Okunma: 1758 kez
Bugün için, sanatın ortaya çıkışına tam ve kesin bir cevap verebilecek durumda değiliz. İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde, sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere, pek çok yazar, kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadırlar. Bütün bu çabalara rağmen, bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.
( www.genbilim.com )
Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri “ilkel sanat” başlığı
altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. “İlkel sanat” terimi, ilk
bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda
kullanılan ” ilkel” kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam
kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek
için, bizi ilgilendiren ” ilkel sanat “, tarihî kronolojinin
başlangıcında yer alan ilkel sanattır.
1. Paleolitik Çağ
Alet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler, aşağı
yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini, örneklerini bulabildiğimiz
bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş
veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni
tanımamış, bütün aletlerini taştan, ağaçtan ve kemikten yapmıştır.
İnsan elinin, ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar
geçen zamanla, bizim bildiğimiz tarihî dönemler arasında, pek büyük bir
zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan
piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu, zaman katmanlarının
korkutucu derinliği, bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır.
Fakat, sanat için, ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır.
Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış, taştan yontarak
yaptığı baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli
araçları kullanmışlardır. Bu insanların alet ve araç yapımında kemikten
de çok yararlandıkları görülmektedir.
Bu çağdan kalan ilk eserler, bazı küçük heykellerdir. Bunların en
eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır.
Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş, dört santimetre kadardır ve 40
bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında, 1922
yılında Yukarı Garonne’da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline
rastlanmıştır.
Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden
yapılmış olup, 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde, bir takım
yuvarlakların, küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir
edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris’de “İnsan
Müzesi”nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Willendorf
(Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup, kireç taşından
yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş, tıpkı bir dut ya da böğürtlene
benzer şekilde işlenmiştir
Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs, kalça ve karın kısımları
şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin, soyun devam
ettirilmesinde , üremede en büyük rolü oynayan, bereketin sembolü
olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için
yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar, sihir veya büyü ile de
ilgili olabilirler.
Bu seriden sonra, yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine, taşlara ve
mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar, başarı
ile ifade edilmiş çok sayıda geyik, yaban öküzü, at, mamut, yaban
domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları,
eskilik bakımından ancak yirmi, otuz bin yıl öncesine kadar
gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni, İspanya’daki
Altamira Mağarası’dır. Buradaki resimler, kalem biçimine yakın
şekillere getirilmiş toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları
anlaşılmıştır. Çünkü, bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk
olarak yalnız kırmızı, sarı, siyah ve kahverengi kullanılmıştır.
Bu resimler, önce kenar çizgileri taşa oyularak, sonra da araları
renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme; odun kömürü, manganez
toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve su ile
karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya
parmakla, ya kıldan veya tüyden fırça ile, ya da çomaklarla sürülüyordu.
En son bulunan resimli mağara Fransa’daki Lasque (Laskö)’dür. Bilinen
en eski mağara resimleri, bu mağarada bulunmaktadır. 30 bin veya 25 bin
yıl eskiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Altamira mağarasındaki
resimlerden daha güzel, daha iyi korunmuş ve daha zengindir. Duvarlarda
beş metre boyunda hayvan resimleri bulunmaktadır. Bu mağaranın
duvarlarına beş metre boyunda öküz resimleri çizmek, günümüzde dahi
oldukça zor bir durumdur. Çünkü bu figürleri çizerken görebilmek ve iyi
çizilip çizilmediğini kontrol etmek için geriye çekilebilecek bir
mesafe yoktur. Bu sebeple, oldukça ilkel bir çağdaki bu insanların, bu
resimleri nasıl yapabildiği oldukça düşündürücüdür.
İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için,
bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir.
Bütün bu eserler, ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi, ne de
sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların, bir amaç için ortaya konduğu
anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler, ilkel insanların
avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek
için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre, bir varlığın
hayaline sahip olmak, onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı
yaralamak veya öldürmek, gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine
veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış, halen
yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir.
Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde, parmakları
açık eller görülür. Ya da çoğunlukla, hayvan bir okla yaralı
gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde, doğarken;
sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir .
Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati
çeken durum, gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin
yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar, genel olarak mağaraların
girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta, bazı hallerde de, bu
zeminlere ulaşmak için, dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir.
Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler, mağara duvarlarını
süslesin diye yapılmış olamaz.
Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani
çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da
üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup
olmadığına, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin
büyüsel etkisi kalmamışsa, üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.
2. Neolitik Çağ
Bu çağın, M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın
insanları ovalarda, su kenarlarında, verimli ve savunması kolay
yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi, karada
ve suda avcılık halâ önemli bir yer tutmakla beraber, bu çağın insanı
hayvanı evcilleştirmiş, üretici olarak tarım yapmış, köyler
kurmuşlardır. Kullandıkları taş aletler önceki çağdakilerden çok daha
gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini, ker*** evlerin
duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar canlı renklerini koruyabilen duvar
resimleri almıştır.
Neolitik çağ insanları, mağaraları bırakarak kendilerine ker***, saz ve
kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu
köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle
çevriliydi; bazen de göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan
kulübelerden meydana geliyordu.
Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen
bu yapılara Megalitik yapılar, bu kültüre de Megalitik kültür adı
verilir. (Megalit kelimesi, Yunanca mega = büyük, lithos= taş
kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur, büyük taş anlamına
gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla
ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.
Megalitler başlıca iki grupta toplanabilir:
1- Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar; bunlar yalnızken “Menhir” , bir doğru üzerinde dizilir veya daire şeklinde sıralanırsa
“Cromlech” (Kromlek) adını alırlar
2- Paralel düzenlenmiş bir döşemeyi taşıyan taşlardan meydana getirilen
odalar ki; bunlara da “Dolmen” denir . Dolmen’ler, birer mezar
odalarıdır. Bu mezar odalarının üstü toprakla örtülürse, ortaya çıkan
tepeciklere Tümülüs = Höyük adı verilir. Dolmenler, basit dolmen,
örtülü koridor, kubbeli dolmen adını alan türlerde olur.
Menhirler, Fransa’da ve İngiltere’de çok sayıda bulunmaktadır. Bunlar
10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı
olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de, sanki canlıymışlar
gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler;
doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar.
Bazı menhirler tarihî bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler, toprak
sınırını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme
sebeplerine en uygun açıklama ise, bunların ilkel idoller yani dinî
semboller olduklarıdır.
Genel olarak yalnız duran menhirler, bazen bir çizgi üstünde dizilmiş
de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar, belki dinî anıtlar
veya kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin
yönleri yıldızlara göre olduğu için, güneş tapınağı da olabilirler.
Dolmenler’in içinde bazı kil eşyalar bulunmuştur. Fakat, çoğu soyulmuş
olan bu mezar odalarında, neolitik çağı aydınlatabilecek çok az eşya
kalmıştır. Buna karşılık dolmenlerin çoğunun üstünde, geometrik ve
sembolik figürler kazılıdır.
Dolmenler çeşitli şekiller gösterirler:
Basit Dolmen :Ayakta duran iki veya birkaç taşın üstünde, yatık
durumdaki büyük bir taştan oluşur. Bu ilkel dolmen, bazen bir tümülüs
ile örtülüdür.
Kubbeli Dolmen : Bu tip dolmende, harçsız taşlarla örtülmüş ve kilit
taşıyla kapanmış bir kubbe görülür. Yunanistan’da “Tolos” denilen bu
tür inşaata, Fransa ve İrlanda’da bugün dahi çoban kulübeleri arasında
rastlanmaktadır.
Örtülü Koridor : Son çağ dolmenlerinin hepsi bu türdedir. Bütün
anıt, üstü örtülü bir geçitten ibarettir. Bunun bazı kısımları delikli
bir taşla ayrılır ve bazılarında rölyeflere rastlanır (Rölyef, kabartma
olup, heykel sanatının bir çeşididir. Bir figürün çıkıntıları, derin
bir şekilde zemine bağlı olarak çıkarılmışsa “yüksek rölyef”, eğer
çıkıntılar hafif bir biçimde belirtilmişse “alçak rölyef” adını alır).

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Sanatın Doğuşu
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |