Okunma: 1771 kez
(asıl adı Jean Baptiste Pierre Antoine de Monet, Chevalier de Lamarck) (1. Ağustos 1744 - ö. 1829) Fransız doğa bilimci. Evrim konusunda yaptığı çalışmalarla bilinir. "Kazanılmış karakterlerin iletimi" tezi oldukca büyük tartışma yaratmış, genetik aktarım prensiplerinin ortaya konmasıyla görüşleri geçerliliğini yitirmiştir.
Bitki ve hayvan örneklerinin bilgili uzmanlarının kontrolünde
sınıflandırılmasını ileri süren modern müze kolleksiyonculuğu kavramını
ilk ortaya atanlardandı. Omurgasızların sistematiği ile ilgilenerek
temel organların fonksiyonlarını ve yapısını incelemiş, çeşitli
solucanlar ve yumuşakçalar arasındaki yüzeysel benzerliklerin altındaki
farkları göstermiştir.
Lamarck kendi döneminin ilk büyük botanikçisidir. FLORE
FRANÇOİSE(1778) adlı eserinde Fransa da yetişen bitkileri
sınıflandırdı. Lamarckizm teorisinde çevrenin, bitkilerin
değişmesindeki önemi anlatılır.
Lamarck’ın (1744-1829) Evrim Teorisi’ denince akla gelen ile
günümüzde ‘Evrim Teorisi’ denilince anlaşılan arasında çok ciddi
farklar bulunmaktadır. Türlerin birbirlerinden değişerek oluştuklarını
söyleyen detaylı bir biyolojik teoriyi ilk olarak ortaya koyma
ayrıcalığı Lamarck’a aittir. O, uzun yıllar Linnaeus’u takip ederek
türlerin sabitliği fikrini savundu.1 Ancak 56 yaşına geldiğinde (1800)
evrimci fikirleri savunmaya başladı ve 1809’da, 65 yaşında, en ünlü
eseri ‘Philosophie Zoologique’ (Hayvanbilimsel Felsefe’yi) yazdı.
Lamarck, evrim sürecinin yavaş aşamalarla gerçekleştiğini ve birçok
nesil geçtikten sonra yepyeni bir türün oluştuğunu söyledi. Evrim, ufak
aşamaların zaman boyutu içerisinde birbirine eklenmesiyle gerçekleşen
dikey bir aşamaydı ve bu yüzden hissedilemiyordu. Canlıların kompleks
ve mükemmel yapısı çok uzun bir zaman sürecinde oluşmuştu.
Fosiller üzerinde çalışmalar arttıkça birçok türün yok olduğu
anlaşıldı. Linnaeus’un etkisinde olan 18. yüzyılda bu sonuç kabul
edilemezdi; çünkü Linnaeus’un yaklaşımının da etkisiyle türlerin
başlangıçtaki şekil ve sayılarını koruduklarına inanılıyordu.
Lamarck’ın çözüm önerisi; mevcut türlerin, yok olan türlerin
evrimleşmiş hali olduğunu savunmaktı. Böylece yok olduğu söylenen
türler, evrimleşmiş yeni türler olarak varlıklarını sürdürdükleri için,
yok olmamış oluyorlardı.
Lamarck’ın sisteminde ‘Evrim Teorisi’, ‘Tanrı’nın hikmeti’ ile
özdeşleştirilmişti. Burada, türlerin yok olmasının Tanrı’nın hikmetine
aykırı görülmesinin sebeplerinin ne olduğu sorulabilir. Birinci
sebebin, canlıların varlığının sadece insanlara hizmet olduğunun
zannedilmesi şeklindeki yanılgı olduğu söylenebilir; yok olan türlerin
insanlara bir yararı olamayacağına göre, bu türlerin varlığı Tanrı’nın
hikmetine aykırı bulunuyordu. Her şeyin insan için yaratılmış olduğuna
dair hatalı inanç, Tanrısal hikmet adına yanlış anlayışların oluşmasına
yol açmıştır. Astronomideki Aristoteles-Ptolemaious sistemi ile
biyolojideki Linnaeus’un sistemleri, bu yanlış önkabulden dolayı yanlış
sonuçlara varan sistemlerin en önemlileridirler. Evrensel oluşumları
sırf ‘insana hizmet gayesi’ ile sınırlamak Tanrısal hikmeti sınırlamak
değil midir? Ikinci sebep, Aristoteles’ten beri gelen ‘varlık skalası’
fikri idi. Eğer bazı türler yok olmuşsa ‘varlık merdivenleri’nde
eksiklikler olacağı ve bunun Tanrı’nın mükemmel yaratışı ile
uyuşmayacağı düşünülüyordu. Hatırlanacağı gibi, ‘varlık skalası’
anlayışında, her tür başka iki türün arasında yer alır, türler arası
uçurumlar yoktur ve türler hiyerarşik bir sıralanmayla ‘varlık
merdivenleri’nde belirli bir yere sahiptirler. Bu anlayışta eğer bu
zincirin tek bir halkası olan bir tür bile çıkarılırsa sistem
bozulacaktır. Bu yüzden hiçbir tür yok olamaz. Böylesi zihinsel bir
kurgu, Tanrısal hikmetle özdeşleştirilmiş ve doğadaki varlıksal
(ontolojik) yapı ile karıştırılmıştır. Bazı türlerin yok olduğunun
anlaşılmasıyla, bu sanal kurgunun sadece filozofların zihinlerinden
çıkan bir hayal olduğu ortaya çıkmıştır. Sonradan birçoklarının fark
edeceği gibi Tanrısal hikmet ile türlerin yok olması arasında bir
zıtlık bulmak suni bir sorundur. Tanrı’nın yaratışındaki hikmetleri,
insana hizmet veya insanın gözlemiyle sınırlamaktan doğan hatalar
yanlış yargılara yol açmıştır. Lamarck bu suni soruna çare bulduğunu
düşünüyordu.
Onun çağındaki ünlü muhalifi Cuvier (1768-1833), anatomi ve
fosilbiliminde kendi döneminin en yetkin isimlerinden biriydi ve
Lamarck’ı, ‘varlık merdivenleri’nde ilerleme (evrim) olduğunu söyleyen
fikirlerinden dolayı eleştirdi. Canlılar dünyasında ‘hiyerarşik bir
skala’ olmadığını, canlılar dünyasının en aşağıdan en yukarıya
dizilmeye uygun olmayacak kadar çok çeşitli olduğunu söyledi. Cuvier’in
çağdaşları, onun, Lamarck’ın Evrim Teorisi’ni geçersiz kıldığını
düşündüler. Lamarck’ın, yeryüzünün, ufak ve yavaş değişimleri adım adım
geçirdiğini düşünmesine karşılık; Cuvier, yeryüzünün, büyük değişimler
(katastrofik) geçirdiğini savundu ve türlerin yok olması ile yeni
yaratılışları bu değişimlere (Nuh Tufanı gibi) bağladı. Mısır’daki
mumyalanmış hayvanlarla günümüz hayvanlarının aynı olmasını, türlerin
sabitliğine ve evrimleşmenin, türlerin yok olmasını önleyecek bir
mekanizma olamayacağına karşı delil olarak kullandı.
Lamarck, canlılara içkin olan ve onları kompleksliğe götüren bir
eğilim olduğunu ve bunun, Yaratıcı’nın canlılara bahşettiği bir unsur
olduğunu söyledi. Görüldüğü gibi, sistematik bir şekilde Evrim
Teorisi’ni ilk ortaya koyan kişi olarak gösterilen Lamarck, Tanrı’nın
varlığını da kabul eden bir evrim görüşü savunmuştur. Bu da Evrim
Teorisi’nin mutlak olarak ateist bir görüş olduğu iddiasının
yanlışlığını gösteren önemli bir durumdur. Lamarck’a göre, en basit
canlılar ‘kendiliğinden türeme’ yoluyla oluşuyordu ve daha sonra en
kompleks canlılar baştaki bu ‘kendiliğinden türeyen’ canlılardan
evrimleşiyordu. Insan en yüksek mükemmelliği temsil ettiği için,
canlılar insana yaklaştıkları ölçüde mükemmeldi. İnsan evrimin en son
ürünüydü ve maymunumsu canlılardan evrimleşmişti. Böylelikle Lamarck,
Darwin’den önce maymunumsu canlılardan insanın evrimleştiğini açıkça
söyledi. Descartes ve Buffon gibi Fransız düşüncesinde etkin olan ve
insanla hayvanlar arasına geniş bir uçurum koyan düşünürlere karşı
Lamarck, insanla hayvanları evrimsel bir şemada birleştirdi.
Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin günümüzde algılanan şekliyle Evrim
Teorisi’nden önemli farklarından biri, onun bütün türler için ‘ortak
bir ata’yı savunmamış olmasıdır. Buffon ‘kökensel türler’in, diğer
türler için ‘ortak bir ata’ olduğunu savunmuş, fakat evrim fikrini
reddettiği için tüm türler için ‘ortak bir ata’yı reddetmiştir. Lamarck
ise kendiliğinden türeyen birçok basit canlı formundan kompleks
canlıların ‘farklı evrimsel çizgiler’de oluşumunu öngördüğü için ‘ortak
bir ata’ fikrine tamamen yabancıydı.
Lamarck, çevredeki yavaş değişikliklerin canlılarda yeni ihtiyaçlar
doğurduğunu, bu ihtiyaçlar sonucunda canlıların hareketlerinin
bedenlerinde değişiklikler oluşturduğunu ve bu değişikliklerin sonraki
nesillere aktarıldığını söyledi: Kullanılan organlar sinirsel sıvıdan
daha çok faydalanıp gelişiyor, buna karşın kullanılmayan organlar
köreliyordu. Bilinen en ünlü örneğe göre zürafaların boyunları yüksek
dallardaki yaprakları yiyebilmek için uğraşmaları sonucunda uzamıştır
ve bu özellik sonraki nesillere aktarılıp türün özelliği olmuştur.
Lamarck’ın bu yaklaşımı türlerin oluşumunu doğal seleksiyon temelinde
açıklayan Darwin’inkinden farklıdır. Örneğin Darwinci tarzda uzun
boyunlu zürafaları açıklamaya kalkan biri; önce kısa boyunlu
zürafaların olduğunu, bazı uzun boyunlu varyasyonlar (çeşitliliğin
içinde bir tip) oluşuverdiğini ve bu uzun boyunlu zürafaların daha iyi
beslenebilmelerinden dolayı, yani daha avantajlı olmalarından dolayı
yaşadıkları, kısa boyunlu olanların ise doğal seleksiyon sonucunda yok
olduklarını söyler. Lamarck’ın anlatımında çevresel değişiklikler
öncedir, bunlar canlıdaki değişime sebep olur. Darwin’de ise rastgele
varyasyonlar önce vardır, doğanın düzenleyici etkisi olan doğal
seleksiyon sonra devreye girer.
Mendel’in ve Weismann’ın çalışmaları, Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin
kalbi olan ‘sonradan kazanılan özelliklerin aktarılması’ fikrinin
yanlışlığını gösterdi. Weismann ünlü deneyinde, farelerin kuyruklarını
kesti ve birçok nesilde devam ettirdiği bu uygulamanın farelerde hiçbir
değişikliğe sebep olmadığını gösterdi. Lamarckçılar’ın sonradan
kazanılan özelliklerin aktarılabildiğini göstermek için yaptıkları tüm
deneyler sonuç vermedi. Genetik biliminin ve embriyolojinin bilinen tüm
çalışmaları çevresel faktörlerin, üreme hücrelerindeki genetik koda
etki etmeyeceğini ve embriyonun (yeni canlının), bu genetik koda göre
gelişeceğini göstermiştir. Binlerce yıldır sünnet olan Yahudilerin
çocuklarının sünnetsiz doğması ve eskiden beri ayaklarını özel
ayakkabılarla sıkan Çinli kadınların çocuklarının normal boyutta
ayaklarla doğması da Lamarckçı kalıtım modelini yanlışlamaktadır.
Darwin de sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini
düşünüyordu; ama bu mekanizma, onun teorisinde, Lamarck’ta olduğu kadar
önemli değildi. Yeni-Darwinizm’in ise -günümüzde Evrim Teorisi ve
Darwinizm ile anlaşılan odur- en önemli özelliği, sonradan kazanılan
özelliklerin aktarılmadığı bir evrim modelini savunmasıdır.
Darwin, Lamarck’tan 50 yıl sonra ‘Türlerin Kökeni’ adlı eserini
(1859) yazdıktan sonra Lamarckçılık, yepyeni formatlarla savunulmaya
devam etti. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında genetikteki ilerlemeler
Yeni-Lamarckçılığın ilerlemesini durdurdu. Darwin’in doğal seleksiyon
fikrini rastgele, kör bir mekanizmaymış gibi savunanlara karşı
Lamarckçılık, canlının çevresel faktörlere tepki verdiğini ve kendine
içkin özelliklerle evrildiğini savunuyordu ki bu daha ümitvar bir
yaklaşımdı: Hayat, doğanın içinde cevap veren aktif bir unsurdu,
çevresel faktörlere karşı pasif bir konumda değildi.
Bazı Marksistler, Evrim Teorisi’ni birçok yönden destekleseler de
‘doğal seleksiyon’ fikrini kapitalizme yakın buldular ve ‘güçlünün
hayatta kaldığı’nı söyleyen bu fikre karşı Lamarck’ı desteklediler. Bu
da ilerleyen sayfalarda görülecek olan, bilimsel yaklaşımın ideolojiden
ve sosyolojik ortamdan bağımsız değerlendirilemeyeceğinin, sosyolojik
unsurların bilimsel çalışmanın yapıldığı ortamı (paradigmayı)
etkilediğinin sayısız örneklerinden biridir.
Lamarckçı kalıtımın delilden yoksunluğuna rağmen uzun süre
savunulmasının en önemli nedenlerinden biri ‘doğal seleksiyon’
mekanizmasının karşılaştığı güçlüklerden kaçınarak Evrim Teorisi’ni
savunmak içindir. Bergson ve Spencer gibi ünlü felsefeciler; George
Bernard Shaw gibi ünlü bir edebiyatçı; Carl von Nageli, Baldwin,
Agassiz, Morgan, Eimer, Cope gibi ünlü bilim insanları ve düşünürlerle
daha birçok etkili isim Lamarckçılıktan derinden etkilenmiştir.
Spencer, sonradan kazanılan özellikler eğer Lamarck’ın dediği gibi
aktarılamıyorsa evrimin doğru olamayacağını söyledi. Birçok düşünür,
genel Darwinci yorumlara kıyasla Lamarckçılığı yaratılış ve tasarım
fikirlerine daha uygun bulmuşlardır; bu da bazı düşünürlerin
Lamarckçılıktan daha fazla etkilenmesinin önemli nedenlerinden biridir.

Etiketler:
Bilimler
Biyoloji
Jean-Baptiste Lamarck
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |