Okunma: 652 kez
Bugün Bedir savaşının yıldönümü, İslâm devletinin Medine’de kurulmasından sonra müslümanlarla müşrikler arasında meydana gelen ilk savaş. Bu savaşa, yapıldığı kasabanın adıyla anılarak, Bedir Gazvesi denilmiştir.
Bedir kasabası Medine’nin 120 km. kadar güneybatısında ve Kızıl Deniz sahiline 20 km. uzaklıktadır. Bedir, Mekke’den gelip Medine’den geçerek Suriye’ye kadar uzanan yol üzerinde olup, Mekke-Medine arasındaki konak yerlerinden biri idi.
( www.genbilim.com )
Bedir halkı kasabalarına uğrayan ticaret kervanlarına verdikleri
hizmetler karşılığında elde ettikleri kazançlarla geçinirlerdi. Ayrıca
her yıl Zilkade ayında burada kurulan bir panayır kasaba halkına önemli
gelir sağlardı.
Bedir kasabasının İslâm savaş tarihinde önemli bir mevkii vardır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) müşriklerle çarpışmak üzere buraya üç defa
gelmişti. Birincisine ilk Bedir Gazvesi adı verilir. Savaşa henüz izin
verilmediği dönemlerde Mekkeli müşrikler müslümanlara saldırılarına
devam ediyorlardı. Fakat hicretin altıncı ayından sonra cihat izni
verilince artık müslümanlar kendilerini ve İslâm devletini koruma
imkânı bulmuşlardı.
Bir ara müşrikler o sırada henüz müslüman olmamış olan Kürz b.
Câbir’in kumandası altında bir askerî birlik gönderip Medine’nin
çevresine saldırtmışlardı. Kürz ve yanındaki müşrikler Medine’nin
güneyinde Cemmâ denilen yere gelip müslümanların sürülerine saldırmış
ve yağmalamışlardı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.) Medine’de Zeyd b.
Hârise’yi devlet başkanlığına vekil tayin edip bir grup müslümanla
Sefevan vadisine kadar ilerledi. Kürz ve adamlarını takip eden Hz.
Peygamber, müşriklerin izlerine rastlamayıp Medine’ye geri döndü. Bu
gazveye ilk Bedir Gazvesi adı verilir. Peygamber, hicretin ikinci
yılında Rabîü’l-evvel (623 Eylül) ay’ı başlarında bu sefere çıkmıştı.
Müslümanların her şeylerini Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret etmeleri
müşriklerin İslâm’a ve müslümanlara olan kinlerini dindirmemişti. Hatta
müslümanların Medine’de devletlerini kurup yerleşmeleri Mekkeliler’e
çok ağır gelmişti. Müşrikler İslâm’ın bu başarısını hazmedemeyip
mutlaka durdurmak için yollar aramağa başladılar.
Hicretten önce Abdullah b. Übey b. Selül adındaki kabîle reisi
Medine’de taç giyip kral olmak üzere idi. Fakat akrabalarının ve
destekçilerinin büyük bir kısmı müslüman olup Hz. Peygamber (s.a.s.)’i
şehirlerine davet edince, artık burada bir Arap devleti değil İslâm
devleti kurulmuştu. Bunu bir türlü içine sindiremeyen Abdullah b. Übey,
etrafındaki bazı adamlarıyla birlikte İslâm’a girdiklerini
söylemişlerse de asla içten iman etmemiş, münafıklıklarını
sürdürmüşlerdi. Bunu fırsat bilen Mekkeli müşrikler eski dostları olan
İbn Übey’e bir mektup yazarak şöyle demişlerdi: “Siz bizimkileri
barındırdınız. Ya siz Muhammed’i öldürür veya yurdunuzdan çıkarırsınız;
yahut biz hepimiz toptan gelip üzerinize saldırır erkeklerinizi öldürür
kadınlarınızı esir alırız.”
Hz. Peygamber ve arkadaşlarının Medine’ye gelmeleriyle krallığı
engellenen Abdullah b. Übey, etrafındaki münafıklarla İslâm’ı içten
yıkmağa çalışıyordu. Onun gayesi gayet açık idi. Krallık isteyen bir
adam İslâm devletinde ve Peygamber’in başkanlığında barınamazdı.
Münafıklar, dünya ve dünya çıkarlarının peşine takılmış müşriklerle
işbirliği yaparak, İslâm’ın Medine’deki hâkimiyet ve devletini yıkmağa
çalışıyordu.
