Okunma: 644 kez
Bizans imparatorluğunda kent hayatı kadar kısal hayatta çok önemliydi. Nitekim ülke ekonomisinde gelirlerin büyük bir kısmı tarım ve buna bağlı olarak gelişen sanayi kollarından alınan vergilerden oluşmaktaydı. Fakat son yüzyıllarda yapılan savaşlar ve kaybedilen topraklarla birlikte Bizans köylüsüne karşı kendi aristokrat tabakasından ve yönetiminden yapılan baskılar kırsal hayatının çekilmez bir hale gelmesine sebep olmuştu.
( www.genbilim.com )
Nitekim köylü halk ya şehirlere doğru
göç etmiş ya da Osmanlı devletine sığınmıştı. İmparatorluk bu son
dönemlerde köylülerin durumunu her ne kadar düzeltmek istemişse de
aristokrat tabaka buna izin vermemişti. Bu nedenle köylü tabaka son
dönemlerde sürekli olarak güç kaybetmişti. Bu koşullar altında Bizans
imparatorluğunda kırsal yaşantıya bir bakarsak karşımıza çıkan ilk olgu
köylülerin yaşamlarının daha çok aileleri ve kilisenin etrafında
cereyan etmesidir. Kilise rahipleri hem köylülerin dini inançlarını
sağlam tutmaya çalışırken hem de çocuklara hesap, okuma ve yazma gibi
dersler veriyorlardı. Köylünün yaşamında mevsimlik zevklerde vardı.
Kilise kutlamaları, aile içi eğlenceler, düğünler ve bayramlar önemli
eğlence zamanları idi. Köy yakınlarında kurulan yıllık panayırlar ya da
pazarlar önemli rağbet yerlerindendi. Kırsal alanlarda sağlıklı
kimselere tasasız birçok eğlence sunuluyordu. Örneğin bağbozumu
bayramlarında hemen hemen herkes sarhoş olurdu ve bugün bu şekilde
geçirilirdi. Son hasat kaldırıldıktan sonra bu olay içkiyle,
gösterilerle, mim sanatçılarıyla, gezgin akrobatlarla kutlanılırdı .
Kırsal alanlarda giyim ve kuşam oldukça sadeydi. İnsanlar bazen kolsuz
olan, uzun tünikler giyerlerdi. Evleri çoğunlukla dört köşe küçük
odalardan biraz daha iyiydi. Bazı çiftçiler daha iyi bir çalışma ile
iki katlı evler de yapıyorlardı. Bu evlerin birinci katı ahır, kümes ve
kiler gibi işleri karşılamak için kullanılırken ikinci katı ise ailenin
oturması için tasarlanmıştı. İkinci kata dışarıdan yapılan bir
merdivenle çıkılırdı. Dağlık alanlarda bu evler taştan diğer yerlerde
ise tuğladan yapılırdı. Köyde çanak-çömlekçi ile tuğlacı aynı kişi
iken, biraz daha büyük yerleşim yerlerinde bu iki işleri yapanlar ayrı
kişilerdi. Bu iki zanaatla beraber demircilik ve marangozculuk da
köylülerin zanaatları arasında sayılırdı .
Selçuklu ve daha sonra Osmanlı hanedanı dönemlerinde Bizans’ın
Anadolu’da fazla bir toprağı kalmamıştı. Bu dönemde dahi hem Anadolu
hem de Balkanlarda toprağı bulunan Bizans imparatorluğunda kırsal
alanlarda yaşayan insanlar genelde büyük ve küçükbaş hayvancılıkla ve
tarım ile uğraşmaktaydılar. Yazları yüksek ve verimli ovalarda
yaşarlarken kışları ise daha çok köylerinde geçirirlerdi. Bu yaşam
tarzları hemen hemen Türkler gibi olmakla beraber asla Türkler gibi tam
ya da yarı göçebe olmamışlardır. Bu sayede kırsal yaşam sahibi Bizans
insanları çok sayıda at, eşek, katır, büyükbaş ve küçükbaş hayvanla
birlikte domuz yetiştirirlerdi . Bizans kontrolünde varlığını sürdüren
az sayıdaki kentlerin ekonomisi artık tamamen toprağa dayalıydı. Bu
ekonomik faaliyetler ise Kostron denen çiftliklerde oturan beylerin
elinde dönmekteydi . Bizi bu bilgilere ulaştıran en önemli kaynakların
başında praktikalar gelmektedir. Nitekim praktikalar Bizans
imparatorluğunda sosyal ve ekonomik hayatla ilgili en önemli kaynaklar
konumundadır. Çünkü praktikalar sayesinde önce hane veya hane reisi -ki
bazı hallerde dul kadın da olabilirdi- yazılmaktadır. Daha sonra hane
reislerinin eşleri, erkek ve kız çocukları ile varsa ailedeki diğer
akrabalar ayrı ayrı isimleri ile yazılmaktadır. İkinci aşamada arazi,
arazinin gelirleri, kalitesi ve kullanım sekli ile her koylunun
elindeki arazi miktarı Zeugaria olarak (=cift) kayıtlıdır. Diğer mal
varlıkları ile toprak sahibine ödemekle yükümlü oldukları vergi ve
harçlar da bu defterlerin altında kayıtlıdır. Üçüncü olarak, bazı
istisnalar dışında hemen bütün praktikalarda arazi ile beraber,
köylünün sahip olduğu hayvanlar koyun, sığır, domuz vs. cinsinden
yazılmakta, varsa bağlar, bahçeler, meyve ağaçları, arı kovanları bazen
de ev, tekne ve değirmen gelirleri de belirtilmektedir. Her köyün veya
manastırın arazisinin sonunda vergi ve harçların toplamı solidus
üzerinden belirtilmektedir. Burada hemen altını çizmeliyiz ki bütün bu
detayları her praktikada bulmak imkânsızdır. Özellikle XI. yüzyılın
sonları ve XII. yüzyıla ait praktikada ve hatta geç dönemde XV.
yüzyılda yapılan birçok praktikada nüfus bu kadar ayrıntılı
kaydedilmemiş; sadece hane reisleri ile yetinilmiştir. 1300'lerde
yapılan praktikonlarda nüfusla ilgili bu ayrıntı için tarihçi
Thomadakis-Laiou bu dönemde Manastırlara yapılan geniş çaplı bağışları
sebep göstermektedir. Ona göre, arazi üzerindeki kadın, çocuk bütün
nüfusu yaşları ile bilmek hem devlet hem de yeni toprak sahibi için
önemli bir avantaj idi .
Köylüler için bir başka geçim kaynağı balıkçılıktı. Balık tutmak hem
eğlenceli hem de karlı bir işti. Geceleri denizde balık tutanlar yapay
ışık sayesinde bu işi yaparken, gündüzleri ağır ağlarla bu işi
yaparlardı. Köy halkı bu işi daha çok akarsularda ve göllerde yapardı.
Bu işinde tehlikeli yanları vardı. Kırsal kesimlerde ise daha çok av ve
tuzak kurmak üzere ustalaşmış köylüler; tavşan, kuş, tilki, vb. gibi
hayvanları avlarlardı. Bunun için bir köpek ya da tahtadan yapılmış
hayvan kullanıyorlardı. Avcılığı her sınıftan insan severdi. Büyük
toprak beyleri iz sürücüler ve köpeklerle kırsal alanlarda düzenlenen
av partilerine katılıyorlardı. Genelde bir avda büyükbaş hayvan (ayı,
domuz, aslan vb. gibi), küçükbaş hayvan (tilki, samur, porsu, tavşan
vb. gibi) ve kanatlı hayvanlar (bıldırcın ve atmaca gibi) avlanırdı.
Büyük hayvan avlarında özellikle Hint köpekleri tercih edilirdi.
Küçükbaş hayvan avında ise koklama organları daha çok gelişmiş olduğu
için Girit köpekleri kullanılırdı. Profesyonel bir avcı sivri bir şapka
ve kısa bir tünik giyerdi. Bu avcı kırbaç, balta ve bir ağ ile birlikte
ok ve yay taşırdı. Kemerinde de bir bıçak olurdu. Köylüler bu kadar iyi
donanımlı değillerdi. Ama birçoğu her zaman satışı mevcut olan ötücü
kuşları yakalarlardı .
Usta bir polis gücü köylülerin mülkünü korumakla görevliydi. Bu zor bir
işti. Bir yerden bir yere yolculuk etmek için yolculuk belgesi taşımak
şarttı. Bunun yanında aristokrat zengin tabaka (taşra sınıfı) XI.
yüzyıldan itibaren kendi yönetimine bağlı buluna yarı hür köylüleri
yargılama hakkında sahip olmuştu.. Daha da ileri giderek haklarında
ceza bile verebiliyorlardı . Bu nedenle kırsal alanlarda bu polis
gücünün pek bir değeri kalmamıştı.
Kırsal alanlarda su kaynaklarına büyük önem verilirdi. Uygun noktalarda
açılan su kuyuları köylü kadınların toplandığı önemli yerlerden
birisiydi. Su, üstü açık kanallarla köylere akıtılırdı. Çoğunlukla bir
manastıra veya kiliseye bağlı olan rüzgâr veya su gücüyle ya da öküz
ile eşek gücünden yaralanılarak çalıştırılan değirmenler genellikle
kolay ulaşılabilecek noktalara inşa edilirdi . Bu noktalarda kırsal
alanlarda yaşayan insanların önemli buluşma merkezlerindendi.
İmparatorluk ailesi ile birlikte birçok zengin kent insanı da kırsal
alanda malikâne sahip oluyordu. XIII. yüzyıllarda Konstantinopolis’te
yaşayan ve ileri bir devlet memuru olan Kekaumenos kırsal alanda
yaşamayı çok sevdiğini ve bunu da “toprakta çalışmak, mısır
yetiştirmek, hayvan ve üzüm yetiştirmek hayattır!” sözüyle açıklıyordu
. Dinlenmek için en uygun yerler olan kırsal kesimlerde ki bu zengin
tabaka kendi işlerinin tamamını kontrolleri altında ki köylülere
yaptırırlardı. Yukarıda yazdığımız cümleye oldukça iyi teşkil
edebilecek en iyi örnek yine bir Bizans tarihçisi olan Zacharios Van
Linoenthall’in şu sözleridir: “Bizans şu son dönemlerinde neredeyse yok
olmuştur. Bu olay bir bakıma çöküşünü hazırlamıştır. Büyük sıkıntılara
düşen köylü nüfuzu son dönemlerde efendi değiştirmekten başka birşey
beklememektedir. Sefalete düşen ve varlarını yoklarını kaybeden
köylüler efendilerinden korkacakları halde, efendilerine adeta ümit
bağlar hele gelmişlerdir .
Son yüzyıllarda normal halkın yaşadığı kırsal alanlarda insanlar
haklarını arayamayacak duruma düşmüşlerdi. Halk normal yöntemlerle
saraya şikâyetlerini bildiremedikleri için, haklarını aramak maksadıyla
sürekli olarak isyan ediyorlardı. Bu isyanlarda çoğunlukla imparatorun
baştan inmesiyle sonuçlanıyordu. Yönetim ve halk arasında ki bu uçuruma
birde rahiplerin ve kilise mensuplarının karışması, kiliseye ola
bağılılığın fazla olması, kilise ve yönetimin halkı sömürmesi ve
Türklerle sürekli olarak savaş yapılması, aristokrat tabakanın köylü
topraklarını sömürmesi halk ile yönetim arasında ki uçurumu artırmakla
beraber kırsal alanlarda yaşmanın artık imkânsız hale gelmesine sebep
olmuştur .
Kaynakça:
Tamara Talbot Rice; a.g.e., s.150.
Tamara Talbot Rice; a.g.e., s.183.
Tamara Talbot Rice; a.g.e., s.181–182.
Tamara Talbot Rice; a.g.e., s.180.
Donald M. Nicol; Bizans’ın Son Yüzyılları 1261–1453, a.g.e., s.364.
Kemal Çiçek; Osmanlılar'dan Önce Akdeniz Dünyası'nda
Yapılan Tahrirler Hakkında Bazı Gözlemler,
http://www.osmanli.org.tr/yazi.php?bolum=4&id=284
Tamara Talbot Rice; a.g.e., s.185–186.
George Ostrogorsky; a.g.e., s.305.
Tamara Talbot Rice; a.g.e., s.182.
Tamara Talbot Rice; a.g.e., s.184.
Yannis Kondatos; a.g.e., s.19.
Tamara Talbot Rice; a.g.e., s.49.

Etiketler:
Bilimler
Tarih
Bizans İmparatorluğunda Kırsal Yaşam
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |