Okunma: 431 kez
“Evrenin Kısa Tarihi” adlı eserin yazarı Joseph Silk’in çok tatlı bir sözü var: “Büyük Patlama, hem bilimadamları hem de teologlar için yutulması zor bir ilaçtır.” (EKT,TÜBİTAK yya, s: 2) Evet yutulması zor bir ilaç çünkü Evrenin Kökeni, yaratılış kuramıyla yüzleşmeyi gerektiriyor. Yani dinsel yaratılış öyküleriyle bilimsel kozmoloji karşı karşıya geliyor. Evrenin bir başlangıcı var mıdır? Yoksa evren, ezeli ve ebedi bir varlık mıdır? Soruları düşünün.
Kozmoloji: Uzayın Evrimi Sorunu
Bu bölümde bilimin en büyüleyici kuramlarından birini anlatacağım.
Kozmolojinin (evrenbilimin) bu kuramı, ne diyor? Evren,bir başlangıca
sahipti ve bu başlangıç çok karmaşıktı; öyle ki yaratılıştan ötesine
bakmak olanaksızdı. Kurama göre,evren, yaklaşık 15-20 milyar yıl önce
noktasal bir tekillikten doğdu. Büyük patlamadan sonraki ilk birkaç
dakikada enerji çok büyük bir değerde idi.Fiziğin dört etkileşim
kuvveti bileşik durumdaydı ve tüm maddeler ayırt edilemez bir “kuark
çorbası” durumunda idi.İlk 10– 43 saniye boyunca ,elektrozayıf ve
gravitasyonun komple birleşmiş bir kuvvet oluşturmak için birleştiği
sanılmaktadır. Büyük patlamayı izleyen ilk 10 –32 saniyede şiddetli ve
elektrozayıf kuvvetler bir olarak kalırken gravitasyon bu birleşimden
ayrılır. Bu dönem,parçacık enerjilerinin çok büyük olduğu kuarklar,
leptonlar ve bunların ve bunların antiparçacıkları gibi ağır
parçacıkların oluştuğu periyot idi. Sonra evren aniden genişledi ve
sıcaklığın 10 29’dan 10 15 Kelvine indiği ılık dönem süresince soğudu.
Bu dönem süresince şiddetli ve elektrozayıf kuvvetler ayrıldı ve büyük
birleştirme şeması bozuldu. Evren soğumaya devam ettiği için büyük
patlamadan sonra 10–10 saniye cıvarında elektrozayıf kuvvet ikiye
bölünmüştür. Bugün bizim de sınıflandırdığımız gibi,evrendeki döt temel
kuvvet doğmuştur.
Radyasyonun Egemenliği
Büyük patlamadan sonra yaklaşık 700 000 yıl evrende “radyasyon”
egemen idi,iyonlar tutuluyor ve fotonlar salınıyor,böylece radyasyonun
ve maddenin termal dengesi sağlanıyordu. Radyasyon enerjisi, maddenin
yığınlar ya da nötr hidrojen atomları oluşturmasını engelliyordu. Evren
700 000 yaşına geldiği zaman,genişlemiş ve yaklaşık 3000K cıvarına
kadar soğumuş ve protonlar nötr hidrojen atomları oluşturmak için
elektronlarla bağlanabilmiştir. Nötr atomlar hissedilir derecede
fotonları saçmadığı için evren aniden fotonlara karşı şeffaf hale
geldi. Siyah cismin enerji dağılım karakteristiği 3000K olduğunda
fotonlar soğudu. Radyasyon artık evrene egemen olmadı ve nötr madde
kümeleri sürekli bir şekilde gelişti,ilk atomları takip eden
moleküller,gaz kümeleri ve sonunda galaksiler oluştu.
(Serway s: 1434-35)
Evet bazı bilimciler “Evrenimiz,bir büyük patlama sonucu oluştu ve
genişlemeye devam ediyor” derken ötekiler “Evrenimiz genişliyor; ama
asla bir büyük patlama olmadı” diyor. Son yıllarda daha önce görülmeyen
elektromanyetik radyo tayfının bileşenlerini keşfeden teleskopların ve
yardımcı elektronik sistemlerin yayılması ve parçacık fiziğindeki
gelişmeler Evren hakkındaki görüşlerimizde devrimci değişiklere yol
açtı.
Genel göreliliğin gözlem yapmaya uygun alanlarından biri de
kozmoloji. “Her ne kadar bir “big bang”tan başlayarak evrenin
genişlemesinin genel görelilik tasviri gözlemlerle uyumlu ise de
sorunlar vardır. 1950’lerin ortasına kadar evrenin genişleme hızının
ölçülen değerleri, evrenin Dünya’dan genç olduğunu içermektedir! Bu
“yaş” sorunu 1960’ta çözümlendiği halde, kozmolojik gözlemler hala
başlangıçtadır ve çeşitli seçenekli modelleri birbirinden ayırt edemez.
Genel görelilik için dönüm noktası, 1960’ların başlarında kuramın
astrofizik alanında önemli uygulamaları olabilceğini gösteren,kuasarlar
gibi alışılmamış astronomik nesneler keşfedilince geldi. Kuramcılar,
kuramı ve onun gözlenebilir sonuçlarını anlamak için yeni yollar
buldular. Son olarak,son çeyrek yüzyılın teknoloji devrimi, gezgenler
arası uzay programının gelişmesiyle birlikte genel göreliliğin denel
testlerini gerçekleştirmek için yeni, yüksek duyarlıklı araçlar sağladı.
Genel görelilikte ve “göreli astrofizik” denen yeni alanda
araştırmanın gidişi, 1960’tan sonra hızlanmaya başladı. Hem kuramsal
hem de gözleme dayalı yeni ilerlemeler,daima artan bir hız getirdi.
Bunlar şunlardır: Kozmik fon radyasyonunun bulunması;big-bang’te
hidrojenden helyumun sentezinin analizi; pulsarların ve kara delik
adaylarının gözlenmesi;göreli yıldızların ve kara deliklerin
kuramındaki gelişme;gravitasyonel radyasyonun kuramsal incelenmesi ve
bunu gözlemek için deneysel bir programın başlaması; genel göreliliğin
eski testlerinin düzeltilmiş uyarlamaları ve 1960’tan sonra bulunmuş
olan yeni testler; kütle çekimi dalgaları için kanıt oluşturan ikili
pulsarın keşfi,kara deliğin dışındaki kuantum etkilerinin ve karadelik
buharlaşmasının analizi; bir gravitasyonal merceğin keşfi;kütle çekimi
kuramının diğer etkileşmelerle ve kuantum mekaniği ile
birleştirilmesinin başlaması.(s: 1136).
Genel görelilik,1960’I iki on yıl süresince,fizik dünyası ile
astronomiyi yeniden birleştirdi. Görelilikteki araştırmalarda,gök
mekaniği,saf matematik, deneysel fizik, kuantum mekaniği,gözlemsel
astronomi,parçacık fiziği ve kuramsal astrofizik gibi disiplinler arası
çeşitli konular ele alındı.(Serway,S: 1136-1137)
Rus meteorolog ve matematikçisi Alexander Friedmann,1922 yılında
etkileri yüzyıl boyunca süren bir keşif yaptı. Büyük Einstein’in
başlangıçta görmezlikten geldiği bir şeyi farketmişti: evren genişliyor
olabilirdi. Einstein, kozmoloji ilkesini uygulayarak kendi geliştirdiği
genel görelilik kuramındaki evrensel kütle çekim denklemlerini
basitleştirmiş ve görünüşte durağan olan bir evren modeli elde etmişti.
Hatta evrenin kendi kütle çekimi ile kendi üzerine çökmesini engellemek
için kozmik itme adını verdiği bir kuvvet bile icat etmişti.
Friedmann,Einstein’in basit bir matematiksel hata yaptığını,bu nedenle
de Einstein denklemlerinin evrenin genişlemesine olanak sağlayan ve
yeni bir kuvvete gereksinim duymayan çözümlerini gözden kaçırdığını
fark etti. Einstein da sonradan,kozmik itme gibi bir kuvvetin varlığını
öngörmekle yaşamında yaptığı en büyük hatalardan biri olduğunu kabul
etmiştir.
Friedmann’dan bağımısz olarak çalışan Belçikalı kozolog Georges
Lemaitre de 1927 yılında evrenin genişlediğini yeniden keşfetti ve bir
adım ileri gitti. Lemaitre, galaksilerde görülen kırmızıya kaymanın
evrenin genişlemekte olduğunun kanıtları olduğunu ileri sürdü.
Lemaitre’ın kırmızıya kaymanın galaksilerin uzaklığıyla orantılı olması
gerektiği yolundaki sezgisi kırmızıya kayma olayına fiziksel bir anlam
vermekle birlikte durağan evren modeline fazlaca konsantre olmuş
bulunan zamanın ünlü kozmologlarınca pek kabul görmedi. 1929 yılında
Edwin Hubble’ın galaksilerin uzaklıklarını gözlemsel destek olarak
kullanarak ampirik bir biçimde uzaklık-kırmızıya kayma yasasını nasıl
ortaya koyduğunu gördük. İlginçtir, Hubble da kırmızıya kaymanın
uzaklıkla doğrusal bir biçimde artmasının evrenin genişlemesinin kanıtı
olduğunu hiçbir zaman tam anlamıyla kabul etmiş görünmedi. Sonraki
kozmoloji uzmanları ise hemen hemen tam bir fikir birliği içinde Hubble
yasasını genişleyen bir evren modeli geliştirmede temel olarak aldılar.
Genişleyen evren kuramı birçokları için kabul edilmesi çok güç bir
kuram olmuştur. Bu kuram evrenin sınırlı bir zaman kadar önce son
derece yoğun bir durumdan kaynaklandığını ima ediyordu. 1950 yılında
bir radyo programında,durağan evren modelinin savunucularından Fred
Hoyle rakip olarak gördüğü genişleyen evren kuramından alaycı bir
biçimde “büyük patlama” (big bang) olarak söz etti. Bu deyim bir anda
çok tuttu. Büyük patlama kuramı tüm gözlenen evrenin
geçmişte,günümüzden 10-20 milyar yıl kadar önce olağanüstü yoğunluktaki
bir durumdan ortaya çıktığını ileri sürer. Büyük patlama kuramının en
büyük kanıtı geçmişten,evrenin başlangıcından kalan ışınım alanı
olmuştur.
(Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi, TÜBİTAK yay. 2. Basım (1997)s:62-63)
Einstein’ın Evreni
Einstein evreni sonsuz değildir;fakat herbiri yüz milyonlarca ateş
halinde yıldızı ve hesaplanamayacak ölçüde seyrek gaz,soğuk demir,taş
ve kozmik toz sistemlerini tutan milyarlarca galaksiyi içine alacak
büyüklüktedir. Bu evrende,saniyede 297.600 km hızla uzayda yola çıkan
bir güneş ışını büyük bir kozmik çember çizecek ve 200 milyar yer
yılından biraz sonra kaynağına dönecektir!
Bununla birlikte Einstein, kendi evrenbilimini
geliştirirken,yıllarca sonra açıklanan garip bir astronomik olayı
bilmiyordu. Gaz moleküllerinin amaçsız akıntısı gibi,yıldızların ve
galaksilerin hareketlerinin de rastgele olduğunu varsayıyordu. Bu
hareketlerde görünüşte hiçbir birlik olmadığından Einstein onları bir
yana itti ve evreni durgun saydı. Oysa astronomi bilginleri teleskop
görüş alanının uzaklıklarındaki galaksiler arasında düzenli hareket
belirtileri görmeye başlamışlardı. Belli ki bütün bu uzak galaksiler ya
da “evren adaları” güneş sistemimizden ve birbirlerinden
uzaklaşıyorlar. En ötekileri 500 milyon ışık yılı kadar uzakta olan dış
galaksilerin bu düzenli uçuşu,daha yakındaki çekim sistemlerinin
dönüşünden tümüyle ayrı bir durumdur. Böyle düzenli bir (s: 118)
hareket,bir bütün olarak evrenin eğrisine etki ederdi. Bu nedenle evren
durgun değildir.
Evrenin durgun olmadığı açık. Genişlediği de. Bir sabun köpüğü
kabarcığının ya da balonun açılışına benzer bir biçimde açılmaktadır.
Bununla birlikte bu benzetme tümüyle doğru değildir. Çünkü evreni
benekli bir balon gibi düşünürsek, benekler maddeyi gösteriyor,bu
beneklerin de açılıp genişlemesi beklenir. Oysa durum böyle değil,
çünkü o durumda genişlemeyi biz sezemezdik. Harikalar Ülkesinde Alis’in
çevresi de onunla birlikte büyüyüp küçülse, Alis’in kendi boyundaki
apansız değişiklikleri anlayamayacağı gibi. Uzay, balonun benekler
arasındaki bölgesi gibi genişlerken cisimler boyutlarını korur.
Uzaklığa göre hızı ışık yılı kadar olan yakın galaksiler,ancak
saniyede 160 km hızla yol alırken, 250 milyon ışık yılı kadar olan
yakın galaksiler,saniyede 40.000 km gibi ışık hızının yedide birine
yakın bir hızla bizden ötelere doğru uçuyorlar. Ayrıcasız,bütün bu uzak
galaksiler bizden ve birbirlerinden öteye gittiklerine göre,kozmik
zamanın bir çağında hepsinin ateşli bir başlangıç kütlesi halinde toplu
oldukları sonucuna varmak gerekir. Uzayın geometrisine biçim veren de
içindeki madde ise bu galaksi öncesi çağında evren, aşırı bir eğrisi ve
tasarımlanamaz yoğunluğu olan sıkışık bir kap durumunda olmalı.
Uzaklaşan galaksilerin hızlarına göre yapılan hesaplamalar,
galaksilerin bu büzülmüş evrenin “merkezinden” 5 milyar yıl önce
koptuklarını ve uçmaya başladıklarını gösteriyor.
Genişleyen evren bilmecesini açıklamak için astronomi bilginleri ve
evrenbilimciler bir çok kuram ortaya attılar. Belçikalı evrenbilimci
Abbe Lemaitre’in öne sürdüğü kuram,evrenin ilk ve büyük bir atomla
başladığı,bu atomun patlayarak bugün bile gördüğümüz açılmayı
başlattığı yönündedir. Dr. George Gamow’un tanıttığı benzer bir kuram,
evren genişlemeye başlamadan önce yoğun ateşli özde elementlerin nasıl
oluşmuş olabileceğini ayrıntıları ile yeniden kuruyor. Başlangıçta
diyor Gamow,evrenin çekirdeği,bugün yıldızların içinde bile bulunmayan
tasarımlanamaz sıcaklıklarda kaynayan bir tip ilk buhar halindeydi.
(Orta bir yıldız olan Güneş’in yüzey sıcaklığı 5500 derece iken iç
sıcaklığının 40 milyon dereceye vardığı biliniyor)
O koşullarda hiç bir atom ya da molekül yoktu;yalnız karışıklık
içinde nötronlar,protonlar oluşmaya başlayınca sıcaklık düşmeye
başladı. Sıcaklık 1 milyar derece dolaylarına düşünce,nötronlar ve
protonlar toplu olarak yoğunlaştılar. Elektronlar yayıldı ve ve
çekirdeklere bağlandılar,atomlar oluştu. Böylece evrendeki bütün
elementler kozmik doğuşun dönüm noktasına rastlayan anlarda oluştu ve
bunu izleyen 5 milyar yıllık sürekli açılma içindeki görevleri
belirledi.
Işıklar Sönecek mi?
Birkaç yıl sonra Dr. R.C.Tolman kozmik genişlemenin geçici bir durum
olabileceğini ve gelecekte bunu bir daralma çağının izleyebileceğini
ileri sürdü. Bu görüşe göre evren bir yürek gibi çarpan bir
balondur;açılma ve daralma devirleri(s: 121) zamanın sonsuzluğunda
birbirlerini izler. Bu devirleri yöneten,evrendeki madde miktarındaki
değişikliklerdir. Çünkü Einstein’in gösterdiği gibi, evrenin eğrisi
içinde bulunan maddeye bağlıdır. Bu kuramın zorluğu,evrenin bir yerinde
maddenin yapılmakta olduğu varsayımına dayanmasındadır. Evrendeki madde
miktarının sürekli olarak değiştiği doğru ise de,değişikliğin başlıca
bir yönde-çözülmeye doğru olduğu görülmektedir. Görülen ve
görülmeyen,atomun içindeki ve uzaydaki bütün doğa olayları,evrenin
madde ve enerjisinin doymaz bir boşluktaki buhar gibi dağıldığını
gösteriyor. Güneş, yavaş fakat belirli bir şekilde ölüyor;yıldızlar
ölmek üzere olan közlerdir;evrenin her yerinde sıcaklık soğukluğa
dönüşüyor;madde radyasyona çözümleniyor;enerji boş uzaya dağılıyor.
Böylece evren bir “ısı ölüm’e” ya da teknik yönden tanımlandığı gibi
“işe çevrilemeyen maksimum enerjiye” doğru gidiyor. Bundan birkaç
milyar yıl sonra evren bu duruma geldiği zaman tüm doğa eylemleri
duracak. Bütün uzay aynı sıcaklıkta olacak. Hiçbir enerji
kullanılamayacak,çünkü bütün enerji kozmozda eşit olarak yayılacak.
Hiçbir ışık,canlılık ve ısı olmayacak,yalnız sürekli ve önüne (s: 122)
geçilemez bir durgunluk olacak. Zaman sona erecek. Çünkü işe
çevrilemeyen enerji,zamanın yönünü gösterir ve rastgele olmanın
ölçüsüdür. Evrendeki bütün düzen yok olduğunda,rastgelelilik en yüksek
düzeyine geldiğinde ve işe çevrilemeyen enerji artamadığında,neden ve
sonuç ilişkisi ve sırası kalmadığında;kısaca evren durduğunda,zamanın
yönü olmayacak-zaman olmayacak. Bu sonu önlemek olanaklı değil. Çünkü
bilimin ilerleyişinden sonra sağlam kalan ve klasik fiziğin temel
direği olarak ayakta duran,Termodinamiğin İkinci yasası olarak bilinen
ilke,doğanın temel eylemlerinin geri dönüşsüz olduğunu bildirir. Doğa
yalnız bir yönde işler.
Bununla birlikte,insanoğlunun zayıf bilgi alanı ötesinde bir
yerde,evrenin kendi kendini yeniden yapıyor olabileceğini öne süren
çağdaş kuramlar da var. Eistein’in madde ve enerjinin eşdeğerliği
ilkesinin ışığı altında,uzayda yayılmış olan radyasyonun yeniden
proton,proton ve elektron gibi madde parçacıkları halinde donduğunu
tasarlamak olası. Bunlar daha büyük birimler oluşturmak için
birleşebilir,daha sonra da kendi çekimlerinin etkisiyle Nebula,
yıldızlar ve en sonunda galaksi sistemleri halinde toplanabilir(s:
123). Gerçekte laboratuvar deneyleri,gama ışınları gibi yüksek enerjili
ışıma fotonlarının,belirli koşullar altında,elektron ve pozitron
çiftleri oluşturmak için maddeyle birbirlerine karşılıklı etki
edebildiklerini göstermiştir…
Evren genişliyorsa ve doğa olayları bir yönde ilerliyorsa,kaçınılmaz
felsefi sonuç,her şeyin bir başlangıcı olduğudur. Bir zaman ve bir
yerde kozmik eylemler başlamış,yıldızlar ateşlenmiş ve büyük evren
gösterisi ortaya çıkmıştır. Bundan başka,bilimsel bilginin iç ve dış
sınırlarında bulunan ipuçları,Yaratılış için kesin bir zaman olduğu
yönündedir. Uranyumun çekirdek enerjisini yayma hızı ve uranyum
oluşumuna giden herhangi bir doğal işlemin olmayışı,yeryüzündeki bütün
uranyumun belli bir zamanda ortaya çıkmış olması(s: 126) gerektiğini
gösteriyor. Bilimciler bunun 4-5 milyar yıl önce olduğunu hesaplıyor.
Yıldızların içindeki termonükleer dönüşümlerin maddeyi enerjiye çevirme
hızı, yıldızların yaşını oldukça güvenle hesaplamayı sağlar. Bugün gök
kubbede görülen çoğu yıldızın olası ortalama yaşı 5 milyar yıldır…
Böylece,evrenin en sonunda yok olacağını gösteren bütün kanıtlar,aynı
kesenlikle zaman içinde belirli bir başlangıcı gösterir. Yürek
solumasına benzeyen evren kuramına gelince,başlangıç sorunu yine ortada
kalıyor. Bu düşünce,Yaratılış zamanını ancak sonsuz geçmişe iter. Oysa
her kuram, bir şeyin önceden varolduğu yönünde bir önsel varsayıma
dayanır.”
(Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık yayınları,Nail Bezel çevirisi, (1976) s: 118-128)
1.Gezegenlerin Oluşumu
Dünyamızın yedi bucağında yaşayan biz insanlar için “sağlam toprak”
tanımı,uygulamada, kararlılık ve süreklilik düşüncesiyle anlamdaştır.
Bize ilişkin oldukları kadarıyla,Yeryüzünün bilinen bütün özellikleri,
anakaraları ve okyanusları,dağları ve ırmakları zamanın başlangıcından
bu yana varolabilirdi. Gerçekten de, tarihsel jeoloji verileri, Dünya
yüzeyinin yavaş yavaş değiştiğini,su altındaki alanlar yüzeye çıkarken
anakaraların büyük bölgelerinin okyanus (s: 275) suları altında kalmaya
başladığını gösteriyor.
Eski dağların yağmurlarla yavaş yavaş sürüklenip gittiğini ve
tektonik etkinlik sonucu zaman zaman kimi yeni dağların oluştuğunu ama
bütün bu değişmelerin yerkürenin katı dış kabuğunda yer aldığını da
biliyoruz.
Ama bir zamanlar bu katı kabuğun hiç bulunmadığını ve Dünyamızı
erimiş kayaların büyüttüğü bir küre olduğunu düşünüp anlamak zor
değildir. Gerçekten, Yerkürenin içine ilişkin incelemeler,kütlesinin
büyük bölümünün hala erimişi durumda bulunduğunu,ara sıra “sağlam
torak” dediğimiz şeyin aslında yalnızca erimiş magma yüzeyinde yüzen
oldukça ince bir tabaka olduğunu gösteriyor. Yeryüzünün altında değişik
deriliklerde ölçülen sıcaklıkların kilometre başına 30 santigrat
arttığını,sözgelişi dünyanın en derin madeninde (Günye Afrika’da
Robinson Deep’teki altın madeni) duvarların,madencilerin kavrulmalarını
önlemek için soğuk hava düzeni kurmak zorunda kalınacak kadar sıcak
olduğunu anımsamak bu kanıya varmanın en kestirme yoludur.
Böyle bir artış hızıyla yüzeyin yalnızca 50 km altında Dünya’nın
sıcaklığı kayaların erime noktasına (1200-1800 °C arasında) varmak
zorundadır ki bu, merkezden toplam uzaklığın yüzde birinden azdır.
Dünya kütlesinin yüzde 97’sindaen çoğunu oluşturan, daha alttaki
maddeni hepsi tümüyle erimiş durumda olmak zorundadır.
Böyle bir durumunu uzun zamandan beri var olamayacağı da açıktır ve
bizler hala, dünya kütlesinin tümüyle erimiş bir durumda olduğu zaman
başlayıp uzak bir gelecekte, merkezine değin tümüyle katı duruma
gelinceye kadar sürecek binr soğuma sürecinin belli bir aşamasını
gözlemekteyiz. Soğumaa ve katı kabuğun gelişme hızına dayalı kaba bir
tahmin,soğuma sürecinin birkaç milyar yıl önce başlamış oluduğunu
gösteriyor. Aynı sayı,dünya kabuğunu oluşturan kayaların yaşını tahmin
ederek de elde edilebilir. İlk bakışta, kayalar değişebilir özellikler
edinmemiş gibi görünürler ve o yüzden “kaya gibi değişmez” izlenimi
verirlerse de gerçekte çoğu,eski erimiş durularından katı durulma
geçişlerinden bu yana geçen zamanın uzunluğunu deneyimli bir jeologun
gözleri önüne seriveren doğal bir saat içerirler.
Bu, yaşı açığa vuran jeolojik saat, ye ryüzününü çeşitli
derinliklerinden ve yüzeyden alınan çeşitli kayalarda çoğu kez bulunan
uranyum ve toryum (s: 276) miktarı dakikasıyla simgelenmiştir. Bu
elementlerin atomları,kararlı element kurşunun oluşmasıyla sonuçlanan
kendiliğinden olma yavaş bir radyoaktif bozunmaya uğrarlar.
Bu radyoaktif elementleri içeren bir kayanın yaşını saptamak için
yalnızca radyoaktif bozunma sonucu yüzyıllar boyunca oluşmuş kurşun
miktarını ölçmek yeter.
Aslında, kaya maddesi erimiş durumda bulunduğu sürece, radyoaktif
bölünme ürünleri eremiş maddedeki difüzyon(yayım) ve
konveksiyon(ısıyayım) süreciyle özgün yerlerinden başka yerlere
taşınmış olmalıdırlar. Ama madde, eninde sonunda kaya halinde
katılaştığından kurşun birikimi radyoaktif maddenin yanıbaşında olmaya
başlayacak ve onun miktarı bize,tıpkı iki Pasifik arasındaki palmiyeler
arasında dağılmış boş bira kutularının sayısının bir düşman casusuna
her bir adada bir deniz piyadesi bölüğünün ne kadar kaldığı hakkında
bir fikir vermesi gibi,bu sürecin ne zaman başladığı hakkında tam bir
fikir verebilecektir.
Kurşun izotoplarının ve rubityum-87 ve potasyum-40 gibi kararsız
öteki izotopların bozunma ürünlerinin, kayalardaki birikimini duyarlı
içimde ölçme tekniklerinden yararlanan son zamanlardaki
araştırmalarla,bilinen en eski kayaların en büyük yaşlarının yaklaşık
4.5 milyar yıl olduğu tahmin edilmiştir. Bundan dolayı, Dünya’nın katı
kabuğu yaklaşık beş milyar yıl önce erimişi durumda bulunan maddeden
oluşmuştur sonucuna varırız.
Öyleyse beş milyar yıl önceki Dünyayı,kalın bir hava, su buharı ve
herhalde öteki çok uçucu maddelerden oluşan bir atmosferle sarılı,
tümüyle çözelti durumunda bir küremsi olarak çizebiliriz.
Peki bu sıcak kozmik madde kümesi nasıl oluştu,onun oluşmasından
hangi tür güçler sorumlu ve yapılanmasına gereken maddeyi kim sağladı?
Küremizin kökenine olduğu kadar Güneş sistemimizin öteki gezegenlerinin
kökenine de ilişkin bu sorular, gökbilimcilerin yüzyıllardır
beyinlerini kaplayan bilmeceler olmuş ve bililmsel kozmogoninin(evrenin
oluşum kuramı) temel konusunu oluşturmuştur.
Bu soruları bilimsel anlamda ilk yanıtlama girişimi, Doğa Tarihi
(Natural History) adlı yapıtının kırk dört cildinden birinde seçkin
Fransız doğacı George Louis Leclerc, Kont de Buffon tarafından 1749′da
yapıldı Buffon, gezegen sistemimizin kökenini yıldızlar arası uzayın
derinliklerinden gelen bir kuyruklu yıldızla Güneş arasındaki bir
çarpışmanın sonucu olarak gördü. İmgelemi, uzun parlak kuyruğuyla (s:
277), o zamanlar yapayalnız sayılan Güneşimizin yüzeyini sıyıran ve
onun dev gövdesinden küçük bir takım “damlalar” kopararak vuruşun
etkisiyle onları döne döne uzaya fırlatan canlı bir “öldürücü kuyruklu
yıldız” resmi çiziyordu.
Birkaç yıl sonra ünlü Alman düşünür Immanuel Kant, felsefe
sistemimizin kökeniyle ilişkili olarak tümüyle değişik görüşler iler
sürdü. O, Güneş’in kendi gezgen sistemini başka hiçbir göksel cismi
karıştırmadan kendi kendine yaptığını düşünme eğilimdeydi. Kant,
Güneşin başlangıçtaki durumunu,bugünkü gezgenler sistemeninin kapladığı
hacmin (oylumun) tamamın tek başına kaplayan ve ekseni çevresinde yavaş
yavaş dönen,bir oranda soğuk,dev bir gaz kütlesi olarak görüyordu.
Kürenin,çevresindeki boş uzaya ışınım yayarak,düzenle soğuması giderek
büzülmesine ve bunun sonucu olarak dönme hızının artmasına yol açtı. Bu
hızlanan dönme sonucunda artan merkezkaç güçler başlangıçtaki Güneş
kütlesinin giderek yassılmasına ve genişleyen ekvatoru boyunca bir dizi
gaz halkası fırlatmasına neden oldu.(s:278)
Dönen kütlelerde böyle bir halka oluşumu Plateau tarafından büyük
bir yağ kürede (Güneş durumunda olduğu gibi gazda değil)
gerçekleştirilen klasik deneyle gösterilebilir; bu deneyde eşit
yoğunluktaki başka bir sıvı içinde asılı duran ve mekanik bir
hızlandırıcıyla hızlandırılan yağa halkaları oluşmaya başlar. Bu yolla
oluşan halkalar daha sonra koparak Güneş çevresinde farklı uzaklıklarda
dönen çeşitli gezegenler halinde yoğunlaştıkları düşüncesini
destekliyor.
Daha sonra bu görüşler, 1796′da yayımlanan Evrende Sistem Açıklaması
(Exposition du systeme du monde) adlı kitabında onları kamuoyuna sunan
Laplace markisi Pierre-Simon tarafından benimsendi ve geliştirildi.
Büyük matematikçi Laplace bu düşünceyi matematik bakımdan ele almaya
girişmediyse de kendisin kuramın yarı-yaygın nitel tartışmasına adadı.
Altmış yıl sonra İngiliz fzikçi Clerk Maxwell, Kant ve Laplace’ın
evrenle ilgili görüşlerine ilk kez böyle matematiksel bir işlem
uygulamaya giriştiği zaman,görünüşte aşılamaz bir karşı çıkış duvarına
çarptı. Aslında, şimdi kapladıkları bütün uzaya düzgün biçimde dağılmış
durumdaki Güneş sisteminin çeşitli gezegenlerinde yoğunlaşmış
maddenin,çekim güçlerinin onları ayrı ayrı gezegenlerde bir arada
tutmaya güç yetiremeyeceği kadar ince dağılmış olacakları gerçeği
gösterildi. O nedenle, büzülen Güneşten atılan halkalar,Satürn’ün,bu
gezgen çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde dönen ve katı bir uydu
biçiminde “kümeleşme” doğrultusunda herhangi bir eğilim göstermeyen,
sayısız küçük parçacıktan oluşma halkaları gibi sürekli halkalar
halinde kalacaklardı.
Bu güçlükten tek kurtuluş çaresi, başlangıçta var olan Güneş
zarfının şimdi gezegenlerde bulduğumuzdan çok daha fazla madde (en az
yüz kez daha çok) içerdiğini ve bu maddenin yalnızca yüzde bir
kadarının gezegen gövdelerini oluşturduğunu, kalanın Güneşe dönüştüğünü
kabul etmektir.
Ne var ki böyle bir kabul,daha az ciddi olmayan bir karşı çıkışa yol
açardı. Gerçekten,kökende gezegenlerle aynı hızda dönmekte olan bu
denli küçük madde Güneş üzerine düşse gerçekte sahip olduğundan 5 bin
kez daha büyük bir açısal hız kaçınılmaz biçimde ona aktarılmış olurdu.
Bu durumda Güneş yaklaşık 4 haftada bir dönüş yerine saatte 7 dönüşlük
bir hızla fırıl fırıl dönerdi.
Bu söylenenler Kant-Laplace görüşlerinin ölüm fermanı gibi
göründü(s: 279) ve gökbilimciler gözlerini umutla başka yöne, Buffon’un
çarpışma kuramını yeniden yaşama döndüren Amerikalı bilim adamları T.
C. Chamberlin ve F.R. Moulton ve ünlü İngiliz bilim adamı Sir James
Jeans’e çevirdiler. Buffon’un özgün görüşleri,doğal olarak
oluşturuldukları zamandan bu yana edinilmiş olan kesin temel bilgilerle
önemli ölçüde çağdaşlaştırılmıştı. Güneşle kuyrukluyıldız gibi bir gök
cisminin çarpıştığı inancı şimdi bırakılıyordu,çünkü sonradan kuyruklu
yıldız kütlesinin Ay’ın kütlesiyle karşılaştırıldığı zaman bile gözardı
edilebilecek kadar küçük olduğu öğrenilmişti. Ve böylece saldıran
cismin Güneş’in büyüklük ve kütlesiyle karşılaştırılabilir başka bir
yıldız olduğuna inanıldı.
Ne var ki zamanında Kant-Laplace varsayımlarının temel güçlülerinden
tek kurtuluş yolu sayılarak yeniden yaşama geçirilen çarpışma kuramı da
kendisini bulanık bir ortamda buldu. Başka bir yıldızın güçlü bir
vuruşu sonucu fırlayıp çıkan güneş parçalarının yassılmış eliptik
yörüngeler çizmek yerine neden bütün gezegenlerin izlediği hemen hemen
dairesel yörüngelerde hareket ettiklerini anlamak zordu.
Durumu kurtarmak için geçmekte olan bir yıldızın çarpmasıyla
gezgenler oluştuğu sırada,Güneşin aslında yassı gezgen yörüngelerinin
düzgün dairelere dönüşmelerine yardımcı olan,düzenle dönen bir gaz
zarfla sarılmış olduğunu kabul etmek gerekiyordu. Gezegenlerin
kapladığı bölgede varlığı bilinen böyle bir ortam olmadığına göre onun
daha sonra yavaş yavaş yıldızlar arası uzaya dağıldığı ve tutulmalar
düzlemi içinde Güneşten yayılan ve Zodiyak ışığı olarak bilinen donuk
aydınlığın hep o eski görkemin kalıntısı olduğu kabul edilmişti. Ama
Güneş çevresinde özgün gaz zarfı olduğunu kabul eden,kant-Laplace ile
Buffon’un çarpışma varsayımı arasında bir melezi simgeleyen bu resim
hiç doyurucu değildi. Ama yine de atasözünün dediği gibi,iki şeytandan
daha az kötü olanı seçilmeliydi,gezgenler sisteminin doğuşunda çarpışma
kuramı doğru kabul edildi ve son zamanlara kadar bütün bilimsel
yapıtlarda,el kitapları ve halka dönük yapıtlarda (yazarın iki kitabı:
Güneşin Doğumu ve Ölümü ve Yeryüzünün Yaşamöyküsü ) kullanıldı.
Gezegenler kuramı kördüğümünü ancak 1943 sonbaharında genç Alman
fizikçi C. Weizäcker kesip attı. O, astrofizik araştırmalarla toplanan
yeni bilglieri kullanarak Kant-Laplace varsayımlarına karşı bütün karşı
çıkışların (s:280) kolayca yok edilebileceğini ve bu çizgide
ilerleyerek gezegenlerin kökeni konusunda eski kuramlardan hiçbirinin
değinmiş bile olmadığı çok önemli gezgen sistemi özelliklerini
açıklayan ayrıntılı bir kuram kurulabileceğini gösterebildi.
Weizäcker’in çalışmasındaki en önemli nokta, son iki on yılda
astrofizikçilerin evrendik maddenin kimyasal yapısı hakkındaki
düşüncelerinin tümüyle değişmiş olması gerçeğidir. Önceleri Güneş ve
bütün öteki yıldızların Dünya’mızdan öğrendiğimiz kimyasal elementlerin
aynı yüzdeleriyle bulunduklarına inanılıyordu. Yerkimyası(Jeokimya)
çözümlemeleri bize,yeryüzü kütlesinin başlıca oksijen( çeşitli oksitler
halinde) silisyum, demir ve daha küçük miktarlarda daha hafif
elementlerden oluştuğunu gösterdi. Hidrojen ve helyum gibi hafif gazlar
(neon, argon gibi asal denen ötekiler yanında) Dünya’da çok az miktarda
bulunmaktaydı.(Gezegenimizde hidrojen en çok oksijenle birlikte suda
bulunmaktadır; ama herkes bilir ki her ne denli Dünya yüzeyinin dörtte
üçü sularla kaplıysa da toplu su kütlesi bütün Yeryüzü kütlesinin ancak
çok küçük bir bölümüdür.)
Daha iyi bir kanıt yokluğunda, gökbilimciler bu gazların Güneş’te ve
öteki yıldızlarda da çok az bulunduğunu varsayıyorlardı. Ne var ki,
yıldız yapısının çok daha ayrıntılı incelenmesi Danimarkalı
astrofizikçi B. Stromgren’in böyle bir kabulün tümüyle yanlış olduğu ve
aslında,Güneş’imizin maddesinin en az yüzde 35’inin saf hidrojen olması
gerektiği kanısına varmasına yol açtı. Daha sonra bu tahmin yüzde
elliye çıkarılmış ve öteki Güneş bileşenlerinden önemli bir bölümünün
saf helyum olduğu bulunmuştur. Güneşin içeriği üzerine kuramsal
incelemelerin ikisi de (son zamanlarda M.Schwartzschild’in önemli
çalışmasıyla doruğa eren) ve çok daha incelikli yüzey tayfı
çözümlemeleri (spektroskopik analiz) astrofizikçileri şu çarpıcı sonuca
götürdü: Dünya kütlesini oluşturan genel kimyasal elementler Güneş
kütlesinin yalnızca yüzde birini oluşturmakta,geriye kalan hidrojenle
helyum arasında birincinin hafifçe daha çok olması koşuluyla
paylaşılmaktadır. Görünen o ki, bu çözümlemeler öteki yıldızların
yapılarına da uyuyor.
Dahası yıldızlararası uzayın tümüyle boş olmadığı,ortalama yoğunluğu
1 milyon mil küp uzayda 1 mg madde olan bir gaz ve ince toz karışımıyla
dolu olduğu ve bu son derece az bulunur biçimde dağınık maddenin Güneş
ve öteki yıldızların sahip olduğu aynı kimyasal yapıya sahip gibi
görüngü de biliniyor.(s: 281)
Yoğunluğu onca düşük olmasına karşın,bu yıldızlar arası maddenin
varlığı,teleskoplarımıza girmeden önce uzayda yüz binlerce ışık yılı
yolculuk yapmayı gerektiren uzaklıktaki yıldızlardan gelen ışık dikkate
değer bir seçimli soğurma ürettiği için kolayca kanıtlanabilir. Bu
yıldızlar arası soğurma çizgilerinin yeri ve yoğunluğu,bu dağınık
maddenin yoğunluğunu daha iyi tahmin etmemize olanak sağlar ve bunun
hemen hemen yalnızca hidrojen ve belki biraz helyum içerdiğini de
gösterir. Gerçekten toz, çeşitli”dünyasal” maddelerin,toplu kütlenin
yüzde 1’inden çok olmadığı, çok küçük parçacıklardan (yaklaşık 0.001 mm
çapında) oluşur.
Yine Weizsacker kuramının ana düşüncesine dönersek,evrendeki
maddenin kimyasal yapısına ilişkin bu yeni bilginin Kant-Laplace
kuramının ekmeğine yağ sürdüğünü söyleyebiliriz. Güneş’in ilk gaz zarfı
gerçekten böyle bir maddeden oluşuyorduysa, onun dünyasal elementleri
simgeleyen yalnızca küçük bir bölümü dünyamızın ve öteki gezegenlerin
oluşmasında kullanılmış olabilirdi. Kalanı, yoğunlaşmayan hidrojen ve
helyum gazlarıyla simgelenen kısmıysa ya Güneşin üzerine düşerek ya da
yıldızlararası uzaya dağılarak bir biçimde yok olmuş olabilir. Yukarıda
açıklandığı gibi,bunlardan birinci olasılık Güneş’in eksenel dönüşünün
daha çok hızlanmasıyla sonuçlanacağından,öteki seçeneği,yani “dünyasal”
bileşimden gezegenlerin oluşmasından hemen sonra “artık madde”nin uzaya
dağıldığını kabul etmeliyiz.
Bu bizi gezgenler sistemi oluşumunun aşağıdaki resmini izlemeye
götürüyor. Güneşimiz yıldızlar arası maddenin yoğunlaşmasıyla ilk
oluştuğu zaman onun büyük bir bölümü,belki de gezegenlerin şimdiki
birleşik kütlelerinin yüz katı, dev bir döner zarf halinde dışarıda
kaldı. (Böyle davranmasının nedeni,ilkel Güneş içinde yoğunlaşan
yıldızlar arası gazın çeşitli kısımlarının dönüş durumlarındaki
çeşitlilikte kolayca bulunabilir). Bu hızla dönen zarfın,yoğunlaşmayan
gazlardan (hidrojen, helyum ve öteki gazların daha küçük miktarları) ve
gaz içinde yüzen ve onun dönme hareketi boyunca taşınan çeşitli
dünyasal maddenin (demir oksitler, silisyum bileşikleri,su damlacıkları
ve buz kristalleri(toz parçacıkları’ndan oluştuğu düşünülmelidir.
“Dünyasal” maddenin,şimdi gezegenler dediğimiz büyük kümeler
oluşturması toz parçacıklarının çarpışmaları ve giderek daha çok
büyüyen kümeler oluşturmalarının sonucu olsa gerektir.
Mantıksal bir düşünüşle,kütleleri hemen hemen eşit iki parçacığın,bu
hızlarda çarpışmalarının bu büyüme sürecine yol açmaktan çok, büyük
madde parçalarının dağılması ve karşılıklı olarak toz haline dönüşmeyle
sonuçlanacağı kararına varılabilir. Öte yandan,küçük bir parçacık daha
büyük biriyle çarpıştığı zaman onun içine gömüleceği ve böylece biraz
daha büyük bir kütle oluşacağı da açık görünmektedir.
Bu iki sürecin,daha küçük parçacıkların giderek yok olmaları onların
maddelerinin daha büyük kütlelerde toplanmalarıyla sonuçlanacağı
apaçıktır. Daha sonraki aşamalarda maddenin büyük kümelerinin geçen
daha küçük parçacıkları çekim gücüyle çekecekleri ve onları kendi
büyüyen kütlelerine katacakları gerçeğine dayalı olarak süreç
hızlanacaktır. Bu, bu durumda,büyük madde kütlelerinin kapma
etkinliğinin önemli ölçüde daha büyük olacağını göstermektedir.
Weizsacker,aslında,şimdi gezgenler sisteminin kapladığı bütün
bölgede, o zamanlar asılı duran ince tozun gezegenleri oluşturan birkaç
büyük kütle içinde kümelenmesinin yaklaşık yüz milyon yıllık bir
dönemde olması gerektiğini gösterebildi.
Gezgenler Güneş çevresindeki yolları üzerinde çeşitli boylardaki
kozmik madde parçacıkları eklenmesiyle büyürlerken yeni yapıcı
maddelerin yaptığı sürekli bombardıman yüzeylerini çok sıcak tutuyor
olmalıydı. Bununla birlikte,toz,çakıl taşı ve daha büyük kaya desteği
tükenir tükenmez,büyüme sürecinin durması ve yıldızlar arası uzayda
ışınım nedeniyle yeni oluşmuş göksel cisimlerin dış tabakalarının
soğuması ve içteki soğuma çok yavaş olduğu için kalınlaşarak büyümesi
bugün bile süren katı çubuk oluşumuna yol açtı.(s: 283).
Gezegenlerin kökeni hakkındaki herhangi bir kuramın değinmesi
gereken bir sonraki önemli nokta çeşitli gezegenlerin Güneşten
uzaklıklarını düzenleyen özel kuralın( Titus-Bode kuralı olarak
bilinir) açıklanmasıdır. Aşağıdaki tabloda,Güneş sisteminin dokuz
gezegeniyle birlikte,kendilerini tek bir büyük parçada toplamayı
başaramamış ayrı ayrı parçaların ayrıksılıksı durumunu karşılıyor
görünümündeki,gezegenimsiler kuşağının da uzaklıkları sıralanmıştır.
Son sütundaki sayılar özellikle ilginçtir. Ufak tefek sapmalara
karşın hiçbirinin 2’den çok farklı olmadığı açıktır ve bu bize şu
yaklaşma kuralını oluşturma olanağı sağlar: Her gezegen yörüngesinin
yarıçapı, güneş doğrultusunda kendisine en yakın gezgenin yörünge
yarıçapının iki katı kadardır.
Bireysel olarak gezegenlerin uyduları için de benzer bir kuralın
bulunduğunu ayrımsamak ilginçtir,bu gerçek, örneğin Satürn’ün dokuz
uydusunun aşağıda verilen göreli uzaklıklarıyla gösterilebilir.
Gezegenlerin kendi durumlarında olduğu gibi,oldukça büyük (özellikle
Phoebe için!) sapmalarla karşılaşıyoruz ama yine de aynı türden belirli
bir düzenlilik eğilimi bulunduğundan zor kuşku duyulabilir.
Güneşin çevresindeki toz bulutu içinde yer alan toplaşma sürecinin
neden bir tek büyük gezegenle değil de Güneşten bu özel uzaklıklarda
oluşmuş birkaç büyük cisimle sonuçlandığını nasıl açıklayabiliriz?
Bu soruyu yanıtlamak için özgün toz bulutunda yer alan hareketin
biraz daha ayrıntılı incelenmesine girişiyoruz. Her şeyden önce, Newton
çekim yasasına uygun biçimde Güneş çevresinde hareket eden her maddesel
cismin-ister küçük toz parçacığı,ister küçük bir göktaşı,isterse büyük
bir gezgen olsun-Güneşi odak alan bir yörünge çizmekle sınırlı olduğunu
anımsamalıyız. Gezegenleri oluşturan madde,başlangıçta çapı 0.0001 cm
olan ayrı ayrı parçacıklar halinde idiyse çeşitli büyüklük ve
yassılıktaki eliptik yörüngeler üzerinde hareket eden 10 üzeri 45 kadar
parçacık olmalıydı. Böylesine yoğun bir trafiğin parçacıkları arasında
yer alan sayısız çarpışmanın,bütün bu arıkovanı hareketinin belli bir
büyüklükte düzenli olması gerektiği açıktır. Gerçekten de böyle
çarpışmaların ya “trafik canavarlarını” toz etmeye ya da onları daha az
kalabalık “trafik yolları”na,”yan yollar”a geçmeye zorlamaya yardım
edeceğini anlamak zor değildir. Bu “düzenli” ya en azından bir oranda
düzenli “trafik”e egemen olan yasalar nelerdir?
Bu soruna ilk yaklaşımı yapmak için hepsi Güneş çevresinde aynı dönüş dönemine sahip parçacıklardan oluşma bir grubu seçelim.
(George Gamow, 1-2-3 Sonsuz, Çeviri:C.Kapkın,Evrim Yay,275-286 …)
Kuantum ve Kozmoz
“Evreni anlama çabası insan yaşamını güldürücü bir tiyatro oyununun
biraz yukarısına yükselten ve ona biraz trajedi zerafeti veren çok az
sayıdaki birkaç şeyden biridir.”(Steven Weinberg)
“başlangıçlar ve hedefler insanların üzerinde durduğu başlıca
konulardır. Her çocuk anne ve babasına doğumu ve ölümü ile ilgili
sorular sorar. Fakat bu sorulara cevap veremeye giriştiğimiz anda,
yanıtlarımızın insan topluluklarının tarihi ve sonunda gezgenin doğal
tarihi ile koşullanmış olduğunu kavrarız. Yeryüzünün ve Güneşin
kökenleri nelerdir ve sonları ne olacaktır? Kökenler ve Sonlar konulu
araştırmamızda ileriye ve dışarıya doğru sürüklendikçe,bu soruyu
yıldızlar,galaksi ve evren hakkında sorabiliriz: “ Bunu kim sipariş
etti? Bu nereden geldi? Bunun sonu nasıl olacak?”
Her uygarlık deneyimleri çerçevesinde yanıtlandırmaya çalışarak bu
soruları ele almıştır. Bu soruların yanıtları çoğu zaman, her insan
topluluğunun öykülerinde belirtildiği gibi mitoloji konusu ve din
kapsamındadır. Fakat bizimki, bilgi kazanımı ve kullanımını birincil
önemde iyi bir şey olarak gören bir uygarlıktır ve bu nedenle biz bu
soruları sormaya başladığımızda bilime döneriz. Burada denel bilimin
bize evren hakkında öğretebileceği şeylerin mevcut teknoloji ile
sınırlı olduğunu öğreniriz. Biz yalnızca,cihazlarımızın ortaya
çıkarabildiği şeyleri biliriz.
İkinci Dünya Savaşı’ndan beri bu sorularla ilgili en az iki büyük
teknolojik gelişme olmuştur. Bunların ilki,daha öce görülemeyen
elektromanyetik radyo spekturumun bileşenlerini keşfeden teleskopların
ve yardımcı elektronik sistemlerinin yayılmasıdır. İkincisi, bir
deneysel bilim olarak nükleer fiziğin (s: 131) ve elemanter parçacık
fiziğin gelişimidir. Bilim ve teknolojideki bu ilirlemeler bizi evrenin
kökeni konusundaki şimdiki görünüşe getirmek için çok şey yapmışlardır.
O kadar çok ki,on yıl önce bugün anladığımız şekilde “Big Bang”(Büyük
Patlama) öyküsünü anlatmamız mümkün değildi. Son on yılda daha önceki
yüzyıllarda evren hakkında öğrendiğimiz şeylerden daha çok şey
öğrendiğimizi söylememiz doğru olur.”
Heinz R. Pagels, konuyu çok hoş bir duruşmaya benzetmektedir.
Aktarıyorum: “Bilim adamlarının evrenin kökeni problemine yaklaşım
şekilleri,bir mahkeme salonundaki duruşmayı düşünerek anlaşılabilir.
Bilimin bu dalında bir yargılamanın gerekli olmasının sebebi,yalnızca
bir Evren olması ve onun yaratılışının da benzeri olmayan bir şey
olmasıdır. Bilim adamları dışarı çıkıp ilgili yerlerde kuramlarını test
edemezler;çünkü olay geçmiştir. Evrenin başlangıcı geçmişte işlenen bir
suça benzer;artık olmamaktadır ve bilim adamlarının yapabileceği tüm
şey,olayı işaret eden tüm kanıtları toplamak ve mümkün olan en iyi
sonucu çıkarmaktır. Yargıç, duruşmanın sonucunda hiçbir çıkarı olmayan
yaşlı bir bilim adamı olabilir. Jüri,çeşitli bilimsel mesleklerin
temsilcilerinden oluşur. Yargılanmakta olan şey evrenin başlangıcı
konusunda çeşitli görüşler ve kuramlardır. Kuramsal fizikçilerin çoğu
ve astoronomlar olan avukatlar,yaratılışın belli bir görüşünü
savunarak,verileri sunan tanıkları,deneycileri çağırarak tezlerini
savunurlar.
Bazı kişiler hiç duruşmaya gerek olmadığını ileri sürerler;evrenin
yaratılışı diye bir şey yoktu ve evren her zaman,bugün onu gördüğümüz
şekle çok benzer bir şekilde her zaman mevcuttu. Bir zamanlar yaygın
bir şekilde savunulan bu görüş,evrenin değişmez durumlu modelini ifade
eder;hiçbir başlangıç,hiçbir son yoktur;evren sonsuz dengededir. Yakın
zamanlara dek değişmez durumlu modelin savunulabilmesinin
nedeni,evrenin köken hakkında çok az kanıt bulunmasıydı. Fakat
durum,bugün,dramatik bir şekilde değişmiştir.
Yaratılış konusundaki şimdiki görüş,“standart büyük patlama modeli”
olarak isimlendirilmeye başlanan model,tüm evrenin muazzam bir
patlamada oluştuğunu savunur. Tüm madde, yıldızlar ve galaksiler bir
zamanlar çok sıcak,yoğun bir başlangıç öncesi madde çorbası halinde
toplanmıştı. Bu madde çorbası hızla genişledi-patladı. Bu gelişme
içinde soğudu,kendisinden çekirdeklerin,daha sonra atomların ve en
sonunda,çok daha sonra galaksilerin yıldızların ve gezegenlerin
yoğunlaşmasını sağladı. Bu genişleme,bugün hala devam ediyor,bir farkla
ki,evren şimdi genişlerken çok daha soğuktur. Değişmeyen gökyüzü
izlenimimize karşın evren,büyük bir değişiklik yeri idi ve öyle olmaya
devam etmektedir.
Büyük Patlamanın Kanıtları
Büyük Patlama kozmolojisinin dayandığı iki deneysel kanıt parçası vardır:
İlki 1929-31 yıllarında Edvin Hubble’un evrenin genişlemesini
keşfetmesidir. Hubble, uzak galaksilerden gelen ışığın kırmızıya
kaymasının onların bizden uzaklığı ile orantılı olduğunu gözlemledi.
Hubble’un vardığı sonuç,uzak bir galaksideki gibi yüksek hızla bizden
uzaklaşan bir atomun spektral çizgilerinin hızıyla orantılı olarak
kırmızıya kaydığı-bir tren uzaklaştıkça düdüğünün sesinin frekansındaki
kayma gibi bir Doppler kayması- gerçeğine dayanıyordu. Kırmızıya kayma
hızla orantılı olduğu için,uzak bir galaksinin hızının ve bizden
uzaklığının da birbiriyle orantılı olduğu sonucu çıkar. Evrenin tek
biçimli genişlemesi şüphesiz Hubble’un verilerinden çıkarılabilecek en
basit sonuçtur. Tüm diğer yorumlar, şimdi hiçbir kanıt bulunmayan yeni
bir ekzotik etki gerektirir. İkinci de,iki genç radyoastronom Arno
A.penzias ve Robert W. Wilson’un 1964’te keşfettikleri mikrodalga
kozmik zemin ışımasıdır. Bu iki genç radyoastronom, New Jersey’deki
Bell Laboratuvarları’ndaki çalışmalarında uzaydan gelen Dünya dışı) bir
radyo parazıti saptadı. Parazit, yalnızca Güneş’in ve Samanyolu’nun
konumlarından bağımsız olmakla kalmıyor,her yönden eşit olarak
geliyordu. Yani parezit, bilimsel deyimle izotropikti. Parazit,aletin
kendisinden kaynaklanabilir mi? Penzias ve Wilson, teleskopu böylesi
bir parazitin kaynağı olabilecek kuş pisliği gibi kirlerden çok
dikkatli bir biçimde temizlediler. Ölçümleri sonucu bu parazitin
elektromanyetik tayfın mikrodalga bölümüne giren 7 cm dalgaboylu bir
ışınım olduğuortaya çıktı. Bu ışınım kolayca saptanabiliyordu. Herhangi
bir kanala ayarlanmamış televizyon ekranlarındaki parazitin yaklaşık
yüzde biri aynı Dünya dışı ışınımdan kaynaklanmaktadır.
Çok geçmeden bu mikrodalga ışınımının evrenin en uzak bölgelerinden
kaynaklandığı ortaya çıktı. Işınımın çok büyük ölçüde izotropik olması
onun-örneğin Güneş sistemindeki toz gibi- yakın bölgelerden değil,çok
uzaklardan kaynaklandığının kantıdır. Hemen hemen aynı zamanlarda
Princeton Üniversitesinde çalışmalarını yoğunlaştıran bir grup
kozmoloji uzmanı,büyük patlamadan kalmış olmasını bekledikleri kozmik
mikrodalga ışınımını araştırmaktaydılar. Robert Dicke ve çalışma
arkadaşları evrendeki,Güneş ve diğer yıldızlardaki helyumun
çoğunluğunun,evrenin başlangıç dönemlerinde termonükleer füzyon yoluyla
ortaya çıkmış olması gerektiğini iddia ediyorlardı. Bunun olabilmesi
için başlangıç dönemlerinde evrenin son derece sıcak olması
gerekiyordu. Bu durumda evren, sıcak elektron ve protonların yaydığı
yüksek enerjili fotonlarla dolu olacaktı. Evren genişledikçe bu ışınım
soğuyacak ve günümüzde de elektromanyetik tayfın mikrodalga bölgesinde
gözlenebilmesi gerekecekti. Princeton astronomları,20 yıl önce benzer
bir düşünce biçiminin George Gamow tarafından ortaya atıldığından ve
benzer öngrülere yolaçtığından habersizdiler.Gamow’un eski öğrencileri
olan Ralph Alpher ve Robert Herman 1949 yılında bu antik ışınım
nedeniyle gaünümüzde evrenin sıcaklığının 5 Kelvin cıvarında olması
gerektiğini hesaplamışlardı. Bununla birlikte mikrodalga ışınımının
deneysel olarak araştırılmasını önermemişlerdi. 1963 yılında iki Rus
bilimadamı, Andrei Doroskhevich ve İgor Novikov mikrodalga ölçümlerinin
kozmik fon ışınımına herhangi bir sınır getirip getirmediğini öğreenmek
için Bell Laboratuvarları Teknik Bültenleri’ne başvurdular. 1961
yılından kalma Ed Ohm’un bir araştırmasına rastlayınca altın bulmuş
gibi sevindiler. Ohm, bu araştırmada Bell Labıratuvarlarının 6 m
çapındaki anteni ile gökyüzünü tararken 3 K dolayındaki sıcaklıklarda
ışınımda bir fazlalık saptadığını belirtiyordu. Ne yazık ki Ohm
aletlerden kaynaklanan gürültüyü bu parazitten ayıramamıştı.
Böylece Princeton araştırmacıları boş yere fazla çalışıp
çabalamaktan kurtulmuş oldular. Kozmik mikrodalga tayfını ikinci bir
dalga boyunda ölçmeyi başardıkları zaman da Bell Laboratuvarlarının
keşfini sonuçlandırmış oldular. Işınımın da çoğunlukla kara cisim
ışınımı biçiminde olması gerektiği sonucuna vardılar.
(Evrenin Kısa Tarihi, Joseph Slik,s: 63-64)
Bu araştırmacılar evrenin siyah boş uzayının mutlak şekilde soğuk
olmadığını; mutlak sıfırın üzerinde üç Kelvinlik az bir sıcaklığı
olduğunu buldular. Bu sıcaklık fotonların uzayın tamamından geçen ışıma
banyosunun sonucudur. Bu fotonların frekanslarının ya da renklerinin
dağılımı ölçülmüştür ve bunun tam üç kelvin sıcaklıkta bir kara nokta
için Planck’ın kara nokta radyasyon eğirsininki ile aynı olduğu
bulunmuştur. Bu durumda kara nokta tüm evrendir.
Bu ışıma banyosunun yorumu,onun büyük patlamadan kalan sıcaklık
olduğu şeklindedir- bu durum bir kamp ateşi çevresindeki kayaların
sıcaklığını gözlemleyip,fazla uzun olmayan bir süre önce orada ateş
yanmış olduğu sonucuna varmaya benzer. Bir zamanlar evren milyarlarca
derece sıcaklıkta son derece yoğun bir madde çorbası idi. Sonra
patladı,bugüne kadar,genişlemenin sonucu olarak birkaç derece sıcaklığa
kadar soğudu. Sıcaklığı hala düşmektedir,fakat şimdi çok yavaş şekilde.
Bu mikrodalga zemin ışıması kanıtı büyük patlama modelinin doğruluğu
jürisinde oturan bilim adamlarının çoğunu ikna etti. Evren bir
patlamadan yaratılmıştı-her zaman var değildi.
Astrofizikçiler ve kozmologlar evrenin yaratılışının kuramsal bir
modelini kurmuşlardır. Saatlerini yaratılıştan sonra yaklaşık olarak
saniyenin ilk yüzde birinde başlatıyorlar,çünkü saniyenin ilk yüzde
birinden önce sıcaklıklar o kadar yüksük ve enerjiler o kadar büyüktü
ki,bu günün yüksek enerji fiziği kuramının ötesine uzanmalıydılar- bu
çok spekülatiftir. Fizikçiler,bir saniyenin ilk yüzde birinden sonraki
genişlemeyi tanımlayan fiziği,durumun nasıl olduğunu belli bir
kesinlikle söyleyebilmelerine yetecek kadar iyi anladıklarını
düşünüyorlar.
Bir saniyenin ilk yüzde birinde,başlangıç anı çorbasının sıcaklığı
yüz milyar kelvin derecesi idi,bu gerçekten çok socak bir çorba idi.
Çorba esas olarak elektronlar,pozitronlar,fotonlar, nötrinolar ve
antinötrinolardan oluşuyordu. Bu parçacıklar karşılıklı etkileşimde
bulundukça sürekli yaratılıyor ve yok ediliyorlardı. Bu çorbanın
yoğunluğu ve sıcaklığı o kadar büyüktü ki,bir elektron ve pozitronun
fotonlar şeklinde yok olması,fotonların bir elektron pozitron çifti
yaratmak üzere çarpışması kadar olasıydı. Bu elektronlar,nötrinolar ve
fotonlara ek olarak,başlangıç anı çorbasında fotonların sayısının
milyarda bir kadar küçük bir proton ve nötron kirliliği vardı.
Çorbadaki bu küçük beneğin üzerinde durmak gerekiyor,çünkü bu
beneklerden tüm galaksiler ve yıldızlar ve nihayet yeryüzü yapılacaktır.
Bir saniyenin ilk onda biri geçtikten sonra,evren yaklaşık olarak on
milyar dereceye kadar soğudu. Bu sıcaklık elektron ve
pozitronları,fotonlar ve nötrinolarla dengeden çıkarmaya yetecek kadar
soğuktu ve şimdi eğer pozitronlar yok edilirse yeniden
yaratılmayacaklardı-tüm geri kalan şey elektronlar(s:134), nötrinolar
ve fotonlardı. Üç dakika gerçekten sonra,evrenin sıcaklığı küçük
protonlar ve nötronlar kirliliğinin çekirdek halinde birleşmesine
yetecek kadar düştü- parçacıklar daha az harekete geçiriliyordu. İlk
oluşan çekirdekmer en hafif olanlar,döteryum ve helyumdu. Fizikçiler
nükleer fiziğin yasalarını kullanarak bu şekilde yapılmış helyum ve
diğer hafif elementlerin miktarını hesaplayabilirler ve büyük patlamada
yapılmış olan helyum miktarının evrendeki tüm maddenin yaklaşık yüzde
27’sini oluşturduğunu bulurlar,bu da,gözlem sonuçları ile uyum
halindedir. Bu hesaplamalar ve gözlemlerle uyum büyük patlama modeline
büyük inanılırlık vermektedir.
Ancak yaklaşık yüz bin yıl geçtikten sonra-evren oldukça soğuk hale
geliyordu- sıcaklık elektronların atomları oluşturmak üzere çekirdekle
birleşmesine yetecek kadar düştü. Patlamadan çıkan büyük atomik madde
bulutları galaksiler ve yıldızlar halinde yoğunlaşmaya başladılar.
Yıldızların içinde,hidrojen ve helyumdan çekirdek senteziyle karbon ve
demir gibi ağır elementler oluştu. Birkaç milyar yıl sonra,evren bugün
göründüğü gibi görünmeye başladı. Bugün evren, on ile yirmi milyar yıl
arası bir yaşa sahiptir. Tersine Dünya’mız,yaklaşık dört beş milyar yıl
yaşındadır ve dünya üzerinde yaşam ise yaklaşık iki buçuk milyar yıl
yaşındadır.
Çevrenizde gördüğünüz her şey bir fosildir. Tıpkı derin kayaların
gezegenimizin yaratılışının fosilleri olması gibi,çekirdekler ve
atomlar da büyük patlamanın fosilleridir. Onların yaratıldıkları bir
zaman vardı,her zaman var değildiler. Biz, her şeyi doğuran başlangıç
anı çorbasına kıyasla çok düşük sıcaklıklarda donmuş fosil bir dünyayız.
Evrenin bu görüşüne karşı bazı ciddi eleştiriler vardır, fakat bu
eleştiriler esas olarak ayrıntılar üzerindedir,fikrin kendisi üzerinde
değildir. Yüzyıllar önce verilen Kopernik’in Güneş merkezli sistemi
gibi,büyük patlama modeli de esas olarak doğru görünmektedir.
Hazırlanmakta olan yeni deneysel teknoloji – new mexico’da çok büyük
radyo anteni dizisi ve uzay teleskopu- ile “standart büyük patlama
modeli” üzerinde yeni testler yapılabilir. Bazı sürprizlerle
karşılaşabiliriz,fakat eğer bu yaratılış öyküsünün belli başlı
özellikleri değişirse, bu çok önemli bir durum
olacaktır.(Pagels,bunları 1993’te yazıyor) (s: 135)
Büyük patlama modelinin şimdiki evren konusunda verdiği çok tatmin
edici niteliksel ve niceliksel açıklamalara rağmen,fizikçiler bir
saniyenin ilk yüzde birinden ötesine bakmaya yönelmişlerdir. Burada
fizikçilerin yüksek enerji fiziğinden bildikleri ve birleştirilmiş
gauge alan teorilerinin fikirleri temelinde spekülasyonda bulunmaları
gerekiyor. Bir saniyenin ilk yüzde birinde başlangıç anı çorbasında
protonlar ve nötronlar olduğu kesin görünmektedir,küçük bir kirlilikti
bu. Bir saniyenin ilk milyonda birinde bunlar da yoktu. Protonlar ve
nötronlar kendileri renkli kuarklar ve gluonlar karışımlarından donup
çıkan fosillerdir. Bir saniyenin ilk milyonda birinde,fizikçiler,
çorbanın bugün bildiğimiz temel parçacıklar leptonlar, kuarklar ve
gluonlardan oluştuğunu ve hepsinin birbiriyle etkileşim halinde
olduğunu düşünmektedirler. Daha da yüksek sıcaklıklar ve daha erken
zamanlarda kuarklar ve leptonlar birbirine dönüşmüş olabilir-o sıcak
zamanlarda evrenin madde,antimadde asimetrisini yaratmış olacak ve
bugün protonun dengesizliği olarak görünecek olan etkileşimler. En
yüksek sıcaklıklarda ve en erken zamanlarda etkileşimler arasındaki tüm
ayırım kaybolur- bu mükemmel simetrisi olan bir evrendir.
Bu büyük patlama nasıl oldu? Kuarklar,leptonlar ve gluonların
başlangıç anı çorbasının kökeni neydi? O nereden geldi? Şüphesiz bu
fizikçilerin deney ve teori temelinde emin şekilde yanıtlayabilecekleri
bir soru değildir. Ancak spekülasyonda bulunabiliriz. Şimdi bildiğimiz
şekliyle fizik yasalarına dayanan,bana çekici gelen bir yanıt var.
“Evren nereden geldi?” sorusunun yanıtı onun bir boşluktan ortaya
çıktığıdır. Tüm evren hiçbir şeyliğin yeniden ifadesidir. Evren hiçbir
şeye nasıl eşit olabilir? Tüm o yıldızlara ve galaksilere bakın! Fakat
eğer bu olasılığı dikkatle incelersek evrenin,şimdiki şekliyle
bile,hiçbir şeye eşit olabileceğini öğreniriz.
Bugünkü evrenin dikkate değer bir özelliği, evrendeki tüm enerjiyi
toplarsanız,hemen hemen sıfıra eşit olmasıdır. İlk olarak,çeşitli
galaksilerin birbirleri için kütlesel çekiminin potansiyel enerjisi
vardır. Bu galaksilerin kütlesi ile orantılıdır. Galaksileri ayırmak
için enerji vermek gerektiği için,enerji muhasebemizde bu muazzam bir
negatif enerji sayılır. Defteri kebirin (büyük muhasebe defteri) artı
yönünde evrendeki (s: 136) tüm parçacıkların kütle enerjisi bulunur. Bu
da bir başka muazzam sayı,eksi enerjinin onda biri kadar daha az bir
sayı yapar. Eğer iki sayı eşit olsaydı,evrenin toplam enerjisi sıfır
olur ve evreni yaratmak için hiç enerji gerekmezdi.
Astronomlar toplam enerjiyi sıfır yapacak olan kayıp kütleyi
aramaktadırlar. Bu kayıp kütlenin saklı olabileceği birçok yer vardır.
Galaksilerin kütlesinin çoğu görünmeyen büyük halelerdedir. Belki de
galaksilerin çekirdeklerinde büyük görünmeyen kara delikler vardır.
Eksik kütle için en yeni aday küçük bir nötrino kütlesidir. Evren
kütleli nötrinolarla dolu olabilir ve o da kütlenin asıl kısmı
olabilir. Ş imdi anlamak zor,fakat büyük bir kütle-enerjinin görülmemiş
olması muhtemeldir ve o zaman evrenin toplam enerjisi sıfır olabilir.
Son zamanlara kadar,evrenin bir boşluktan yaratılmış olduğu fikrine
bir engel, evrendeki protonların nereden gelmiş olduğunun açıklaması
idi. Fakat protonun dengesiz olduğu şeklindeki kuramsal olasılıkla bu
itiraz aşılmıştır. Evrenin şimdiki madde,antimadde asimetrisi,mükemmel
bir simetriye sahip olabilecek olan ilk ateş topunun orjinal durumunu
yansıtmıyor. Bu nedenle evrenin boşluğun bir temsili olduğu fikrine tüm
itirazların aşılması mümkün görünüyor. Fakat boşluk nasıl kendisini
kendiliğinden bu kuarklar,leptonlar ve gluonların ateş topuna
dönüştürülebilir-büyük patlama?
Göründüğü kadarıyla boşluk dengelidir(kararlıdır). Benzer şekilde
bir zamanlar atomlar dengeli görünüyordu,fakat şimdi öyle olmadıklarını
biliyoruz- atomların çekirdekleri kendiliğinden,radyoaktiflik olarak
görünen,görülmeye değer bir tepkimede parçalanabilir. Kuantum kuramının
yasalarına göre,normalde kararlı olan çekirdeklerin bozunmaları
olasılığı vardır. Kanımca,bir boşluğun da aynı şekilde
kararsız,dengesiz olması olasıdır- bir boşluğun kendisini bir büyük
patlama patlamasına dönüştürmesinin çok küçük bir kuantum olasılığı
vardır. Belli bir nükleer bozunma konusunda hiçbir açıklama yoktur-
yalnız bir olasılık verilebilir. Benzer şekilde,eğer bu fikir doğru
ise,belirli büyük patlama olayını açıklamak üzere hiçbir açıklamaya
gerek olmaz. Hiç kimse olayın olmasını beklemediği için,son derece
küçük fakat sonlu bir olasılığı varsa bile,bir gün olacağı kesindir.
Evrenimiz zar atan bir Tanrı’nın yaratısıdır.(s: 137)
Bilim adamları evrenin başlangıcının ayrıntıları üzerinde
tartışıyorlarsa da,genel özellikleri hakkında bir ortak analayışa
ulaşılmıştır. Eğer şimdi evrenin sonunu incelemeye dönersek,böyle bir
ortak anlayış bulunmadığını görürüz: Bilim adamlarının duruşmasına geri
gidecek olsak, hiç bir anlaşma bulamazdık. Evrenin doğuşu çok uzun süre
önce neler olduğu konusunda dağınık ip uçları baraktıysa da,nelerin
olacağı konusunda henüz hiçbir sağlam ipucu bulunmamaktadır. Evrenin
sonunu tartışmak,işlenmek üzere olan bir suç üzerinde tartışmaya
benzer. Hatta bir suçun işlenmek üzere olduğu konusunda bazı ipi uçları
da bulabilirsiniz,fakat hiçbir sayıda ip ucu suçun işlenmesi gerektiği
anlamına gelmez. Bilim adamlarının en fazla yapabileceği şey, olacak
olay hakkında ip ucu toplamak ve daha sonra veriler uyan senaryolar
oluşturmaktır.
Fizikçiler evrenin temelde iki sonu olabileceğini düşünüyorlar: ateş
veya bu; ya kızartılacağız ya da donacağız. Bu iki senaryo,Einstien’in
evrenin ya kapalı ya açık olduğunu gösterdiği denklemlerine Alexander
Friedmann’ın çözümlerini çağrıştırıyor. Açık evren, şimdi genişleyen
evrenin süresiz şekilde genişlemeye devam ettiği evrendir. Kapalı
evren, belirli bir sınıra kadar genişler ve sonra yeniden büzülür.
Açık bir evrende mi yoksa kapalı bir evrende mi yaşadığımız
sorusu,veriler mevcut olunca yanıtlanabilecek deneysel bir sorudur.
Uzak galaksilerin gözlemlenen kırmızıya kaymaları,en uzak galaksilere
kadar Hubble’ın yasasına uygundur-kırmızıya kayma uzaklıkla
orantılıdır. Bu, evrenin değişmeyen bir hızda genişlemekte
olduğu-yavaşlamadığı veya hızlanmadığı- anlamına gelir. Tekbiçimli
genişlemeden sapmanın dikkatli şekilde ölçümü ile evrenin açık
mı,kapalı mı olduğunu belirlemek mümkündür.
Evrenin açık mı kapalı mı olduğu sorusunun yanıtına ulaşmanın bir
diğer yolu vardır; o da evrenin toplum kütlesel yoğunluğunun hassas
şekilde belirlenmesidir. Şu anda genişlemeyi yavaşlatmaya yetecek kadar
kütle yok görünmektedir ve açık bir evrende olduğumuz sonucuna
varabiliriz. Fakat bu sonucu değiştirecek olan “eksik kütle”-
görülmeyen madde- olabilir.
Kapalı evren senaryosunda,evren belki on milyar yıl genişlemeye
devam edecektir. Daha sonra genişleme durur ve büzülme başlar(s: 138).
Uzak galaksiler ışıklarında kırmızıya kayma yerine şimdi maviye kaymış
olurlar. Milyarlarca yıl sonra gökyüzü gittikçe daha sıcak olacaktır.
Büyük patlamanın 3 boyutlu filmi şimdi tersine oynar ve sonunda her şey
yaratılışta bulunan madde çorbası halinde çöker. Evrenin bu noktada
“sıçrayıp” yeniden genişleyip genişlemeyeceği iyi anlaşılmamış olan
fiziğe bağlıdır. Ama çökme veya sıçramadan insanlığın ya da ne haline
gelirse bir şeyin ayakta kalması pek olası değildir. Evren kapalı ise
sonumuz ateşte yok olma olacaktır. Bazı insanlar ekonomi biliminin
“kasvetli bilim” olduğunu düşünürler,fakat kanımca kasvetli olan
kozmolojidir.
Açık evren senaryosunda,evren süresiz şekilde genişlemeye devam eder
ve galaksiler daha da uzaklaşır. Başlangıçta bu ateşte kızararak ölmeye
göre daha yumuşak bir alternatif gibi görünür. Fakat evrenin,eğer
açıksa, onu bugün bildiğimiz gibi kalamayacağı açıktır. Bilinen ya da
tahmin edilen,derece derece yaşlanması için zamanı olursa evrenin
bozulacağını gösteren fiziksel süreçler vardır. Halihazırda protonun
dengesiz olup olmadığını incelemek üzere deneyler yapılmakta olduğu
gerçeğinden söz edilmiştir. Eğer proton bozulması gözlenirse, o zaman
bu, bildiğimiz kadarıyla evrenin sonunun proton ömrü kadar bir süre
içinde olduğu anlamına gelir. Bir kozmik kanserin saldırısına uğrayan
tüm evren çürüyüp gidecektir.
Proton şimdiki teorilerimizde belirtilenden çok daha fazla dengeli
olsa bile,oluşabilecek diğer felaketler vardır. Evren aslında tekin bir
yer değildir. Düşük kütleli yıldızlar yaklaşık yüz bir milyar (10 üzeri
14) yılda soğurlar ve gezgenler diğer yıldızlarla
çarpışmalarla,yaklaşık milyon milyar (10 üzeri 15) yılda yıldızlardan
ayrılır. Galaksiler ömürleri için bir üst sınıra sahiptir ve onların
yüksek hızlı yıldızları yaklaşık on milyar milyar (10 üzeri 19) yılda
uçup giderler. Kalanların galaktik çekirdekteki büyük kara deliklerce
yutulduğu tahmin edilmektedir.=
Kara delikler evrenin sonu konusunda önemli rol oynayabilirler,çünkü
bugün gördüğümüz maddenin çoğu karadeliklerde sona erebilir. Fakat
İngiliz Fizikçi Stephen Hawking’in geliştirdiği modern kara delikler
kuramı,karadeliklerin bile dengesiz olduğu ve enerji ışıması
yaptıklarını ifade ediyor. Bir seneryado,evrenin sonu, uzun aralıkla
karadelikler ve uzun (s: 139) dalgaboylu elektromanyetik ve kütlesel
çekim dalgalarından,kendilerinden ilgi çekici hiç bir şeyin
yapılamayacağı enerji biçimlerinden oluşur. Bu, nihai enerji krizi
olurdu-patlamayla değil fakat bir vınlamayla-büyük bir vınlama- soğuk
zalim bir dünya.
Ateş veya buz,hangi senaryo olursa olsun,eğer ilk olarak kendisini
yok etmezse,insan türünün her şey üzerinde düşünmeye uzun bir zamanı
olacaktır. Yalnızca on yıl önce,fizikçiler ve astrofizikçiler evrenin
başlangıcı ve sonu konusunda düşündükleri için özür dilemek
zorundaydılar- çünkü iyi deneysel verilerin yokluğunda bu zorunlu
olarak spekülatif düşünce idi. Bugün o durum değişmiştir;veriler
mevcuttur ve gelecekte daha da fazlasını bileceğiz. Kuarklar,leptonlar
ve gluonların yasalarının keşfi ve astronomik araçlardaki gelişmeler
evrenin bilmecesini açığa çıkarmak için güçlü araçlar sağlamaktadır.
Evrenin sonu problemine karşı optimistik veya pesimistik bir tutum
geliştirmek yararsızdır. Evrende kendi arzularımızı yansıtmaktan
kaçınmanın zor olduğunu kavrıyorum;en zeki kişiler bile bunu yapar.
Fakat optimizm, hayatta kalma kapasitemize inanç, yalnızca bir milyar
yıl yaşındaki bir evrim süreci tarafından içimize programlanmıştır ve
dünyanın ortamı ile koşullandırılmıştır. Bu, türlerle
Karşılaşan uzun süreler için uygun olmayabilir. Zamanın sonsuz erişimleri yaşamı bilinmeyen şekillerde koşullandıracaktır.
Fizikçiler, tüm varoluşun son koşullarını ifade eden nihai yasaların
gerçekten varolup olmadığını henüz bilmiyorlar. Belki evreni ve o
evrende yaşamı yöneten hiç bir mutlak yasa yoktur. Fiziğin son bölümü
yazılana kadar,çok sayıda sürprizle karşılaşabiliriz. Belki de yaşam,
bugün yok oluşunu evreninki ile birlikte ifade eder görünen fizik
yasalarını değiştirebilir. Eğer böyleyse, o zaman yaşam kozmolojide
şimdi öngörüldüğünden daha önemli bir role sahip olamaz mı? Bu,
üzerinde düşünmeye değer bir problemdir. Aslında, bu, düşünmeye değer
tek problem olabilir”
(Heinz R.Pagels, Kozmik Kod II, Sarmal yay,s:131-140)
“Kozmoloji, eskiden yalancı bilim kabul edilir ve geçmişte faydalı
iş yapmış,fakat bunama öncesi mistikleşmiş fizikçilerin uğraş alanı
kabul edilirdi. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi,güvenilir gözlemlerin
hemen tamamen eksikliği idi. Gerçekten 1920’lere kadar tek önemli
gözlem, geceleri gökyüzünün karanlık oluşu idi. Fakat bunun da önemini
kimse takdir edememişti. Bununla birlikte,yakın yıllarda kozmolojik
gözlemlerin kapsamı ve kalitesi,teknolojinin gelişmesiyle muazzam
şekilde ileri gitti. Böylece kozmolojiyi bir bilim olarak kabul etmemek
için,onun gözlemsel tabanı olmadığını ileri süren itirazlar da artık
geçerli değil.
Fakat,ikinci ve daha ciddi bir itiraz var: Kozmoloji, evren hakkında
bazı başlangıç koşulları kabul edilmezse hiçbir öngörü yapamaz. Böyle
bir kabul yapmadan söylenebilecek tek şey,şimdi her şeyin böyle
olmasının nedeninin,onların geçmişte öyle olmuş olmalarıdır! Gene de
bir çok kimse,bilimin,evrenin zaman içindeki evrimini yöneten,yerel
yasalarla ilgilenilmesi gerektiğine inanıyor. Onlar, evrenin nasıl
başladığını belirleyen evrenin sınır şartlarının,bilimden ziyade
metafizik veya din ile ilgili bir soru olduğunu düşünüyorlar. Roger’in
ve benim ispatladığımız teoremlerle durum daha da kötüleşti.
Bunlar,genel göreliliğe göre,geçmişimizde bir tekillik olması
gerektiğini gösteriyordu. Bu tekillikte,alan denklemleri tanımlanamaz.
Yani klasik genel görelilik,kendi yıkılışına da yol açmaktadır: evrende
olan biteni önceden belirleyemeyeceğini,bu kuram,öngörmektedir.
Her ne kadar bir çok kimse bu sonucu memnuniyetle karşıladılarsa da
bu beni derinden rahatsız etmiştir. Eğer fizik yasaları,evrenin
başlangıcında geçerliliğini yitiriyorsa,niye başka herhangi bir yerde
de yitirmesin? Kuantum kuramında,mutlak olarak yasak olmayan her şeyin
olabileceği ilkesi vardır.
Bilimsel bir kurama sahip olabilmenin tek yolu,fizik
yasalarının,evrenin başlangıcı da dahil olmak üzere,her yerde geçerli
olmasıdır. Buna demokrasi ilkelerinin bir zaferi olarak bakılabilir:
Evrenin başlangıcı niçin diğer noktalarda geçerli olan yasalardan muaf
olsun? Eğer her nokta eşitse,bazılarının diğerlerinden daha eşit
olmasına izin verilemez…
Kozmolojide ilgi, sonsuzda değil,sonlu bir bölgede yapılan ölçümler
üzerinedir. Biz evrenin içindeyiz;dışarıdan içeriye doğru
bakmıyoruz…Jim Hartle ve ben 1983’teki önerimizi “Evrenin Sınır
Şartı,Onun Sınırının Olmamasıdır” Bu konuşmamın geri kalan kısmında
göstereceğim ki,Evrenin Sınırının Olmaması koşulu, içinde
yaşadığımız,yani küçük tedirgemelerle,genişleyen,izotrop ve homojen bir
evrene uymaktadır… Gözlemlerimize göre evren madde içermektedir ve
mikrodalga arkaalanından ve hafif elementlerin miktarından
çıkardığımıza göre,geçmişte çok daha sıcak ve yoğun idi.
Gözlemlerimizle uyumlu en basit şemaya “sıcak büyük patlama” modeli
diyoruz. Bu senaryoda evren, sonsuz sıcaklıkta ve ışıma dolu bir
tekillikle başlar. Genişlerken,ışıma soğur ve yoğunluk aşağıya iner.
Zamanla ışımanın enerji yoğunluğu,rölativistik olmayan maddeninkinden
daha aşağıya iner ve genişleme, maddenin ağır bastığı bir şekil alır.
Fakat ışınım kalıntısını,mutlak sıfırdan 3K yukarıda,bir arkaalan
mikrodalga ışıması şeklinde hala gözlüyoruz.(s:104)
Sıcak büyük patlama modelinin güçlüğü,başlangıç şartları hakkında
bir kuramı olmayan bütün kozmolojilerin ortak güçlüğüdür: Onun öngörü
yapma yeteneği yoktur. Genel görelilik tekillikte geçerliğini
kaybettiği için,büyük patlamadan her şey çıkarılabilir. Örneğin evren
niye büyük ölçüde böyle homojen ve izotrop da niçin galaksi ve
yıldızlar gibi yerel düzensizlikler var? Evren, sonsuz genişleme ile
tekrar çökme arasındaki ayırım çizgisine niçin böylesine yakın? Bu
çizgiye bugün bizim olduğumuz kadar yakın olmak için,başlangıçta
genişleme oranı son derece hassas bir şekilde seçilmiş olmalı. Eğer
büyük patlamadan bir saniye sonra genişleme oranı 10 milyarda bir kadar
küçük olsaydı,evren birkaç milyon yıl sonra tekrar geriye çökmüş
olurdu. Bu eğer 10 milyarda bir kadar büyük olsaydı evren bir kaç
milyon yıl sonra neredeyse boş kalırdı. Her iki halde de,yaşamın ortaya
çıkması için süre yetmeyecekti. Bu nedenle ya antropik ilkeye başvurmak
veya evrenin niye böyle olduğu hakkında bazı fiziksel nedenler bulmak
zorundayız.
Sıcak büyük patlama modeli şunları açıklamaz:
1. Evren,yaklaşık olarak homojen ve izotropiktir. Fakat küçük pertürbasyonlar var,
2.Evren, yeniden çökmeyi önleyecek hemen hemen tam kritik bir hızla genişlemektedir.
Bazıları enflasyon denilen şeyin başlangıç koşulları kuramını
gereksiz kıldığını savunmaktadırlar. Buna göre evren,büyük patlamada
hemen her halde başlayabilirdi. Evrenin koşulları uygun olan yerlerinde
enflasyon denilen bir eksponansiyel genişleme evresi bulunmaktadır. Bu,
yalnız o bölgenin büyüklüğünü 10 üzeri 30 (10 30
) veya daha fazla kere arttırmakla kalmayacak,o bölgeyi homojen ve
izotrop halde ve yeniden çökmeyi önleyecek kritik hızla genişlemekte
bırakacaktır. İddiaya göre,yaşam ancak enflasyon olan bölgelerde (s:
105) gelişmiştir. Bu nedenle,kendi bölgemizin homojen,izotrop ve
kiritik hızla genişlemekte olmasına şaşırmamalıyız.
Fakat, evrenin şimdiki halini enflasyon tek başına açıklayamaz. Bunu
evrenin şimdiki halini alıp,zamanda geriye doğru giderek görebiliriz.
Yeter madde miktarı varsa,tekillik teoremleri,geçmişte bir tekillik
olduğunu gösterecektir. Büyük patlamadaki evrenin başlangıç
koşullarını,bu modelin başlangıç koşulları olarak seçebiliriz. Bu
şekilde,büyük patlamadaki keyfi başlangıç koşullarının,şimdi geçerli
olacak herhangi bir duruma götürebileceğini gösterebiliriz. Hatta,
ekseri başlangıç koşullarının,bugün gördüğümüze benzer bir duruma
getireceğini iddia edemeyiz: hem bizimki gibi bir evrene götürecek
başlangıç koşullarının ve hem de götürmeyecek olanların doğal ölçüsü
sonsuzdur. Bu nedenle, birinin ötekinden daha büyük olduğu iddia
edilemez.
Fakat, kozmolojik sabit ile içinde madde alanları olmayan gravite
halinde gördük ki, sınır olmaması şartı,kuantum kuramı limitleri
dahilinde öngörülebilen bir evrene götürebiliyor. Bu özel model, madde
dolu olan ve sıfır veya çok küçük bir kozmolojik sabite sahip,içinde
yaşadığımız evreni açıklamıyor. Ama kozmolojik sabiti atarak ve madde
alanlarını katarak (s: 106) daha gerçekçi bir model bulabiliriz…
Şimdi bu modelin nasıl evrim göstereceğine bakılabilir. .. Sınır
olmaması hipotezi,evrenin uzaysal olarak kapalı olduğunu içerir. Kapalı
bir evren,bir gözlemci bütün evreni göremeden önce yeniden çöker. Böyle
bir evrenin entropisinin,maksimum genişleme zamanında,olay ufkunun
alanının dörtte birine eşit olduğunu göstermeye çalıştım. Lakin şu anda
öyle görünüyor ki 1/4 yerine 3/16 buluyorum. Kuşkusuz ya yanlış bir
yoldayım veya bir şeyi unutuyorum.
(Stephen Hawking,Uzay ve Zamanın Doğası, 89-114)
Zaman Oku
Bu konuşmayı Roger’le çok farklı düşündüğümüz bir konuyla bitirmek
istiyorum. Evrenin bizim bulunduğumuz bölgesinde, zamanda ileri ve geri
yönler konusunda,aradaki farkı görmek için bir filmi ileri ve geri
oynatmak yeter. Bardaklar masadan düşerek kırılacakları yerde,
parçaları birbirine yapışacak ve bardak gerisin geriye masanın üzerine
sıçrayacaktır. Keşke gerçek hayat da böyle olsaydı. Fiziksel alanların
uyduğu lokal yasalar zamana göre simetriktir. Böylece,geçmiş ve gelecek
arasında gözlenen fark, evrenin sınır koşullarından gelmelidir. Evrenin
uzaysal olarak kapalı olduğunu,bir maksimum büyüklüğe kadar
genişleyeceğini ve tekrar çökeceğini varsayalım. Roger’in vurguladığı
gibi,evren bu tarihin iki ucunda çok farklı olacaktır. Evrenin
başlangıcı dediğimiz şey için evrenin,çok düzgün ve düzenli olduğu
görülüyor. Lakin tekrar çöktüğü zaman,onun çok karışık ve düzensiz
olacağını bekleriz.düzenli olanlardan daha çok,düzensiz şekiller
varolduğu için,başlangıç koşullarının son derecede hassas olarak
seçilmesi gerekir…
Önce ben,tedirgemelerin taban durumunda oldukları hakkındaki bu
argümanların,genişleme-daralma çevriminin her iki ucunda geçerli
olacağını düşünmüştüm. Evren, düzgün ve düzenli olarak başlayacak ve
genişledikçe, gitttikçe daha düzensiz ve karmaşık bir hale gelecekti.
Fakat düşünüyordum ki,yeniden küçüldükçe,yeniden düzgün ve düzenli hale
dönecekti. Fincanlar kendiliğinden yapışacak ve masanın üzerine
sıçrayacaktır. Evren yeniden küçülürken,insanlar
gençleşecek,yaşlanmayacaktır. Gençiliğimize dönmek için,evrenin yeniden
çökmesini beklemenin anlamı yoktur; zira bu çok uzun sürecektir. Fakat
eğer evren daralırken zaman oku yön değiştirirse,bu kara delikler
içinde de gerçekleşebilmelidir. Lakin yaşamı uzatmak için bir karadelik
içine atlamayı tavsiye etmiyorum.
Evren, daralmaya başladığı zaman, zaman okunun yön değiştireceğini
iddia eden bir makale yazmıştım. Fakat onan sonra Don Page ve Raymond
Laflamme ile yaptığım konuşmalar,hayatımın en büyük yanlışını veya hiç
olmazsa fizikteki en büyük yanlışını yapmış olduğuma beni ikna etti.
Evren,çökerken düzgün bir duruma dönmeyecekti. Bunun anlamı,zaman
okunun geriye doğru dönmeyeceği idi.O, genişlemede olduğu gibi hep aynı
yönü gösterecekti.
Zamanın iki ucu nasıl farklı olabilir? Tedirgemeler niçin bir uçta
küçük olurken ötekinde olmuyordu? Bunun nedeni alan denklemlerinin
küçük bir,üç-küre sınırına uyan,iki olası karmaşık çözümün olmasıdır.
(s:117)
Zaman okunun yönü değişmeyeceğine-ve zamanımı aştığıma – göre
konuşmama bir son vermem iyi olur. Uzay ve zamanla ilgili
araştırmalarımda öğrendiğim çok dikkate değer iki şeyin altını çizmiş
oldum.
1. Gravite, uzayzamanı,bir başlangıcı ve bir de sonu olacak şekilde kıvırır.
2. Gravite ve termodinamik arasında derin bir bağlantı vardır.
Bu, gravitenin üzerine etki yapacağı manifoldun topolojisini belirlemesindedir.
Uzay-zaman pozitf eğriliği,üzerinde klasik genel göreliliğin
geçerliğini kaybettiği, singülerlikler doğurur. Kozmik sansür hipotezi,
bizi karadelik singülerlikler doğurur. Kozmik sansür hipotezi,bizi
karadeik singülerliklerinden (tekilliklerinden) koruyabilir;ama büyük
patlamayı,tam cepheden çıplak olarak görebiliriz. Fakat kuantum genel
göreliliği ve onunla birlikte,sınır olmaması önerisi, gözlediğimize
benzeyen bir evren öngörür. Hatta, bunun, mikrodalga arka
planında,gözlenen fluktuasyon spektrumunu öngördüğü de anlaşılıyor.
Lakin kuantum kuramı,klasik kuramın kaybettiği öngörüyü yeniden sağlasa
da bunu tam olarak yapamaz. Çünkü uzay-zamanın tamamını karadelikler ve
kozmolojik olay ufukları dolaysıyla göremeyeceğimiz için,gözlemlerimiz,
tek bir durum yerine,bir kuantum durumları ensemble’I ile belirlenir.
Bu ek bir öngörülememe getirse de,evrenin niye klasik göründüğünü de
açıklayabilir. Schrödinger’in kedisini,yarı canlı,yarı ölü olmaktan
kurtaran da budur.
Fizikten öngörüyü kaldırmak ve on u indirgenmiş şekilde, yeniden
yerine koymak,başlıbaşına bir başarı öyküsüdür. Söyleyeceklerim bundan
ibarettir.
(Hawking’in konuşması,Uzay ve Zamının Doğası, s: 114-120)
Uzay-zaman geometrisi ve bunun sonucunda uzayın geometrisi deyince
ne anlaşılmalı? “Uzayın yapısını soruşturmak herkesin harcı
değildir,çünkü hiçbir şey uzayın sıradan,yani Eukleides uzayı olduğunu
bize göstermez. Evrenin genişlemesini zaman içinde araştırmak
doğaldır,çünkü genel görelilik,özü bakımından, Evreni uzay zaman
birliği içerisinde kavrar,öyle ki, Evrenin gelişmesi onun
betimlemesinden ayrılamaz.
Öyleyse, uzayın gelişmesini incelemek,genel göreliliği Evrenin
tümüne uygulamaktır. Bu, ilke olarak olağandır,çünkü,Evrenin enerji
bakımından içeriği onun geometrisini belirler. Bu içerik hakkında
gözlemle elde edilen bazı bilgilerimiz var.
Her zaman olduğu gibi,gerçek bir cismi matematik bir betimleme ile
incelemek söz konusu olduğu zaman,sorunun verilerini derinlemesine
değiştirmeksizin,matematik çözümlemeyi kolaylaştırmaya yarayan bazı
sadeleştirmeler yapmaya zorlanırız. Böylece elde edilen sade soruna
model adı verilir.
Ele aldığımız konuda,maddenin yıldızlar ve galaksiler olarak
dağılışı önce bir yana bırakılır;onun ortalama kütle yoğunluğu
galaksilerinkine eşit olan,tekdüze (homojen) bir akışkan gibi dağıldığı
varsayılır. Galaksiler arasındaki uzaklıklar,Evrenin yayılır göründüğü
uzaklıklara göre küçük olduğundan,böyle bir yaklaşım akla-uygundur ve
çözümün (s: 61) sonuçlarını önemli ölçüde bozmaması gerekir.
Gözlem,bize, bir sadeleştirmeyi daha düşündürmektedir. Galaksilerin
dağılışını ya da bize ulaşan (X ışınlarına kadar olan düşük frekanslı
radyo dalgaları) çeşitli biçimlerdeki ışımaların dağılışını
gözlediğimiz zaman,gökyüzünün hiçbir bölgesinde,hiçbir ayrıcalıklı
doğrultunun bulunmadığı ve temelde iyi dağılmış bir yayılmanın
varolduğu görülür. Bu durumda Yeryüzünden bakılınca Evrenin içeriğinin
izotrop (bütün doğrultular eşdeğer) olarak göründüğü söylenir. Bazı
ışımalarda bu izotropluk,büyük bir kesinlikle,binde bir mertebesinde
doğrulanmıştır.
Başka yerlerde böyle olmadığı halde,insanı gözeten bir rastlantı
sonucu,bizim, Evrenin izotrop olarak göründüğü çok elverişli bir
bölgeye yerleştirilmiş olmamız pek az bir olasılık gösterir. Böylece,
genel olarak, bir gözlemcinin bir galaksi üzerindeki yeri ne olursa
olsun onun kendi görüş açısından Evreni yine izotrop olarak görmesi
gerektiği kabul edilir. Bu varsayım,matematik formülleştirmede dile
getirilirse izotrop modeller sınıfı elde edilir.
Olan şudur ki izotrop Evren modelleri,onları bütün modellerden ayırt
eden sade ve temel bir özelliğe sahiptirler. Gerçekten burada,bir
mutlak zaman tanımı yapmak olanağı vardır.
Özel görelilik söz konusu olduğunda bir yana atılan zamanın,genel
göreliliğin aşırı bir uygulaması halinde yeniden ortaya çıktığını
görmek insanı şaşırtabilir. Aslında burada Newton’un mutlak zaman
kavramı söz konusu değildir. Şimdiki durumda galaksilerde,ayrıcalıklı
gözlemcilerin yer aldığı kabul edilir. Galaksilere göre büyük bir hızla
yer değiştiren Einstein’in hayali gözlemcilerini işe
karıştırmadan,kendimizi yalnız bu tür gözlemcilerle sınırlandırırız.
Sözünü ettiğimiz zaman,yalnızca ayrıcalıklı gözlemcilerin (s: 62)
ölçtükleri zamandır. Bu zaman, şu anlamda mutlaktır ki,çeşitli
gözlemciler Evrende aynı ayırt edici nitelikleri ortak olarak
gördükleri, özellikle, aynı yerel galaksi yoğunluğu ya da ışıma
yoğunluğunu gözledikleri anda saatlerini aynı zamana ayarlamayı
kararlaştırabilirler. Açıktır ki,böyle bir uzlaşma, ancak gözlemciler
için birbirine benzer durumlar gerçekten varolduğu sürece olanaklı
olabilir. Bu da ancak izotrop bir evrende görülür.
Mutlak bir zamanı böylece tanımlayınca,uzay-zamanı yeniden uzay ve
zaman koordinatlarına bölebiliriz. Bütün yerel gözlemcilerin aynı saate
ayarlandıkları,yani aynı galaksiler ve ışıma dağılımını gördükleri
uzay-zaman kesimine, şimdi uzay diyeceğiz. Alışık olduğumuz uzay gibi (
bu zaten aynı uzaydır),bunun da üç boyutu vardır. Küçük ölçüde,nisbeten
küçük uzaklıklar araştırıldığı sürece (bu uzaklıklar her şeye karşın
yüz milyonlarca ışık yılına kadar gidebilir),uzayın pratikte
özellikleri,Eukleides uzayının özellikleridir. Burada paralel doğrular
var gibi görülür; doğru çizgi yaklaşık olarak iki nokta arasındaki en
kısa yoldur; bir üçgenin iç açılarının toplamı 180derecedir. Bununla
birlikte daha büyük uzaklıklar için,yani uzayın şimdiki durumu ve
milyarlarca ışık yılı düzeyindeki uzaklıklarla ilgilendiğimiz
zaman,uzay, artık zorunlu olarak,Eukleides uzayı değildir.
Uzayın Eğriliği
Einstein’in denklemlerini izotrop bir Evren örneği için çözebiliriz.
Bulunan sonuçlar kuşkusuz verilere,özellikle, belli bir anda Evrende
bulunan enerji yoğunluğuna bağlıdır. Şimdi,tanımlanmış olan uzayın
geometrisine gelince,genel olarak üç halin mümkün olduğu görülür (Bu
sonuçlar 1930 yıllarında elde edilmiştir. Bunları, Einstein, Lemaitre,
Eddington, Tolman, Robertson,Walker ve Friedman’ın araştırmalarına
borçluyuz.)
Birinci durum: En basit durum, uzayın üç boyutlu bir Eukleides uzayı
olması durumudur. Genel görelilik bu durumu saf dışı etmiyor,uzay-zaman
eğri olduğu halde uzay eğri olmayabilir.
İkinci durum: Küre durumunda olduğu gibi ve daha önce anlatılan
eğriliğe sahip uzay örneğinde görüldüğü gibi uzay, eğri ama sonlu
olabilir. Boyutların sayısını azaltarak,bunun, daha sade bir görüntüsü
verilebilir: yıldızların,galaksilerin ve bizim, iki boyutlu yamyassı
varlıklar olduğumuzu varsayalım. Bu koşullar altında öğreneceğimiz
geometri, çevremizin geometisi,yani düzlem geometri ya da başka bir
deyişle iki boyutlu Eukleides uzayı geometrisi olacaktır. Evrenimizin
kendisi ise iki boyutlu ve eğri bir uzay oluşturabilecektir. Onun
izotrop olması,eğriliğin her yerde aynı olduğu anlamına gelir. Bu da
Evrenin,üzerinde galaksilerin, Dünya’nın ve bizim sığıştiğimiz bir küre
yüzeyinden başka bir şey olmadığı sonucunu verir. Bu kürenin yarı çapı
birkaç milyar ışık yılı ya da daha fazla olacaktır ve bunun eğriliğini
doğrudan doğruya saptayabilmemiz için,kısa ömrümüzün olanak vermediği
aynı mertebeden uzaklıkları aşmamız gerekecektir. Nasıl uzay bize üç
boyutlu bir Eukleides uzayı olarak görünüyorsa,yassı insanlar için de
gerçek, bir düzlemde yer almış gibi görünecektir. Böyle bir uzay,
Riemann uzayı adını alır(Aslında Riemann çok daha genel uzaylar
üzerinde çalışmıştır.).
Üçüncü durum: Geometrinin Eukleides uzayı olmadığı ama uzayın
Eukleides uzayı gibi sonsuz olduğu,üçüncü bir uzay sınıfı vardır. 19.
Yy matematikçileri,Eukleides geometrisini ve beşinci postülayı bir
sorun olarak ele aldıkları zaman,önce Eukleides uzayı olmayan iki uzay
sınıfını inceleme yoluna gittiler. Birincisi, üç boyutlu küreden başka
bir şey değildir. Böyle bir uzayda,iki “doğru” daima birbirini keser ve
sonuç olarak paralel yoktur. İlk olarak Rus Lobatçevski’nin ileri
sürdüğü ikinci öneri öyle bir uzaydır ki,burada, verilen bir doğruya
bir noktadan sonsuz sayıda paraleller çizilebilir.Bununla birlikte
bu,birçok bakımdan Riemann uzayına benzer:özellikle izotroptur. Teknik
bir dil kullanırsak,kürede olduğu gibi pozitif değil negatif ve sabit
bir eğriliği olan bir uzay sözkonusudur. İki boyutlu Lobatçevski
uzayının tamamıyla sadık bir görünümünü,üç boyutlu Eukleides uzayında
yer alan bir yüzeyle göstermek olanaklı değildir. Böyle olunca, bunu,
Riemann uzayı için yaptığımız gibi,yassa kişilerle görünür bir hale
getirmek olanak dışıdır.
İzotrop bir evrende olanaklı üçüncü uzay sınıfı,üç boyutlu Lobatçevski tipinde bir uzaydır.
Birbirinden bu kadar açımça ayrı olan olanaklı bu üç uzay sınıfını
görünce, hemen şu soru ortaya çıkıyor: içinde yaşadğımız uzayın gerçek
yapısı nedir? Eukleides uzayı mıdır, Riemann tipinde midir ya da
Lobatçevski tipinde midir?
Bu soruya ilke olarak deney yolu ile karşılık verilebilir. Gerçekten
uzay-zaman geometrisinin içeriği,Einstein denklemleri kullanılarak
belirlenmiştir. Uygulamada izotrop bir uzay için Einstein
denklemleri,Evrenin tüm genişlemesini,ondaki enerji yoğunluğuna
bağlamaktadır. Bu yoğunluk ise kütlelerin ve özellikle uzaydaki galaksi
kütlelerinin dağılmasından başlayarak hesaplanabilir. Bu iki tür
nicelik arasında,yani kütle ve dağılma arasında bulunan bağlantı,açıkça
uzayın geometrisine bağlı olduğundan,sağlanan oranlara göre bundan
uzayın biçimi çıkarılabilir.
Bu program gerçekleştirilmiştir. Burada bazı kesinsizlikler
vardır,çünkü kütle yoğunluğu hesabında,Evrenin ışıklı olmayan ama
ağırlığı bulunan bir parçasının unutulup unutulmadığı her zaman
düşünülebilir.(örneğin hidrojenin yakalanamayan biçimde hipotetik bir
dağılışı),olanaklı olan bu çeşitli parçaları gözden geçirmek ve
gözlemin onlara dolaylı olarak koyduğu sınırları belirlemek yerinde
olur. Uygulamada, ikisi dışında, bütün bu olanakları ortadan kaldırmak
olanaklı olmuştur;bunlardan birinin olasılığı özellikle çok azdır;bu da
Evrende karanlık maddenin bir dağılımının bulunduğudur. İkincisi
galaksiler arasında büyük ölçüde iyonlaşmış bir maddenin yer aldığını
varsaymaktadır. Gerçekten de bunun böyle olduğunu düşünme olanağı
vardır. Bu olanakları bir yana bırakırsak,şu sonuca varırız: Evrenimiz
Lobatçevski tipinde olmalıdır. Bu,onun özellikle sonsuz olması
demektir.(Evrende çok sayıda nötrinolar ya da gravitonlar varsa, bu
soucu yeniden gözden geçirmek gerekecektir.).
(R. Omnes, Evren ve Dönüşümleri, Onur Yays:61-66)
EVRENİN GENİŞLEMESİ VE GENEL GÖRELİLİK
“Olaylar dünyası,dinamik olarak üç boyutlu uzayda bir dönüşüm süreci
gibi tanımlanabilir. Ama statik olarak dört boyutlu bir uzay-zaman
süreklisi gibi de tanımlanabilir. Klasik fizik bakımından biri dinamik
ve öbürü statik olan bu iki tanım eşdeğerdir. Oysa görelilik kuramı
bakımından statik olanı daha kullanışlı ve daha nesneldir. Bununla
birlikte,istersek, görelilik kuramında da dinamik tanımı
kullanabiliriz. Yalnız zaman artık “mutlak” olmadığı için bu uzaya ve
zamana ayırma işleminin nesnel anlamı olmadığını unutmamalıyız. Bundan
sonraki sayfalarda “statik” anlatımı değil,gene “dinamik” anlatımı
kullanacağız. Ama bunun sınırlarını hep göz önünde tutmalıyız.
Hala aydınlatılması gereken bir nokta var. En önemli sorunlardan
biri daha çözülmedi: Eylemsiz (süredurumlu) bir sistem var mıdır? Doğa
yasaları üzerine onları Lorentz dönüşümüne göre değişmezliği ve
birbirine göre düzgün doğrusal hareket eden bütün eylemsizlik
sistemlerinde geçerliği üzerine bazı şeyler öğrendik. Yasaları
biliyoruz;ama onlara hangi sınırlar içinde başvurmamız gerektiğini
bilmiyoruz.
Bu güçlüğü anlamak için klasik fizikçi ile bir görüşme yapalım ve ona bazı sorular yöneltelim:
“Süredurumlu sistem nedir?”
“Mekanik yasalarının geçerli olduğu bir koordinat sistemi(KS)dir.
Einstein- L.Infeld,Fiziğin Evrimi, Onur yay s: 180-181…..)
“Genel göreliliğin, zorunlu olarak,uzay-zamanı kendi bütünlüğü
içerisinde ele aldığını ve buna göre uzayın evrimini de kapsadığını
belirtmiştik.
Bu gelişmenin ne demek olduğunu bilmek için en kolay yol
galaksileri, esas olarak, uzayda bir takım noktalar gibi düşünmektir.
Bir galakside bulunan gözlemciler için, atom fiziğini nicelik
bakımından tanımlamaya yarayan temel sabitlerin değişmez olduklarını
kabul edeceğiz. Bu, Planck sabitini, elektronun kütlesi ile yükünü ve
ışığın hızını kapsar. Galaksiler arasındaki uzaklıkları ölçtükleri
zaman, bu gözlemciler,elde ettikleri sonuçları atomik birimlere
bağlarlar… Böylece gökbilimsel uzaklıkları atomik birimlerle
karşılaştırarak gözlemciler değişiklikleri yakalayabilirler. Başka bir
görüş, doğrudan doğruya deney sonuçlarına dayanmak ve genel görelilik
modellerinin galaksiler tayfının kırmızıyla doğru sistemli bir yer
değiştirmesi öngörüp görmediğine bakmaktan ve olayın pratikte ne anlama
gelebileceğini düşünmekten ibarettir.
Kuramsal olarak, Evrenin bütün modellerinde, gelişmelerinin (s: 66)
bir devresi boyunca,galaksilerin tayflarının kırmızıya doğru sistemli
olarak yer değiştirdikleri bulunmaktadır, bu da ancak her durumda
Evrenin bir genişleme halinde olmasına bağlanabilir. Başka bir deyişle
atomik birimlerle ölçüldüklerinde, galaksiler arasındaki uzaklıklar
zamanla artmaktadır.
Öyleyse genişleme, ger&cc |