Müslümanlar, müşriklerle münafıkların kurdukları bu işbirliğini
haber aldılar. Mekkelilerin gönderdiği bu mektup onların ve Medine’deki
münafıkların gayelerini gayet açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
O bakımdan, müslümanlar çok dikkatli idiler. Bu düşmanlardan
gelebilecek saldırıya hazırdılar. Resulullah ilk tedbir olarak,
Medine-i Münevvere çevresine küçük müfrezeler gönderdi. Bu müfrezeler,
Kureyş’in ticaret kervanına engel oluyor ve Medine çevresindeki
kabîlelerle barış anlaşmaları yapıp, Medine-i Münevvere’nin güvenliğini
sağlıyordu.
Hamza b. Abdülmuttalib, Ubeyde b. Hâris ve Sa’ad İbn Ebi Vakkas (r.
an.) gibi ileri gelen sahabiler, bu müfrezelerin başında görev
yapmışlardı. Bunlar kan dökmemeğe dikkat ediyorlardı. Yalnız Abdullah
b. Cahş (r.a.) müfrezesi Bedir’den önce düşmanla çarpışan ilk İslâm
seriyyesidir. Bu hadisenin savaşılması haram aylardan Recep ayının son
gecesinde olması, müşriklerin dedikodusuna sebep oldu. Bu olay üzerine,
haram aylarda savaşmak hakkında aâyetler nazil oldu. Bu ayetlerde,
müslümanlara, cihat izninin verileceğine dair müjdeler vardı. Ve hemen
ardından da savaşa izin veren ayetler geldi.
“Kendileriyle savaşılan (mü’min)lere izin verildi. Çünkü onlara
zulmedilmiştir. Ve Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeğe kadirdir. ”
(el-Hacc, 22/39).
“Ey inananlar, korunma tedbirleri alın; bölük bölük veya hep birlikte savaşa gidin.” (en-Nisâ, 4/71).
“(Yeryüzünde) hiçbir kötülük kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın
oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak Allah, ne
yaptıklarını görmektedir. ” (el-Enfâl, 8/39)
Bu ayetler, müslümanları, müşriklerden yıllarca gördükleri
işkencelere karşı intikam almaya teşvik ediyor; zalimlerden, Allah’ın
hâkimiyetini gasba yeltenmiş müstekbirlerden bu hâkimiyetin alınarak
Allah’a iade edilmesini ve hükmün Allah’a ait olduğunun onlara
gösterilmesini istiyordu. Bunun için de müslümanların gerekli tedbirler
alarak ve korunarak savaşmalarını istiyordu. Bu ayetlerdeki istek
elbette Cenâb-ı Hakk’a aitti. Eğer insanlara ve Resule ait olsaydı
zaten onlar yıllarca önce savaşmak ve zulme isyan etmek istemişlerdi.
Ancak, zulme isyan Allah’ın ölçülerine ve rızasına uygun yapılmalı ve
bir zulüm kaldırılırken yerine başka bir zulüm ikame edilmemeliydi.
İşte Medine’deki İslâm toplumu bunu anlıyordu. Müslümanlar işte bunun
için müşriklerle savaşmayı göze almışlardı.
Mekkeli müşrikler defalarca müslümanları tehdit edip, onlara
Medine-i Münevvere yakınlarına kadar gönderdikleri çapulcu birlikleri
eliyle zararlar veriyorlardı. Son zamanlarda Ebû Süfyân’ın da
ortaklığıyla oluşturulan bir kervan Suriye’den mallar getirecek ve
bununla müslümanlara son ve kesin darbe indirilecekti. Bunu haber alan
Resulullah (s.a.s.), durumu ashabıyla istişare etti. Bu kervanın
Mekke’ye ulaşmasına engel olunması kararı alındı. Bu kararın
uygulanması aşamasına gelindiğinde Ebu Süfyan durumdan haberdar oldu ve
Damdam b. Amr el-Gifârî’yi Mekke’ye göndererek Kureyş’ten yardım istedi.
Ebu Cehil bu fırsatı kaçırmak istemediğinden Kâbe’ye koştu.
Müşrikleri müslümanlara karşı savaşa teşvik etti. Tellâllar çıkararak
Mekke sokaklarında bağırttı. Eli silâh tutan herkes bu müşrik ve
putperest orduya katıldı. Hatta Resulullah’ın müşrik olan amcası Ebu
Leheb, kendisi gidemeyecek kadar hasta olduğu için yerine ücretle bir
kiralık asker gönderdi.
Resulullah hicretin ikinci yılı Ramazan ayının sekizinci günü
Abdullah İbn Ümmü Mektum’u Medine’de kalan yaşlı ve hastalara namaz
kıldırmak üzere görevlendirdi. Yahudilerin karışıklık çıkarmasından
şüphelendikleri için Ebu Lübabe’yi de Medine’de yönetimin başında vekil
bıraktı.
Müslüman ordusunun sayısı üçyüzbeş kişi idi. Bunların seksenüçü
Muhacirlerden, altmışbiri Evs’den, geri kalanları da Hazrec
kabilesinden idiler. Muhacirlerden yalnızca Osman b. Affân (r.a.),
hanımı Resulullah’ın kızı Rukiye ağır hasta olduğu için Medine’de
kalmıştı. Kendisi de ayrıca rahatsızdı.
Müslümanların yalnız üç atları ve yetmiş develeri vardı. Bineklerine
sırayla binmek zorundaydılar. Zefiran denilen yere geldiklerinde,
Mekkeli müşriklerin büyük bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduklarını
öğrendiler. Biraz duraklayıp tereddüt ettiler. Çünkü onların büyük
hazırlıklarla gelen Mekke ordusuna karşı koyacak kadar askerleri yoktu.
Buna hazırlıklı da değillerdi. Resulullah ashabıyla yeniden istişare
etti. Kervanın peşine mi düşülmeliydi; yoksa müşrik ordusuna karşı mı
durulmalıydı. Allah Resulu ve Muhâcirler ordunun karşısına çıkılması
taraftarıydılar. Ensâr ise, Akabe beyatında verdikleri sözle Medine’ de
Rasûlullah’ı koruyacaklardı. Şimdi ise Medine dışında idiler.
Rasûlullah (s.a.s.) onlara reylerini sordu. Ensardan Sa’d b. Muaz şöyle
dedi:
“Ya Resulullah, biz sana inandık. Allah tarafından getirdiklerinin
hak olduğunu tasdik ettik. Artık siz ne dilerseniz emrediniz. Seni
gönderen Allah hakkı için artık denize girersen, seninle beraber biz de
gireriz. Hiç birimiz geri kalmayız. Biz düşmana karşı durmaktan
çekinmeyiz. Muharebeden geri dönmeyiz. Sabrederiz ve sadakatten
ayrılmayız. Bizden memnun kalacağın işler nasip etmesini Allah’ tan
dilerim. Hemen Allah’ın bereketini dileyerek istediğiniz tarafa
yürüyünüz.”
Resulullah (s.a.s.), ashabının bu birlik ve beraberliğine çok
sevindi. Allah’a hamd ile, müşriklerle karşılaşmak üzere Bedir kuyuları
mevkiine doğru yola koyuldu.
Ebu Süfyan, müslümanların Bedir’e gelmekte olduğunu öğrenince
kervanın yönünü değiştirdi. Deniz tarafından Mekke’ye yollandı.
Müslümanlar Bedir’e gelince, kervan çoktan uzaklaşmıştı.
İslâm ordusu, kumluk bir araziye konakladı. Müşrikler ise Bedir
kuyularını tutmuşlardı. Gece yağan yağmur, hem araziyi pekiştirdi, hem
de müslümanların su ihtiyacını giderdi. Bu Allah Teâlâ’nın onlara bir
yardımıydı.
Daha sonra, buraları çok iyi tanıyan Habbâb b. Munzir’in teklifiyle
ordunun karargâhı değiştirilip Bedir köyünün en sonundaki kuyunun
yararına geçildi. Resulullah (s.a.s.) elini kana bulamak istemediğinden
kendisine ordunun gerisinde bir çadır kuruldu. Çadırının kapısında Sad
b. Muaz nöbet tutuyordu.
Mekkeli müşrikler zırhlar içinde idi. Sayıları bin kişiye yakındı.
Bunun yüz kadarı süvari yedi yüzü develi ve geri kalanı piyade idi. Bu
sayı İslâm ordusunun üç katı idi.
Ordular ibret alınacak bir dağılım sergiliyordu. Tarih hiç bir zaman
bu derece anlamlı bir savaşa tanık olmamıştı. Bir tarafta Müminlerin
dostu Ebu Bekr (r.a.), diğer tarafta müşrik saflarında yer alan oğlu
Abdurrahman; bir tarafta müşrik ordusu komutanı, Utbe b. Rabia,
karşısında oğlu Huzeyfe bulunuyordu. Resulullah’ın amcası Abbas ile
Hazreti Zeyneb’in eşi ve Resulullah’ın damadı Ebu’l As, müşriklerin
arasındaydı. Akîl ise kardeşi Hz. Ali’ye karşı müşrik ordusunda yer
almaktaydı.
Bu sırada Ebû Süfyan’ın kervanının Mekke’ye ulaştığı haberi geldi.
Ebu Süfyan müşriklere bir haber göndererek, “Siz kervanınızı korumak
için harekete geçtiniz. Artık savaşmadan geri dönünüz” dedi. Ancak geri
dönmek için arzulu olanlar olduysa da savaşma kararı alanlar
çoğunluktaydı. Ebû Cehil, “Müslümanları öldürmeye bile lüzum yoktur.
Ellerini bağlayıp onları tekrar Mekke’ye götüreceğiz ve böylece İslâm
da bitecek” diyordu.
Bu ordu, İslâm’ın tek ordusuydu. Eğer bu ordu ezilecek ve silinecek
olursa Allah’ın hükmünü hâkim kılacak bir başka topluluk kalmayacaktı.
Hz. Peygamber (s.a.s.): “Allah’ın, vadettiğin yardımını bugün lutfet.
Ya Rab, bu bir avuç mücahid yok olursa, bir muvahhidler bu gün telef
olursa, yeryüzünde sana ibadet eden kalmayacak!” diye dua ve
niyazlarına devam etti. Bu sırada da şu mealdeki vahiy gelmişti:
“Bütün bu toplananlar (müşrikler) hezimete uğrayacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır. ” (el-Kalem, 68/45).
Resulullah (s.a.s.) kan dökülmesini istemediğinden Ömer b.
el-Hattab’ı elçi olarak müşriklere gönderdi. Onlar savaş konusunda
kararlı olduklarından Resulullah’ın bu şerefli elçisinin tekliflerini
dinlemediler. Kur’an bir başka ayetiyle müminleri desteklemekte ve
Mekkeli müşriklerin cezalandırılmasını talep etmektedir:
“Onlar, (insanları, Rasülü ve mü’minleri) Mescid-i Haram’dan geri
çevirdikleri ve onun velisi, bakıcısı ve koruyucusu olmadıkları halde
Allah onlara neden azap etmesin? Onun velileri sadece muttakîlerdir.
Fakat çokları bunu bilmez. ” (el-Enfal, 8/34).
Bu harpten itibaren, Kur’an-ı Kerîm’de, girişilen bütün savaşlarda
müslümanların yanıbaşında çok sayıda meleğin savaşa katıldığından
bahsedilir. Ancak Bedir savaşı ötekilerden bir farklılık gösterir.
“O zaman sen müminlere. Rabbinizin size indirilmiş üç bin meleği ile
yardım etmesi, size yetmez mi?’ diyordun , “Evet, sabreder, (Allah’
dan) korkarsanız, onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz,
size nişanlı beş bin melek ile yardım eder”, Allah, bunu size sırf
müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı.
Yardım, daima galip ve hikmet sahibi Allah katındadır. ” (Âli İmrân, 3/124-126).
17 Ramazan (13 Mart 624) Cuma günü sabahleyin her iki ordu Bedir
kuyularına doğru ilerledi. Müslümanlar bu kuyuların başına kâfirlerden
önce ulaşmışlardı. Müşriklerin tarafındaki kuyular tamamen kapatılıp
tutulduysa da Hz. Peygamber (s.a.s.) düşmanın kendi tarafındaki bir
kuyudan su almalarına müsaade etmiştir. Cahiliye adetlerine göre savaşı
iyice kızıştırıp heyecan doğurmak için gruplar öne adam çıkararak
birbirlerine meydan okurlardı. Müşrikler tarafından Esved adındaki
şahıs ortaya çıkıp er istemiş, buna karşı Hz. Hamza çıkarak onu derhal
öldürüvermişti. Bunun üzerine Kureyş’in ileri gelenlerinden Utbe b.
Rabîa, kardeşi Şeybe ve oğlu Velid ortaya atıldılar. Bunların karşısına
Medineli gençlerden üç kişi çıkınca, kim olduklarını sormuş ve onlara:
“Siz bizim dengimiz ve muhatabımız değilsiniz, bizim kavmimiz ve
kabilemizden adamlar çıksın” demişlerdi.
Kureyş kâfirlerinin bu istekleri üzerine Hz. Hamza, Hz. Ali ve
Ubeyde b. Hâris çıktılar. Hz. Hamza ile Hz. Ali hasımlarını derhal
öldürdüler. Ubeyde ise hasmını yaralamış kendisi de yaralanmıştı. Onun
yardımına koşan Hz. Hamza ve Hz. Ali (r.a.) derhal Utbe’yi öldürüp
yaralı arkadaşlarını müslümanların karargâhına taşımışlardı. Bu
mubarezelerin sonunda taraflar birbirlerine saldırıya geçtiler.
İkindiye doğru müslümanlar tarihin kaydettiği büyük zaferlerden birini
gerçekleştirmişlerdi. Savaş sona ermişti. Müslümanların İslâm’ın ve
özellikle Hz. Peygamber’in en büyük düşmanı Ebu Cehil başta olmak üzere
müşriklerin ileri gelenlerinden çok kimse hayatını kaybetmişti.
Müşriklerden tam yetmiş kişi öldürülmüştü. Müslümanlar ise on dört
şehid vermişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) namazlarını kıldırdıktan
sonra Allah yolunda canlarını veren bu ilk şehitleri toprağa verdi.
Müslümanlar Kureyş’in ölülerini de yerde bırakmayıp açtıkları bir
çukura gömdüler.
Mekkeli müşriklerden bir miktar esir alındı. Ama henüz Cenâb-ı Allah
esirler hakkında hükmünü bildirmemişti. Peygamberimiz bu esirlerle
ilgili olarak ashabıyla istişarede bulundu. Ashabtan bazıları bunların
derhal öldürülmesini teklif ederken, en yakın müslüman akrabalarının
bunu infaz etmelerini tavsiye etmişlerdi. Buna karşılık başta Hz. Ebu
Bekir olmak üzere bazı sahabeler de bu esirlerin fidye karşılığında
serbest bırakılmalarını teklif ettiler. Rasûlullah bu ikinci teklifi
uygun buldu. Fidye ödeyemeyenlerden okuma yazma bilenlerin
müslümanların çocuklarından onar kişiye okuma-yazma öğretmeleri
istendi. Esirler müslümanlar arasında dağıtıldı.
Hz. Peygamber onlara iyi muamele edilmesini istedi. Esirlerden
elbisesiz kalmış olanlara giyecekler verildi. Bu esirler müslümanlarla
birlikte ve onlarla eşit şartlar altında yemeğe oturuyorlardı. Esir
alınanlardan sadece ikisi idama mahkûm edilmiştir. Çünkü bunlar
Mekke’de inananlara yapmış oldukları zulümden dolayı idamı
haketmişlerdi. Rasûlullah’ın, bu ilk askerî karşılaşmada gösterdiği bu
insânî tutum ve davranış daha sonraki olaylarda da değişmemiştir.
Mekke müşriklerinin ileri gelenleri ve başkanları, Bedir’de
öldürülmüştü. Ebû Süfyan ise büyük ticaret kervanının başında olduğu
halde kaçıp kurtulmuş ve bundan böyle Mekke’ nin başkanı olmuştu. Oğlu,
kayınpederi ve kayınbiraderi Bedir savaşında öldürülen Ebu Süfyan,
bunların intikamını alıncaya kadar hanımına yaklaşmayacağına, saç ve
sakalını kestirmeyeceğine yemin etti. Bunun yanında karısı Hind de
kendi akrabalarını öldürenleri bulup onların ciğerlerini yiyeceğine and
içmişti.
Bedir zaferi, siyasi-dini yapıdaki İslâm devlet ve camiasının daha
da sağlam temeller üzerine oturmasını sağladı. Hz. Muhammed (s.a.s.)
Bedir’ de savaş başlayacağı sırada, secdeye kapanıp Allah’a yönelerek
O’na, yardımını esirgememesi için dua ettiğinde o günkü durumu en güzel
bir şekilde dile getiriyordu:
“Ey Allah’ım! Şayet şu küçücük ordu eriyip giderse sana (yeryüzünde) artık ibadet edecek kimse kalmayacaktır ”

Etiketler:
Bilimler
Tarih
Bedir Savaşı (13 Mart 624)17 Ramazan
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |