülkiyeti kamuda kalmak üzere kullanımı -tarımsal
üretim için- kişiler eline verilmiştir.
Bu topraklar Osmanlı İmparatorluğunda başlıca; tımar, zeamet, has,evkaf
veocaklık gibi bölümlere ayrılmıştı. Bunlardan evkaf, devlet
arazisinden bir kısmının padişahlar veya padişahların izniyle, vezirler
tarafından cami, medrese, hastane, kervansaray gibi hayır kuruluşlarına
ayrılması ile oluşturulmuştu. Evkafa, vakıf arazi de denilirdi. Ocaklık
veya yurtluk denilen gelirler ise, belli mahallerdeki arazinin bazı
kimselere hayat boyunca gelirlerinin tahsisi anlamına gelmektedir. Bu
şekildeki tahsisler miras yoluyla intikal ederse, buna ocaklık, miras
yoluyla intikal etmez de, geliri sadece tahsis edilen kişiye ait olursa
buna da yurtluk denilirdi. Fatih Sultan Mehmet zamanında ocaklık olarak
tahsis edilen arazilere mâlikâne vakıf adı da verilmiştir. Evkaf ve
ocaklık dışında kalan ve tımar, zeamet ve has olarak gruplara ayrılan
topraklar da, belirli devlet görevlilerine maaşları karşılığı dirlik
adı altında verilmekteydi.
Bu devlet görevlileri de bu topraklarda çeşitli vergileri bizzat veya
görevlendirecekleri memurları vasıtasıyla tahsil etmekteydiler. Yıllık
geliri 100.000 ve daha fazla akça olan topraklar has adı altında;
padişah, vezir, şehzade, beylerbeyi gibi önemli görevlerde bulunanlara
tahsis edilirdi. Yıllık geliri 20.000 ila 100.000 akça arasında olan
topraklar ise zeamet adıyla defterdarlara, subaşlarına, sancak, alay
beylerine vb. orta derecedeki devlet görevlilerine verilirdi. Zeamet
sahiplerine zaim, bunların kıdemlilerine de zaim gediklisi adı
verilirdi.
Zeamet olarak ayrılan topraklardan bir kısmı, arpalık adı altında
belirli idare ve saray adamlarına, yüksek rütbeli ilim adamlarına,
vazifelerinde iken, maaşlarına ilaveten, vazifelerinden ayrıldıktan
sonra ise emekli maaşı olarak terk ve tahsis olunmaktaydı.Kendilerine
arpalık olarak arazi verilenler bu yerlerdeki başta şerî vergiler olmak
üzere bütün vergileri, nâibler vasıtasıyla tahsil etmekteydiler. Tahsil
edilen vergilerin bir kısmı nâiblere, geri kalan kısmı da arpalık
sahiplerine ait olurdu. Naipler arpalık sahipleri tarafından tayin
olunur ve bu tayin kazaskerler tarafından onaylanırdı. Nâiblik ya
emanet veya iltizam suretiyle verilmekteydi. Birinci şekilde nâib,
gelirin bazen dörtte, bazen beşte birini alırdı. İkinci şekilde ise
nâibler, geliri tahsil ettiği kazanın önem derecesine göre arpalık
sahiplerine 200, 300 hatta 600 kuruş şehriye (maaş) verip, geri kalanı
mahkeme masrafları çıktıktan sonra kendilerine bırakılırdı. Has ve
zeamet dışında kalan ve yıllık geliri 20.000 akçaya kadar olan
topraklar ise tımar olarak adlandırılmaktaydı. Bu yerler ise sipahi adı
verilen askerlere verilmekteydi. Fatih Sultan Mehmed zamanında ve daha
önceleri en aşağı derecedeki bir tımar yıllık 1.000 akça olarak kabul
olunmuştur.
Bir sipahi hizmete girer girmez, kendisine bu 1.000 akçalık tımar
verilir ve buna iptidâda tımar denilirdi. Fatih Sultan Mehmedden sonra
iptidâdan tımarlar, Rumeli eyaletinde 2.000, Anadolu eyaletinde ise
3.000 akçaya çıkarılmış idi. Tımar ve zeamet sahipleri kendilerine
tahsis edilen arazilerden veya raiyyetin, şahsından alacakları
vergileri bizzat kendileri tahsil etmekteydiler. Has adı altında
verilen toprakların vergileri ise kethüda, voyvoda veya emin adı
verilen kimseler tarafından tahsil edilirdi. Tımar ve zeamet adı
verilen topraklar, devletin mülkü olduğu için miras yoluyla intikal
edemezdi. Sipahi arazinin maliki olmaz, sadece reâyâdan devletin
alacağı vergileri tahsil etme hakkına sahip olurdu. Ayrıca tımarlar
sebepsiz olarak sahiplerinin elinden alınmazdı. Ancak tımar
sahiplerinin feodal bir bey halini almaması için tımarlar uzun süre
sahiplerinin ellerinde bırakılmıyordu. Dolayısıyla merkezi otoritenin
aleyhine olarak sipahinin toprak ve mevki kazanması imkansızdı. Tımar
sahiplerinin bazı durumlarda ellerinden tımarları alınarak işlerine son
verilirdi. Tımar sahibinin azledilmesini gerektiren sebepler şunlardı:
-Sâhib-i arzın başka bir sancağı ikamet olarak seçmesi; Eğer bir
sipahinin bir sancakta tımarı varsa ve kendisi başka bir sancakta
oturuyorsa böyle bir sipahi azledilir ve azil müddeti iki yılı geçmeden
ona tımar mahlul olsa bile verilmez. -Sâhib-i arzın savaş zamanında
savaşa katılmaması: Bu durumda da sipahi azledilerek tımar elinden
alınırdı.
-Sâhib-i arzın toprağını üç yıl üst üste boş bırakması: Bu durumda da
tımar arazisi başka bir kimseye verilirdi.
Tımar ve zeamet dağıtımına ilişkin usul ve esasları ise kısaca şu
şekilde özetleyebiliriz: Hayatta olan tımar ve zeamet sahiplerinin
oğullarına ayrıca dirlik verilmez. Ancak, babası öldüğü zaman onun
dirliğine sahip olur. Tımarlar dağıtım şekillerine göre tezkireli ve
tezkiresiz tımar olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Tezkiresiz tımarlar
daha ziyade düşük kıymetli tımarlardı. Bu tımarlar doğrudan doğruya
beylerbeyi tarafından verilirdi. Büyük tımarlar ise pâyitaht tarafından
verilirdi. Bu tımarların verilmesinde beylerbeyi tamamen serbest
değildi. Bu tımarlara ise tezkireli tımar denilmekteydi. Bu tür
tımarlarda, beylerbeyi tımar alacak kimsenin sipahi olup olmadığını
tespit ettikten sonra ona bir tezkire verir ve o şahıs da bu tezkireye
göre pâyitahttan tımarını alırdı.
Osmanlı İmparatorluğunda tımar sistemi, kuruluşundan itibaren
imparatorluğun idari, askeri ve mali sisteminin temelini teşkil
etmiştir. Dirlik olarak verilen arazilerin büyük bir kısmı tımar
topraklarından oluşmaktaydı. Kanunî Sultan Süleymanın tahta çıkmasını
takip eden yıllarda yaptırılmış olan arazi yazımlarına ve 1527-1528
mali yılı bütçesinin verdiği rakamlara göre, bu yıllarda toplam 537 929
006 akça olarak tespit edilmiş olan toplam vergi gelirlerinin % 37si,
37521 tımar sahibinin tasarrufunda idi.
17 yüzyıla kadar özgün savaş ekonomisi, Osmanlının siyasal ve toplumsal
düzeninde belirleyici olmuştur.
Bu döneme kadar bir taraftan, ülkenin her tarafında vergi tahsili ve
mahkemelerin işleyişi gibi uygulamalar miri toprak rejimi temelinde
merkezi yapılanmayı pekiştirirken; diğer taraftan, toplumsal sistemdeki
farklılıkların varlıklarını sürdürmelerine hoşgörü ile yaklaşılması
adem-i merkeziyetçi bir niteliği yansıtmaktaydı. Bu anlayışa koşut
olarak yeni fethedilen topraklardaki sosyal kurumların işleyişi ve
hatta toprak sistemi, çok yumuşak bir geçişle Osmanlı sistemine
uydurulmuştur.Osmanlıda toprağın mülkiyet hakkı devletindi, ancak bazı
ekonomik ve askeri yükümlülükler karşılığında kullanım hakkı belirli
niteliklere sahip olan kimselere verilmekteydi. Tımar denilen bu
sistem, ortaçağ ekonomik şartları altında büyük bir ordunun varlığını
sürdürebilmesi endişesinden doğmuş, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi
yapılanması, ekonomik örgütlenmesi ve toplumsal politikalarının
şekillenmesinde etkili olmuştur. Tımar sistemi, temelde,eğitim ve
donanımı sağlam, güçlü bir ordunun devlet bütçesine yük getirmeden
varlığını ve devamlılığını sağlayan bir teşkilatlanmaya dayanıyordu. Bu
ordu, özellikle kuruluş ve yükselme dönemlerinde Osmanlı devletinin en
dinamik ama en az maliyete sahip askeri varlığını oluşturmuştur.Tımara
dayalı askeri düzenin Klasik Osmanlı dönemindeki önemini Koçi Bey
çeşitli gözlemleriyle ortaya koymuştur. O, başlangıçta (geleneksel
dönem) tımar ve zeamet ehlinin çokluğundan, güçlerinden, ne kadar
önemli hizmetler gördüklerinden ve ne kadar sağlam asker olduklarından
söz ederken, onlar sayesinde fetihler elde edildiğini, dünyanın her
tarafındaki din ve devlet düşmanlarının onlara karşı gelmeye güçlerinin
yetmediğini, ezanın her yerde okunmasını, her memleketin sultanlarının
itaatinin sağlanmasını gerçekleştirdiklerini ve iyi şöhretlerinin her
tarafta yayıldığını ifade eder. Tımarın savaşta yararlılık ölçütüne
göre dağıtıldığını, dağıtımın usulsüz olması durumunda beylerbeyinin
devlet nezdinde şikayet edilerek usulsüzlüğün önlendiğini
belirtir.Ancak, tımarın usulüne uygun olarak dağıtılmaması ileride
sistemin çökmesinin önemli bir nedeni olacaktır. Tımarların dağıtımında
gözetilen kriterler, ancak yüksek askeri yeterliliğe sahip olanların
tımar, özellikle de zeamet sahibi olabileceğini gösteriyor.
Bu durum, tımarlı sipahilerin eğitimlerinin mükemmelliğini
açıklamaktadır. Osmanlıdaki toprak sistemi ve siyasi idare yapılanması
sipahilerin bir ekonomik sınıf ve asalet yapılanması şeklinde
gelişmesine imkan vermemiştir. Bu anlamda, Osmanlı toprak sistemi
feodal bir yapılanma olarak görülemez. Devletin sipahiye vermiş olduğu
yetkiler, toprak üzerindeki sıkı devlet denetimini sağlayan
memuriyetten fazla bir anlam taşımamaktaydı. Tımar rejimi, devletin
toprak sisteminin olduğu gibi köylünün sosyal konumunun da temel
belirleyicisiydi. Devlet, sipahi vasıtasıyla vergilerini merkezi
hazinesinde toplar, oradan maaş olarak dağıtırdı. Osmanlıda sipahiye
sahib-i arz yani toprağın sahibi denilmesine karşın, sipahilerin
toprağı kendi mülkiyetlerine geçirmeleri söz konusu değildi. Sipahi,
Devletin toprak yasalarını uygular, boş toprakları, sözleşmeyle ve
peşin ödenen bir kira, tapu resmi karşılığında talep eden köylünün
tasarrufu altına verirdi. Köylü ise, toprağı sürekli işlemeyi ve
zorunlu vergileri ödemeyi üstlenirdi. Ekinlik, bostan ya da çayır
olarak aldığı toprağın kullanımını değiştiremezdi. Toprağı üç yıl
boyunca bir neden olmaksızın boş bırakırsa, sipahi toprağı başkasına
verebilirdi. Osmanlıda feodal bir toprak düzeninin olmayışı, Batıdaki
gibi bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasını zorlaştırırken, değişimin
merkeziyetçi niteliğine güç kazandırmıştır.
16. yüzyıldan sonra toprak düzeninde ve askeri düzende ilk değişmeler
kendini göstermeye başlamıştır. Karpatın ifadesiyle, Aslında,
sipahilerin ve eski tarz tımarların çöküşü klasik dönemin sonuna işaret
eder. Bu çözülmede, Koçi Beyin gözlediği gibi, tımarların
dağıtılmasında gözetilen ehliyet ölçütlerinden uzaklaşma etkili
olmuştur. Aynı konuya vurgu yapan Lütfi Paşa, tımar ve zeametlerin
işletebilecek kişilere verilmesi ve vezirlerin kendi emrinde bulunan
kimselere zeamet vermemesi gerektiğine ve sipahiye verilecek olan
tımarların birleştirilmemesi gereğine dikkat çekmiştir.
Tımar dağıtımının bozulmasında etkili olan diğer bir neden ise, tımar
kayıtlarının tutulduğu devlet dairelerindeki karışıklıktır. Bu
karışıklılar, seferlerde büyük bir dikkatle yapılması gereken tımar
sahiplerinin yoklamalarının düzenli yapılamaması ve yoklama
kayıtlarının bir sonraki tımar dağıtımına kaynaklık etmek üzere itina
ile korunamamasından kaynaklanmıştır. Kayıtlar o kadar karışık bir hal
almıştır ki, boş kalan veya sahibi ölen tımarları tespit etmek çoğu kez
mümkün olmamıştır. Bu durum usulsüzlüklere yol açmıştır. Tımara dayalı
toprak sistemindeki çözülmeye daha sonra dış ve iç ekonomik gelişmelere
bağlı yeni sorunlar eklenmiştir. Yeni ticaret yollarının bulunmasıyla
Osmanlının nüfuz alanındaki yolların önemlerini yitirmeleri, hammadde
ve hububat kaçakçılığının yaygınlaşması, paranın sürekli değer
kaybetmesi, fethedilen toprakların yeni ve büyük masraflara yol açması,
hububat kaçakçılığının ordunun iaşesinin karşılanmasını daha masraflı
bir hale getirmesi, yeniçerilerin maaşlarındaki artışlar gibi
nedenlerle Osmanlı devleti çok büyük bir mali krizle karşı karşıya
kalmıştır. Daha önce memur-askerlere dağıtılan toprak, geliri devlete
ödemeyi garanti eden mültezimlere ihale edilmeye başlanmış, garanti
altına alınan para ile devlet, ekonomik bir rahatlama sağlamayı
amaçlamıştır. Böylece, sipahi ordusu tedricen sahneden çekilirken,
Osmanlı geleneksel düzenini sonlandıran süreç başlamıştır. Tımarların
en çok para getiren mültezimlere verilmeye başlanmasının iki önemli
sonucu vardır: mültezimler, devlete ödediklerinden daha fazla vergiyi
halktan toplamak için baskıcı bir yönteme başvurmuşlar ve kendilerine
verilen toprakları kendi mülkleri haline getirmeye çalışmışlardır.
Zaten işlerliğini kaybetmiş olan tımar sistemi Tanzimatla birlikte
ortadan kalkmıştır. Ekonomik alanda ortaya çıkan gelişmeler tımar
sisteminin sonunu hazırladığı gibi, diğer geleneksel Osmanlı kurumları
üzerinde de derin etkiler bırakmıştır.
Fetihlerin durması, Avrupa teknolojisi karşısında gerileme gibi
nedenlerden kaynaklanan ekonomik alandaki altın ve gümüş sıkıntılarının
etkisiyle tımarların dağıtımında yeterlilik kriterleri, yerlerini kısa
sürede bol nakit sağlama kriterine bıraktı. Bu duruma tımarların
dağıtımında etkili olan hediye ve rüşvet ilişkileri de eklenmiştir.
Tımar sisteminin bozulmasına, toprak düzeni ve onunla ilişkili olan
diğer kurumların çözülmeleri ve yeniden yapılanmaları eşlik etmiştir.
Büyük ve derin iç değişimler yaşayan klasik Osmanlı sistemi 17.
yüzyılın sonunda çözülmeye başlamış, buna savaş yenilgileri de
eklenince yönetim ve toplumun yeniden yapılandırılması çabaları hız
kazanmıştır. Bu süreç... merkezi yönetimin sıkı kontrolü altında, katı
bir şekilde yapılanmış toplumsal düzenden toplumsal grupların
farklılaştığı ve kendilerini piyasa güçlerinin baskısına uydurdukları,
daha esnek bir sisteme geçişten ibaretti. Savaş yenilgilerinin yanında
Batıdaki ekonomik gelişmelerin etkisinin hissedildiği bu dönem, değişim
dinamiklerinin gelişmesinde yeni bir evreyi temsil etmekteydi. Batı
etkisi, Osmanlı ekonomisini Batıya yakın kentlerinden başlamak üzere
küresel ekonomik ilişkiler içine çekmiştir. Yeni bir toplumsal düzen ve
yeni sosyal grupların varlıklarının ve etkinliklerinin arttığı bu
dönemde, ekonomik ve toplumsal gelişmelerin devletler arası ilişkiler
tarafından belirlendiği görülmektedir.
Bu
bağlamda savaş-ekonomi ilişkisi birbirileri üzerinde belirleyiciliği
olan iki süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Genç, Osmanlı ekonomisinin
1760lı yıllar öncesinde yayılma ve genişleme eğilimine, daha sonraki
uzunca dönemde ise, daralma eğilimine sahip olduğuna dikkat çekerek,
ekonomideki bu eğilimlerin savaşların sonuçlarıyla ilişkili olduğunu
ileri sürer. Ona göre, 18. yüzyılın ikinci yarısında öncelikle savaşın
ekonomiden istediği mal ve hizmetler miktar olarak artmış, girilen
savaşlardaki başarısızlıklara, savaşların getirdiği yükler de eklenince
ekonomik kaynakların kullanımındaki dengeler alt üst olmuştur. Bu
dönemde, savaş için talep edilen malların fiyatlarında ve bütçe
giderlerindeki büyük artış, ekonomik dengelerin kontrolden çıkmasında
etkili olmuştur. Özellikle, önlenemeyen bütçe açıklarının tetiklediği
yatırım ve üretim sorunları, enflasyon sorununun baş göstermesini
beraberinde getirmiştir. Osmanlıda ekonomik ve askeri alanda yaşanan
sorunlar, güçlü bir askeri yapılanma ve dinamik bir savaş gücünün ancak
güçlü ve dinamik bir ekonomik gelişme ile mümkün olacağını
göstermiştir. Kapitalizme geçişle birlikte ekonomik yapılanma ülke
sınırlarını aşan etkileşimler çerçevesinde belirlenmeye başlamıştır. Bu
etkileşimlerde sosyal yapının iç deviniminden kaynaklanan grupların ve
gelişmelerin yönlendiricisi olacak bir esneklik ve dinamizme sahip
olmaması devleti gelişmeler karşısında savunmacı ve statükocu bir
marjinalliğe itmiştir.
Sipahiliğin 17. yüzyıl başlarında çöküşüyle ayanlar, toprak tahsisi ve
vergilerin tahsilatı süreçlerinde yer aldılar. Ayanların genelinde tam
otonomi istemi, merkezi bağlılığı reddetme ve vergiden kaçma
eğilimlerine rastlanmaz. Onların talepleri can ve mal güvenliklerinin
sağlanması, tanınmaları ve idari bir görevde istihdam edilmeleriyle
sınırlıydı. Ayanlar, yerel idarelerini adet ve gelenekler kadar
etkinlik, pratiklik gibi temeller üzerine kurarak, Avrupadaki bilimsel,
ekonomik ve teknik gelişmişliğin ürünlerini adapte edebilecek yerel
yapıların örneklerini sunmuşlardır. 17. yüzyıl başlarından itibaren
merkezi idarenin ekonomik ihtiyaçlarını para (nakit) olarak karşılama
eğilimi, vergileri toplamada geniş yetkilerle donatılmış olan
beylerbeyilerinin, vergileri nakde dönüştürmede yerel toplumsal
liderlere dayanmalarına neden olmuştur. Bu işlev, ayanların sosyal
güçlerini pekiştirmekle kalmamış, onların devlet yönetiminde söz sahibi
olmalarına da neden olmuştur .
Eski toprak sisteminin zayıflamasıyla birlikte müftülerden
beylerbeyilerine, yeniçerilerden kadılara kadar geniş kesimler ayan
olma yarışına girmişlerdir. 16. Yüzyıldan itibaren avarız, imdad-ı
seferiyye, imdad-ı hazeriyye gibi vergilerin toplanmasında vilayet
ayanlarına başvurulması, ayanların devlet karşısındaki önemlerini
artırmıştır. Yine bu yüzyıldan itibaren ülkede baş gösteren altın ve
gümüş kıtlığı köylülerin vergi yükümlülüklerini artırmış, onların
ayanlara büyük faizler karşılığında borçlanmalarına neden olmuştur.
Borçlarını ödeyemeyen köylülerin çoğu çok küçük ücretler karşılığında
topraklarını ayanlara satmaya mecbur olmuşlardır. Bütün bu etmenler
sonucunda ayanlardan bazıları devlet karşısında sığınılacak bir otorite
merkezi olarak algılanacak kadar güç elde etmişlerdir. Ayanların
nüfuzlarının artmasında, kapısız kalan leventlerin onlara katılması da
etkili olmuştur. 17. ve 18. yüzyılların sosyal ve ekonomik şartları
sonucunda eşkıyalık yapan bir sosyal grup olarak ortaya çıkmış olan
leventlerin ayanların maiyetine girmeleri, ayanlara askeri bir güç
kazandırmıştır . 18. yüzyıla gelindiğinde ayanların konumları daha
güçlenmişti. Ubicini bu yüzyıl sonlarına doğru ayan ve derebeylerinin
Osmanlı merkezi yönetiminin otoritesini tehdit edebilecek bir boyuta
ulaştığını belirtir. Bu dönemde, Osmanlı topraklarının dörtte üçü
ayanlar ve derebeyleri tarafından kontrol edilmekteydi. Ayanların
konumu sosyal yapının şekillenmesinde o derece öneme sahiptir ki;
Mardin, Batı toplumlarının geçirmiş olduğu sosyal biçim değişiminin üç
önemli dinamiğini sayarken sanayi devrimi ve pazar devriminin yanına
etats ya da corps constitues adı verilen eşraf topluluklarının etkisini
koyar.
Nitekim, Fransız ihtilali bunlar tarafından başlatılmıştır .
Ayanların bir sınıf olarak ortaya çıkabilmenin maddi gereklerini yerine
getirmelerinin yanı sıra, siyasi iktidarı paylaşma yolunda öznel
niyetleri de olmasına karşın, merkezin gösterdiği direnç onların feodal
bir sınıf olarak ortaya çıkmalarını ve toprak yapısını temelden
değiştirmelerini engellemiştir. Batıdaki mülkiyet biçimi, her an geri
alınabilen imtiyazların yerini, sağlamlaşmış hakların alması demekti.
Bu, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin temelidir ve iki noktayı
vurgular: İlk olarak mülk bir mutlaktır;...kişinin belli bir mülk
üzerindeki sahiplik hakları geri alınamaz. İkinci olarak, mülkiyet
aktarılabilir; bu da toprağı bir metaya, .....dönüştürür. Merkezi
devlet bürokrasisi köylünün bağımsızlığı ilkesine sahip çıkmıştır.
Ayan, toprak üzerindeki devlet mülkiyetini sarsmış olsa da devletten
özerk bir ekonomik yapılanma ortaya koyamamış, mutlak mülkiyet
sahipliği gerçekleşmediğinden feodalizmdeki pre-kapitalist niteliklerin
Osmanlı toplumunda ortaya çıkması sağlanamamıştır. Osmanlı toplumunun
kendi koşulları içinde ortaya çıkan ayanlar, Batı feodalizmindeki
derebeylerinden farklı özelliklere ve işlevlere sahip olmuşlardır.
Ayanların güçleri klasik Osmanlı ekonomisinin çözülmeye başlamasıyla
birlikte artmış, bağımsız bir güç olmamaları devletin onları istediği
zaman tasfiye etmesini kolaylaştırmıştır. Batıdaki derebeylerinden
farklı olarak yerleşik toplumsal ve siyasal yapı içinde devletten
bağımsız olarak kendilerini vazgeçilmez ve meşru kılacak bir temelden
yoksun olmuşlardır. Diğer taraftan, Osmanlının toplumsal ve ekonomik
tarihindeki değişim sürecinde önemli işlevler görebilecek bir sınıf
olma potansiyeline sahip olan ayanlar, merkezi otoritenin onların
ortaya çıkışlarındaki sosyo-ekonomik koşulları yeterince dikkate
almaması nedeniyle bu işlevleri yerine getirememişlerdir.
Böylece merkezi idarenin alternatifi ve hedefi konumuna yerleştirilen
ayanların ortadan kaldırılması, yalnızca bir sosyal sınıfın gelişmesini
engellemekle kalmamış; Osmanlı-Türk toplumunun iç ve dış koşulların
gerektirdiği modernleşme geleceğini etkileyecek bir hamle de olmuştur.
Toplumsal ve ekonomik değişme sürecinde ortaya çıkan farklılaşmaları,
iç ve dış etkileşim ağlarıyla açıklayabilecek bir ufuk ile
değerlendirmek çok önemlidir. Böyle bir ufkun eksikliği, gelişmelere
farklı tutuculuklarla yaklaşmayı doğurur ve değişim dinamiklerinin
gerektirdiği yeniliklerin anlaşılmasını zorlaştırır.
Bu bağlamda, Osmanlı modernleşmesinde değişim dinamikleri daha çok
geleneksel yapı perspektifinden hareketle değerlendirilmiş, ayanların
ekonomik gelişme adına taşıdığı değişim potansiyeli kavranamamıştır.
Değişimin gerekliliği yönetim aygıtının modernleştirilmesi alanında
görüldüğü halde, toplumsal alanda ortaya çıkabilecek farklılaşmalar
merkezi otorite tarafından sınırlandırılmıştır. Bu anlamda Weberin
patrimonyalizm tezi modernleşme döneminde sürdürülen toplum ve devlet
arasındaki ilişkilerin anlaşılmasında katkı sağlayıcıdır.
Tımar Sahibinin Mükellefiyetleri
Tımar ve zeamet sahipleri kendilerine terk ve tahsis olunan araziler
karşılığında çeşitli görevler yapmakla zorunlu kılınmışlardı. Tımarlı
sipahiler ve zâimlerin temel görevleri asker yetiştirmek olmakla
birlikte, bunların iktisadi, idari ve mali nitelikte görevleri de
bulunmaktaydı. Tımarlı sipahiler, gelirlerinin 3.000 akçayı aşması
nisbetinde bir cebelû (zırhlı asker) yetiştirmekle yükümlüydüler.
Örneğin, 6.000 akçalık bir tımarı olan bir cebelû, 9.000 akçalık bir
tımarı elinde tutan kişi iki cebelû, 1.900 akçalık bir tımarı elinde
bulunduran beş cebelû yetiştirmekle yükümlüdür.
Bu şekilde kendilerine terk ve tahsis olunan topraklar karşılığında
askeri hizmetle yükümlü tutulan tımar ve zeamet sahiplerinin
ellerindeki tımarlara eşküncü tımarı adı verilirdi.
Eşküncü tımarlarının sahipleri, savaş zamanlarında cebelûleriyle
birlikte savaşa katılırlardı. Bunun dışında; müstahfız tımarı, hizmet
tımarı, mensuhat tımarı vb. tımarlar da bulunmaktaydı.
Bu tımar sahipleri de çeşitli görevleri yapmakla yükümlüydüler. Bu
tımar sahiplerinden bazıları, köy yollarının, köprülerin yapılışını
kontrol ederler ve bu süratle ziraatin ve servetin artmasına
çalışırlardı. Aynı zamanda öşür, haraç, resim gibi çeşitli adlarla
tevzî defterlerinde kanunla tespit edilen miktarlar üzerinden vergileri
tahsil ederlerdi.Tahsil olunacak gelirler, mahalli ihtiyaçlara sarf
olunduktan sonra, geri kalan safi hasılat hazineye gönderilirdi.
Osmanlı imparatorluğunda tımar sahipleri tahsil edecekleri vergi
türleri açısından serbest ve serbest olmayan tımarlar şeklinde ikiye
ayrılmıştı. Vezir, beylerbeyi, sancak beyi, nişancı, defterdar gibi
yüksek rütbeli idare amirleri ile diğer memurların has ve zeametleri
idari ve mali bakımından bazı imtiyazlara sahip serbest tımarlar olarak
muamele görmekteydi. Bu tımarlarda başta öşür ve haraç olmak üzere
rüsûm-ı serbestiye veya niyâbet, bâd-ı hava gibi isimler verilen bir
takım vergiler normal sipahi tımarlarından farklı olarak tımar
sahiplerince toplanmıştır. Rüsûm-ı serbestiye adı verilen vergilerin
esasını ise cürüm ve cinayet veya cerime veyahut da kanlık diye
adlandırılan para cezaları teşkil etmekteydi. Serbest tımarlarda bu
cezai vergi, tımar sahibi tarafından alınır. Serbest olmayan tımarlarda
ise, yarısı tımar sahibinin, diğer yarısı da subaşı veya sancak
beyinindir. Ayrıca resm-i arûs, yâve gibi isimler verilen vergiler de
rüsûm-ı serbestiye kapsamı içerisindeydi. Sahibinin rüsûm-ı serbestiye
(bâd-ı hava) denilen vergileri alma hakkına sahip olmadığı tımarlara
ise serbest olmayan tımar denilmekteydi. Bu tımarlar tımar sistemi
içerisinde çoğunluğu oluşturmaktaydı. Bunların tahsil ettikleri başlıca
vergiler öşür ve haraçtan ibaretti. Ancak serbest olmayan tımarlarda
cerime adı verilen ceza tahsil edilirse, yukarıda belirttiğimiz gibi
bunun yarısı tımar sahibinin, diğer yarısı da subaşı veya sancak
beyinindi.
TAŞRA YÖNETİMİ (MERKEZİ YÖNETİMİN TAŞRA ÖRGÜTÜ)
Askeri temeller üzerine kurulmuş olan Osmanlı İmparatorluğunun merkezi
yönetimi gibi,taşra örgütü yada yönetim bölümlenmesi de bu temellere
göre düzenlenmiş ve dolayısıyla askerlik amaçlarıyla bağdaştırılmış
olan toprak rejimine dayanmıştır.Başka bir deyişle, tara yönetim işleri
de ilkece askerlik hizmeti karşılığında toprak geliri (dirlik) alan
kamu görevlilerine bırakılmıştır.Kısacası, toprak rejimi Osmanlı
devletinin örgütsel temelini oluşturmuştur.
Bilindiği gibi, her şeyden önce askerlik amaçlarına uygun olarak
düzenlenmiş olan Osmanlı toprak rejimi, miri toprak yada dirlik
sistemidir.Bu sistemde, ülke toprakları mülkiyeti miri (devlet) de
kalmak üzere yıllık vergi gelirlerine göre dirliklere ayrılmış ve bu
dirlikler ilkece askerlik hizmetleri karşılığında belli kişilere
bırakılmıştır.Kendilerine dirlik verilenler askerlik görevinin yanı
sıra bulundukları yerin yönetim işlerinden de sorumlu tutulmuşlardır.Bu
sistemde toprak geliri askerlik ve yönetim hizmetlerinin yürütülmesinde
başlıca kaynak olmuş ve askeri komutanlıkla yöneticilik aynı elde
toplanmıştır.
Karşılığını toprak rejiminde bulan askeri örgütlenme, taşra yönetim
sisteminin temelini oluşturmuş ve yönetim örgütü askeri hiyerarşiye
göre biçimlenmiştir.
İmparatorluğun ilk dönemlerinde askeri örgütlenmeye bağlı olarak ülke
liva yada sancak adı verilen bölümlere ayrılmış ve başlarına birer
askeri komutan niteliğindeki sancak beyleri atanmış durumdadır.
Ancak imparatorluk genişledikçe taşra yönetiminde değişiklikler olmuş
ve 3.Murattan başlayarak ülkede yeni bir yönetsel bölünme
uygulanmıştır.Buna göre taşra yönetimi, yine askeri temeller üzerinde
üç aşamadan oluşmuştur.
Osmanlı yönetim sisteminin üst ve en büyük yönetim birimi <>tir.Başka
bir deyişle ülke temel olarak eyaletlere bölünmüştür.Eyaletlerin
başında bulunan beylerbeyi bir askeri komutan olduğu kadar bugünkü
anlamıyla bir vali durumundadır.Çok geniş yetkileri olan ve bulunduğu
eyalette padişahı temsil eden beylerbeyi, -şeri yargı işleri dışında-
tüm devlet gücünü elinde bulunduran bir yüksek yöneticidir. Her türlü
yürütme kararını almak, kamu gücünü kullanmak ve kadı dışında resmi
görevlileri atama yetkilerini taşıyan beylerbeyi eyaletteki tüm
görevlilerin kendisine bağlı olduğu bir otoritedir.
Bu duruma göre Osmanlı İmparatorluğunun ilk dönemlerinde, eyalet
düzeyinde yaygın bir yetki genişliği ilkesi yürürlüktedir. Eyaletler,
özelikle yönetim işleri bakımından merkeze bağlı değildir.Ancak bu
sistemin <>
olarak anlaşılması yanıltıcıdır.Bunun nedeni, eyalet yönetiminin bir
tüzel kişiliği bulunmadığı gibi, ayrı bir yönetim organından yoksun
olmasıdır.
Osmanlı yönetim sisteminde, eyaletler <> ayrılmıştır. Bu nedenle, yönetim örgütünün ikinci aşaması <>dır. Doğrudan beylerbeyinin (valinin) yönetiminde olan ve <
>
diye adlandırılan merkez sancağının dışındaki sancakların yönetimi
sancak beylerine bırakılmıştır.Beylerbeyine bağlı ve onunkine benzer
yetki ve sorumlulukları olan sancak beyleri yönetimlerindeki dirlikleri
denetlemek ve sipahileri buyrukları altında tutmakla yükümlüdür.
Beylerbeyinin yönetiminde olmaları nedeniyle, sancak beyleri de yetki
genişliğinin bir temsilcisidir.
Tüm yönetim görevleri, ilkece her yıl yenilenen ve karşılığında <>
adıyla belli bir bedel ödenerek alınan görevlerdir.
Vezirler ve sancak beyleri gelirlerini kendilerine ayrılmış olan
dirliklerden (haslardan) sağlamaktadır.Ancak sancak beyleri haslarını
kendileri yönetirlerken gerek merkezi yönetimin ileri gelenleri,
gerekse valiler, dirlik olarak aldıkları başında bulunmadıkları
sancakları, mütesellim, voyvoda yada muhassıl denilen kişiler
aracılığıyla yönetmişlerdir.Böylece livalar içinde 64ü paşalara dirlik
olarak ayrılmış ve kendine özgü bir biçimde yönetilmiştir.
Taşra örgütünün üçüncü aşaması, <>lardır. Her sancak bir
yada birkaç kazaya ayrılmıştır. Kaza belli özellikler taşıyan bir
kasabanın, adalet ve yönetim işlerinde çevresindeki <> lerin merkezi olmasıyla ortaya çıkan bir yönetim birimidir. <>
ların yönetiminden sorumlu olan kadılardır. Kadılar salt adalet
işlerini değil, aynı zamanda yerel yönetim işlerini yürüten b-ve
belediye hizmetlerini gözeten görevlilerdir.Doğrudan merkez tarafından
atanan kadılara bu işlerinde yardımcı olan naip (yardımcı) lar
subaşılar, kethüdalar vb.gibi görevliler vardır.
Kırsal alanların ve köylerin yönetiminden ilkece tımarlı sipahiler
sorumludur. Bunların görevleri, tarımsal denetim ve askeri
yükümlülüklerin yanı sıra kamu düzenini sağlamaktır.
Kısaca özetlemek gerekirse, Osmanlı taşra örgütünün temel ilkesi yetki
genişliği olmuştur.Yöneticilerin doğrudan merkeze bağımlı olmaları
nedeniyle , bu sistem, merkezin taşra yönetimi üzerinde tartışmasız bir
otorite kurmasını sağlamıştır.
İmparatorluğun en geniş döneminde ülke 44 eyalet, 163 livaya ayrılmış.
18. yüzyıl sonlarına doğruysa 26 eyalet, 163 liva ve 1800 kadar kazadan
oluşmuştur.
Ancak temelini toprak rejiminde bulan Osmanlı taşra yönetimi tek biçim
olmaktan uzaktır. Çeşitli eyaletlerde özel koşullara göre yönetim
sistemi önemli değişiklikler göstermiştir. Bu durum tımar, rejiminin
uygulanmadığı eyaletler için söz konusudur.
Gerçi miri toprak sistemi İmparatorluk topraklarının çoğunluğunda
uygulanmışsa da bunun dışında kalan bölgeler de vardır. Örneğin Bağdat,
Basra, Mısır, Yemen, Habeş, Trablusgarp, Tunus ve Cezayiri Garb
eyaletleriyle, Halep ve Cezayiri Bahrı Sefid (Ege kıyı ve adaları)
eyaletlerinin kimi sancaklarında dirlik sistemi uygulanmamıştır.Merkez
maliyesini beslemek üzere dirlik sistemi dışında tutulan bu ülkelere
salyaneli (yıllıklı) eyaletler denmiştir.Öte yandan özel bir yönetim
sistemine sahip eyaletlerde vardır.Örneğin Hicazın yönetimi (Mekke
Şerifliği) Peygamber soyundan birine verilmiş.
Bunların dışında Osmanlı İmparatorluğunun Doğu Vilayetlerinde serbest
mirimiranlık ve yurtluk, ocaklık gibi ayrı yönetim biçimlerine de
rastlanmaktadır.
Öte yandan,Yavuz Sultan Selim zamanında, İran seferinde devlete bağlı
kaldıkları gerekçesiyle kimi Sünni Kürt beylerinin sahip oldukları
yerler yurtluk-ocaklık adıyla sancak sayıldığı için tımar ve zeametlere
ayrılmışsa da, bunların mülkiyeti sahiplerinden alınmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğunda kent ve kasabaların ayı bir hukuksal varlığı
ve kişiliği söz konusu olmamıştır.İstanbul dışında büyük-küçük tüm
topluluk yada yerleşmeler taşra sayılarak salt merkezi yönetimin taşra
örgütlenmesi içinde yönetilmiştir.Buna göre, hem yerleşme birimi bir
kazaya karşılık sayılmış ve kaza yönetimine bağlanmıştır.Bu nedenle
bugünkü anlamıyla yerel yönetimlerin Tanzimata kadar Osmanlı yönetim
sistemi içinde yeri yoktur.
Kısacası, Tanzimattan önce kent ve kasabalarda bugünkü anlamda belediye
hizmeti gören bir örgüt yoktur. Bu dönemde topluluklara ilişkin kamu
işleri devletin görev ve etkinlik alanı dışında kalmıştır.
Yerleşmelerin bugün belediyelerce karşılanan ortak hizmet
gereksinmeleri özel kuruluşlar ve örgütler tarafından karşılanmıştır.
Gerçi adı geçen topluluklarda kadılara bugünkü belediye zabıtasının
üstlendiği çeşitli denetim görevleri verilmiştir. Kadı, kent
topluluklarında saptanmış ilkelere göre esnaf ve zanaatçıları, üretilen
malların niteliğini, satış fiyatlarını subaşıların yada ihtisap
ağalarının yardımıyla denetlemekle yükümlü tutulmuştur.Bu konuda esnaf
loncaları da yiğit başları yada esnaf kahyalarıyla bir denetim işlevi
üstlenmiş durumdadır.
Ancak toplulukların gereksinmelerini karşılamak üzere çeşitli alt yapı ve toplumsal hizmetleri yerine getiren kurum,
Osmanlı İmparatorluğunda kendine özgü bir yeri, örgütlenme biçimi ve hukuku olan <>dır.
Kamu yararına çalışan birer kuruluş olarak vakıflar, bugün belediye
hizmetleri kapsamına giren su, aydınlatma, ulaşım, bakım, temizlik,
sağlık, kültür ve eğlence gibi hizmetlerin yanı sıra her türlü
toplumsal yardım işlevini yerine getirmede başlıca rolü oynamıştır.
Vakıf, başta padişah ve ailesi olmak üzere varlıklı kişilerin mallarını
hayır amacıyla bağışlamaları sonucu doğan bir kurumdur.
Osmanlı hukukunda vakıf temellerini İslam hukukunda bulmuştur. İslam
hukukunda vakfın tanımı tartışmalıdır. Osmanlı uygulamasında temel
alınan Hanefi fıkhına göre taşınamaz bir malın belirli bir amaç uğruna
ilgililerin yararlanması için Tanrının mülkü sayılması ve bireysel
mülkiyet konusu olmaktan alıkonmasıdır. Vakıf mal alım-satım yada rehin
ve ipotek gibi bireysel mülkiyete ilişkin tasarrufların konusu
değildir. Miri toprakların vakfıysa toprağın mülkiyeti için değil,
geliri için söz konusudur. Bu tür vakıflar <>
sayılmıştır.
Vakfın üzerinde devlet üstün bir denetim hakkına sahiptir. Devletin
vakıflarla ilgisi giderek artmış ve sonunda devletle ilişkisine göre
çeşitli vakıf türleri ortaya çıkmıştır.Bunlardan birincisi, ayrı bir
hukuksal varlığı bulunmakla birlikte doğrudan devlet tarafından
yönetilen <>
vakıflardır. Bunların yönetimi devlet memurları yada 1826 dan
başlayarak Evkaf Nezareti tarafından üstlenilmiştir. İkincisi, Evkaf
Nezaretinin bir kamu denetleyicisi olarak değil, doğrudan vakıf organı
olarak yönetime katıldığı <> vakıflardır. Üçüncüsüyse, devletin yönetimine katılmadığı mütevelliler tarafından yönetilen <> vakıflardır. Devletin bunlar üzerindeki denetim genel hükümler çerçevesi içinde ve kadılar aracılığıyla olmuştur.
Bütün bu özel durumlara karşın, Osmanlı İmparatorluğunda taşra yönetiminin temeli sıkı bir merkezcilik olmuştur.
Büyük İmparatorluğun Merkezileşme Refleksi
Batıda gerçekleştirilen sanayi devrimi etki alanındaki toplumların
hemen her alanında büyük değişimlere neden olmuştur. Değişimin
gerektirdiği yeniden yapılanma dinamiğine sahip olamayan toplumlar, bu
dinamiğe sahip olanlar karşısında yıpranmış ve gerilemişlerdir. Bu
toplumlar kurumsal yapılarını gözden geçirip yeniden şekillendirme
ihtiyacı duymuşlar, bu işlerde değişimi yönlendiren toplumları örnek
almışlardır.
Askeri, hukuki ve idari alanlarda 17. yüzyıl başlarından itibaren
Osmanlının zamanın gerektirdiği yenilikleri yapamamış olması devlet
sistemini içeride ve dışarıda zayıf hale getirmiş, devletin
karşılaştığı sorunları çözebilecek yeniliklerin yapılması kaçınılmaz
olmuştur. 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı modernleşme girişimlerinin
temel amacı, merkezi idareye tamamen sadık bir ordu oluşturup bu ordu
vasıtasıyla ekonomik kaynaklar ve ayanlar üzerinde merkezin kontrolünü
sağlamaktı. Osmanlı bürokrasisi, kendi gücüne alternatif
oluşturabilecek meşruiyet araçlarından uzak olan yerel ve yabancı
gayrimüslim unsurların ekonomik kaynakları kullanmalarına müsamaha
gösterirken, Müslüman halkın ve ulemanın desteğini alan ayanlara bu
kaynakların kullanım fırsatını tanımamıştır. Liberalleşme,
anayasallaşma ve demokratikleşme, modernleşmeyi halka yaymaktan çok,
seçkinlerin konumlarını güçlendirmiştir. Modernleşmede merkezi idareyi
alternatifsiz kılma çabaları Müslüman halk ve grupları yabancılaştırıcı
bir boyuta varmış, gayrimüslim halk üzerinden Batı etkisi ve
kurumlarının etkinliklerinin önü açılarak geleneğin modernleşmesini
dışlayan bir yapılanmaya gidilmiştir.
Osmanlıda modernleşme çabalarına ordudan başlanmış olmasında geleneksel
askeri yapının yeni savaş teknikleri karşısında yetersiz kalmasının
fark edilmesi kadar, modernleşme girişimlerinin karşılaşması muhtemel
dirençlere
karşı yenilikçi iradeyi destekleyen bir güç oluşturma amacı da etkili
olmuştur. Ordunun modernleştirilmesi merkezi güçlendirerek diğer
alanlardaki yeniliklerin önünün açılmasında işlevsel olacaktı.
Batıdaki gelişmeler hakkında bilgi sahibi olan III. Selim, yalnızca
idari ve askeri alanı değil, sosyo-ekonomik alanı da kapsayan bir
değişim tasarlamıştı. Bu proje çerçevesinde 1793 yılında tımar ve
zeamet kanununu çıkarmış, bu kanunla tımar ve zeamet uygulamalarındaki
aksaklıklar giderilerek eyaletlerde valilerin (ve onların şahsında
merkezin) konumu güçlendirilmeye çalışılmıştır.
III. Selim, Orduyu yeni bir eğitime dayalı olarak yenileştirmeyi,
ulemanın etkinliğini azaltmayı ve Avrupadaki bilimsel ve ekonomik
gelişmeleri aktarmayı amaçlamıştı . Bu süreçte, askeri okullarda Batılı
bir eğitim alan subaylar yeni bir aydın sınıf oluşturmuş, Batıda
elçilikler açılmış, buralarda görev yapan elçiler Batıdaki gelişmelerin
aktarılmasında rol oynamışlardır. Anlayış ve kavrayış farklılıklarıyla
bu kesim II. Mahmut ve Tanzimat dönemi modernleşme çabalarında önemli
işlevler görmüşlerdir.
Padişah ve devlet otoritesinin sağlanmasının Anadolu ve Rumelinin güçlü
ayanlarıyla anlaşmayı gerektirdiği düşüncesiyle onlarla bir görüşme
yapılmış ve Sened-i İttifak adı verilen belge imzalanmıştır. Bu
belgeyle ayanlar kendilerini padişaha ve merkezi otoriteye kabul
ettirmiş olsalar da, merkezi otoritenin varlığını tehdit edecek bir
özerkliğe kavuştukları söylenemez. Yine de bu belge merkezi otoriteyi
rahatsız etmiş ve II. Mahmut gücünü artırınca bu belgenin aslını yok
etmiştir. Daha sonra, ulema ve İstanbul halkının desteğini alarak
yeniçerileri acımasızca ortadan kaldıran II. Mahmut, Anadolu ve
Rumelinin önde gelen mülk sahiplerini etkisizleştirmesine karşın,
bunların Tanzimat döneminde ve sonrasında varlıklarını sürdürdükleri ve
yeniliklere karşı olumsuz tavır sergilemeye devam ettikleri
görülecektir .
Osmanlı ayanlarının genelinde merkezi otorite tarafından tanınmak
dışında bir otonomi isteğinin bulunmadığını ifade etmiştik. Bu dönemde
İmparatorluğun merkezi idaresindeki zafiyet ve bu zafiyeti giderme
girişimleri ayanları ötekileşme sürecine itmiştir. Bu durum, onların
merkezi yönetim tarafından daha büyük bir tepki ile karşılanmalarını
doğurmuştur.
Osmanlı İmparatorluğunun duraklama, gerileme ve dağılma süreçlerinde
girişilen reform çabaları merkezi-bürokratik bir devlet yapılanmasını
sağlamayı amaçlamıştı. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren karşılaşılan
ekonomik, askeri ve toplumsal sorunlar yönetimde ve halkta gelecek
adına bir ümitsizlik doğurmuş, bunun sonucunda yönetimlerde sorunların
tartışılması için danışma meclislerinin sayıları artırılarak idarenin
etkinleştirilmesi amaçlanmıştır. Yine bu çerçevede, III. Selim
reformlarının yasalaşmasıyla merkezin gücü etkinleştirilmiştir.
Reformlara yaklaşımlar arasında farklılıklar görülmesine karşın bunlar
özde değildi; bütün reform girişimlerinde belirleyici olan merkezi
devletin etkinliğini artırarak, ülke genelinde merkezi kontrolü
sağlayan mekanizmaların geliştirilmesiydi. Bu yaklaşım II. Mahmut
dönemine damgasını vurmuştur. Mardinin vurguladığı gibi, Sened-i
İttifak ayanlar üzerinde devlet kontrolünü sağlamayı amaçlamış ve
Batılı anlamda merkezi bürokratik bir devlete dönüşümün ilk
adımlarından biri olmuştur. Aynı şekilde Karpat , ayanların ortadan
kaldırılmasını, toplumsal ve ekonomik açıdan önemli gelişmelerin
başlangıcı olarak görmektedir: İlk olarak, taşranın ekonomik
kaynaklarının mutlak hakimiyeti tekrar devletin oldu; ikinci olarak,
sultan ve bürokrasinin yönetim yetkisini paylaşacak bir güç odağı
kalmadı; üçüncü olarak, bürokrasi ekonomik kaynakların kontrolü ve
yetki paylaşımına neden olabilecek sosyal gruplara tepki geliştirdi. Bu
merkezileşme süreci, yeniçerilerin kaldırılması ve ardından Bektaşi
dergahının kapatılması, evkaf vekaletinin kurulmasıyla devam etti.
Ahmadın belirttiği gibi; II. Mahmut dönemi reformcuları bir yandan,
vilayetlerdeki yerel liderler ve başkentteki yeniçeriler karşısında
merkezi idarenin otoritesini güçlendirmeye çalışırlarken; diğer yandan,
padişahın mutlak otoritesi karşısında Babıali memurlarına özerklik
kazandırmaya çalışmışlardır. Bu amaçla özerk hareket edebilen yeniçeri
ağası yerine başkomutan ve savaş bakanından emir alan seraskerlik
kuruldu. Sultanın hane halkı üst makamlara getirilerek bakanlıklar
esasına dayanan hükümet yapısının ve modern bürokrasinin temelleri
atıldı.
İdari alandaki reformlarla Babıali memurlarının büyük imtiyazlar
kazanmaları, bürokrasiyi daha güçlü bir hale getirdi ve bu süreçte
ulemanın gücü zayıfladı. Ulemanın güç kaynağı olan vakıfların onların
elinden alınarak evkaf müdürlüğüne bağlanması ve daha önce saraydan
tamamen bağımsız olan şeyhülislamlığın devlet dairesi haline
getirilerek özerkliğinin sona erdirilmesi, medreselerin idare ve
denetimi, öğretmenlerin ve yargıçların atanması hatta fetva verme
yetkisinin şeyhülislamdan alınarak yeni kurulan ilgili nazırlıklara
verilmesi, Lewisin belirttiği gibi merkezileşme yolunda atılan önemli
adımlardandır. Ulemanın toplumsal kontrolü kaybetmesindeki diğer önemli
nedenler ise, laik bir hukuk ve eğitim sisteminin yaygınlaşması ve
basının hayata girmesiyle ideoloji üreten yeni odakların oluşmasıdır.
II.Mahmuttan sonra ordunun reformcu çizgide yeniden inşa edilmesiyle,
reformcular, taşra ayanlarına, mutaassıp ulemaya ve taraftarlarına
karşı sağlam bir müttefik ve güven merkezi oluşturmuşlardır. II. Mahmut
döneminde, önceki merkezileşme çabalarında belirleyici olan saray ve
geleneksel Osmanlı kurumlarının güçlendirilmesi yaklaşımından farklı
olarak, modern-bürokratik bir temelde şekillenen ve görece geleneksel
kurumları dışlayan merkezi bir devlet aygıtı geliştirme yaklaşımı
dikkati çeker. Modern bürokratik devletin oluşumuna öncelik verilmesi,
bürokratların diğer toplumsal sınıflardan daha ayrıcalıklı bir konuma
sahip olmalarını da beraberinde getirmiştir.
İmparatorluğun içindeki gelişmeler kadar dışındaki gelişmeler de modern
bürokratik devlet örgütünün oluşturulmasına katkı sağlamıştır.
Askeri alanda yapılan büyük reformlar, askeriyenin yönetimdeki etkisini
azaltarak bürokratik idareye geçiş zeminini hazırlamıştır. Özellikle
gelişmelerin, Osmanlı devletinin varlığını sürdürmesinin askeri gücünün
yanında Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilerine bağlı olduğu
düşüncesini doğurması, merkezi ve bürokratik bir yapılanmayı gerekli
kılmıştır. Bürokrasideki akılcılaşma ile merkezi iktidarın eski yapısı
modernleştirilmeye çalışılmış, hükümet yapısında sorumluluk ve
yetkileri faaliyet alanlarıyla sınırlı olan nazırlıkların
oluşturulmasıyla önceki dönemlerde padişah, sadrazam ve şeyhülislamda
toplanmış olan yetkiler dağıtılmıştır.
1835 yılına gelindiğinde merkezi hükümet kalemiyye, seyfiyye ve ilmiye
olmak üzere üçlü bir yapıya kavuşturulmuştur. Bilim ve teknik
alanındaki ihtiyaçlar temelinde Babıalinin bakanlıklara bölünmesiyle
bürokrasisinin geleneksel yapının güçlü sınıfları olan asker ve
ulemanın otoritelerini elde etmesi amaçlanmıştır.
Hükümet dairelerindeki bürokratik düzenlemelere yönetici ve kalemiyye
mensuplarının her yıl yeniden atanması geleneğinin kaldırılması ve
memurlara düzenli maaş verilmesi uygulamalarıyla devam edilmiştir.
Memurların mallarına el koyma esasına dayalı geleneksel cezalandırma
usulünün yerine suçların ve cezalarının tanımlanması esasına dayalı bir
sisteme geçilmesi, akılcı bürokratikleşme doğrultusunda önemli bir
adımdır. Aynı amaçla vilayet yönetimlerinde nüfus sayımları ve kadastro
verilerinden yararlanarak herkesten gücü ölçüsünde vergi almaya yönelik
bir kurumsallaşmayı sağlamak için mültezimlerin yerine merkezi
hükümetin maaşlı muhassılları görevlendirilmiştir.
Yenilikler askeri ve idari alanla sınırlı değildi.
Bu doğrultuda, tüm halk tabakalarında ortak olan halk kılığı
belirlendi. İlköğretim zorunlu hale getirilirken, yükseköğretim yapan
Harbiye ve Tıbbiye okulları açıldı. Yüksek ihtisas için Avrupaya
öğrenciler gönderildi. Türkçe ve Türkiye konusunda yazılan Fransızca
eserlerden tercümeler yapıldı. II. Mahmut hükümet merkezini keyfilik
temelinde şekillenen bir yapılanmadan arındırarak kanun ve kurallara
dayanan ve yeterlilik ölçütleriyle belirlenen akılcı-bürokratik bir
yapılanmaya tabi tutmuştur.
İdarenin akılcılaştırılması ve etkinleştirilmesi yoluyla İmparatorluğun
gücünü tebaa üzerinde hissettirerek eyaletlerin merkeze bağlılığı
sağlanmıştır. Merkezden eyaletlere atanan ve merkeze bağlı çalışan
memurlar aracılığıyla bu yapılanmanın eyaletlerde de
yaygınlaştırılmasına çalışılmıştır. Merkeziyetçi bürokratik yapılanma
doğrultusunda vilayet yönetimlerinde valilerin maaşa bağlanmasıyla
merkezi idareden bağımsız olarak vergi toplayıp harcamalarının önüne
geçilmiştir. Yine köy ve mahalle muhtarlıklarının kurulması, nüfus
sayımının yapılması, posta teşkilatının kurulması ve yabancı ülkelere
seyahat için pasaport uygulamasına geçilmesi merkeziyetçi bürokratik
devletin kurulması adına atılmış önemli adımlardı.
1831 yılında yapılan genel nüfus sayımı, eyaletlere ait nüfus ve emlak
bilgilerinin tespitini sağladığı gibi, askerlik işleri, vergilerin
tahsili ve bu işlere ait kayıtlarının tutulması gibi konularda merkezi
bir yapılanmaya katkıda bulunmuştur.
Aynı yılda Takvim-i Vekayinin yayınlanmaya başlanması, merkezi hükümet
ile eyaletleri yaklaştırmış, özellikle memurların okumaları sağlanarak
merkezin görüş ve politikalarının eyaletlerde etkin olmalarına
çalışılmıştır. Yolların yapımı, telgrafın (1855) ve demiryollarının
kullanımının başlaması ve seyahatler için mürur tezkereleri, ülke
dışına seyahat edebilmek için pasaport kullanılmaya başlanması ve ülke
genelinde örgütlenmiş olan bir polis teşkilatının hayata geçirilmesinin
önemi hakkında araştırmalar yapılması merkezi devlet örgütlenmesi için
atılmış adımlardandır. Merkezi hükümet yapısında gerçekleştirilen
bürokratik örgütlenme, merkezde odaklanıp eyaletlere doğru genişleyen
bir dalgalanma hareketi halinde genişleyerek eyaletleri hükümet
merkezine bağlamıştır. Böylece II. Mahmut dönemi modern bürokrasinin
oluşum aşamasını temsil etmiştir. İç ve dış toplumsal ve ekonomik
koşulların sonucunda gerçekleştirilen bu oluşum daha bilinçli reform
çabalarıyla geliştirilme ihtiyacındaydı.
CUMHURİYET DÖNEMİ VE TANZİMAT DÖNEMİ
meclisleri, 1864 ve 1871 vilayet nizamnameleriyle mahalli
grupların merkezi idarenin kararlarına katılmaları
kurumsallaştırılmıştır. Yine muhassıllık meclisleri ve vilayet idare
meclisleri parlamenter yönetime doğru giden ilk adımlar olarak
merkez-vilayet yakınlaşmasında önemli işlev görmüşlerdir. Öyle ki, ilk
Osmanlı mebuslar meclisi üyeleri, vilayet idare meclisi üyeleri
arasından seçilen, valinin tayin ettiği kişilerden oluşmuştur.
Vilayetlerin ve kazalarının yeniden düzenlenişinde, merkezden uzak,
ticari faaliyetler sonucunda belirli bir gelişmişlik kazanan ve
gelişmişlikleri derecesinde merkezi yönetimin kontrolünden uzaklaşan
İzmir ve Beyrut gibi şehirler İmparatorluğun vilayet merkezleri
yapılarak merkezi idarenin etki alanında tutulmaya çalışılmıştır. Yine,
güçlü Avrupa devletleriyle yapılan Dostluk ve Serbest Ticaret
Antlaşmaları, yerel idarecilerin merkezi idareye karşı ayaklanmaları
karşısında Avrupa devletlerinin özellikle İngilterenin yardımını
sağlamayı dolayısıyla merkezi idarenin etkinliğini artırmayı
amaçlamıştır. Bir yerde hakimiyet kurulması ve bu hakimiyetin uzun
süreli olması, hakim olan otoritenin merkeziyle hakimiyet bölgesi
arasında ulaşım ve etkileşimi sağlayan araçların verimliliğine
bağlıdır. Bu anlamda, Tanzimat dönemi yöneticileri merkez ile çevre
arasındaki ilişkileri sağlayan araçların öneminin farkındaydılar.
Yolların özellikle de karayollarının geliştirilmesi Tanzimat dönemi
valilerinin öncelikli amacıydı. Yine telgrafın kurulması (1853)
merkeziyetçi de netime katkıda bulunmuştur.Bu dönemde yabancı vapur
şirketlerinin yanında Türk vapur şirketlerinin kurulmasıyla deniz
ulaşımı geliştirilmeye çalışılmıştır. Böylece, deniz, demir ve kara
yollarının geliştirilerek ülkede ulaşım ağının yaygınlaştırılmasına
yönelik faaliyetlerle merkezi yönetim güçlendirmeye çalışılmıştır.
Devlet, modern bürokratik bir anlayışla yeniden yapılandırılırken,
geleneksel teokratik unsurlar tedricen kaldırılmak, en azından denetim
altında tutulmak istenmiştir. Tanzimat döneminde merkeziyetçiliğin
pekiştirilmesi için tekke ve medreseler yakınlaştırılarak tarikatlar
denetlenmeye çalışılmıştır.
Meclis- i Meşayih vasıtasıyla tarikatlar, mensuplarının gözetim altında
tutulmalarını sağlayacak hiyerarşik bir yapıda ve tek çatı altında
birleştirilmeye çalışıldı. Fakat medrese-tekke ayrımının devam etmesi,
Mevlevilik ve Nakşibendilik dışındaki tarikatların halkın ilgilerini
çekmesi gibi nedenlerle bu projede başarı sağlanamadı.Dini otoritelerin
kamusal konumlarının sınırlandırılması bağlamında Gülhane Hatt-ı
Hümayununun hükümlerinin dini içerikli olmaması, kadıların yerel
yöneticilikten uzaklaştırılması ve şeriat dışı mahkemelerin kurulması,
Osmanlı reform çabalarının genel karakteri olan toplumsal güç
odaklarının merkezi otorite karşısında pasifize edilmesi eğilimine
uygundur. Bu süreç sonunda klasik örgütsel yapısını koruyan Meşihat-ı
İslamiye ve diğer dinsel kurumlar merkezi kontrole açık hale
getirilmiştir.
Yine, Osmanlı ekonomisinde yeterli bir örgütsel yapısı olmayan maliye,
modern merkezi bir devlet denetimi açısından sorun oluşturuyordu. 18.
yüzyıl boyunca tarım ve üretim alanlarında büyük açılımlar
gerçekleştiremeyen Osmanlı maliyesi, gelir ve gider dengesi sağlamak
için bir tür merkezi yapılanma ortaya koymuş ve bu doğrultuda kurumsal
düzenlemeler yapılmıştır. Merkezi yapılanmayı gerekli kılan temel
nedenler savaşlarda alınan mağlubiyetlerin ekonomik sonuçları, askeri
reformların maliyetleri ve vergilerin toplanmasında aracıların çokluğu
ve çeşitliliğiydi. Tanzimat döneminde merkezden gönderilen muhassıllar
ın önemli bir amacı vergi tahsilinde aracıları kaldırarak merkezi ve
sağlıklı işleyen bir vergi sistemi ortaya koymaktı. Pratik alanda
geleneksel uygulamaların devam etmesi Osmanlı maliyesinin kontrolünü
zorlaştırıyordu.
Malyenin merkezi bir denetime tabi tutulması çalışmaları, geleneksel
uygulamaların yerine akılcılaşma temelinde işleyen kurumsal
uygulamaların benimsenmesiyle sürdürülmüştür. Tanzimat döneminde devlet
yapılanmasında somut büyük gelişmeler sağlanmasına karşın, kültürel
alandOsmanlı Devletinde merkezî yönetimin taşradaki uzantısı olarak
esas itibariyle sancaklar ve sancaklardan oluşan eyaletler mülkî
idareyi meydana getiriyordu. Tanzimat öncesi dönemde günümüzdeki
anlamda anayasal düzenlemeler olmadığından bu yönetim birimlerinin ilk
anayasal dayanaklarını Tanzimat dönemi anayasalarında ve fermanlarında
aramak gerekir. Tanzimata gelinceye değin mülkî yönetime ait dikkati
çeken yasal düzenlemeler rastlanmamakla birlikte, devletin gerek
yapısında gerekse işleyişinde yenilenme gereksinimi kendini hissettirir
duruma gelmiştir. Ancak bunun için II. Mahmut dönemini ve Tanzimatı
beklemek gerekecekti.
Nihayet Büyük Reşit Paşa sadaretinde 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen
Gülhane Hatt-ı Hümayunu Devlet yönetiminde önemli değişiklikleri
gündeme getirmiştir. Tanzimattan önce Osmanlı Devletinin taşra yönetimi
eyalet sistemine dayanırken, bu dönemle birlikte taşra örgütlenmesinde
Fransadan örnek alınan il sistemine geçilmiştir.
On dokuzuncu yüzyılda görülen anayasal hareket, Osmanlıların ilk olarak
yönetsel sistemi yeniden düzenleme gereksinimini hissetmelerinden
başlayarak Devletin siyasal-bürokratik kurumlarının gelişmesinde
zirveye ulaşmasını betimlemekteydi. Tanzimat reformları ve yönetsel
sistemin daha rasyonel ve daha düzenli bir yapıya oturtulmasına yönelik
atılan adımlar, temsil ve yasama işlevlerine sahip kurumların gelişmesi
yoluyla genel anlamda salt anayasal bir hükümete katkıda bulunmamış,
bununla birlikte Devletin çeşitli memleketleri ve halkları bu dönemde
üstü kapalı ya da açık olarak anayasalar elde etmişlerdir.Osmanlı
imparatorluğunun yönetsel sistemini ve özellikle mülkî yönetim
yapısını, mîrî toprak rejiminin egemen ve işlevsel olduğu ve bu rejimin
bozulup toprağa özel mülkîyetin geldiği dönemler olmak üzere iki ayrı
evrede incelemek de olanaklıdır. Kuruluş ve Yükseliş Dönemlerinde,
Tanzimat sonrasıyla kıyaslandığında idarî sistem daha patrimonyal
özellikler gösterir. Yüzyıllardır Osmanlı topraklarında egemenliğini
sürdüren pratik bir taşra yönetimi tarzı sayılabilen tımar sistemi ve
eyalet yapılanması bozulup özel ve küçük mülkîyetin yaygınlaşmasıyla
birlikte, küçük üretici birimleri temeline dayanan Bonapartçı taşra
yönetiminin ve il sisteminin Vilayetler Nizamnâmesine örnek alınması,
daha ağır ve denetleyici bir merkeziyetçiliğin devlet yönetimine
yerleşmesini başlatıyordu. Eyalet sisteminden vilayet sistemine
geçilirken Fransız il yönetimi doğrudan doğruya devlet yönetimine
aktarılmış ve bu yeni anlayış o yüzyıl içinde (on dokuzuncu yüzyıl)
taşra yönetimi ile ilgili birçok yasal düzenlemenin temel ekseni
olmuştur.
İl sisteminde örnek alınan Fransada ülke yönetiminin coğrafik yapıları
bir sürekliliğe oturmuş, bu yapının iskeleti ise Fransız İhtilalini
yapan devrimcilerin çizmiş oldukları biçime dayanmıştır. Belediyeler ve
departmanların (illerin) on sekizinci yüzyılın sonunda aldıkları biçim,
Bonaparte tarafından çok az bir değişiklik yapılarak, ancak genel
olarak mevcut yapısı korunmak suretiyle, taşranın yönetsel örgütlenmesi
belli bir sistem çerçevesinde sağlamlaştırılmıştır.
Tanzimatla
gelen yenilik hareketleri içinde önemli bir konumu bulunan taşranın
yeniden yapılandırılmasında, bu hareketi destekleyenlerin, Batı yönetim
biçimini, bunun içinde de Fransayı referans almalarını sıradan bir
tercih olarak görmemek gerekir. 1864 Vilayet Nizamnâmesi
Bilindiği üzere 1864 Vilayet Nizamnâmesi Avrupa devletlerinin,
İmparatorluk sınırları içindeki Hıristiyan tebaanın, kötü şartlar
altında bulundukları iddialarını önlemek üzere yürürlüğe konulmuştur.
Ülke yönetimi için oldukça yeni olan bu mülkî düzenleme, önce Mithat
Paşanın vali olarak tayin edildiği ve Niş, Silistre ve Vidin
Vilayetlerinden oluşan Tuna Vilayetinde uygulanmış, kazanılan başarı,
1867deki Nizamnâme ile uygulamanın genişletilmesine yol açmış, 1817de
kabul edilen Nizamnâme yoluyla bu sistem geliştirilmiştir. Bu tarihten
sonra il oluşturulması uygulamaları yaygınlaştırılmıştır. Esasında,
Osmanlı Devletinin klasik eyalet örgütlenmesinin dışına çıkan ilk taşra
örgütlenmesi 1861de Lübnanda gerçekleştirilmişti. O dönemde Avrupa
devletlerinin baskıları ve azınlıkların başkaldırıları, Osmanlı
bürokratlarını taşra yönetimini yeniden yapılandırmaya zorlamıştır. Bu
konudaki ilk girişim ise, Cebel-i Lübnan verilen özerk statü oldu.
Lübnanda yaşanan karışıklıklar ve olaylar neticesinde, dış devletlerin
de (İngiltere ve Fransa) müdahalesi ile, hükümet, bölgedeki
egemenliğini korumak için Lübnana 1861 yılında özerk statü vermek
durumunda kaldı. Bu doğrultuda hazırlanın Cebel-i Lübnan Nizamnâmesine
göre, Cebel-i Lübnan, başkentten tayin edilecek Hıristiyan bir
mutasarrıf tarafından yönetilecek ve bu mutasarrıfın başkanlığında
Lübnandaki etnik kesimlerin temsilcilerinden oluşan bir meclis görev
yapacaktı. Cebel-i Lübnana verilen ayrıcalıklı statü, bazı endişeler
dolayısıyla Bâbıalîyi yeni arayışlara sevk etti. 1864 Vilayet
Nizamnâmesi bu endişe ve arayışların bir neticesi olmuştur.
Tanzimat hareketi güçlü bir merkezî yönetimi esas aldığından, bu amaca
yönelik reformlara ağırlık verdi. Bu dönemde iltizam kaldırıldı,
vergileri toplamakla Padişah tarafından atanan muhassıl-vergi
tahsildarı adındaki memurlar görevlendirildi. II. Mahmut dönemini
başlatan 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile birlikte valilerin
yetkileri kısıtlanmış, özellikle malî işlere doğrudan müdahale etmeleri
önlenmiştir. Mal, can, namus güvenliği ile birlikte vergi adaleti ve
askerlik gibi konular fermanın özünü meydana getiriyordu.
Fermanın yürürlüğe girmesiyle başlayan yeni dönemde taşra yönetimini
kapsayan nizamnâmeler birbiri ardınca uygulamaya geçirilmiş ve yeni bir
takım kurumlar oluşturulmaya başlanmıştır. Yukarıda belirtildiği gibi
1860lı yıllarda ilk vilayet uygulamaları başarıyla sürdürülürken bir
yandan da meclisler kurulması, Müslüman ve Hıristiyan vatandaşların bu
meclislere katılımı sağlanmaya çalışılmıştır. Özkayaya göre 1840da
kurulan meclisler, taşradaki işlerin yürütülmesinde ve taşranın
düzeninde önemli bir role sahiptir. Memleket meclisleri, küçük meclis
ve eyaletlerde ise büyük meclis adı altında görev yapan meclisler 1849a
kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Muhassıl meclisleri bir çeşit
yerel yönetim kurulu olup, bu meclise yörelerinin ileri gelenleri
seçimle katılmaktaydı.
Böylelikle, il yönetiminde Padişah (I. Abdülmecit), valilerin güçlerini
hedef tutan ve halka danışma esasına dayanan farklı ve cesur bir deneye
girişiyor ve illerde kurulan idare meclisleriyle gayri müslimlere kendi
ruhanî önderleri aracılığıyla bu yönetim konseylerinde temsil edilme
hakları veriyordu. Bakanlar Kurulu, 1 Mart 1840dan itibaren vali ve
diğer yöneticilere sabit maaşlar vermek, terfi etmek için çalışmalarını
kanıtlayanları daha önemli görevlere getirmek, Bâbıalînin kullanacağı
belirtilmiş olan vergilere valilerin el koymasını engellemek ve
valilerin kendi çıkarları için, halkı suiistimal etmelerine fırsat
verebilen iltizam usulünü kaldırma kararlarını alıyordu.
1876 Anayasasına gelinceye kadar, Gülhane Hattı-ı Hümayununu izleyen
yıllarda 1864 ve 1871 Vilayet Nizamnâmeleriyle Fransız örneğine uygun
il birimleri kurulmakla yetinilmeyip, yerel ve bölgesel meclisler kurma
yolunda da gidilmiştir. I. Meşrutiyet dönemine ait bu düzenlemeler
bugün de ülke taşra yönetiminin temel birimleri olan illerin yönetsel
ve hukuksal bir yapı olarak devlet yönetimi içine yerleşmesini sağlamış
ve o dönemden bugünlere il sistemi çok büyük değişikliğe uğramamıştır.
Meşrutiyet dönemine geçmeden önce, il yönetiminin yasal çerçevesinin
esasını ve ana ilkelerini ortaya koyan vilayet nizamnâmelerinde ön
plana çıkan hükümlere eğilmek faydalı olacaktır.
Vilayet (il) unvanının ilk kez kullanıldığı hukukî metin olan ve Mithat
Paşanın tayin edildiği Niş Valiliğindeyken oradaki başarısı üzerine üç
vilayetin (Niş, Silistre, Vidin) Tuna Vilayeti adı altında
birleştirilmesiyle 1864de Meslis-i Valadan çıkarılan Vilayet
nizamnamesi, taşra örgütlenmesini yeni baştan düzenlemiştir. Eski
eyaletlerin yerine sancak kaza ve nahiyelerden oluşan vilayetler
kurulmuştu. Vilayetlerde valilerin, sancaklarda mutasarrıfların,
kazalarda kaymakamların başkanlıklarında meclisler bulunacaktı. Esasen
gerek II. Mahmut ve Abdülmecitin, gerekse Mustafa Reşit Paşanın
amaçları parlamenter bir sistem kurmak değil, merkezî otoriteyi
sağlamlaştırarak, iyi işleyen modern bürokrasiye sahip bir devlet
yönetimi kurmaktı. 1864 Vilayet Nizamnâmesi, vilayetin mülkîye, maliye,
güvenlik ve politika işlerinin, yönetim ve hukuka ait işlerinin ve
hükümlerin yürütülmesinin Padişah tarafından atanan bir valiye
verildiğini, vilayetin valisinin bütün devlet emirlerinin uygulanmasına
memur olduğu gibi, belirlenen görev sınırları dâhilinde vilayetin iç
işlerini yürütmekle görevli ve yetkili olduğunu belirtir. Vilayette
Defterdar, Mektupçu, Umuru Hariciye Memuru, Umuru Nafıa Memuru, Umuru
Ziraiye ve Ticariye Memuru bulunacağından bahseden Nizamnâme, valinin
maiyetinde ve reisliği altında bir idarî meclis bulunacağını, bu
meclisin, Şeri Hükümler Müfettişi ile Defterdar, Mektupçu, Hariciye
Müdürü ve ikisi Müslim ve ikisi gayri Müslim halktan seçilen
kimselerden oluşacağını açıklar. Babıâlinin, Avrupa devletlerinin
ıslahat istekleri ve bu yöndeki baskıları sonucunda girişilen taahhüd
ve uygulamalarından biri olma özelliğini taşıyan, vilayet yönetiminin
düzenlenmesinin ilk belgesi olan ve Tuna vilayetinde uygulanmaya
başlanan 1864 Vilayet Nizamnamesi, Osmanlı yönetim sistemi ve Osmanlı
toplumu için oldukça farklı ve yeni bir yönetsel örgütlenme tarzıydı.
Geçirdiği tecrübe devresi esnasında görülen noksanları giderilip
yenilendikten sonra, Nizamnamenin hükümleri diğer vilayetlere
yaygınlaştırılmıştır.
Osmanlı Devletinin, kurumsal kuralların ve tımar sisteminin
yıkılmasıyla eyaletlerin yönetiminin yeniden organize edilmesi
sorunuyla karşı karşıya kalması, vilayet uygulamasına geçilmesinde
temel etkenlerinden biri olmuş, ayrıca 1839 ve 1856 Fermanlarıyla
ortaya konulan yenilenme hareketlerinin de önemli unsurlarından birini
oluşturmuştur.
Böylelikle III. Selim ve II. Mahmutun sistemi yeniden düzenleme istek
ve gayretleri temel yapıya dokunmadığı için somut sonuçlar getirmese
de, Gülhane Hattının ilanıyla başlayan Tanzimat Dönemi yönetimi
problemi daha temelli olarak ele alınmış ve il sistemine geçilmiştir.
1871 İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi İlk kurulması yönündeki
faaliyetler 1864 Nizamnamesinden sonra hızlanmaya başlamış ve 1871
Nizamnamesi ile bu uygulama ülke sathında kurumlaşma yoluna girmiştir.
Model olarak Fransız département sisteminin benimsendiği ve ondan bile
merkeziyetçi bir eğilimin göze çarptığı 1864 düzenlemesinin ve
merkeziyetçi yönetime yönelik reformcu uygulamaların tepkisiz
kalmadığını belirtmek gerekir. Uzun bir süre devam eden tepkiler, bazı
bölgelerde tutucu nitelikteki ayaklanmalara kadar varmıştır. Anadolunun
bazı yerlerinde de yeni yönetsel yapıya karşı yerel eşraf türlü
tepkiler göstermiştir. Zaten Tanzimat reformları bir bütün olarak
sadece Türkiye gerçeğini içine almıyor, bununla birlikte, Balkanlar
örneğinde olduğu gibi Anadolu dışındaki topraklarda da etki ve
yankıları oluyordu. İl reformunu gerçekleştiren 1864 Vilayet
Nizamnamesinden sonra 1871 yılında yürürlüğe giren Vilayet Nizamnamesi
ülke yönetiminde bir takım değişiklikleri ortaya çıkarmıştır. Bunlardan
en önemlisi, Nahiye adı altında yeni birimlerin kurularak, merkezî
yönetimin taşra örgütlenmesinin vilayet , sancak, kaza, nahiye ve köy
biçiminde kademelenmesi olmuştur.
Bu Nizamnâme özellikle İdare Meclisinden, Belediyeden, Nahiyeden ve
taşra yönetimin kademelenmesinden bahsetmektedir. Vali, yine il
sisteminin genel yöneticisidir. Valinin görevi, mülkî, malî, eğitim,
sağlık ve güvenlik ile ceza ve hukuk işlerinin yürütülmesi esas olmak
üzere çeşitli aslî kısımlara ayrılmıştır. Bundan sonra devletlerin yeni
bir girişimi üzerine, hükümleri ülkenin her yanında geçerli olmak üzere
(Ferman-ı Adalet) adı altında bir ferman yayınlanarak özel görevliler
aracılığıyla vilayetlere gönderilmiş ve büyük devletlere de bu durum
bildirilmiştir. Uygulamayı gözetlemek amacıyla bir de Meclis (Meclis-i
İcraât) meydana getirilmiştir. Bu arada, 1867 ve 1871 arasında Osmanlı
yurttaşlarına ait kanunlar bildiri kısmen gerçekleştirilirken, 1871e
kadar bir kısım kanunlar (Örneğin, 1856da Ticari Usule Dair Kanun)
çıkarılmış ve Tanzimat reformları, pek çok alanda etkisi görülen
yeniden düzenlemeleri gündeme getirmiştir. Osmanlıda merkezciliğin
geniş çapta uygulanması anlamına gelen yetki genişliği 1852de çıkarılan
bir fermanla, tüm asker ve sivil memurların valiye bağlanması ve bu
memurların eylem, atanma ve azillerinden valinin sorumlu tutulması
öngörüsüyle yönetim sisteminde yerini almış, yetki genişliği eğilimin
mantıkî uzantısı olarak merkezci yönetimin kuruluşunu tamamlayan 1864
ve 1871 Nizamnameleri bu durumu pekiştirmek suretiyle sonraki il
yönetimi mevzuatına alt yapı oluşturmuştur.
1871 Nizamnamesi bazı gelişmelerin başlangıcı olma niteliğini de taşır.
Anadoluda şehirlerde ve kasabalarda belediye kurulması bu tarihten
sonra gelişmiş, İstanbul dışındaki yerleşim merkezlerinde Batıdaki
anlamda belediye örgütü kurulmasının yasal temelini 1871deki bu
düzenleme oluşturmuştur.
Bu Nizamnâmede Osmanlı yönetiminde klasik dönemden beri yönetimin en
alt ve temel unsuru olan mahalle ve köy birimleri merkeziyetçi bir
yaklaşımla yeniden düzenlenmiştir. İlgili hükme göre muhtarın
memuriyetini kaymakam onaylamak durumundadır. 1871 Nizamnamesi, 1864
yılında yapılan düzenlemedeki aynı ilkeleri korumakla beraber, Genel
Meclislerin görüştükleri işleri genişletmekte ve çoğaltmaktadır.
1871 yılı başında çıkarılan İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi ve
1876 Anayasasının üzerinden çok geçmeden 1878deki ilk parlamentonun
kabul ettiği Dersaâdet ve Vilayet Belediye Kanunu, kamu yönetiminde
laikleşme sürecini hızlandırıcı etkiler yaptılar. Nizamnamelere ve
Belediye Kanununa göre Vilayet, Liva, Kaza İdare Meclisinde ve
şehirlerdeki Belediye Meclislerinde memurlardan başka ahalinin temsili
esas kabul ediliyor ve gayri Müslim nüfusun temsilinde eşitlik sistemi
amaçlanıyordu. Sözü edilen idare karar organlarından başka Vilayet
Temyiz Divanı, Memleket Sandığı, Ziraat Komisyonu gibi ihtisas
organlarında yarı yarıya temsil ilkesinin yasal güvence altına alındığı
dikkati çekmektedir. 1876 Birinci Meşrutiyet Anayasası Birinci
Meşrutiyet Anayasası olarak bilinen 1876 Anayasasında (Kanûn-i Esasîde)
il yönetimi ile ilgili konuların yer aldığı görülür. İlk Osmanlı
Anayasası olan bu önemli hukukî metin il yönetiminde yetki genişliği
esasını getiriyordu. 1876 Kanûn-i Esasî döneminde, yetki genişliği
(tevsi-i mezuniyet) ve görevlerin ayrımı (tefrik-i vezâif) anayasa
kuralı iken, uygulamada mutlak bir merkeziyetçilik hüküm sürmüştür.
Anayasaya yetki genişliği ve görevlerin ayırımı biçiminde giren bu
yönetim esası, valilerin yetkilerini genişletiyor, görev ayırımı
kavramıyla da aslında adem-i merkeziyet ilkesi anlatılmak isteniyordu.
İlk Anayasa vilayetlerin yönetimine ilişkin meclislerle ilgili
hükümlerde getirmekteydi. Buna göre İdare Meclisleri ile Vilayetler
Genel Meclislerinin oluşturulacağı, bu meclislerin üyelerinin seçimi
gibi konuların çıkarılacak özel bir yasayla düzenleneceği
belirtiliyordu. Bilindiği gibi idare meclisleri, vilayet, sancak ve
kaza merkezlerinde kurulan, yönetim konseyi tarzında çalışan
kurumlardı. Bugünün il özel idarelerinin kaynağı olan vilayet genel
meclisleri ise bayındırlıktan sanayiye, ticaretten tarıma, eğitimden
vergi konularına kadar önemli görev ve yetkileri olan bir yerel meclis
niteliği taşıyordu.
Bu Anayasa kuvvetler ayırımı ve adem-i merkeziyet temeli üzerine yeni
bir taşra yönetimi ve yerel yönetim anlayışı getirmesi bakımından
yönetim tarihinin temel belgelerinden biri olmuştur. 1876 Anayasası
döneminde il yönetimiyle ilgili Meclis-i Mebus anda yeni bir yasa
çıkarılması gündeme geldi. Bunun üzerine Danıştayın hazırladığı
Vilayetler Kanunu tasarısı, Meclis-i Mebus anda kabul edildi. Aynı
meclisin onayından da geçen bu tasarı II. Abdülhamitin vetosuyla
karşılaştı. Meclise geri gönderilen yasa tasarısını, Osmanlı-Rus savaşı
ve diğer gelişmeler sebebiyle kapatılan Meclis-i Mebus an tekrar
görüşemedi. II. Meşrutiyete kadar yasal çerçevede yetki genişliği gibi
bazı kavramlar adı altında âdem-i merkeziyetçi taşra yönetimi gündeme
getirilmişse de uygulamada merkeziyetçi bir il yönetimi ve merkez-taşra
ilişkisi varlığını korumuştur. Esasında teori-pratik çatışma olarak
adlandırılabilecek bu çelişkili durum 1908 yılında ilan edilen II.
Meşrutiyet dönemi boyunca da il yönetiminde fiilen yaşanmış, âdem-i
merkeziyete (yerinden yönetim) daha yakın düzenlemeler getirilmişse de,
uygulamada vilayetlerdeki seçilmiş meclislerin, merkeziyetçi yapıdan
uzaklaşmadıkları görülmüştür. Tanzimatın halkın girişim kabiliyetini ve
inisiyatifini de yok ederek onun yerine bürokrasiyi ikame etmiş olması
ve her şeyin bürokrasiye, devlete, başkente havale edilmesi süreci ve
anlayışı. Meşrutiyet dönemlerini başlatan 1876dan sonra da devam
etmiştir. 1913 İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanun-u Muvakkatı 1876 I.
Meşrutiyet Anayasası ile anayasal hüviyete kavuşan İl Özel İdaresi,
1913 tarihli yasa ile oldukça gelişmiş ve çoğuna göre yetkili ve
girişimci bir yapıya kavuşturulmuştu. İlin Genel ve Özel yönetimine
dair esasları düzenleyen 13 Mart 1913 tarihini taşıyan İdare-i
Umumiye-i Vilayet Kanunû Muvakkatı kaynağını Fransada 1790 yıllarında
ve Napolyonun konsüllüğü zamanında kabul edilip 1838 ve özellikle de 10
Ağustos 1871 tarihinde geliştirilen kanunların hükümlerinden almıştır.
Birinci kısmını il genel yönetimi konusunda ayıran 1913 tarihli Geçici
Kanun, yetki genişliği ilkesini benimsiyordu. Yerel düzeyde yönetime
katılma hususunda oldukça ileri düzeyde bir anlayışın sergilendiği bu
Özel İdare Kanunu, yerel hizmetlerin yürütülmesini il halkının
seçimiyle oluşan il yerel meclisine vermiştir. Böylelikle günümüzde
dahi merkezî yönetimin yürütmekte olduğu yerel tüm hizmetler il genel
meclisleri sorumluluğunda il özel idarelerine devredilmiştir.
Osmanlı Devletinin Meşrutiyet döneminde yazılmış olan ve yasa halini
alamamış bu Kanun-u Muvakkatın, il özel idaresinin tüzel kişiliğini,
kendisine has görev ve yetkileri ile mal varlığını belirlemiş olmakla
beraber, bu kurumu istenen özerkliğe kavuşturduğu yine de söylenemez.
Fakat, daha önce de değinildiği gibi bu girişimle, yeni yetkilerle
donatılmış bir İl Mahalli İdaresi kurulması hedeflenmişti.
1913 tarihli İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanun-u Muvakkatı, İlin Genel
Yönetimi ve İlin Özel Yönetimi olmak üzere iki bölümden oluşmuştur.
Birinci bölümde İl Genel Yönetimine ilişkin belirtilen hususlar, 1864
yılında oluşturulan vilayet yönetiminin genel esaslarını
korumaktaydı.Valileri güçlendiren ve ona yardımcı olmak amacıyla emrine
verilen başta vali yardımcıları ve il şube müdürlerinin görev ve
yetkilerini belirleyen geçici yasa, il genel meclisini korurken, il
yönetiminde, vali ya da yardımcısının başkanlığında, naib, mektupçu,
maarif müdürü, nafıa müdürü, ziraat müdürü ve müftü ile seçimle gelen
üyelerden kurulu Vilayet İdare Meclisine yer vermiştir. Bu hukukî
metnin getirdiği en önemli yenilik, ilin özel yönetiminde ortaya
çıkmıştır. İlin Özel Yönetimi, vilayet ölçeğinde bir yerel yönetim
kurumunu ifade ediyordu ve ilin yerel hizmetleri bu birimin yetki ve
sorumluluğuna veriliyordu.
Bugün yürürlükte olan İl Özel İdaresi Yasası, yukarıda temel
özellikleri anlatılan 1913 tarihli bu geçici yasaya dayanmakta ve onun
esas iskeletini korumaktadır. 1987 yılında yürürlüğe giren 3360 sayılı
İl Özel İdaresi yasası, 1913 tarihli geçici yasada değişiklik yapılarak
oluşturulmuştur.
Cumhuriyet
dönemine gelinceye dek il genel yönetimi konusunda gerçekleştirilen
yasal düzenlemeler ile ilk Anayasamızdaki (1876) konuyla ilgili
hususlar böylece incelendikten sonra, 1921 Anayasasından başlamak üzere
Cumhuriyet döneminde il genel yönetiminin anayasal ve yasal çerçevesi
çizilmeye çalışılacaktır. 1921 Anayasası İlk Anayasamız olan ve
meşrutiyetin eseri olarak kabul edilen 1876 Anayasası, Amerikan ve
Fransız İnsan Hakları Beyannamelerinin Batıda açtığı modern anayasa
hukuku gelişimine, çok geçmeden Osmanlı Devletinin de katılışının ilk
vesikasıdır. Bu ilk Anayasadan sonra Ankarada kurulan T.B.M.M.nin ürünü
olan ikinci bir Anayasa 1921 yılında kabul edilmiştir. Yoğun bir
görüşme sürecinden sonra 20 Ocak 1921de Meclisin kabulünü alan Anayasa,
hem önceki Kânun-i Esasîye, hem de yabancı ülke anayasalarına oranla
oldukça kısa ve özlüydü. Bu temel hukukî, metin 23 madde ve bir tek
maddeyi içeren iki kısma ayrılmıştır. Mevâd-i Esasiye denilen ilk
kısımda temel hükümler belirtilmiştir. İdare başlığını taşıyan ikinci
kısım ise yönetim kademeleri, il meclisleri, genel müttefiklik
bölgeleri gibi ülke taşra yönetimine ilişkin konulara ayrılmıştır. 1921
Anayasası, Giritlinin de belirttiği gibi il ve nahiyelerin tüzel
kişiliği benimsenmiş üyeleri doğrudan doğruya halk tarafından seçilen
il meclislerine geniş çapta yönetsel özerklik vermiş, bundan da öte
nahiye meclislerine yargısal yetkiler devretmiştir. Ayrıca, iller
toplumsal ve ekonomik ilişkileri itibariyle birleştirilerek Genel
Müttefiklik Mıntıkaları kurulmuştur. Yeni olan bu uygulamaya belli bir
dönem sonra son verilmiştir. Yine bu anayasa ile sancak kademesi
kaldırılmıştır. Nahiyeyi özerk bir kişiliğe kavuşturan ve mülkî
yönetimin bir parçası olmaktan çıkarmak isteyen hüküm ise yürürlüğe
girememiş.
1921 Anayasasında adem-i merkeziyet geniş kapsamlı bir biçimde ele
alınmış, yerel yönetimlerin muhtariyeti ve yerel görevlerin aslîliği
kabul edilmiştir. Ancak Anayasada üzerinde durulan adem-i merkeziyet
ilkesi uygulamaya konamamıştır. Aslında Türk Kamu Yönetimin yasal
gelişimi açısından oldukça ilginç özellikler taşıyan bu Anayasa, hem
yönetsel yapı hakkında öngördüğü, hem de bununla ilgili mecliste dile
getirilen görüşler yönüyle Yazıcıoğlunun ifadesiyle ibret verici
nitelikler taşımaktadır. Aynı yazar, 1921 Anayasasının Türk anayasa
tarihinin, yerel yönetimlere ve yerinden yönetim ilkesine en fazla
ağırlık vermiş olan anayasası olduğunu belirtirken, söz konusu
Anayasanın öngördüğü ölçüde bir yerinden yönetimin bugün bile Türkiyede
gerçekleşmediğini öne sürmektedir.
1924 Anayasası
Teşkilatı Esasiye Kanununun getirmiş olduğu hükümler 1924 Anayasısının
90. maddesi iller,şehir,kasaba ve köyler tüzel kişiliğe haizdir
şelimdedir. 91. madde ise Vileyetler umuru tevsii mezuniyet ve tekfiri
vezaif esası üzerine idare olunur. şeklindedir. Bu iki maddeden de
anlaşılacağı gibi 1924 Anayasası daha önceki düzenlemelere göre yeni
bir şey getirmemiş öncekileri tekrarlamakla yetinmiştir. Ayrıca 90.
maddeden de anlaşılacağı gibi 1924 Anayasasında 4 mahalli idare birimi
vardır. Fakat fiiliyatta şehir ve kasaba belediyeleri için ayrı ayrı
düzenleme yapılmamış ve üç tip mahalli idare birimi uygulanmıştır.
1961 Anayasası
1961 Anayasası ise 1924 Anayasasından biraz daha geniş olarak yerinden
yönetime yer vermiştir. 1961 Anayasası 116. maddede Mahalli İrdeler;
il, belediye veya köy halkının müşterek mahalli ihtiyaçlarını
karşılayan ve genel karar organları halk tarafından seçilen kamu tüzel
kişileridir denildikten sonra mahalli idarelerin seçimleri kanunun
gösterdiği zamanlarda ve 55. maddede yazılı olan esaslara göre yapılır
hükmü getirilmiştir.
1961 Anayasasının getirmiş olduğu bir yenilik de mahalli idarelerin
seçilmiş organları hakkında teminat teşkil edecek bir hüküm koymuş
olmasıdır. Buna göre Mahalli idarelerin seçilmiş organlarının organlık
sıfatını kazanma ve kaybetmeleri konusundaki denetim ancak yargı yolu
ile olur hükmü anayasada yer almıştır.Yine 1961 Anayasası mahalli
idarelere görevleriyle orantılı gelir sağlanmasını öngörmüştür.Ayrıca
bu anayasa ile görev ayrılığı ilkesi terk edilerek idarenin bütünlüğü
ilkesi terk edilerek idarenin bütünlü ilkesi kabul edilmiştir.
1982 Anayasası
1982 Anayasası ise mahalli idareleri 123. ve 127. maddeleri ile
düzenlemiştir.1982 Anayasası ile seçim süresi 4 yıldan 5 yıla
çıkarılmıştır. En büyük yenilik ise Büyükşehirler için kanunla özel
yönetim biçiminin getirebileceğinin kabul edilmesidir.
Değişimden Dönüşüme: Yetkeci-Savunmacı Nöbet Değiştirme
Osmanlının Batı karşısında gerilemesi aydınlar arasında önemli bir
sorun haline gelmediği için Tanzimata kadar olan sürede yapılan ıslahat
hareketleri fikri bir temelden yoksun kalmıştır. Buna bağlı olarak,
Avrupanın üstünlüğünün ve bunun karşısında Osmanlının gerileyişinin
arkasındaki kurumsal nedenler görülememiştir. Osmanlı uleması Batılı
anlamda bilimsel bir anlayıştan yoksun olduğundan ülkenin kötü durumunu
pozitif bilim verileri temelinde değil, dini ve duygusal açılardan ele
almıştır. Ulemanın etkisiyle uzun yıllar boyunca Batıya ve Batı
medeniyetine kafir anlayışıyla yaklaşan halk kitlesinin de reform
girişimine olumlu yaklaşması düşünülemezdi. Bu durumda reformlar ancak
yukarıdan aşağıya gerçekleştirilebilirdi. Sonuçta bazı aydın ve
dirayetli sultanlar ve vezirler Osmanlı ıslahat hareketlerinin öncüleri
olmuşlardır.Tanzimat hareketi, birbirlerinden farklı yönlerde hareket
eden ve farklı etkilere sahip olan hareketlerin yıprattığı Osmanlı
devlet yapısına güç ve dayanıklılık kazandırma, siyasi birliği sağlama
ve bu birliğin dayandığı yapısal unsurları güçlendirme amacından
doğmuştur. 19. Yüzyıl ilk yarısında Osmanlı siyasi bünyesi bir çöküş
manzarası arz ediyordu. Her şeyden önce devletin dayandığı
askeri-teokratik yapı geçerliliğini kaybetmeye başlamıştı. Yenilgilerin
de etkisiyle gittikçe artan bir disiplinsizlik orduda hakim olmuş ve bu
kurum, nüfuz ve itibarını kaybederek devletin otoritesinin koruyucusu
olma konumundan uzaklaşmıştı. Avrupadaki ulusalcı ve devrimci
hareketler ırksal dinsel türdeşlikten yoksun olan Osmanlı tebaası
arasında uyanışlara neden olmuştu.
Yabancı devletlerin etkileri, kapitülasyonların baskısı ve iç
kayıtsızlık bu uyanışı güdülemiş, hatta bu süreç sonunda gayrimüslim
unsurlar ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuşlardır. Bu şartlar, güçlü
bir merkezi idarenin kurulmasını kaçınılmaz kılmıştır. Sonuçta Tanzimat
hareketi ayrılma eğilimine sahip olan unsurları yeni ilkeler etrafında
toplayarak, hatta ülke yönetimini bu ilkelere dayandırarak farklı
unsurlar arasında birliği oluşturacak, düzeni tesis edecek ve ortak
amaçların yerleşmesini sağlayacak güçlü bir yapıya ulaşmayı
amaçlamıştır. Tanzimatla birlikte dinsel ve ırksal bağlılıkların yerine
ortak ilkelere dayanan bir bağlılık getirilerek anayasal vatandaşlığa
giden ilk adım atılmıştır. Böylece modern bürokratik devletin
hükümranlığına meşru bir temel oluşturulmuştur.
Tanzimat
döneminde İmparatorluğun gerilemesinin nedenleri ilk kez askeri alan
dışında aranmış ve devletin siyasi yapısı, teşkilatının esasları ile
idare şekli dağılmaya doğru giden sürecin etmenleri olarak öne
çıkarılmıştır. 1839 Hatt-ı Hümayunu ile ülkedeki aydın bürokrat grup;
İmparatorluğun işlevini yitirmiş kurumlarını ve sarsılan merkezi
otoriteyi kurmak, devleti mali, idari, adli alanlarda düzenli bir
yapıya kavuşturmak için egemenlik dizginini ele geçirdiler. Bu dönemde
Osmanlı devleti Avrupada gerçekleştirilen
sanayi devriminden sonra ortaya çıkan sosyal ve ekonomik değişime
kurumsal bazda ayak uyduramamanın sancılarını çekiyordu.
Otorite sorunları, ayan ve ulusalcı isyanlarla sonuçlanmıştı.
Egemenliği ele alan aydın bürokrat grup yeni idari yapılanma ile,
İmparatorluğun yapısal dönüşüm sorunlarına çare bulmayı amaçlıyordu.
Osmanlı aydın ve bürokratları Avrupa kökenli eşitlik düşüncesiyle yeni
bir Osmanlılık siyaseti üreterek Müslüman- gayrimüslim
ayrımcılığını gidererek ulusal ayrılıkçı isyanları önleyip devletin
gücünü ve bütünlüğünü sağlamayı amaçlamışlardı . Hukuk sistemindeki
yenileşmeyle bu bütünlüğün merkezi yönetimde temsili sağlanmıştır.
Osmanlı parlamentarizminin özünü teşkil eden ve kararname ve
nizamnameleri hazırlayacak ve yargıda temyiz görevini görecek
meclislerin kurulması Tanzimat dönemindeki en önemli idari
yeniliklerden birisidir. Meclis-i Ali-yi Tanzimat, Tanzimat dönemi
hukuk reformlarının gerçekleştirilmesi kadar, mahkemelerin kuruluş,
işleyiş ve yaygınlık kazanmasında önemli işlevler görmüştür. II.
Mahmutun gerçekleştirdiği modern devlet teşkilatlanması, Ülkenin
belirttiği gibi, çağdaş hukukun esaslarını taşıyan Gülhane Hatt-ı
Hümayunu ile idare hukuku temeline dayandırılmıştır. Yine bu beyanname
ile vergi ve adliye sistemi modern devlet anlayışına uygun bir
yapılanma kazanmıştır.
Batıda görevlendirilen Osmanlı elçileri, Batı hakkında sistematik
bilgiler vererek Batı dünyasının daha iyi anlaşılmasına katkıda
bulunurlarken, II. Mahmut dönemi sonlarına doğru Batıdaki özgün
niteliklerden birine dikkat çekmişlerdir. Kameralizm olarak
adlandırılan bu nitelik, eğitimi halka yaymayı ve halkın mülkiyet
haklarını garanti altına almayı içeriyordu. Batıda, halkın
verimliliğini artırma amacıyla uygulanan ve ulusal devletlerin
kurulması ile orta sınıfların güç kazanması paralelinde yürüyen bu
politika ile ulusal bütünlüğün sağlanması ve feodal toplumsal
kalıntıların temizlenmesi amaçlanmıştır.
Bu anlamda, Gülhane Hatt-ı Hümayunu kameralizm etkisi taşır. Bu
dönemdeki bazı Osmanlı aydın ve devlet adamları, Batı gelişmişliğinin
özünü bu doğrultuda bir siyasal yapılanmada görmüşler, İmparatorluğun
Osmanlılık çatısı altında yeniden bir bütünlük kazanacağını
düşünmüşlerdir. Halkın ekonomik gücünün gelişmesi ve eğitimin
yaygınlaşmasıyla devletin güçlendirilmesi amaçlanırken, farklı
grupların varlığı, bu amaç doğrultusunda ortak bir seferberliği
olanaksızlaştırmıştır. Osmanlılık, farklı etnik ve dinsel grupları tek
bir bütünlük altında toplamayı amaçlamış olsa da, ayrılıkçı eğilimler
çağın yükselen akımlarını temsil ettiği için bunların önüne
geçilememiştir.
Yerleşik geleneklere dayanan değerlerin tasfiyesinin zorluğu ve uluslar
arası çıkar ilişkilerinin Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü koruma
ihtiyacını doğurması gibi nedenlerle, Tanzimat hareketi geleneksel
Osmanlı devletinin merkeziyetçiliğini aşan bir merkezi-bürokratik
yapının gerçekleştirilmesi projesi olmuştur. Tanzimat döneminde
sadrazam ve onun çevresinde bulunan bürokrat kadro otorite sahibi
olmuş, daha sonra sırasıyla I. Meşrutiyet döneminde saray, II.
Meşrutiyet döneminde ise siyasi bir cemiyet olan İttihat ve Terakki
modern bir yetkecilik sergilemişlerdir. Bu üç dönemin ideolojileri
farklı fakat sistemleri aynı olmuştur. Babıali bürokratlarının
egemenlik döneminde modern bir merkeziyetçilik kurulmuş, Osmanlı
bürokrasisi geleneksel çizgisinden ayrılarak toplumu kontrol araçlarını
değiştirmiştir. Tanzimat devlet adamlarının genel itibariyle sivil
bürokrasi kökenli olmaları, Osmanlı devlet yapısındaki değişmenin
önemli bir göstergesidir. Geleneksel asker yönetici anlayışı yerini
sivil yönetici anlayışına terk etmeye başlamıştır. Tanzimattan sonra
yapılan vilayet düzenlemelerinde yine Babıali kökenli valilerin
atanması ve onlara askeri yöneticilerin yetkilerinden ayrı ve
dengeleyici yetki ler verilmesi, sivil bürokrasinin etkinliğini
artırmıştır. Böylece, merkezi yapılanmanın odağı saraydan Babıali
bürokrasisine kaymıştır. Sivil bürokrasinin merkezi yönetimde hakim
olması, yeni bir yönetim ve yönetici anlayışının gelişmesine katkıda
bulunarak, geleneksel askeri teokratik yönetimden uzaklaşıp modern
bürokratik devlet yapılanmasına geçişte önemli bir mesafe alınmasını
sağlamıştır.
Tanzimat yöneticileri, eyaletlerde merkezi yönetimin hakimiyetini
kurmak istemişlerdir. Bu amaçla, eyaletlere merkezi hükümetçe
görevlendirilen ve valilere değil de merkezi hükümete karşı
sorumlulukları olan memurlar atanmıştır. Vergileri geleneksel hukuk
anlayışları dışında mükelleflerin ödeme gücüne göre toplayan muhassıl-ı
emvaller bu memur tipinin örneklerindendir. Böyle yapılarak valilerin
özerkliklerinin engellenmesi amaçlanmıştır. Yine eyaletlerin nüfus ve
servet eşitliği temelinde alt birimlere bölünmesi, eyalet alt idari
birimlerinde danışma meclislerinin kurulması ve ordunun eyalet
birimlerine bölünüp başlarına İstanbuldan atanan ve İstanbula karşı
sorumlu olan müşirlerin atanması, merkezi idarenin hakimiyetini artırma
çabalarıdır.
Eyalet yönetimlerinde bir yandan sivil kimliği temsil eden valilerin
konumları güçlendirilmeye çalışılırken, diğer yandan özerk hareket
olanakları sınırlandırılarak merkezi idareden bağımsız hareket
etmelerinin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Tanzimat dönemi yöneticileri
bürokratik merkeziyetçi devlet yapılanmasını gerçekleştirmek ve ülke
geneline yaymak için iç ve dış ilişkilerde yeni düzenlemelere
gitmişlerdir. 1840dan itibaren oluşturulan muhassıllıka Batıdakine
benzer bilinçsel bir dönüşüm gerçekleştirilememiştir. Batı ile
girişilen ilişkiler bürokratların halkla ilişkili tutumlarında bir
değişmeyi doğurmamış, kapitalist üretim sistemine geçiş amaçlanmış
ancak bunun sosyo-kültürel ve pazara ait mekanizmaları ihmal
edilmiştir.
Tanzimat reformcuları ve bürokratlar, kendi politik konumlarını
sarsacak herhangi bir toplumsal grubun gelişimine fırsat vermeyerek
(Avrupa korumasındaki gayrimüslimlerin kapitalist ekonomik ilkelerle
hareket etmeleri etnik ve dini kimliğin azınlıklar arasında
canlanışında etkili olmuştur) kapitalist sistemin bireysel ekonomik
özgürlüğü sağlayıcı dinamiğini göz ardı etmişlerdir
Tanzimat reformlarıyla ortaya konan modernleşme, merkezi iktidara yeni
bir biçim kazandırmış olsa da, bu süreçte Tanzimat bürokratları kendi
kişisel konumlarını sağlamlaştırmaya çabalamış, sosyo-kültürel anlamda
kapitalist bir ekonomik girişimciliğin gelişmesi doğrultusunda kayda
değer bir adım atılmamıştır.
Tanzimat dönemi yönetim anlayışı ve yöneticileri Genç Osmanlılar
tarafından ciddi şekilde eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin odak
noktasını keyfi ve mutlakıyetçi yönetim anlayışları oluşturur. Onlara
göre, Tanzimat reformlarıyla geleneksel hukuk ve örfe ait güvence ve
dengeleyici unsurlarla beraber şeriat ihlal edilmek suretiyle halkın
idare karşısındaki korunma araçları ortadan kaldırılmış, yerine
hükümdarın mutlak iktidarını getiren Batılı ve Doğulu çizginin bir
karışımı olan kanunlar geçmiştir. Ayrıca, reformlar dış baskı altında
gerçekleştiğinden, ülke yabancı müdahalesine açık hale getirilmiş,
yerli halkın sırtına iç baskıya ek olarak yabancı baskısı da
eklenmiştir. Yabancı baskısı, alınan dış borçlar nedeniyle bağımlılık
seviyesine ulaşmıştır. Genç Osmanlılar, çözümü şeriatın layık olduğu
yere konacağı bir meşruti ve parlamenter yönetimde görüyorlardı
Genç Osmanlıların görüşlerini temellendirdikleri meşrutiyet fikri
dönemin bütün milliyetçi hareketlerinin ideolojik zeminini
oluşturuyordu. Kökenlerinin evrensel bir ideolojiye dayanması nedeniyle
büyük bir yankı uyandırmıştı.
Avrupada bu akıma bir Türk milliyetçi akımı olarak bakılmasına karşın,
İslam ve Osmanlılık eksenli fikirler onların söylemlerinde Türklük
vurgusundan daha baskındı. Genç Osmanlılar, milliyetçe farklılık arz
eden unsurların Osmanlı siyasi bütünlüğünden ayrılmamalarını
savunmaktaydılar .
Ülkeyi yabancıların müdahalesine açık hale getirme, dinin emirlerine ve
geleneğe gereken önemi vermeme ve yeni araçlarla mutlakıyetçi bir
yönetim kurma konularında Tanzimat yönetimini eleştiren Genç
Osmanlılar, Tanzimat döneminin hakim görüşü olan Osmanlı toplumunun
farklı unsurlarını yeni ilkeler etrafında birleştirmek düşüncesine
paralel olarak gelenekten beslenen meşrutiyet anlayışını bu
bütünleşmenin ekseni olarak görmüşlerdir. Millet ve milliyetçilik
düşünceleri Türklükten çok İslamlık ve Osmanlılık düşüncelerine
dayanıyor olmakla beraber, parlamenter bir yönetim düşünceleri Osmanlı
siyasi düşüncesi ve yapılanmasında yeni bir dönemin ifadesidir.
Osmanlı devletinin askeri-teokratik bir yapıdan modern-bürokratik bir
yapıya dönüşüm serüveni II. Abdülhamit döneminde yeni bir boyut
kazandı. Saray ile Babıali arasındaki mücadelede II. Mahmut döneminden
II. Abdülhamit dönemine kadar Babıali ve sivil bürokrasi lehine
gelişmeler olmuşken; II. Abdülhamit bu dengeleri önce dış ilişkilerde
sonra da iç işlerinde saray lehine bozdu. Abdülhamit döneminde saray
katiplerinin sayılarındaki artış işlerin Babıali bürokrasisinden saray
bürokrasisine kaydığının en önemli belirtisidir. Özellikle saraydaki
telgrafhane ve şifre katipliğindeki sayıca ve işlevce genişleme saray
bürokrasisinin etkinliğini artırmıştır. Abdülhamitin Babıalinin
yetkilerini sarayda toplama nedeni, amcası Abdülaziz dönemi devlet
adamlarını başarısızlıkla suçlaması, hatta itham etmesinden hareketle
onlara olan güvensizliğinden kaynaklanmış olmalıdır. Abdülhamit, ülke
yönetiminde parlamentoya dayanma yerine dini, askeri ve politik
konularda kendisine danışmanlık yapmak üzere oluşturduğu komitelere
dayandı. Bu durum bütün güçlerin merkezileşmesini, merkezileşme ise,
büyük bir bürokratik örgütlenmeyi getirdi. Geniş bürokrasi, Abdülhamit
rejiminin en baskıcı, aynı zamanda en zayıf yönünü oluşturmuştur . 1876
anayasasının (Kanun-ı Esasi) aslında hükümdarın yetkilerini sınırlayıcı
hiçbir maddesi yoktu. Aksine anayasanın bütün hükümlerinde son söz
hükümdara bırakılmıştı. Anayasa, egemenliğin halka ait olduğu
düşüncesinin değil, egemenliğin tanrıya ve onun yeryüzündeki
temsilcisine ait olduğu doktrininin yeni bir yapılanmasıydı. 1877-1878
Osmanlı Rus Savaşında Abdülhamit meclisi ve anayasayı feshederek bütün
yetkileri üzerinde toplamıştır. Bu sürpriz değildi çünkü o zamana kadar
devam eden liberalleşme süreci ve anayasanın ilanı ülkeyi
savunmanın bir aracı olarak görülebilir, onlar iş görmeyince saf dışı
bırakıldılar. Sultana böylece kendi yöntemleriyle aynı amaçları elde
etme olanağı verildi, bunlardan biri devleti korumanın en geleneksel
aracıydı: izleyen 30 yıl süren mutlak yetkecilik (istibdat) ...
Daha fazla merkezileşmiş güç elde etmek için güvenlik ve yetkeci
yöntemlerin öncelik kazanması ve böylece dış düşmana ve iç isyanlara
karşı mevcut savaşlarda daha iyi savunma kapasitesi, 1876 anayasası ve
1923de Türkiye Cumhuriyetinin kurulması arasındaki dönemin doğasını
derinden belirlemiştir. Sultan II. Abdülhamit, kendisinden önceki
döneme ait gözlemlerinden hareketle bürokratik işleyişi ve devlet
adamlarını daha sıkı kontrol edebileceği bir merkezileşme politikası
izlemiştir. Bu politika modern bürokrasinin etkinliğini
sınırlandırırken padişah ve saray bürokrasisini ön plana çıkarm |