Okunma: 329 kez
T.B.M.M.’nin açıldığı tarihlerde Anadolu’nun iç ayaklanmaların etkisiyle nasıl olağanüstü bir tehlike içinde olduğunu görmüştük. Asayişsizlik, eşkiya, sefalet Anadolu’yu sarsıyordu. Yunan ordusunun ilerleyişi de moral çöküntü yaratmıştı. Asker kaçaklarının yarattığı tehlike büyük boyutlara ulaşmıştı. Silah altına çağrılanlar, İstanbul Fetvası’nın ve Padişah’ın askerliği kaldırıldığını bildiren ve B.M.M.’ni gayrı meşru ilan eden Ferman’ın etkisi altında kalarak ya askere gelmiyor veya şubelerden ve kıtalarından kaçıyorlardı. açarken kendisine verilmiş olan silah ve cephanesini de götürüyordu.
Bunlar iç ayaklanmaların insan gücünü oluşturuyorlardı. Bu sebeple
düşmanla savaşacak ordu bulamıyordu. Hatta cephanelikleri bile
koruyacak nöbetçi bulmakta güçlük çekildiği durumlara rastlanıyordu.
Ayrıca casus, bozguncu, aleyhte propaganda ajanları, düşman ve İstanbul
Hükümeti ile işbirliği yapanlar, düzenli ordu kurulmasını
engelleyenlerin yarattığı tehlike de Ankara’yı sarmıştı.
Bütün bu sorunları çözmek, Ankara’nın B.M.M. irade ve otoritesini bütün
Türkiye’de egemen kılması gerekiyordu. Yunan ordusu, önünde savaşacak
düzenli bir askeri kuvvet olmadığı için kolayca ilerliyordu. Kuva-yı
Milliye ise düşmanı oyalamaktan başka bir şey yapamıyordu. Meşru
olmayan ve merkezi otoriteden yoksun, sorumsuz kuvvetlerle devletin
gücünü kurmak olanaksızdı. Yunan cephesi, yalnızca Aydın, Manisa ve
Bursa cepheleri değil, işgale uğramış, uğramamış bütün vatan
topraklarının kurtuluşu için, ulusun tüm varını ortaya koyup savaşması
gerektiği bir vatan cephesiydi.
Bu sebeple bütün ulusun inanç birliği içinde ve bir otorite altında
bütünleşmesi gerekiyordu. M. Kemal Paşa daha Kasım 1919′da ulusal
güçlerin örgütlenmesini bildirmişti. Fakat Meclis’in açıldığı tarihte
ulusal otorite bir türlü sağlanamıyordu. Padişah ve Hükümetin
yarattıkları anarşi olağanüstü boyutlara ulaşmıştı.
Ayaklanmalar, soygun ve askerden firar olayları karşısında,
Müdafaa-i Hukuk Dernekleri, Kuva-yı Milliye ve askeri birliklerin
komutanları kendi güçlerine ve M. Kemal’in 17 Mart 1920′de yayınladığı
“Vatanın çıkarlarına aykırı, memleketin huzur ve asayişini bozanların
din ve millet farkı gözetmeksizin kanunen şiddetle
cezalandırılmalarını.” ve 21 Nisan’da Feke Kaymakamı’na gönderdiği
“Ulusal harekatı fırsat bilip çapulculuğa kalkışanlara karşı Kuva-yı
Milliye komutanlarıyla irtibat kurarak en şiddetli cezaların
verilmesi’ni bildiren emirlerine dayanarak, suçluları asmaya kadar
varan cezalar uygulanıyor, askerden kaçanların mallarına el konuyor ve
evleri yıkılıyordu.
Ancak bu yöntem Meclis açıldıktan sonra M. Kemal Paşa tarafından
istenmiyordu. Çünkü kanuni yöntemlerden ayrılanlar bulunuyordu. Oysa M.
Kemal, mutlaka yasaların üstün olmasını istiyordu. Bazen casus,
bozguncu, propagandacı ve kaçaklar için, 1914′de çıkarılmış bulunan
“Esrar-ı Askeriyeyi İfşa ve Casusluk ve Hiyanet-i Harbiye Hakkında
Kanun” uygulanıyordu. Ancak bu kanun Osmanlı kanunu olduğu için, Ferit
Paşa ve Padişah aleyhine davrananların vatan haini olacağı anlamı
çıkıyordu.
Ülkede iç güvenliği sağlamak, ulusal amaç çevresinde birleşmek ve
T.B.M.M.’nin otoritesini egemen kılmak, huzur ve güvenliği sağlamak,
kaçak olaylarının önüne geçip, düzenli orduyu kurmak için merkezi
otoriteyi gerçekleştirecek bir yönteme ihtiyaç vardı. Özellikle Fransız
Devrimi’nde devrim rejiminin, olağanüstü yöntemlerle ve yetkilerle
donatılmış kuruluşlarca başarılı olduğu görülmüştü. 25 Nisan 1920′de
Mehmet Şükrü Bey T.B.M.M.’nin otoritesine bütün “Osmanlı tebaasının”
uyması için, Ulusal Meclis’in kararları aleyhinde bulunanlar veya
uymayanlar ancak vatan haini olabilirler ve bu gibilerin de vatana
ihanetle suçlandırılmaları gerekçesiyle bir önerge verdi. Osmanlı
Kanunlarıyla işlerin yürütülmesini isteyenlerin karşı koymalarına
rağmen Meclis 29 Nisan 1920′de “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”nu kabul etti:
Madde 1- Makam-ı mualla-yı hilafet ve saltanatı ve memalik-i
mahrusa-i şahaeyi yed-i ecanipten tahlis ve taarruzatı def-i maksadına
m’atuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetine
isyanı mutazammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet veya
ifsadatta bulunan kesan, hain-i vatan addolunur. Madde 2- Bil-fiil
hiyanet-i vataniyye’de bulunanlar salben idam olunur.
Bunun anlamı şuydu: Yüce hilafet ve saltanat makamını ve Padişah’ın
topraklarını düşman elinden kurtarmak için kurulmuş bulunan B.M.M. nin
meşruiyyetine fiilen veya yazı veya sözle karşı koyanlar vatan
hainidirler. Bunların cezası idamdır. Bu kanun, Meclis’in otoritesinin
sağlanması ve birliğin kurulmasında çok önemli bir adımdı. Devrim
kanunu idi. Hilafet ve saltanat makamının kurtuluşu sözleri ise, ulusun
Padişah’a olan dinsel ve geleneksel bağlarının etkisi ve Meclisteki
saltanatçıların isteği ile konmuştu. Ancak kanunun uygulaması için
olağan mahkemeler görevlendirildi. Bu sebeple dört aylık uygulama
sonucunda istenilen başarı elde edilemedi. Diğer yandan Kuva-yı
Milliye’nin kendi uygulamaları sürüyordu. Kitle halinde idamlar halkı
Meclise karşı tepkiye itiyordu. Af dileyerek, Ulusal Mücadele’ye
katılmak isteyenlere fırsat verilmiyordu.
Diğer yandan asker kaçaklarına hapis cezası verilmesi sebebiyle,
birçok kişi cephede çarpışmaktansa, hapis yatmayı göze alarak firarı
yeğliyorlardı. Asker kaçağına yardım edenlere ise bu kanunda bir ceza
getirilmemişti. Hiyanet-i Vataniye Kanunu’nu uygulayan mahkemeler
Osmanlı döneminin yöntemleriyle çalışıyorlardı. Ulusal Mücadele’nin
koşullarına cevap veremiyorlardı. Mahkeme kararına itiraz bir üst
mahkemeye başvurma, temyiz, olağan dönemlerin uygulamaları, davaların
hızını düşürüyor, cezanın ibret yönünü ortadan kaldırıyordu. Ulusal
otoritenin sağlanabilmesi için devrim yöntemlerine başvurulması zorunlu
duruma geldi.
18 Ağustos 1920′de Dr. Tevfik Rüştü ve Mustafa Necati Beyler
Meclis’te, “Telkin ve Tedhiş Kanunu” için bir öneri verdiler. Bu
önerinin 3,4,5 inci maddeleri “Madde 3- Seferberlik emrine icabet
etmeyenlerin emvali müsadere, hanesi ihrak (yakılır), ailesi tehcir
(göç) edilir ve tevrüd (karşı koyma) edenler de derdestlerinde (ele
geçirildiklerinde idam olunur.” çok ağır hükümler taşıyordu. Bu öneri
tehlikenin olağanüstü boyutlarını ortaya koyması bakımından önemliydi.
Cezalar ağır bulunduğu için red edildi. Fakat olağanüstü, devrim
yöntemleri aranıyordu. Dr. Tevfik Rüştü Bey, çeteler ve kaçakların
yarattığı tehlike karşısında, M. Kemal’e, “İhtilal Mahkemeleri”
kurulması için bir öneri verdi. Fakat sonra isim “İstiklal Mahkemeleri”
olarak değiştirildi.
2 Eylül 1920′de, Milli Savunma Bakanlığı’nca hazırlanan “Firar
Ceraimini İrtikap Edenler Hakkında Kanun Tasarısı” Meclis tarafından
Millî Savunma Encümenine gönderildi, 8 Eylül’de M. Kemal’in önerisiyle
gündeme alındı. Milli Savunma Bakanı Fevzi (Çakmak) Paşa, olağanüstü
ihtiyaca dayanarak, savaş zamanına ait olmak üzere “Firariler Hakkında
Kanun”un kabulünü istedi. Asker kaçakları olaylarının çokluğunun
vatanın kurtuluş ve bağımsızlığını tehlikeye düşürecek duruma
geldiğini, bunun önüne ancak sert önlemlerle geçilebileceğini, eski
kanunun etkili olmadığını belirten Milli Savunma önergesi ile konu
tartışmaya açıldı. Bu önerge ile Meclis’te iki düşünce doğdu.
Birincisi, “Kanunun bir zaruret olduğu ve cephe gerisinin
tutulabileceği, asayişin bu sayede sağlanabileceği.” ikincisi,
“Memleketi ve halkı korkuya düşüreceği, Ulusal Mücadeleyi arkadan
vuracak kuvvetleri çoğaltacağı ve halkı paniğe götüreceği.” idi.
Muhalif olanların bireysel haklardan söz etmeleri çok ilginçti. Ulusun
ve vatanın varlığı için savaşıldığı, bütün ülke kaynaklarının seferber
edilmesi gerektiği, ayaklanmalar, firari, casus, bozguncu, eşkıya
tehlikesinin ülkeyi ve ulusu esir edecek boyutlara ulaştığı bir sırada
bireyin özgürlüğünden söz etmek düşünülemezdi. Bu sebeple Meclis’te
radikal grup ile tutucular arasında tartışmalar genişledi. 11 Eylül’de
kanun oy çokluğu ile kabul edildi.
FİRARİLER HAKKINDA KANUN
Kanun No :21, 11 Eylül 1924
Madde 1- Mavuzzaf ve gönlü ile hizmet-i askeriyeye dahil olup da
firar edenler veya her ne suretle olursa olsun firara sebebiyet
verenler ve firari derbest ve sevkinde tekasül (kayıtsızlık)
gösterenler ve firarileri ihfa (saklayan) ilbas (giydiren) edenler
hakkında mülki ve askeri kavaninde (kanunlar) mevcut ahkam (hükümler)
ve indel-icap (gerektiğinde) diğer guna (benzer) mukarrerat-ı cezaiyeyi
müstakilen hüküm ve tenfiz (hükmü uygulamak) etmek üzere Büyük Millet
Meclisi azalarından oluşan İstiklal Mahkemeleri teşkil olunmuştur.
Madde 2- Bu mahkemeler azasının (üye) adedi üç olup Büyük Millet
Meclisi’nin ekseriyet-i arasile (oy çoktulu) intihap (seçilme) ve
içlerinden birini kendileri tarafından reis addolunur.
Madde 3- İş bu mahkemelerin adedini ve mıntıkalarını (bölgelerini)
Heyet-i Vekile’nin (Bakanlar Kuruıu) teklifi üzerine Büyük Millet
Meclisi tayin eder.
Madde 4- İstiklal Mahkemeleri’nin kararları kat’i olup infazına
bilumum kuva-yı müsellaha ve gayr-i müsallaha-i devlet (devletin bütün
silahlı ve silahsız kuvvetleri) memurdur.
Madde 5- İstiklal Mahkemeleri’nin evamir ve mukarreratını(emir ve
kararlarını) infaz etmeyenler veya infazda taallül (yalan bahane ile
işten kaçma) gösterenler işbu mahkemeler tarafından taht-ı mahkemeye
alınır.
Madde 6- Her İstiklal Mahkemesi ketebe ve müatahdeminin maaşatı şehri yüz litayı geçmeyecektir.
Madde 7- Her İstiklal Mahkemesi vazifeye mübadereti (işe başlama)
anında firari ve bakaya erfadının bir müddet-i muayyene zarfında (belli
süre içinde) icapetini (kabul edilme) teminen her türlü vesait-i
tebliğiyeye müracaat eder.
Madde 8- İşbu kanun tarih-i neşrinden muteberdir.
Madde 9- İşbu kanunun icrasına Büyük Millet Meclisi memurdur.
Ulusal Mücadele’nin kazanılmasında iç güvenliğin sağlanması, Meclis
otoritesinin kurulması ve asker kaçaklarının önünün alınmasında büyük
hizmetleri görülen İstiklal Mahkemeleri ulusal inanç ve ihtiyaçtan
doğan inkılap ve ihtilal mahkemeleriydiler. Kanunun incelenmesinden de
açıkça anlaşılacağı gibi, İstiklal Mahkemelerinin verecekleri kararlar,
idam dahil, kesindi ve derhal uygulanacaktı. Karar verirlerken vicdan
kanaatları yeterliydi. Kararlara itiraz ve temyiz yoktu. Kararlarını ve
emirlerini bütün asker ve sivil memurlar uygulamak zorundaydılar.
Böylece mahkemeler sınırsız bir güce sahiptiler.
Mahkeme üyelerinin Meclis’ten seçilmesi, bölgelerin Meclis
tarafından saptanması ve kanunu yürütme yetkisinin doğrudan doğnruya
Meclis’e ait olmasıyla, Meclis İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla
olağanüstü yargıya da sahip oldu. Kuvvetler birliği esasını ortaya
koymasıyla, bu konuda meclis otoritesine örnek olan Fransız Devrimi
Mahkemeleri üyelerinin, meclis dışından seçilmesinin doğurduğu
sakıncalar göz önüne alındı ve aynı yanılgıya düşülmemesi için mahkeme
üyeleri mebuslardan seçilip, Meclis’in üstünlüğü sağlandı. Askeri ve
sivil memurlar mahkemelerin emirlerini yürütmek zorunda idiler.
Yeni bir mahkeme kurulması düşünülürken en büyük sorun, bağımsız ve
süratli çalışıp, ulusal devrimin gereklerini uygulayacak özellikte
olması idi. Normal mahkemelerin ve harp divanlarının bu görevi
yapmadıkları dört aylık uygulamada anlaşılmıştı. Kanunu önerenlerin (M.
Kemal’de dahil) düşüncesi devrim yöntemine dayanıyor ve Fransız Devrimi
içinde (Mart 1793) olağanüstü yetkilere sahip olarak kurulan “Devrim
Mahkemeleri”ni örnek alıyordu. 29 Ekim 1793′te resmen bu adı alan
Fransız Devrim Mahkemeleri, Danton’un Mart 1792′de yaptığı teklifin
Convention farafından kabul edilmesi sonucu kurulmuşlardı.
Bu mahkemeler devrim düşmanı her girişimi, hürriyet, eşitlik,
birlik, cumhuriyetin bölünmezliği ilkesine (Türkiye Cumhuriyeti
kurulduktan sonra çalışan İstiklal Mahkemeleri de aynı gerekçeyi
benimsediler) devletin iç ve dış güvenliği aleyhindeki her suikastı ve
krallığı tekrar kurmak hedefini güden (Türkiye Cumhuriyeti’nde ise
Saltanat’ı geri getirmek isteyenler için), ulus egemenliğine karşı
koyan bütün komploları yargılamak ve cezalandırmak yetkisi ile
kurulmuşlardı Convention, mahkeme üyelerini kendisi tayin ediyordu.
Bu mahkemelerin kararları kesin olup, bir üst mahkemeye başvurmak ve
temyiz hakkı yoktu. Gerek kuruluş amacı ve şekli, gerekse yetkileri ve
çalışma yöntemi bakımından İstiklal Mahkemeleri’ne örnek olduğu bu açık
benzerlikle kolayca görülmektedir. Her iki ülkedeki bu mahkemeler,
vatanın ve özellikle devrimin olağanüstü bir tehlike karşısında olduğu
ve kurulan yeni rejimin (Ulusal ve laik temellere dayanan)
savunulmasını yapmak gerektiğinde, birbirlerine çok benzeyen suçlara
bakmak üzere, olağanüstü yetkilere sahip olarak kurulmuşlardır.
Kanunun kabulünden sonra Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa 14 İstiklal
Mahkemesi kurulması için öneride bulundu. Fakat sayı çok görüldüğü için
7 mahkeme bölgesi saptandı, bir ay sonra Diyarbakır’a da bir mahkeme
kurulması kabul edilince sayı 8′e yükseldi. Üyelerin ve bölgelerin
seçimi 26 Eylül’de gerçekleşti.
1- Ankara
2- Eskişehir
3- Konya
4- Isparta
5- Sivas
6- Kastamonu
7- Pozantı
8- Diyarbakır
İstiklal Mahkemeleri kuruldular.
Bölge ve üye seçiminin devam ettiği bir sırada, İstiklal Mahkemeleri
kuruluşunu sağlayan “Firariler Hakkında Kanun”un birinci maddesine bir
ek madde kabul edildi. “Komutanların askeri rütbeler arasında itaat ve
inzibat sağlanmasına dayanan hukuk ve yetkileri saklı kalmak üzere
vatanın ve hilafetin kurtuluşu ve bağımsızlığı için mücadele eden Büyük
Millet Meclisi’nin çalışmasına ve amacına aykırı olarak düşman amaç ve
çıkarlarını güçlendirme yollu teşkilat ve tahrikat ve kargaşalık
yaratanlar ve memleketin maddi ve manevi kuvvetlerini her ne surette
olursa olsun bozup, yıkmaya çalışanlar ve düşman hesabına askeri ve
siyasi casusluk edenlerle, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye
Kanunu’nun kapsadığı hükümlerden dolayı tutuklu bulunanların
mahkemelerinin yapılacağı ve hükümlerin infaz etme yetkisi İstiklal
Mahkemeleri’nin kurulduğu bölgelerde adı geçen mahkemelere
verilmiştir…” Bu kanunla İstiklal Mahkemeleri’nin yalnız asker
kaçaklarına ait olan yetkileri, vatan hainliği, ülkenin maddi ve manevi
gücünü kırmaya çalışmak, casusluk, bozgunculuk suçlarını da içine
alarak çok genişledi.
Görev yerlerine hareket etmeden önce toplanan İstiklal Mahkemeleri
üyeleri müşterek bir bildiri hazırladılar. Mahkemelerin devrimci
karakterini gösteren bu bildiride, Mahkemeler, niçin ve ne amaçla
kurulduklarını, hangi suçları yargılayacaklarını ve yöntemlerini halka
duyurdular. Firarilere teslim olmaları için fırsat tanıdılar.
İstiklal Mahkemeleri bölgelerinin önemlerine göre çalıştılar. Ankara
İstiklal Mahkemesi, çalışmaya başlayınca ilk iş olarak, Sadrazam Damat
Ferit Paşa’yı gıyabında vatana ihanet suçuyla yargıladı. Haziran
ayında, Meclis kararıyla vatandaşlıktan çıkartılmış bulunan Ferit Paşa
ve Hadi; Rıza Tevfik, Reşat Halis Beyler, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin
bir numaralı kararı ile Sevr Anlaşması’nı imzaladıkları, ulusu bölmeye
çalıştıkları, cinayetlere sebep oldukları için vatana ihanet suçuyla
gıyaben idama mahkum oldular. İhanetin en büyük kaynağı Vahdettin idi.
Fakat M. Kemal ve bazı arkadaşları dışında, halk, Meclis ve hatta
komuta heyeti, Padişah’a dinsel ve geleneksel bağlarla bağlı
olduklarından, Padişah İngilizlerin esiri kabul edilmekte, ihaneti
bilindiği halde açıklanamamaktaydı. Ulusal Mücadele’nin amacı
belirtilirken, hatta Hiyanet-i Vataniye Kanunu’nda bile, yapılan
savaşın amacı Halife-Padişahı kurtarmak olarak belirtilmişti.
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda, padişahın durumuna özel yer verilmişti.
Bu yüzden İstiklal Mahkemeleri de Padişah için işlemde bulunmadılar.

Etiketler:
Bilimler
Tarih
İstanbul Mahkemeleri
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |