GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | GenKampüs | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Biyoloji arrow Yaratılışçılık Yanlış, Evrim Neden Doğru? Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Mar 14 2008

Yaratılışçılık Yanlış, Evrim Neden Doğru? Yazdır E-posta
(4 Oy)



 Facebook'ta Paylaş

Prof. Steve Jones   
Cuma, 14 Mart 2008
Okunma: 3717 kez

Bu konuşmamda inançlardan değil olgulardan söz edeceğim. Önce yaratılışçılığın neden yanlış, sonra da evrimin neden doğru olduğunu ele alacağım. Yaratılışçı görüşe göre insanın kökeni Adem'le Havva'ya dayanır. Adem'le Havva, insan kökenine ilişkin güzel bir metafor. Eminim ki, burada beni dinleyen insanların çoğu için bu olay -evrime inandıklarından- metafordan öte bir şey değil.

Ancak pek çok insan başka bir şeye, MÖ 4 Ekim 4004'te, saat 11.30'da gerçekleştiği söylenen yaratılışa inanır.

Tek yaratılış görüşü kuşkusuz Adem'le Havva değil. Başka anlatımlar da var. Bunlardan biri her şeyin boşluktaki bir kozmik yumurtadan oluştuğunu anlatan Çin Yaratılış görüşü. Bu görüşe göre, karanlık ve boşluk içinde bir gün dev bir kozmik yumurta belirdi. Yumurtanın içinde büyüyen dev tanrı Pan-Gu yeterli büyümeye ulaşınca içeriden yumurtayı kırıp çıktı. Tanrı Pan-Gu 18 bin yıl boyunca büyüdü. Boyu gökyüzüne, yani 30 bin mil (48 bin kilometre) yüksekliğe erişince büyümesi durdu ve sonra da öldü. Vücudu dünyayı meydana getirdi. Gözleri ay ve güneş oldu. Kasları toprak ve ağaçlara, gözyaşı ve kanı ırmaklara, saçlarıysa yıldızlara dönüştü.

Tüylerinden otlar; kemikleri ve dişlerinden kaya ve madenler; vücudundaki pire, bit ve bağırsaklarındaki kurtlardan da ilk insanlar, erkek ve kadınlar, değişik insan türleri oluştu. Hintlilerse yaratılışı daha farklı anlatıyor. Değişik toplum ve dinlerin değişik yaratılış anlatımları var. Kuşkusuz bir de Darwin'in Türlerin Kökeni'nde ortaya koyduğu evrim teorisi var. Bütün bu teori ve anlatımlar doğru olamaz. Ama bu durum mitlere inananları hiç de rahatsız etmiyor. Gallup kamuoyu araştırma şirketinin 2005'de ABD'de yaptığı araştırmaya göre, ABD'lilerin yüzde 38'i insanın son 10 bin yıl içinde yaratıldığına; 100 milyon Amerikalı da yaratılışa inanıyor. Bizzat George W. Bush'un kendisi, evrim konusunda, tanrının dünyayı nasıl yarattığının kanıtlarının ortada olduğunu söylüyor. İngiltere'deki durum da ABD'dekine benziyor.

BBC'nin araştırmasına göre, halkın yüzde 48'i evrime, 39'u da yaratılışçılığa inanıyor. İslam'ın evrime bakışı da farklı değil. İslamcı bir internet sitesinde (http://www.thesavedsec.com) evrim kuramıyla ilgili şunlar söyleniyor: "Batı toplumları yaşamın ortaya çıkışı ile ilgili yalanlar ve yalancılarla doludur. İnsanların maymunlardan evrildiklerinin söylenip evrimin kabul edilmiş bir olgu olduğunun öğretildiği okullarda çocuklara yalanlar öğretilir. İslamcı çocuk eğitimi, çocukları, Batıdaki gibi yararsız ve var olmayan kavramlarla yüz yüze getirmez." Bazıları, okullarda evrim ve yaratılışçılığın ikisinin birden okutulmasını ve neye inanacaklarına çocukların kendilerinin karar vermesini savunuyorlar. Evrim ve yaratılışçılık, milyarlarca yıla karşı binlerce yıl gibi iki karşıt görüş birbirini etkilermiş. Böyle "inanç okulları" ancak, sözde eşit değerlerin "inanç pozisyonu" olurlar. Bu durum bana, genetik derslerine, bebeklerin leylekler tarafından getirildiği söylemlerini tartışarak başlamaya benziyor. Yaratılışçılık bilimle birlikte okutulmamalı. İkisi birbirini olumlu yönde etkilemez.

Böyle bir tek "yararlı" karşılıklı etkileşim biliyorum. Yıllar önce, Güney Afrika'da Botswana Üniversitesi'nde ders verdim. Güney Afrika gelişkin bir ülke. Yetkin okulları, güçlü ve köklü bir eğitim sistemleri var. Güney Afrika'da Hıristiyanlık oldukça güçlü. Bu yüzden dini eğitim okullarda çok etkili. Bir gün derste, öğrencilerle evrim kuramını tartışıyordum. Tek tek evrim kuramı ve yaratılışçılığı açıklayıp ikisi hakkında ne düşündüklerini sordum. Kısa yanıtları çok çarpıcıydı: "Siz evrildiniz, biz yaratıldık". Yaratılışçılıkla bilimi iç içe geçirmemek gerekiyor. Bilimde kesinliğin olmadığı kanıtlar vardır, yaratılışçılıkta ise kanıtların olmadığı kesinlikler. Darwin'in şu sözlerini seviyorum: "Cehalet bilginin sağladığından daha fazla güven oluşturur. Böyle cahiller, çok değil az bilirler; ama bu güvenle, bilimin hiçbir zaman çözemeyeceği şu ya da bu şey hakkında gelişigüzel iddialar ortaya atarlar."Yaratılışçılar esas noktayı kaçırıyorlar. Onları asıl endişelendiren şey, evrimin güya, 1860'larda, smokin giyinerek yemeğe gelen bir şempanzeyi gösteren bir karikatürde anlatıldığı gibi insanın modern maymun olduğunu göstermesi. Madalyonun öteki yüzünde de, bana göre, bir tür neo-yaratılışçılar var.

Şempanzeler üzerinde araştırma yapan Jane Goodall primatlara insan hakları talep ediyor. Goodall ve onun gibi düşünenler daha da ileri gidip, insanın -homo- olan isminin değiştirilip şempanzeleri de kapsayacak biçimde yeni bir isim bulunmasını öneriyorlar. İki taraf da doğadaki biricik yerimize yanlış bakıyorlar, evrimi yanlış anlıyorlar. Bir taraf insanlarla maymunları aynı görürken, öteki taraf, şempanzeler ve diğer bütün hayvanlardan tamamen farklı olduğumuz saptamasını yapıyor. Biyologlar evrimin doğruluğundan neden o kadar eminler? Dünya güneşin etrafında dönüyor da ondan. Ortaçağ'da Galileo dünya dahil gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü, bazı yıldızların da hareket ettiklerini söylemiş, kilise de karşı çıkmıştı. Galieo iki tür yıldız olduğunu öne sürmüştü. Ona göre bir, gezegenlerinin etrafında döndüğü güneş gibi sabit yıldızlar vardı; bir de, hareket eden yıldızlar bulunuyordu. Galileo'nun bu tartışmasına bugün, güneş sistemini iyi bilen pek çok kişi inanıyor. Az sayıda insan böyle olmadığını biliyor. Uydu resimleriyle hareketi tespit edebiliyoruz. Evrim genetiğin işleyiş biçimidir, ya da biyolojinin grameridir. Evrim bilimin bütün alanlarına belli bir mantık ve bakış getirir. Gramer olmadan nasıl bir dili öğrenemezseniz, evrim olmadan da biyolojiyi öğrenip uygulayamaz, bilim yapamazsınız. Darwin evrim fikrini en kısa biçimde, "kuşaklar boyunca süren değişiklikler (modifikasyonlar)" olarak ifade etti. Bugün biz bunu biraz daha geliştirdik.

Günümüzde evrimi en kısa ifadeyle "genetik artı zaman" olarak tanımlıyoruz. Değişiklik (modifikasyon) düşüncesi Darwin'den daha eskidir. 18. yüzyılda İngiltere'de Sir William Jones diye biri yaşadı. Jones dile oldukça yatkın biriydi. Daha gençlik yıllarında bütün Avrupa dillerinin yanı sıra Yunanca ve Latince'yi de öğrenmişti. Daha sonra dil öğrenmeyi sürdürdü. İbranice ve Rusça'dan sonra Hintçe öğrenmek için kalkıp Hindistan'a gitti. Bu kadar dili iyi biçimde öğrenince Avrupa dilleri ile Hindistan'ın kuzeyindeki diller arasında benzerlik olduğunu fark etti. Dillerin zaman içinde evrim geçirerek değiştikleri (modifikasyona uğradıkları) tezini öne sürdü.

Bugün biliyoruz ki gerçekten de böyle. Jones farklı dillerde numaraları ve father (baba) kelimesini örnek verdi; bazı rakamların ve father kelimesinin soy ağacını çıkardı. Bu örneklerde 2, 3, 7, 10 gibi rakam adlarının ve father kelimesinin değişik dillerde nasıl farklılaşıp değiştiklerini ama, yine de bu benzerliklerin gözlemlenebileceğini ortaya koydu. Kuşaktan kuşağa geçen dillerde bu geçiş sırasında oluşan bozulmaları, evrimin kendinde olduğu gibi, kaçınılmaz olan süreci gösterdi. Dillerde kuşaktan kuşağa oluşan değişiklikler bugün kanıtlanmış durumda. Evrimde nasıl türlerin birbirlerinden ayrılmasını gösteren soy ağaçları varsa, diller için de böyle çizelgeler, soy ağaçları bulunuyor. Dillerdeki değişikliklerin hız oranı ölçülerek, hangi dilin hangi dilden ne zaman ayrıldığı bugün artık belirlenebiliyor.

Örneğin, İngilizce Danimarkaca'dan 1750 yıl önce ayrıldı. Danimarkaca ve İngilizce Fransızca ve İtalyanca'dan 5500 yıl önce, Gallerce de bu dillerden yaklaşık 6500 yıl önce ayrıldı. Bu yolla çok daha eski geçmişe gitmek mümkün. Yine örneğin, "Marrett Ruhlen Ağacı" denilen dil soy ağacı şeması, Çince'nin Hint-Avrupa dillerinden 25 bin yıl önce, İlk Avustralya yerlileri ve Khoi-San dillerininse muhtemelen 50 bin yıl önce ayrıldığını gösteriyor. Sonuncusu tahmini bir rakam. Dillerin kuşaktan kuşağa geçen değişikliklerle oluştuğunu artık bugün biliyoruz. Darwin'in evrim düşüncesi de buradan çıktı. Darwin de evrimi bu yüzden, kuşaktan kuşağa geçen değişikliklerle açıkladı. Darwin dillerin evrimi düşüncesini biyolojiye uyguladı. Değişik türler arasındaki benzerliklere bakarak bir tür soy ağacı şeması çizdi. Daha sonra buna, çok önemli bir ekleme daha yaptı: kuşaktan kuşağa aktarılan değişikliklerin sonraki kuşaklara geçiş mekanizmasını anlatan "Doğal seçilim ya da seleksiyon".

Gözlerimizin önündeki evrim Evrim, yerçekimi gibi kaçınılmazdır. Galileo, bir gün gezegenlere gidebileceğimizi hiç düşünmemişti. Darwin de, olmakta olan bir evrimi görebileceğimizi hiç aklına getirmemişti. Oysa bugün büyük bir evrim deneyinin içinde yaşıyoruz. Gözlerimizin önünde evrim geçirmekte olan ve AIDS hastalığına neden olan HIV salgını. HIV denilen virüs, 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık hale gelen bir organizma. Bu virüsün, Mısır firavunu Tutankhamon'un mezarına, soymaya kalkanları cezalandırmak için konulmuş olduğu ve virüsün bu yolla mezarı açanlara bulaşıp yayıldığı bile bir zamanlar iddia edildi. Oysa bugün, virüsün tarihinin kuşaklar boyunca oluşan değişikliklerin (modifikasyon) tarihi olduğu ortaya çıktı. Mikroskop altında HIV'in değişimini açıktan görebiliyoruz. HIV sıra dışı bir virüstür. Genetik materyal olarak DNA değil RNA barındırır. Yani genleri DNA değil RNA üzerinde yer alır. HIV, taşıyıcısının hücrelerini işgal edip bağışıklık sistemini çökertir; taşıyıcıyı değişik hastalık ve saldırılara karşı savunmasız bırakarak ölmesine neden olur. 2005 yılında HIV yüzünden 3 milyon kişi öldü. Ölüm oranı üstelik giderek artıyor. 20 yıl önce Botswana'da, yeni doğmuş bir bebeğin beklenen ömrü 73 yıldı. Bugün bu rakam 29'a düştü. Yıllar önce bana "siz evrildiniz biz yaratıldık" diyen öğrenci şimdi muhtemelen ölmüştür.

Evrim karşıtları için bile, HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık oluyorlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim gösterdi ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başardı. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş virüsten, insanla kuyruksuz maymunlar (ape) arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen, virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Her kıtada farklı cinsel alışkanlıklar vardır ve her kıta kendisine mükemmel uyum sağlamış virüs çeşitleri barındırır. Darwin, ileri sürdüğü mekanizmanın bu acımasız kanıtını görseydi mutlu olurdu. HIV'in tarihini, gün gün, yıl yıl, hatta bir yüzyıl boyunca izlemek mümkündür. HIV'in biyografisi bugün neredeyse tümüyle bilinir durumda. Bu yüzden HIV'in tarihi kuşaktan kuşağa gelişen değişiklikleri bizzat görmenin de tarihidir aynı zamanda. AIDS'e yol açan HIV'deki mutasyon oranı taşıyıcı organizmadakinin bir milyon katıdır. Çünkü HIV RNA'sı kopyalarını üretme konusunda çok başarısızdır; kopyalanma sırasında sürekli hata yapar. Kopyalama enzimlerindeki hata oranı HIV'e, enfekte ettiği vücuttakinden bir milyon kez daha fazla mutasyon birikimi sağlar.

Genetik yapıdaki rastgele değişiklikler, tıpkı dillerde olduğu gibi yenilenme sırasında oluşan hatalar, virüsün kalıtsal yapısını hızla değiştirir. Virüsün genetik yapısında ortaya çıkan bu kalıtsal değişiklikler hastalık boyunca doğrudan gözlenebilir. İsveçli bir aile üzerinde yapılan çalışmalar bunu ortaya koydu. 1970'lerin sonunda İsveçli bir erkeğe başka bir ülkede HIV virüsü bulaştı. Adam daha sonra ülkesine döndüğünde virüsü karısına, çocuklarına ve cinsel ilişkiye girdiği diğer kadınlara geçirdi. Söz konusu kişinin ve yakınındakilerin incelenmesi HIV'deki hızlı değişimleri ortaya koydu. 1980'den bu yana hasta kişi ve yakınındakilerden alınan örnekler, tek bir virüsün kısa bir zamanda ne kadar fazla değişip çeşitlenebildiğini gösteriyor. Virüsün geçirdiği mutasyonlar doğal seçilim tarafından biriktirilir ve böylelikle saldırgan, kısa zamanda, işgal ettiği bedenin bağışıklık sistemine, kendisine karşı kullanılan ilaçlara ve insan toplumlarının cinsel alışkanlıklarına uyum sağlar. Bu durum çevrede yeni bir değişiklik olana, örneğin yeni bir tedavi uygulanmaya başlayana dek devam eder. Yeni koşullar yeni değişiklikleri sağlar. Her AIDS hastası, bu yüzden, evrim kuramının bir kanıtıdır. Hastalık ilerledikçe, doğal seçilim virüsün kimliğini değiştirir. Kullanılan ilaçlar da evrimsel değişime neden olur, her ilaca verilen tepki farklıdır.

HIV'in küçücük genomunun beş yaşamsal bölgesinde gerçekleşen önemsiz değişimler, virüsün en iyi ilaç tedavisinden bile kaçabilmesini sağlayabilir. AIDS, 1981 yılında bir zatürree çeşidinin görülmesindeki anlık artışı bildiren bir raporla dikkatleri üzerine çekti ve kısa zamanda yayıldı. İzleri takip edilerek ilk ortaya çıktığı yer de tespit edildi. İnsandaki HIV ilk kez Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki bir hastanenin patoloji laboratuarında saptandı. Laboratuardaki örnekleri tarayan ekip, 1959 yılında bilinmeyen bir hastalıktan ölmüş birinin örneklerinde HIV virüsüne rastladı. Hastalık oradan yayılmış olmalı. HIV primatlardaki virüslere çok benzer. Maymunlardaki SIV böyle virüslerdendir. İnsan HIV'i ile çok büyük benzerlikler gösterir ama bir hastalığa yol açmaz. HIV muhtemelen, primatlardan insana bulaştı ve insanda öldürücü hale geldi. Aynı virüsün insanlarda öldürücü hastalığa neden olurken maymunlarda zararsız kalmasının nedeni yine doğal seçilimdir. Birçok hastalık -belki de çoğunluğu- insanlara hayvanlardan bulaşır: kuduz hastalığı köpeklerden, sıtma sivrisineklerden, kuş gribi kuş ve kümes hayvanlarından, şarbon sığırlardan, Lyme Hastalığı geyiklerden ve daha başka çok sayıda değişik hastalık bakteri, virüs ve mantar gibi çok küçük organizmalardan geçer. Bilim, düşüncelere modeller üretir.

Eğer, AIDS'e neden olan virüs (HIV) evrim geçirebiliyorsa, her canlı form da evrim geçirebilir. Kuşku yok ki, evrim geçirerek bugüne geldik. Ama en yakın akrabalarımızla bile doğuştan gelen büyük farklılıklarımız var. Örneğin bebekler kendi kendilerine oynarken ellerini ağızlarına götürür ve anlamsız sözler çıkarırlar. Hiçbir primat türü bunu yapamaz. İnsanda sağlam olan ve konuşma üzerinde etkide bulunan bir genin (FOXP2) bütün şempanzelerde hasarlı olduğu tespit edildi. Aynı gen kuşlarda da bulundu. Söz konusu genin, daha az vokal özelliklere sahip türlerle kıyaslandıklarında, papağan ve kanarya gibi daha fazla şakıyan; şarkı öğrenip sesleri taklit edebilen kuş türlerinde çok daha fazla kodlandığı görüldü. Evrim karşılaştırmalı bir bilim. Ama bu kendimizi diğer türlerle benzeştirmemizi getirmez. DNA'mızın yüzde 98'i şempanzelerle, yüzde 50'si de muzlarla ortak. Ama bu, bizim yüzde 98 şempanze ya da yüzde 50 muz olduğumuz anlamına gelmez. Neşeli bir örnek verelim. Bir adam Galler'deki Aherystwyth kentinde bir Çin restoranına gider, restoranda Gal dilini çok iyi konuşan Çinli bir garson, adama servis yapar. Adamın ağzı açık kalır ve restoran sahibini çağırıp bu harika garsonu nereden bulduğunu sorar.

Aldığı yanıt şöyledir: "Yavaş konuş, İngilizce öğrendiğini sanıyor". Çince konuşan birinin bakış açısıyla Galce ve İngilizce az çok birbirlerinin diyalektleridir. Dikkat etmezse ikisi arasındaki farkı anlamayabilir. Çünkü iki dil de Hint-Avrupa dil grubunun üyeleridir ve ortak bir kökenden gelirler. Oysa Çince, Galce ve İngilizce'den çok farklı bir grup içinde yer alır. Ancak, aradaki farka bir İngiliz ya da Gallerlinin gözleriyle bakıldığında, Gal dili ile İngilizce arasındaki farklılığın İngilizce ile Fransızca arasında olandan daha büyük olduğu görülür. Bir nesne, eğer türünün tek bir örneği olsaydı, onun nereden geldiğini bilmek olanaksız olurdu. Örneğin eğer dünyada sadece bir tek dil konuşuluyor olsaydı, bu dilin nereden geldiğini söyleyebilmek mümkün olmazdı. Bilinçli düşünce de böyle. Bir tek insana özgü bir özellik. Ne zaman, nasıl ortaya çıktığını; ya da nereden geldiğini nasıl anlayabiliriz? Bu durumla ve yaratılışçılıkla ilintili olarak, birisi kalkıp, "evrim çizgisi zamanın bir yerinde, ne genleri olan, ne de geride bir fosil bırakan bir ruh kazandı" deseydi diyeceğim fazla şey olmazdı. Bilim kanıtlanması olanaksız şeyler hakkında bir şey diyemez; onun dışında, kendinizle ilgili bilmek istediğiniz her şeyi size söyleyebilir. İşte bu yüzden yaratılışçılık yanlış, evrim doğrudur.

Prof. Steve Jones (University College London-Biyoloji Bölümü)


Etiketler:  




1Düşüncelerinizin çoğuna katılmıyorum:
Namyelüs Hat 2008-03-16 15:08:05
Sümerler M.Ö. 3500 yıllarında bilinen ve sembolün sesi belirlediği ilk yazıyı kullandılar. Bu yazı Akadlar, Elamlılar, Babilliler, Asurlular, Hititler ve Urartuların elinden geçerek değişikliğe uğratıldı ve Fenikelilerde fonetik dil oldu. Fenikeliler kendi alfabelerini çivi yazısından yararlanarak geliştirdiler. Baba kelimesine örnek verilmiş: Fakat bu örnekte bir sahiplenme sezinliyorum. Father kelimesinden baba kelimesinin türediğini yazabilmeniz için; İlk önce yazıyı sizin bulmanız gerekiyordu. İlk yazıyı bulanlar İngilizler mi? Tarihteki örneklerden de görüldüğü gibi; İngilizlerin en iyi yaptıkları “sömürgeciliktir”. Şimdi sıra Diğer ilk dilleri hiçe sayarak; Şu an ki evrensel dil İngilizce düşüncesiyle: Kelimelerin kökenlerini İngilizce kelimelerde aramak: yine bir şeyleri sahiplenme veya sömürme amacınıza örnektir.  
 
Baba kelimesinin Babillilerden Babi, Balkan Türklerinden Buba, Günümüz Türkçesinden Baba, olmadığını söyleyebilmeniz için; Sümerliler, Akadlar, Elamlılar, Babilliler, Asurlular, Hititler ve Urartuların ilk hangi coğrafi bölgede yaşadıklarını veya ilkyazı hangi bölgelerde bulunduğunu bilmeniz gerekmez mi? Şu an ki evrensel dil “İngilizce” diye tüm kelimelerin kökeni İngilizceden geldiğini savunma çabanıza neden olabilir mi? Kelimelerin kökenlerini bulmak istiyorsanız; ilk yazılardan araştırılma yapılması gerekmez mi? Avrupada Father kelimesi ilk kullanıldığı anda başka bir yerde aynı anda Buba, baba kelimesinin kullanılmadığını ispatlama çabanız saçma.  
 
Örnek: UFO kelimesini Dünya’ya kazımanız gibi. Her kelimeyi siz kazıdınız anlamına gelmez. 
 
Utanmadan Dünya’da ki tüm buluşları da biz bulduk deseydiniz; Tam olurdu! 
 
Günümüzdeki bilim adamların çoğunun amacı “İlk Yazıyı biz veya bizim kökenlerimiz buldu” deme çabasında olduğunu sezinliyorum.  
 
[“Darwin'in şu sözleri: "Cehalet bilginin sağladığından daha fazla güven oluşturur. Böyle cahiller, çok değil az bilirler; ama bu güvenle, bilimin hiçbir zaman çözemeyeceği şu ya da bu şey hakkında gelişigüzel iddialar ortaya atarlar.”] Sizin bu çok sevmiş sözünüze de katılmıyorum. “Ben Cahilim” fakat Bilim adamları “Ben Cahilim” diyemiyor! Madem siz bilim adamları cahil değilsiniz; “Uzayın sonsuz olup olmadığına” neden cevap veremiyorsunuz? Bu siz bilim adamlarının da cahilliğine örnektir. Cahil insanlar gelişi güzel iddialar ortaya atıyorsa. Bu gibi iddialar sanki bilim adamları ortaya atmıyor mu? Darwin’in attığı gibi. 1. Cahil insanlarla dalga geçilmesi taraftarı değilim. Siz ne kadar Bilgin olsanız da bir zamanlar sizin popo’nuzu temizleyen Cahil insanlara haksızlık yapmış olursunuz. Sizleri yetiştiren insanları yok sayamazsınız. Cahilde olsa Bilgini bilgin yapan en önemli özelliği: Cahilce olarak düşündüğünüz olguları ispatlayıp, cahillere kabul ettirmek çabası olamaz. Bilgelikte hiçbir dayatma olamaz. İsteyen istediğine inanır. “Cahiller olmasaydı; Siz bilim adamlarının Cahilce düşünmesine neden olacaktır.” Sözüm ile Birilerinin ortaya gelişi güzel laf atmaları olmasaydı; Siz bilim adamlarının bir şeyleri ispatlama çabanız olmayacaktı. Cümlesine ulaşıyorum. Etki ve Tepki meselesi.  
 
Örnek: Sizin yazılarınız bu yazıları yazmama etkendir. Sizin yazılarınız etki. Yazdıklarım Tepkidir. Bu örnekte bir tek Cahil insanlar hata yapar veya yanlış düşünürler anlamına gelmez. Bilim adamları da hata yapıp, yanlış şeyleri savunabilirler. “Hatasız kul olmaz.” Sözünü nereden okudum acaba. Veya nereden bilinçaltıma yerleşmiş olabilir. 
 
Bilim adamlarının sevmediğim yönleri: ispatlayacak bir şeyler bulamadıkları zaman; ispatlanmış olan şeyleri görmezlikten gelmeleri. Nedeni: bir şeyler ispatlayamadıklarından; Gelecek Tarihteki isimlerinin unutulacağı, hatırlanmayacağı dürtüsüdür.  
 
Örnek: Eminim ki, burada beni dinleyen insanların çoğu için bu olay -evrime inandıklarından. 
 
Örnekte yazmış olduğunuz gibi: Yazınızı sanki siz değil bir başkası tarafından ses cihazından dinlenip yazılmış gibi bir havası var. 
İsteyen istediğine İnanmakta özgürdür! Buna inanacaksınız diye diretmek en büyük cahilliktir. Her ne kadar Bilim adamı veya Profesör olmasam da; Bu yazdıklarım sizlerden zeki olmadığım anlamına gelmez. Ben cahil isem; “Bilgelik Cahillikten başlar”.  


2apoptozis 2008-03-16 17:26:57
Yazıyı okuyup, yorum yapma nezaketinde bulunduğunuz için teşekür ederim.Yazı bana ait değildir yani yazının hiç bir noktasında emeğim olmadığı manasına gelir bu.Alıntıdır. 
 
Father kelimesi ile yazdıklarınızı değerlendirecek düzeyde bilgiye sahip değilim ancak yazıdan 18. yüzyıl da yaşayan ("8. yüzyılda İngiltere'de Sir William Jones diye biri yaşadı.") Jones adında bir şahsın görüşlerini ve çalışmasını kullanarak örnek vermiş yazar. Yani araştırma 200 yıl önce yapılmış ve yazarın bu bilgiyi verme amacı yazıdan çıkarttığım anlam ve sonuca göre evrim teorisini anlatmak için yardımcı bir öğe olarak kullanmış. Yani burada tartışılması gereken konunun father kelimesinin kökeni olduğunu düşünmüyorum. 
Bilim adamlarının herkesi cahillik ile itham ettiğini iddia etmişsiniz bu önyargınızı ya da genellemenizin kaynağını merak ediyorum. 
Bilim hatayı kabul eder , hatalar bilimin ilerlemesine katkıda bulunur.Ortaya koyduğunuz iddialar ve görüşlere saygı duyarım kişisel görüşünüzdür ancak ; bu saygı benzer şeyleri düşünüdüğüm manasına gelmiyor. Yaptığınız genellemelere katılmıyorum. Sizi ya da başkasını cahillikle suçladığını gözlemleyemedim bu yazıda. Yazının bana kattığı anlam sizin görüşleriniz ile uyuşmuyor. 
 
Evrim teorisinin günümüz insanları üzerindeki yansıması ve kendi dinsel inançlarını evrim teorisi ile savaşır duruma getirdiklerini anlatan ve yapacağım yorumların çok üzerinde bir değere sahip olduğunu düşündüğüm bir yazıdır, Sayın Jones'un yazısı.  
 
Saygılarımla ... 


3Onur Dogan'a ve Yazara cevaptır.
Namyelüs Hat 2008-03-17 10:54:16
Yaratılışçılık Yanlış, Evrim Neden Doğru?  
 
İlk hata başlıkta başlıyor. Kesin bilgi olabilmesi için; varsayımlar olmamalıdır. İnsanoğlunun maymundan evrim geçirdiğini düşünüyorsan; bu düşünce senin şahsi düşüncendir. İlk hata neden başlıkta başlıyor? “Yaratılışçılık yanlış, evrim neden doğru?” Başlık cümlesinin ne kadar saçma bir cümle olduğunu bak nasıl fark edeceksiniz! Evrim olabilmesi için; bir şeylerin var olması gerekiyor. Bir şeylerin var olabilmesi için; Yaratılış ilk basamaktır. Bilim adamları veya profesörlerin çoğu; İlk basamağı bulamadıkları için; Yaratılışı inkâr etmek zorunda kalmalarına neden olan düşünce: Yaratılışçı düşünceleri Cahil insanların düşüncesi olarak kabul edilmesidir.  
 
Her zaman bilim adamı veya profesörlerin attıkları tutacak gibi bir olasılık olmadığı için: Cahil insanların ortaya attıkları iddiaların hiç biri tutmaz düşüncesi yanlıştır.  
Yaradan’ımıza veya Yaratılışa inanmanız için; Güneş Dünya’nın yanına yanaştırılırsa, Sence Dünya’da hangi canlı kalır(?) Dünya’mız yok olduktan sonra; Evrime inansan ne fayda; Yaradan’ımıza inansan ne fayda.  
 
Madem Yaratılışa inanmıyorsunuz? Neden zor durumda kalınca; “Dua” ediyorsunuz?  
 
Bir diğer soruna cevap: Cahillik ile ilgili yazdıklarım [“Darwin'in şu sözleri: "Cehalet…]. Bir insan bir başkaları hakkında yorum yaparken iyi düşünmelidir. İnsanoğlu farkında olmadan; aynı zamanda cümlelerinde kendisini ifade etiğini unutmamalıdır.  
 
Darwin’in sözüne karşılık Osmanlı tokadı gibi bir cevap yazdım. Ben cahil isem; “Bilgelik Cahillikten başlar”. Hiçbir insanoğlu bilgiç doğmaz. Belirli süreçleri tamamladıktan sonra öğrenir. Yani her insanoğlu cahil doğar. Umarım anlatabilmişimdir. Ben Cahil değilim diyen herkese cevaptır. Siz zekiyseniz(?) Ben Cahilim(!)  
 
Lâtife anlayışı us ile orantısal olarak izzlidir.  
Umarım bu espri size ağır gelmez; Resmi bir yazı olmadığı için… Saygım yok size; Tokat gibi cevap bol bende(?)  
 
 


4apoptozis 2008-03-17 17:38:56
Yorumlarınız için size minnetterım emek veripte yazdığınız için. 
Dini görüşüm hakkında tartışmak istemiyorum ancak Evrim Teorisini tartışmak isterseniz bilgi paylaşımı adına iletişim kurabiliriz. 
 
Saygılarımla.

5Tartışma değil yorumdur!
Namyelüs Hat 2008-03-17 23:12:31
Yazar hakkında veya siz yorumcular hakkında Dini inanış sorgulaması amacım yoktur. Yazı hakkındaki yorumlarımı sizlerle paylaşıyorum. Belki de yorum sayesinde kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.  
 
1. Yazının başlığında Yaratılışçılık yanlış derseniz ilk doğumu (var olmayı) inkâr etmiş olursunuz. Bir şeyler var olduktan sonra (Yaratıldıktan sonra), evrim olur veya olmaz. Deyinmek istediğim nokta: Yaratılışçılık yanlış değil. Tam tersine toplumları bir arada tutan bir kudrettir ve kuvvettir. Siz neden var olduysanız; herkes sizlerin düşüncesinden var olduğunu ispatlama çabanız garip. Siz kendi düşüncelerinizden varsınız. Biz kendi düşüncelerimizden varız. Yani siz veya biz bilinmeyen bir şekilde yokluktan (Yaratıldık) var olduk. Bu gibi yorumlar; gerçekler ortaya çıktıktan sonra cevap bulacaktır. Şu an varsayımlar ile yorumların ötesine gidemeyiz.  
2. [Bu konuşmamda inançlardan değil olgulardan söz edeceğim. Önce yaratılışçılığın neden yanlış, sonra da evrimin neden doğru olduğunu ele alacağım. Yaratılışçı görüşe göre insanın kökeni Âdem’le Havva'ya dayanır. Âdem’le Havva, insan kökenine ilişkin güzel bir metafor…] Yazının giriş paragrafından alıntıdır. Cümlenin başlangıcında; İnançlardan değil; olgulardan söz edileceğinden bahsediliyor. Devamındaki cümlede nedense İnanç ile devam ediyor. Yazıyı yazan kişi hani inançlardan söz etmeyecekti. Daha ilk paragrafta yazı çürük başlıyor. Temel çürük olursa; bir sonraki katların hiçbir anlamı kalmaz. Yani, yazının başlangıcında bir tezatlık var ise; yazının devamındaki düşüncelerde tezatlıklar devam eder.  
 
Yazıyı yazan şahıs olgulardan bahsetmek yerine; Dünya’daki tüm inançları kabataslak yazıyor.  
Örnek: “Yaratılışçı görüşe göre insanın kökeni Âdem’le Havva'ya dayanır.” Yazarken hangi kaynaktan bahsedildiğini yazmaması yetersiz bilgidir. Birçok inanç kitabı vardır. Hangi coğrafyadan bahsediyorsa; o coğrafi bölge çoğunluğunun kabul ettiği inanç kitaplarının isimlerinin olmaması yine yetersiz bilgidir.  
 
Yazar “Yaratılışçılığa yanlış” demesinden dolayı bazı sorulardan uzaklaşıyor gibi.  
— Nelerden var olduk diye sormak veya ispatlamak yerine; Asıl “Var oluş” sebebimiz ne? Sorusunu sorabilmemiz için Yaratılışı ( var oluşu) düşünmelidir. Düşünmediğinden dolayı; bu gibi soruları göremez. 
Cevap şu olabilir mi? İyi (doğru) ve Kötü (yanlış) iki olguyu birbirinden ayırmamız için bizlere sunulanı ( Var oluşu veya Yaratılışı inkâr edemeyiz).  
 
“Yaratılış doğrudur, Evrim yanlıştır.” Aynı şekilde ben size sunarsam; Varsayalım maymunlardan evrimleştiklerini düşünen insanoğlu. Maymundan evrimleşmiş olsun. Sorular bitti mi? Hayır. Bu defa maymun neden evrimleşti sorusuna ulaşacaksınız? Oysaki ilk var oluş hakkında yorum yapılmıştır. Su ve topraktan oluştuk düşüncesi daha mantıklıdır. Geniş bir düşüncedir. Vücudumuzun yapısı şu anki bilim ile cevaplanırsa; Normal bir insan vücudundaki su miktarı vücut ağırlığının %50-70'i kadardır. Bu oran: Normal erişkin bir erkekte ortalama %60, kadında ise ortalama %50'dir. 
Su temel ihtiyaçlar arasında; tüm meyve veya sebzeler toprakta oluştuğu için; ( kökleri havada bir bitki gördünüz mü? Dünyamızda ise muhakkak toprak ile bağlantısı vardır) toprak olgusu da temel ihtiyaçların en önemlisidir. Su ve topraktan evrimleştik. Yani evrimde vardır. 
 
Bu yazılanlardan sonra Yaratılışçılık ve Evrim (gelişme, değişim…) doğrudur sonucuna ulaşıyoruz. Sorular bitti mi? Hayır. Su ve Toprak neden evrimleşti sorusu ile devam ediyoruz. Büyük patlama ile oluştu. (Big Bang) nasıl oluştu? Gazların… Sıkışması ile. Gazlar neden oluştu?; … Bu süreçlerin hepsi değişime (Evrime) örnektir.  
Asıl soru cevap bulunmayan sorudur? İlk ne oluştu ki bu süreçlerin var olmasına  
( Yaratılmasına ) bir nedendir? Bilimin henüz cevaplayamadığı sorulara en iyi cevaplayan “İnançtır”, ( Hayal Gücümüzdür)… Bilimin olmadığı yerde biz insanoğlunu kurtaracak olan “İnançtır”.  
Hiç şunu düşündünüz mü? Evrim insanoğluna özel değilse. Bizlerden daha üstün varlık veya varlıklar tarafından Dünya’ya bırakılma olasılığımız yok mu? Fareler veya maymunlar deneylerde kullanıldığı gibi; insanoğlu da deneylerden(testlerden) geçiyor olamaz mı? 
 
Bu gibi sorular gerçekler görülmeden yorumlara veya varsayımlara dayanır. Ta ki gerçekler görülüp ispatlanıldığına inandığımız sürece kadar devam edecektir.  
 
Hayal gücümün etkisiyle neden var olduğumu “inanç” sayesinde buldum. Yokluktan var olduk! Beyaz bir mekânda; bedeniniz tüm hücreleri de beyaz olunca, kendinizi göremezsiniz. Sesinizden başka bir ses duyamaz halde kendinizi bulursanız. Veya kaybolduğunuz hissine ulaşırsanız; Yaradan’ı düşünmeniz yeterlidir. Size bir el uzanacaktır. Yeter ki kalben bir inancınız olsun. İsteyen istediğinden var olsun. İyi ki varız iyi ki varsınız… Neden? Bu yazı yazılmasaydı; yazdıklarım da olmazdı.  


6apoptozis 2008-03-22 14:28:09
Genel olarak yazdıklarınıza katılıyorum.Dini inanç bireyseldir ve bireyleri bağlar ve ben kendi dini inancımı bilimsel kitaplarda okutamam veya bilimsel bir teori olarak öne süremem.Bu etik olmaz.Pozitif bilimlerin çerçevesi az çok bellidir.Bu bilimler çerçevesinde yaradılış görüşünün Tanrı varlığına bağlı olarak ortaya çıkan bir olgu olduğunu görüyorum.Zannediyorum ki bilimde Tanrılara,mitlere yer yok. Bırakalım herkes özgür bir şekilde istedğine inansın ama bilimi nesnel tutalım.İnsanlığın ortak paylaştığı bir dil olsun ve nesnelliği ile birlikte yoluna devam etsin. 
 
Yazdıklarınızın güzel şeyler olduğunu düşünüyorum inanç,hayal gücü ve sorduğunuz soruların vs. 
Yazdıklarımı cevap verilecek düzeyde görürseniz bir sonraki yorumunuzu büyük bir keyifle bekleyeceğim. 
 
 
Saygılarımla.

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

apoptozis

Yazar Hakkında:
"Bir bilimci için kendisine ve mesleğine güvensizlik getirmenin en kestirme yolunun-özellikle de gerekmediği halde-bilimin bütün sorulara yanıt verdiğini veya yakında verebileceğini,bilimsel yanıtları olmayan soruların ise soru olmadığını veya ‘uyduruk sorular’ olduğunu;bunları da ancak ahmakların sorup budalaların cevapladıklarını ilave etmektir. Bu şekilde düşünen bilimcilerin sayısı ne olursa olsun,artık çok azının bunları açıklayacak kadar akılsız ve kaba olduğunu görerek seviniyorum.Felsefi konularda deneyimli olan kişiler şunu iyi bilirler :Dinsel inançların ‘bilimsel’ açıdan eleştirilmesi,inançların ‘bilimsel’ açıdan savunulmasından daha az yanlış değildir. Sayfa 35-36 Öyleyse bilimci gerçeği arayandır.Gerçek, ulaşmaya çalıştığı şey,yüzünün dönük olduğu yöndür.Ancak, kesinlik onun erişimi dışındadır;yanıtlamak istediği sorunların bir çoğu doğal bilim dünyası dışında kalır.Yirminci Yüzyılın en büyük bilimcilerinden Jacques Lucie Monod’nun,bu bölümün başına koyduğum sözleri,bir bilimcinin her zaman gerçekleştireceği bir tutkuyu dile getiriyor;anlamaya çalışmak". Sayfa 104 Genç Bilim Adamına Öğütler
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
Sponsor Bağlantılar

Nbrsin: Ne yapıyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim