Okunma: 729 kez
Dünya kaç yaşındadır? Yaşını ölçmek mümkün müdür? Eğer mümkünse, bu hangi metodlarla olmaktadır? Bunların sıhhat derecesi nedir? Hata payı ne kadardır? Dünya’nın yaşı sadece bilime konu olan bir mesele midir, yoksa ideolojik bir yanı da var mıdır?
Dünya’nın yaşını ölçme metodları
Bütün zaman ölçme metodları aynı temel prensibe dayanır: süreklilik arzeden bazı tabiî süreçlerin hızını hesaplamak. Bugün en gelişmiş kronometri metodlarından biri, elektrik potansiyel uygulandığında başlayan kuvars kristali titreşiminin hızıdır.
Birçoğumuzun kolunda
taşıdığı kuvars kristalli saatler bunun en bilinen örneğidir. Diğeri
ise radyoaktif elementlerin bozulma hızıdır.
Fakat ölçülecek süreçlerin elimizin altında olması tek başına yeterli
değildir. Geçen zamanı doğru ölçmek için üç önemli şartın yerine
gelmesi gerekir. Bunlardan ilki, gözlem yapmadığımız zamanlarda bile
süreçlerin sabit ve değişmez kalmasıdır. İkincisi, saatin başlangıçtaki
değerinin bilinmesidir; su saati çalışmaya başladığında içinde ne kadar
su vardı veya yanmaya başlamadan önce mumun boyu ne kadardı? Üçüncüsü,
süreç işlemekte iken bazı dış faktörlerin karışmamasıdır; meselâ, biz
dışarıda gezintide iken bir elektrik kesintisinin elektrikli saatimizi
durdurması gibi.
Bütün bu şartlar bugün zaman hesaplamalarında uygulanıyor. Fakat iş
jeokronometriye gelince; seçilen süreç tarih öncesi zamanlarda
başladığından ve biz sözkonusu zamanları doğrudan gözleyecek,
doğruluğunu teyid edecek bir metoda sahip olmadığımızdan, yukarıdaki üç
şartın bugün olduğu gibi geçmişte de biraraya geldiğinden mümkün
olduğunca emin olmamız gerekiyor; problem de burada başlıyor.
Meselâ, Dünya’nın kaç yaşında olduğunu anlamanın bir yolu olarak,
okyanusların artan tuzluluğunu ele alalım (bu, 1898’de İrlandalı jeolog
John Joly tarafından geliştirilen bir metoddur). Okyanusların
başlangıçta tatlı sudan oluştuğu, mevcut tuz birikiminin kara
parçalarının yağmur etkisiyle erozyona uğraması ve suda çözülen tuzun
nehirlerle denizlere taşınmasından ileri geldiği varsayıldığından, bu
ümit vâdeden bir metod gibi gözüküyor. Daha da cesaret veren husus,
bugün karaların yağmur etkisiyle aşınma hızının her yıl sâbit kalıyor
olmasıdır –yılda yaklaşık 540 milyon ton tuz. Buradan, denizlerde
bugünkü ortalama tuz konsantrasyonunu (litrede 32 gram), bundan da,
bütün okyanuslardaki toplam tuz miktarını hesaplayalım (yaklaşık 50
katrilyon ton), ve Dünya’nın yaşını yıl cinsinden bulmak için, bu
toplamı, okyanusa her yıl giren tuz miktarına bölelim.
Joly bu metodu kullanarak 100 milyon yıl gibi bir yaş buldu. Başta
sözü edilen üç şart uygulandığında, bu metodun kusurları hemen görülür.
Öncelikle, jeolojik geçmişte her yıl okyanuslara erimiş tuz girişinin
daima sabit kaldığından emin olamayız. İklim şartlarının ve dünyanın
yıllık yağış bütçesinin geçmişte çok farklı olabileceğini düşünmek için
de mâkul sebepler var –buzul çağları, büyük kuraklıklar, aşırı yağışlar
gibi–, ve bunların hesaplanamayacak etkileri olmuş olabilir. İkinci
olarak, başlangıçta denizlerde sıfır tuz olduğu da kesin değil; bir
miktar tuz mevcut olmuş olabilir (Atlantik’teki son araştırmalar tuzun
okyanus havzalarına yerkabuğunun altındaki magmadan da girmiş
olabileceğini akla getiriyor). Ve üçüncü olarak, sabit gözüken bir
prosese aslında dış faktörlerin tesir etmiş olduğu ortaya çıkıyor.
Büyük miktarlarda tuz atmosferde tekrar ber tekrar sirkülasyona
girmektedir, ve yeni elde edilen deliller, denizlerdeki tuzun bugün
sabit hâle gelmiş olabileceği intibaını vermektedir. Nehirlerle taşınan
tuz denizde birikir birikmez, aynı hızla havaya geçmekte ve sonra
tekrar karalara çökelmektedir. Büyük miktarda tuz biyolojik proseslerle
buharlaşmakta, daha fazla bir miktar ise “saatimizi” bozan kimyasal
proseslerle derin deniz tortullarının yapısına girmektedir.
Uranyum–Kurşun metodu
Dünya’nın yaşını ölçen bütün bu metodlar belli bir dereceye kadar
aynı kusurlarla malûldür. 4,5 milyar yıllık muazzam yaşa ulaşmak için
kullanılan “radyometrik yaş tayini” tekniği, çok uzun yarı–ömre sahip
olan ve çok uzun süre radyoaktif kalan elementlerin radyoaktif
bozulmasıyla ilgili metodları içine alır. Bu elementler helyum ve
kurşuna bozulan uranyum ve toryum; stronsiyuma bozulan rubidyum; argona
bozulan potasyumdur. Fakat ileride de göreceğimiz gibi bilhassa
evrimciler tarafından uranyum–kurşun metodu zaman içinde ön plana
çıkarılmıştır.
Temel prensip şudur: radyoaktif uranyum 238, uranyum 235 ve toryum 232
atomları çok uzun zaman periyodlarında kendiliklerinden ve yavaş yavaş
çeşitli kurşun atomlarına (uranyum 238 ayrıca helyum gazına) dönüşür.
Herbirinin bozulma hızları dikkat çekici şekilde sabittir. Kararsız
uranyum ve toryum atomları periyodik olarak alfa taneciği neşreder.
Fakat hangi atomun ne zaman bozulacağı önceden bilinemez. Bir uranyum
yığışımında milyarlarca atom bulunur ve böyle çok sayıda olayla
istatistikî olarak tahmin edilebilen sonuç ortaya çıkar.
Teorinin önemli kısmı, radyoaktif uranyum 238’in nihayette dönüştüğü
radyoaktif olmayan kurşun çeşidinin (radyojenik kurşun 206), kayalarda
mevcut olan, fakat radyoaktif ve radyojenik olmayan olağan kurşundan
(kurşun 204) kimyasal olarak farklı olduğudur. Bir kayanın yaşını
hesaplamak için bundan örnek alınır ve radyoaktif uranyum miktarı ile
radyojenik kurşun miktarı ölçülür. Bozulma hızı bilindiğinden,
uranyumun ne kadar zamandan beri bozulmakta olduğunu, yani kayanın
yaşını hesaplamak mümkündür.
Kullanılan başlıca izotoplardan uranyum 238’in yarı–ömrü 4,5 milyar yıl
olarak hesaplanmıştır. Bu demektir ki, belli miktar uranyum 238’in
yarısı 4,5 milyar yıl sonra kurşun 206’ya dönüşür. Meselâ, ölçümler bir
kayanın yarısının uranyum 238’den, diğer yarısının ise onun son ürünü
olan kurşun 206’dan oluştuğunu gösterirse, bu sonuç kayanın 4,5 milyar
yıl yaşlı olduğu anlamına gelir (bu, her ne kadar doğrudan ölçümle
değil, öteleme ile elde edilmiş olsa da, Yerkabuğu için bulunan
ortalama rakamdır). Fakat radyokarbon tekniğinde olduğu gibi, son
araştırmalar bu metodun güvenilirliği hakkında da önemli şüpheler
doğurmuştur.
Eğer radyojenik kurşunlar –uranyum 238’den gelen kurşun 206, uranyum
235’den gelen kurşun 207 ve toryum 232’den gelen kurşun 208– gerçekten
sadece radyoaktif bozulmanın son ürünü olarak oluşuyorlarsa, bu
durumda, Yerkabuğu kayalarının ilk oluştuklarında henüz hiçbir
radyojenik kurşun ihtiva etmediği varsayılabilir ve bu, hesaplamalar
için güvenilir bir başlangıç noktası olabilir. Aynı şekilde, radyojenik
kurşunun kayalara başka yollarla giremeyeceği, dolayısıyla bozulma
prosesinin sonuçlarını bozamayacağı da söylenebilir. Fakat yakından
bakıldığında, durumun böyle olmadığı anlaşılır. “Olağan” kurşunun
“radyojenik” kurşundan deneyle ayırtedilemeyen bir şekle dönüştüğü ayrı
bir sürecin varlığı da belirlenmiştir (Cook, 1966). Bu dönüşüm serbest
nötronların olağan kurşun tarafından tutulmasıyla olmaktadır. Bu
nötronlar olağan kurşunu radyojenik kurşuna dönüştürecek enerjiye sahip
atom tanecikleridir. Peki, serbest nötronların kaynağı ne olabilir?
Kurşun 208 nereden geliyor?
Bu kaynak, tabiî fisyon (uranyum atomu çekirdeğinin ikiye bölünmesi)
hâdisesinin meydana geldiği radyoaktif bir maden yatağında bulunur
(Gabon’daki uranyum yatağında böyle bir tabiî fisyon meydana
gelmiştir). Uranyum yatağında, bazı uranyum 238 atomları kurşun 206’ya
doğru dönüşürken, bazı uranyum 238 atomları da tabiî fisyonla ikiye
bölünürken nötron açığa çıkarırlar. Bütün bu nötronlar çevrede bulunan
olağan kurşunu (kurşun 204) ve radyojenik kurşunu (kurşun 206) kademe
kademe kurşun 208 izotopuna eş zamanlı olarak dönüştürür. Bu izotop,
toryum 232’nin alfa bozunmasının radyojenik bir ürünü olan kurşun
208’den deney ve ölçümle ayırt edilemez. Böylece iki yoldan kurşun 208
izotopu meydana gelir. Fakat Darwinciler tespit edilen kurşun 208’in
hepsinin toryum 232’nin radyojenik ürünü olan kurşun 208 olduğunu, yani
çok fazla miktarda “radyojenik” kurşun bulunduğunu, dolayısıyla bu
prosesin uzun zamandan beri süregeldiğini iddia etmekte, ve bu da
ölçümleri mânidar şekilde “yaşlı” bir Dünya lehine eğip–bükmektedir.
Nötron yakalama prosesinde, kurşunun izotopik değerleri sistematik
olarak değişir: kurşun 206 bir nötron yakalayarak kurşun 207’ye, bu da
bir nötron tutarak kurşun 208’e dönüşür. İlginç olan husus, kurşun
208’in herhangi bir yatakta mevcut kurşunun genellikle yarısından
fazlasını oluşturmasıdır. Bu, normal olarak, kurşun 208’in ata elementi
olan toryumun sözkonusu yatakta çok olağan olduğu, yani kurşun 208’in
sadece toryum 232’nin radyoaktif bozulma ürünü olduğu anlamında
değerlendirilir. Fakat dünyanın en büyük iki uranyum yatağındaki –Zaire
ve Kanada’da– kurşun muhtevasını inceleyen Melvin Cook, bunların toryum
232 ihtiva etmemesine rağmen önemli miktarda kurşun 208 içerdiğini, bu
durumda kurşun 208’in ancak kurşun 207’nin nötron yakalamasıyla ortaya
çıktığını, bütün radyojenik kurşunun aynı temele dayanarak
açıklanabileceğini ve maden yatağının esas olarak modern orijinli
olabileceğini söylemektedir.
Cook yaratılışa inanan bir bilim adamı olduğundan, onu ve
araştırmalarını gözden düşürmek için bazıları girişimlerde bulundu.
Bunlardan biri U.S. Geological Survey’den jeolog Brent Dalrymple idi.
Ancak, serbest nötron seviyesinin yataklardaki kurşun izotopları
oranında önemli bir değişime yolaçamayacak kadar düşük olduğunu ileri
süren Dalrymple ve diğerleri dünyanın en büyük iki uranyum yatağında
toryum 232 bulunmadığı halde önemli miktarda kurşun 208’in nasıl
bulunduğuna tatminkâr bir izah getiremediler. Böylece, uranyumun
bozulması hem güvenilir bir jeokronometri metodunun en önemli kriterini
değersiz kılmakta, hem de “seçilen prosesin düzgün işleyişine dışarıdan
hiçbir faktörün karışmaması” kriterini gözden düşürmektedir. Tabiatta
metalik şekilde değil de oksid olarak oluşan ve bu haliyle suda yüksek
erime kabiliyeti gösteren uranyum yeraltı sularının etkisiyle orijinal
yatağından büyük miktarlarda uzaklaşır. Bunun yaş tayinine ne ölçüde
tesir ettiği, maden yatağının bazı kısımları fakirleşirken bazı
kısımları zenginleştiği için önceden bilinememektedir.
Helyum problemi
Uranyum 238’in bozulma prosesinin son ürünü kurşunun yanısıra, atom
ağırlığı 4 olan radyojenik helyum gazıdır. Dünya atmosferindeki toplam
helyum miktarının Dünya tarihinin büyük bölümünde cereyan eden bozulma
prosesiyle oluşmuş radyoaktif kökenli helyum olduğu sanılmaktadır. Eğer
uranyum–kurşun yaş tayin tekniği güvenilir ise, Dünyanın yaşı
konusunda, atmosferdeki radyojenik helyum miktarı Yerkabuğu’ndaki
radyojenik kurşun miktarı ölçümlerinin verdiği yaşla uyumlu bir rakam
vermelidir. Fakat yaşlar telif edilemeyecek kadar farklıdır. Eğer Dünya
4,5 milyar yıl yaşındaysa, atmosferde kabaca 10 trilyon ton radyojenik
helyum 4 bulunmalıdır. Fakat, bugün sadece 3,5 milyar ton mevcuttur
(olması gerekenden binlerce defa daha az). Cook, Dünya üzerindeki bu
eksik radyojenik helyuma dair Nature’da yayınlanan makalesinde şunları
belirtmişti: “…Başlangıçtan bu yana 100 trilyon tondan fazla helyum
kabuktan atmosfere geçmiş olmalıdır. Atmosfer sadece 3.5 milyar ton
helyum 4 ihtiva ettiğinden, yaygın varsayım 100 trilyon ton civarında
helyum 4’ün ekzosferden dışarı çıktığı, ve hâlen atmosferden kaçış
oranının kabuktan atmosfere serbestlenme oranını dengelediği
şeklindedir.”
Bazı jeologlar bu farklılığı, kalan % 99.96’lık kısmın Dünya’nın çekim
alanından uzaya kaçtığını varsayarak açıklamaya çalışmışlardır, fakat
bu proses gözlenmemiştir. Dalrymple ise, helyum 4 eksikliğini
açıklayabilecek bir mekanizma öne sürdü ve Cook’un iddiasına 1984’de şu
karşılığı verdi: “Banks ve Holzer göstermişlerdir ki, kutup rüzgarları
bir saniyede bir santimetrekareden 2 ilâ 4 milyon iyon miktarınca
helyum 4’ün kaçmasına yolaçabilir. Bu, bir saniyede bir
santimetrekareden tahminen 1 ilâ 4 milyon atom miktarlık ürün akışına
neredeyse eşdeğer bir rakamdır.”
Banks ve Holzer’in bulgularını Dalrymple’in bunları uydurmaya çalıştığı
amaçlar açısından geçersiz kılan iki husus var. Birincisi, Dünya
gerçekten 4,5 milyar yıl yaşındaysa, eksik helyumu açıklamak için,
atmosferin bir saniyede bir santimetrekareden yaklaşık 1016 atom
oranında, yani Dalrymple’in verdiği rakamdan on kat daha hızlı bir
şekilde helyum kaybetmesi gerekmektedir (1020 gramdan daha fazla
miktarda kayıp helyum aradığımızı hatırlayalım). İkinci husus,
Dalrymple’in kullandığı rakamların yaklaşık otuz yıl öncesine ait
olmasıdır; o dönemde uzay bilimcilerin büyük kısmı Dünya’nın uzay
boşluğunda hareket ettiğine (atmosferi boş uzaydan başka birşeyin
çevrelemediğine), hafif hidrojen ve helyum atomlarının boşluğa
kaçtığına inanıyordu. Yeni çalışmalar ise, helyum kaybetmek bir yana,
atmosferin hâlâ hatırı sayılır miktarda helyum kazanabildiğini
gösteriyor. Güneş’in etrafında döndüğü için, Dünya sadece boş uzayda
değil, Güneş’teki nükleer proseslerden ileri gelen, esas olarak
hidrojen ve helyuma dayalı ince bir Güneş atmosferi içinde de hareket
etmektedir. Yukarı atmosferdeki ölçümlere göre, Dünya bu yolla helyum
kazanmaktadır.
Uzay bilimci James Lovelock 1987’de yayınlanan kitabı Gaia:
Yeryüzü’ndeki Hayata Yeni Bir Bakış’ta şunları ifade ediyor: “Havanın
en dış tabakasını teşkil eden ve santimetre küpte sadece birkaç yüz
atom ihtiva edecek kadar seyrek özellik gösteren eksozferin aynı
şekilde ince olan Güneş’in en dış atmosferi içine karışıp kaybolduğu
düşünülebilir. Eksozferden hidrojen atomu kaçışının Güneş’ten hidrojen
akışıyla dengelendiği veya telafi edildiği kanaatindeyiz.” Lovelock
hidrojenden bahsediyor, helyumdan değil. Helyum hidrojenden dört kat
daha ağırdır, ve Güneş’teki nükleer füzyon prosesinin esas ürünü
olduğundan Güneş atmosferinde çok bol bulunmaktadır. Eğer hidrojen
kaybolmadı, tam aksine kazanıldıysa, aynı şey helyum için de geçerli
olacaktır. “Eğer helyum 4’ün atmosferde ölçülen miktarını alır ve
radyoaktif yaş tayin tekniğini buna uygularsak” diyor Cook, “Dünya için
175 bin yıl civarında bir yaş buluruz. Bu bizim güvenilirlik
kriterlerimizi geçersiz kılar; çünkü helyum 4’ün dışarıdan muhtemel
girişi bu prosesi bozmaktadır.”
Cook yalnız değildi. Önemli dergilerde yayınlanan makalelerde de benzer
şüphelere yer verilmişti. Hawaii Jeofizik Enstitüsü’nden Funkhouser ve
Naughton, Mount Kilauea yanardağına ait volkanik kayaların yaşını
potasyum–argon metoduyla hesaplamış ve 3 milyar yıla kadar yaşlar
bulmuşlardı –halbuki bu kayaların 1801’deki püskürme sırasında oluştuğu
biliniyordu. Avustralya Millî Üniversitesi’nden McDougall Yeni
Zelanda’da 1,000 yıldan daha genç olduğu bilinen lavlar için 465,000
yıla varan yaşlar bulmuştu (Milton, 1997).
Neticede, radyoaktif bozulmaya atfedilen saat hakemi rolü tehlikeye
girmiş bulunuyor; çünkü ölçülen değer bozulma hızı değil bozulma
ürünlerinin miktarıdır ve bunların menşei konusunda kesin birşey
söylemek mümkün değildir. Bu yüzden, bütün radyoaktif jeokronometri
metodları oldukça kusurlu ve uygulamada da güvenilir değildir.
Uranyum–kurşun ve uranyum–helyum yaşları arasındaki uyumsuzluktan
ortaya çıkan tek güvenilir sonuç, bu şekildeki bir radyoaktif yaş tayin
metodunun güvenilir olmadığıdır. Potasyumun argona, rubidyumun
stronsiyuma bozulmasına dayanan metodlar da kendi problemlerinin
yanısıra, yukarıdaki kusurlardan bazılarını da barındırmaktadır. Fakat,
bazı bilim adamları tek bir düşünceyi, daha doğrusu peşin bir hükmü
savunmaya çabalıyor: evrim. Ve evrim lobisi, oluşturduğu baskı
atmosferiyle Cook ve Milton gibi cesaretli bilim adamlarının sesini
kısmakta, prestijlerini sarsmakta, diğerlerine de gözdağı vermektedir.
Çünkü, Dünya’nın yaşını hesaplamak için geliştirilen bütün
jeokronometri metodlarında bazı belirsizlikler mevcuttu. Fakat
bunlardan sadece biri (uranyum ve benzer elementlerin radyoaktif
bozulmasına dayanan teknik) Dünya için milyarlarca yıllık bir yaş
veriyordu. İşte bir tek bu teknik Darwinciler tarafından coşkuyla
desteklenirken, diğerleri görmezden gelindi. Çünkü Darwinci teoriye
göre evrim, sonuçlarını uzun zaman ölçeğinde veren bir süreç olduğundan
ona uzun bir jeolojik geçmiş gerekiyordu. Bu reklam kampanyası
Darwinciler açısından öyle başarılı oldu ki, bugün diğer alanlarda
çalışan bilim adamları da dahil neredeyse herkes, evrensel bozulma
sabitinden dolayı, radyoaktif yaş tayininin dikkate değer ve tenkit
edilemez tek metod olduğuna inanır olmuştur. Ancak yukarıda da
gördüğümüz gibi, geniş kabul gören bu inanışların aslında hiçbiri
delille desteklenmiş değildir. .
Kaynaklar
– Cook, M.A., 1966 – Prehistory and Earth Models. Max Parrish, London.
Lovelock, J.E., 1987 – Gaia: A New Look at Life on Earth. Oxford
University Press.
– Milton, R., 1997 – Shattering the Mythes of Darwinism. Park Street Press, Vermont.

Etiketler:
Bilimler
Jeoloji
Dünyanın Yaşı ve Uranyum-Kurşun Metodunun Problemleri
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |