Okunma: 547 kez
1960
yıllarının ortasında Houston (Texas), Baylor üniversitesinde farmakolog olan
Prof. GEORGES UNGAR ilginç bir seri deneme yapmıştır. Fanus içerisine kapatılan
bir fare, belirli aralıklarla fanusun üzerindeki bir gongla rahatsız
edilmekteydi.
Bütün Beyinlerden Daha Eski Öğrenme “Beyinsiz
Öğrenme”
1.1.Belleğin temel taşı (RNA)
1960
yıllarının ortasında Houston (Texas), Baylor üniversitesinde farmakolog olan
Prof. GEORGES UNGAR ilginç bir seri deneme yapmıştır. Fanus içerisine kapatılan
bir fare, belirli aralıklarla fanusun üzerindeki bir gongla rahatsız
edilmekteydi. Fakat fare alışmaya yatkın bir hayvandır. Günler ve haftalarca
devam eden bu gong sesine belirli bir süre sonra alışmaya başlamıştır. Bu
şekilde alıştırılmış yüzlerce farenin beyni dondurularak saklanmış ve
içerisinde alışmayı sağlayan maddenin birikip birikmediği araştırılmaya
başlanmıştır. UNGAR’ın savına göre, canlılarda alışma ve öğrenme RNA birikimi
şeklinde sağlanmaktaydı. Değişik amaç için kullanmak üzere yapabildiğince çok
RNA izole etti. İkinci Dünya Savaşı sıralarında İsveç’li HOLGER HYDEN kalıtımın
biyolojik yapısının belleğin ruhsal yapısıyla paralellik gösterdiğini
kanıtlamıştı. Bir türün evrimsel gelişim süresi içinde öğrendikleri,
kalıtımla daha sonraki döllere aktarılmaktaydı “Türün belleği”. HYDEN, DNA’nın,
türün belleğinin, RNA’nın ise bireyin belleğinin oluşmasında rol oynadığını
ta o zamanlar savunmaktaydı. Yaptığı çalışmalarda eğitilmiş hayvanların
beynindeki RNA miktarının eğitilmeyenlere oranla çok daha fazla olması bu
yaklaşımı doğrulamıştır.
Daha sonra
ruhbilimci james mcconnell, yassı
solucanlarla (özellikle Planaria) denemeler
yapmıştır. Bir ışık uyarımının arkasından, yassı
solucanın vücuduna zayıf elektrik şoku verilmiştir. Belirli sürelerle (bir iki
dakikada bir) tekrarlanan bu denemenin sonucunda (bir iki hafta sonra), yassı
solucan ışığın yandığım görünce büzülmeye başlamış, yani ışıktan sonra elektrik
sokunun geleceğini öğrenmiştir. Eğitilen bu yassı solucanları öldürerek, etlerini
eğitilmemiş solucanlara yediren mcconnell,
eğitilmemiş solucanların, eğitilmişler gibi davrandığım hayretle gördü.
Bu etlerle beslenen eğitilmemiş solucanlar da ışıktan sonra elektrik sokunun
geleceğin! davranışlarıyla göstermekteydiler. Bu akıl almaz bir sonuçtu:
Bellek nakledilmişti. HYDEN'nın savma dayanarak, eğitilmiş yassı
solucanlardan çıkardığı RNA özütünü (ekstrakt’ını), eğitilmemişlere enjekte
ettiğinde, sonuç yine aynıydı. Eğitilmemişler ya kısa bir süre sonra ya da
anında eğitilmişler gibi davranıyorlardı. 1950 yıllarında yapılan bu
denemenin sonucuna inananların sayışı oldukça azdı. Amerika'da yayınlanan bir
mizah dergisinde "Profesörünüzü Yiyiniz" başlığı altındaki bir
yazı konuyu sansasyonel bir şekilde tekrar gündeme getirmiştir. Bunun üzerine
birçok laboratuarda yapılan denemeler, McCONNELL'in savının doğru olduğunu
kanıtlamıştır. [...aktardığım metine burada bir parantez eklemek isterim; lise
biyoloji derslerinden hatırlamışsınızdır; söz edilen yassı solucan örneğin
ikiye bölündüğünde, her parça kendini yeniler, iki solucan olur. Parçalar
çok küçükse rejenere olamaz. Ayrıca rejenerasyon elektrik şoku ve öğrenmeden
bağımsızdır; her Planaria vücudundan kopan parçasını yeniler.] Elektrik
şoku ve ışıkla eğitilmiş bir Planaria birkaç parçaya ayrılırsa; bir
zaman sonra her parça kendini rejenere ederek yeni bir hayvan yapar, ilginç
olanı beyni taşıyan baş kısmı eski alışkanlıkları hatırlamasının yanı sıra,
beyinle ilgisi olmayan kuyruk kısmından meydana gelen (yeni bir beyin oluşturan)
hayvan bu engram’mı, yani öğretileni hatırlayabilmektedir. Demek ki bir madde
bağlanmasıyla açıklanan bellek, sadece beyin hücrelerinde değil, aynı zamanda
vücut hücrelerinde de oluşmuştur.
Eğer bellek
RNA şeklinde ya da RNA aracılığıyla bağlanıyorsa, ribonukleaz enzimi ile
(yalnız RNA'yı temel taşlarına kadar parçalar, diğer bileşiklere etkisi yoktur)
bu engrammı bozmak mümkün olacaktır. Nitekim parçalanmış hayvanlar
ribonukleazlı bir suda yetiştirilirse beyin kısmım taşıyan parçanın belleğini
yitirmediği; diğer kısımdan gelişen hayvanların eski koşullanmayı
hatırlayamadığı görülmüştür. Keza vücut içerisine enjekte edilen RN-az
(ribonukleaz) da aynı etkiyi gösterir. Bu, belleğin RNA aracılığıyla
saklandığın ı göstermekle beraber tam kanıtlayamaz. Çünkü RN-az sadece
bellekle ilgili RNA'yı değil, tüm RNA'ları ve dolayısıyla protein sentezi için
gerekli olanları da parçalar. Bu nedenle bellek silinmesini ya da zayıflamasını
sadece RNA'ya bağlamak sakıncalı olabilir (bir protein bağı olmaması için de
neden yoktur!). Bundan sonraki tartışmalar, nakledilen maddenin salt bir
bellek nakli mi olduğu, yoksa var olan belleğin belirli bir doğrultuda
kuvvetlendirilmesi ve düzeltilmesi şeklinde mi olduğuydu? Bu tartışmalar
sürerken, 1965yılında UNGAR'ın yaptığı denemeler gündeme geldi.
1.1.1. Belleğin Nakli
ungar, eğitilen farelerden çıkardığı RNA özütünü
eğitilmemiş farelere enjekte etti. Enjekte edilen fare gong sesine tepki
göstermiyordu ya da çok kısa süren bir denemeden sonra alışıyordu, ungar, sonradan elde edilen bu
alışkanlığın bellek olarak naklini yeterli bulmuyordu. Bu nedenle ikinci bir
deneme daha yaptı. Doğuştan gelen bazı özelliklerim, eğitilmek suretiyle
değiştirerek bellek şeklinde nakletmeyi amaçladı. Fareler doğuştan gelen
bir özellikle ışıktan kaçarlar. Küçük bir kafesin içerisinde birbirine geçişti
iki bölme yapılmış; bölmenin biri karartılmış, diğeri aydınlık tutulmuştur.
Karanlık bölmedeki besin maddelerinin bulunduğu yere elektrik telleri döşenmiş
ve zayıf akım verilmiştir. Bir zaman sonra fareler, doğal yapılarına aykırı
olmakla beraber aydınlık bölmede kalmayı tercih etmeye başlamışlardır.
UNGAR'a göre "karanlıktan korkma maddesi"nin RNA şeklinde beyinde
bağlanmış olması gerekmektedir. Nitekim eğitilmiş farelerin beyinlerinden izole
edilen RNA eğitilmemiş farelere enjekte edildiğinde, tüm fareler önceden
eğitilmiş gibi, yani karanlık bölmede elektrik akımının varlığından
haberdarmış gibi davranmaya başlamışlardır. Bu
deneme ile kuşkuya meydan vermeyecek şekilde, çok özel bir durum için oluşan
bellek, kimyasal olarak bir canlıdan diğer canlıya nakledilmiştir.
Aynı atadan
çoğalmış fareler eğitildikten sonra eterle öldürülmüş; çok hızlı ameliyatla,
özel bölgelerden 1 gr. kadar beyinleri alınmış ve özel yöntemlerle RNA özütleri
(0.7-1.1 mgr) yapılmıştır. Vücut sıvısı içine hızlı alınsın diye bu özütler
diğer farelerin karın boşluğuna enjekte edilmiştir. Enjekte edilen bu farelerin
aynı koşullara çok daha hızlı uyum sağladıkları görülmüştür. Tam uyum görülmez;
çünkü özütleme yaparken ve karın boşluğundan emilirken birçok madde
yitirilmiştir. Hatta, belirli bir molekül şeklinde bağlanmış bellek engrammları
bu işlemler sırasında yapısal olarak bozulmalara uğramıştır. Bu öğrenme birçok
yönden aynı zamanda gerçekleştirilirse; örneğin, besinini bulurken ses, ışık,
koku ve renk faktörleri ayrı ayrı öğretilirse, sonuç çok daha kuvvetli olur.
Çünkü her öğretim simgesi için birikmiş mikro bellek, esas belleği oluşturur ve
çok şiddetli simgelerle öğrenilmiş bir bellekte ise RNA birikimi çok daha fazla
olur.
Japon
balıklarına elektrik şoku ile bazı şeyler öğretilebilir. Bu bellek
aylarca saklanır. Fakat eğitim sırasında ya da eğitimin hemen ardında puromycin
püskürtülür ya da bu maddeyle vücut ovulursa, belleğin oluşmadığı görülecektir.
Çünkü puromycin bir antibiyotiktir ve protein sentezini önler. Eğitimden 1 -2
saat sonra verilecek puromycin'in belleğe herhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Burada
belleğin protein şeklinde bağlandığı ve puromycin'in kısa süreli belleğin, uzun
süreli bellek haline geçmesini önlediği görülür.
Bu belleğin hangi maddelerden oluştuğu konusundaki tartışmalar bugüne dek
gelmektedir. ungar, yıllarca süren
karmaşık denemeler sonucunda, aydınlığa uyum yapmak için eğitilmiş farelerden
elde ettiği yeterince RNA'nın yanısıra, kimyasal olarak saflaştırılmış ve kendi
deyimiyle "S k o t o p h o b i n" Karanlıktan Korkutan Madde denen
yeni bir madde daha elde etti. Bu yeni madde çekirdek asidi değil, bir
proteindi. Özünde, bu şaşılacak bir sonuç değildi; çünkü proteinin sentezi de
RNA ile yapılmaktaydı. Demek ki yaşanılarak öğrenilen her olay RNA yardımı
ile beyinde özel bir protein bağı veya zinciri şeklinde resmediliyor ve bir iz
"E n g r a m m" halinde saklanıyordu. Daha sonra anımsanan olaylar,
bu bağlanan moleküllerin tekrar okunması şeklindeydi. ungar, bellek maddesi skotofobini laboratuarda yeniden yapmayı
başarmıştır (doğal olarak amino asitlerin sırası, taşıdığı bilgiye göre,
belirli bir dizilime sahiptir). Bu yapay madde farelere enjekte edildiğinde
yine karanlıktan korkma ve aydınlığı sevme ortaya çıkmaktadır. Eğer yapılan bu denemeler olayın açıklanmasında ilk
basamaklar ise, önümüzdeki yüzyıllarda yapay belleklerin sentezlenmesi
kaçınılmaz olacaktır. Belleğin RNA şeklinde bağlandığına dair kanıtlar
olmasına karşın, ayrıntılı bir açıklama için daha dikkatli olmak gerekir. Fakat
RNA'nın bellek için gerekli olduğunu kabul ettiğimizde, belleğin evrimsel
gelişiminde önemli bulgular ortaya çıkacaktır.
RNA'ca insan
beyninin doğumdan 40 yasma kadar zenginleştiği, 40 - 60 yaş aralığında sabit
kaldığı ve 60 yaşın üstünde, gittikçe azaldığı bilinmektedir, öğrenme
kapasitesi de bu RNA birikimine bir paralellik göstermektedir.
Bellek, beynin bir ürünü değildi; bundan iki milyar
yıl önce merkezi sinir sisteminin gelişmediği devirlerde, anılar yine bu
moleküller yardımıyla maddeleşiyordu. Beyin, bu yapı taşlarının bir araya
toplanmasıyla oluşmuştur. Bilindiği gibi, evrimde bütün zorluk bir mekanizmanın
ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi yalnız zaman meselesidir, Bellek ise ta
moleküler düzeyde yaratırken vardı, geliştirilmesi ise zamanla olmuştur. "Yani
bellek tüm beyinlerden daha eskidir".Bu, ruh denen kavramın ayrı bir güç
gibi düşünülmesini ve metabiyolojik olarak açıklanmasını ortadan kaldıracak
bir savdır. Daha önce değindiğimiz gibi
beynin en alt tabakalarında yatan bu jeolojik bellek birimleri, üst beyin
tarafından organize edilerek birey için en iyi şekilde kullanılmasına
çalışılır. Diğer ruhsal davranışlarımızı da aynı şekilde açıklamak için
elimizde kanıt yok! Fakat aynı düşünce sistemi içerisinde, her ruhsal
davranışın, ilkel birimler şeklinde, moleküler yaratılışa kadar uzanacağı ve bu
alt birimlerin büyük beyin tarafından organize edilmek suretiyle daha karmaşık
yapıların ortaya çıktığı savunulabilir.
1.2.TRANSDUKSiYONUN EVRiMDEKi ÖNEMİ
Bilgi ve
bellek her zaman yaşanılarak kazanılmayabılir; insanda bilgi alış-verişi bunun
tipik örneğidir. Hayvanlarda, sözle ve diğer iletişim (kominikasyon)
araçlarıyla bilgi ve bellek aktarımı, yüksek organizasyonlu hayvanların bir
kısmı hariç hemen hemen yok gibidir. Bazı davranışlar atalarının eğitimiyle
kazanılır. Fakat canlılar arasında kazanılmış deneyimlerin maddesel olarak
nakledilmesi geçmişte ve şimdi yapılmış mıdır? Bunun açıklamasını yapmadan önce
bazı araştırmaları gözden geçirmemiz gerekmektedir.
G. anderson, 1970 yılında, evrimde devrim
yapacak ve bizim ruhbilimimizi kökünden sarsacak bir araştırmayı
gerçekleştirdi. "Viral Transduksiyon == Virüsle Taşınma"nın evrimsel
açıdan ne denli önemli olduğunu buldu. Virüslerin ancak canlı hücrelerde
çoğalabileceğini biliyoruz. virüs girdiği hücreye, çok defa, kendi kalıtsal
materyalini bağlayarak, hücrenin sentezleme programım bozar ve virüsü
oluşturacak moleküllerin sentezinin yapılmasını sağlar. Meydana gelen yeni
virüsler diğer hücrelere girerek çoğalmalarına devam ederler (virüslere bkz.
!)[..kitabın virüslerle ilgili bölümü.]. 1958 yılında Amerika'lı
biyolog joshua lederberg, 1952
yılında gerçekleştirdiği bir çalışmadan dolayı Nobel aldı. Çalışmanın özeti
şuydu: Virüsler bir hücreden diğer hücreye geçerken, önce bulunduğu ve
çoğaldığı hücrenin kalıtsal materyalinden (DNA parçalarından) bir kısmım da
sürükleyerek götürebiliyordu. Bu olaya "Transduksiyon" denir. Daha sonra yapılan ayrıntılı çalışmalarda, taşınan bu
parçaların oldukça uzun olabileceği 3, 4 ve hatta 5 komple genin bu şekilde
taşınabileceği saptanmıştır.
anderson, 1970 yılında bu çalışmalara dayanarak dünyadaki
canlı türleri arasında, kalıtsal deneyimlerin, virüsler aracılığıyla
birbirlerine nakledilmelerinin, evrimde küçümsenemeyecek bir mekanizma
olduğunu ileriye sürdü. Bunun anlamı şudur:
Dünyadaki sayısız denebilecek canlıda meydana
gelecek bir kalıtsal değişiklik, bir buluş, bir gelişim, er veya geç diğer
canlılar tarafından kopya edilecektir. [.."Dünya gezegeni
üzerinde yaşıyan parazit canlılarıyla birlikte; tek bir canlıdır, tek canlıya
dönüşmektedir." diye düşünemez miyiz? bir parçasındaki değişimi
diğer tarafına aktaran ve gelişen bir canlı. Tabi benim yorumum konudan biraz,
hatta oldukça uzak gelebilir ama sonsuz uzayı düşününce dünya gezegenine tek
bir canlı demek yerindedir diye düşünüyorum. dünya binbir parçasından birinde
bulduğu birşeyi diğer parçalarına aktarmayı "öğrenmiş"] Bu açıklama
araştırıcıların gözlerindeki perdeyi kaldırdı. Dünyadaki tüm canlıların neden
aynı genetik kodu kullandıkları aydınlandı. Birinde. mutasyon-seleksiyon
mekanizmasına göre meydana gelen bir yenilik, ortak alfabeyi kullanan diğer
canlılar tarafından da kullanılabilecektir. Böylece bir virüs tarafından
saldırıya uğrayan hücre (eğer virüse karşı tam bir savunma mekanizmasına
sahipse), o virüs tarafından getirilen DNA parçasın kendi amacı için deneme
olanağını bulur. Belirli bir tür organizmada kalıtsal olarak meydana gelecek
ilerleme veya değişiklik, böylece diğer tüm canlıların emrine sunulabilecektir.
Madde değişimi için kullanılan binlerce enzimin takası ve evrensel kullanımı da
bu şekilde açıklanabilir. Fakat en büyük yardımı, evrimdeki gelişimlerin
açıklanmasındadır. Öyle ki, canlılığın ortaya çıkışından bugüne dek geçen 3
milyar yıl, bu denli gelişim ve dallanma için az bir zaman olarak kabul
ediliyordu. Mutasyon-seleksiyon mekanizmasının rastlantılara bağlı olarak
birhücreliden çok hücreliye, su yaşamından kara yaşamına geçmesi ve insana
kadar gelişmesi çok daha uzun bir zamana gereksinme gösterir. Çünkü ilkel bir
canlı türünün ve döllerinin değişimiyle (rastlantılarla) bu denli gelişmiş bir
canlı türünün ortaya çıkması çok büyük bir olasılığı gerektirmektedir. Bu da
bazı kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Halbuki herhangi bir canlı
türünde ve bir türün herhangi bir bireyinde meydana gelecek evrimsel (kalıtsal)
ilerleme veya değişim, yukarıda anlatılan şekilde diğer canlı türüne
aktanlabiliyorsa ve bu yenilik belirli ölçüde tüm canlıların hizmetine
sunulabiliyorsa, o zaman evrimsel değişimde çok büyük sıçramalar görülecektir.
Bu da bu kısa süre içerisinde neden bu kadar dallanma ve ilerlemenin ortaya
çıktığını açıklayabilir. Çünkü dünyadaki herhangi bir canlıya (sayısız denecek
kadar birey vardır denilebilir) tesadüfen rastlayan yenilik diğerlerine
aktarılabiliyordu. Yani bugün bizde hastalık yapan virüslerin akrabaları
(hastalık yapmayanları), insanın bu denli karmaşık olmasını ve gelişmesini
sağlayan en büyük faktör olarak varsayılmaktadır.
1.3. SOYUT DÜŞÜNCEYE GEÇİŞ
insanın en
büyük özellikleriden biri de soyut düşünebilmesidir. Soyut düşünmeye (abstraksiyon) ulaştıkça içgüdülerimizi daha etkin olarak
kontrol altına almaya başlıyoruz. Fakat uyarının çok güçlü olduğu
durumlarda bu soyut düşünme yitirilebilir (kızdığımızda,
korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda vs.). Bu konuda en
ilginç araştırma Freiburg'lu biyolog bernhard
hassenstein'o aittir. Kafesin içeri-sınde eğitilmiş bir kuş, bakıcısının
elinden besinim' almakta, özellikle un kurtlarını büyük bir iştahla yemektedir.
Bakıcı, kafesin kapışını açmakta ve kapının tam karşısına (aksi tarafına) gelen
kısımdaki tel örgünün önünde, elinde bulunan un kurtlarını kafese doğru
uzatmaktadır. Kuş, bu un kurtalarına ulaşmak için tel örgüyü zorlamakta veya
yırtmaya çalışmaktadır. Fakat açık kapıdan çıkıp bekçiye ulaşmayı
becerememektedir. Bakıcı elindeki kurtlarla birlikte tel örgüden yavaş yavaş
uzaklaşmaya başlarsa, belirli bir uzaklıktan sonra, kuş, açık kapıdan çıkıp
kurtlara ulaşabilmeyi düşünebilmektedir. Bu deneme çeşitli defalar
tekrarlanmış, her defasında aynı sonuçlar alınmıştır. Sonuç ilginçtir: Kuvvetli uyarı, kuşta, bir an önce besine
ulaşma içgüdüsünü uyandırmakta ve bu içgüdü o denli güçlü olmaktadır ki, kuş
daha önce öğrendiği, uçarak ve açık kapıdan çıkarak besine ulaşma deneyimini
kullanamamaktadır. Bakıcı yavaş yavaş
kafesten uzaklaştığında uyarı devam etmekte; fakat gittikçe zayıflamaktadır.
Belirli bir uzaklığa, yani zayıflığa ulaştığında,kuş, içgüdüsünün etkisinden
kurtularak, deneyimle öğrendiği yolu kullanmaya başlamaktadır.[..ingilizcedeki " to see big pitcure" "büyük
resmi görmek" ne güzel örnekliyor bu durumu.. olayların tamamını uzaktan
değerlendirince daha mantıklı çıkarımlarda bulunabiliyoruz. biraz uzaklaşıp
büyük resme bakmak yeterli...] Kızdığımızda,
korktuğumuzda ve eşeysel olarak uyarıldığımızda, davranışlarimızın bir çeşit
mantıksal çizginin dışarısına çıkması bu nedenledir. Gelişmişliğin
derecesi bu içgüdülerin büyük beynin kontrolü altında kullanılması (baskısı)
demektir. Soyut düşünme ise içgüdülerin azaldığı ölçüde evrimleşerek
gelişmiştir. Bu da çevre etkilerinin düşünce sistemimiz üzerindeki baskısı
kalktığı oranda gerçekleşebilir. Kitabın basında değindiğimiz gibi "beş duyunun dışında düşünme, gerçek düşünmedir"
sözcüğü bu anlamda kullanılmıştır. Soyut düşünme "Benliğin" ortaya
çıkmasını sağlar; çünkü çevreden soyutlanmaya başlamıştır.Benlik ise belleğin, öğrenme yeteneğinin, bilincin (şuurun),
deneyimlerin takasının, fantazisinin ve soyut düşünmenin bir kompleksi olarak
ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak çevremizdeki cisimleri
şekillendirebilme yeteneğini kazandık. Bu konuşmanın ilk adımıdır. Daha sonra
da konuşmayı harflerle şekillendirdik.
2.BİLİNCİN GELİŞMESI "Taş Devrinden Bir
Kesit"
2.1.NARKOZ ÎLE EVRİMSEL GERÇEKLERİN AÇIKLANMASI
Narkoz, canlıyı öldürmeden belirli duyuların uyuşturulması anlamında kullanılır.
Beyinin her bölgesi narkoz maddelerine farklı tepki gösterir. En tipik ve eski
narkoz, eterle bayıltmadır. Bir insan bu maddeyle bayıltırken değişik davranış
evreleri gösterir. Kural olarak beynimizde en son gelişmiş merkezler ve
bölgeler, daha eski olanlara göre, narkoz maddelerine ve diğer tehlikelere
karşı daha dayanıksızdır. Teknik bir aygıtın geliştirilmesiyle birlikte
bozulma olasılığının artması gibi.
Bir narkoz seansında, ilk olarak şuur (bilinç) yitirilir. Çünkü bilinç
beynin en son ve en karmaşık evrimsel aşamasıdır. Dolayısıyla narkoz maddesine
en az dayanaklıdır. Bilinçten sonra yitirilen ikinci duygu, korku ve
kendini savunma duygusudur. Dolayısıyla bilinci yitiren hasta ilk olarak
çırpınmaya, yırtınmaya ve bağırmaya başlar. Narkozun bu evresine 'Eksitasyon
Evresi' denir ve bu nedenle narkoz başlamadan önce, hasta, ellerinden ve
kollarından sıkıca bağlanır. Hasta bilincim yitirdiği için kendi cinnetinden ve
durumundan habersizdir, ilk evrede büyük beyin, yani
beynimizin en üst tabakası uyuşturulmuştur; dolayısıyla bilincimizi
yitirmişizdir. Bunun üzerine daha alttaki beyin tabakası, yani beyin kökü
'lüzum üzerine" komutayı eline almıştır.
Beyin kökü, beynin eski kısımlarındandır; balıklarda ve sürüngenlerde de
gelişmiştir (Şekil 8.2)[...şekli burada aktaramıyorum. Omurgalı
hayvanlarda; köpek balığı, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenlerde, kuşlarda
ve memelilerde beyin yapısını gösteriyor. bence hepsi de birbirine benziyor. ]Büyük beyne göre daha eski ve daha az
karmaşık olduğu için, karşı koyma gücü daha fazladır. Bu bölge içerisinde
içgüdü ve kalıtsal tepkimelerin merkezi bulunur. Çevrenin uyarmalarına karşı
otomatik olarak cevap verilmesi sağlanır.
İnsanda bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin süzgecinden geçtikten
sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı hallerde büyük beynin yargılaması
sonucu baskı altında tutulabilir, örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın
bir demir parçasını elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız gibi. Eksitasyon
evresinde büyük beynin yargılayıcı-süzücü özelliği kalktığı için, beyin kökü
tamamen kalıtsal özelliklerin! göstermeye başlar. Bu nedenle artan narkoz
zehirinden kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve bağırma hareketleri
ortaya çıkar. Hasta bu hareketlerin hiçbirini bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu
durumda ameliyat yapılamaz. Dolayısıyla anestezist narkoz maddesini vermeye
devam etmelidir. Eter miktarı kanda gittikçe yükselir
ve belirli bir düzeye ulaştığında beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü ve
refleksleri durdurur. Hasta yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer.
Ameliyat bu evrede başlar. anestezi uzmanının becerisi, ameliyat boyunca
hastayı daha fazla uyuşturmadan bu evrede devamlı tutmaktır.
Büyük beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen
uyuşuktur. Fakat beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala
uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum sisteminin, sıcaklık ve
diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal öneme sahip otomatik düzenleyici
merkezleri bulunur. Bu merkezler bireyin biyolojik olarak yaşamasını
devam ettirirler. Diğer beyin bölgelerine göre çok daha dayanıklıdırlar. Bu
nedenle bir bireyi öldürmeden bayıltmak mümkündür. Bugün ameliyatlarda çok
daha etkin narkoz maddeleri kullanıldığı için. eksitasyon (çırpınma) evresi
hemen hemen hiç -görülmez. Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik)
genişliğinin fazla olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri
uyuşturmadan, acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir.
Narkoza göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı arasında bir ilişki kurulursa
en karmaşık ve en yeni kısminin üstte, en kaba ve en eski kısminin da altta
olduğu görülür (Şekil 8.2).[şekli burada aktaramıyorum. Omurgalı hayvanlarda;
köpek balığı, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenlerde, kuşlarda ve
memelilerde beyin yapısını gösteriyor. bencehepsi de birbirine benziyor] En içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen
merkezlerin bulunduğunu söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim
süreci içerisinde dış çevrenin etkisinden koparak iç çevrenin etkisi altına
girmiştir. En eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su mikalarım düzenleyen
ve kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü sıvının yoğunluğunu, dokulardaki su
miktarım, ter salgılamasını ve susuzluk duygusuyla ortaya çıkan su alınmasını
koordine eder. Yine aynı tabakada sıcaklık düzenleyen
merkez bulunur. Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin sıcaklık
değişimlerinden etkilenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde değişimi sabit
hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden
büyük ölçüde kurtularak kendibaşına hareket etmeyi ve bireysel bilincin
(benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze
ısı gözü de denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici mekanizmayı
çalıştırır. Eğer ısınırsak, su içeriz ve terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız.
Burada su miktarı ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu gibi
bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması gereklidir. ısındığımızda yüzümüz
kızarır; çünkü derideki kılcal damarlar genişletilerek vücudumuzun iç
tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye taşınarak bir radyatörde olduğu
gibi soğutulması sağlanır. Soğukta renk uçuklaşır ve titreme başlar. Merkez,
kas hareketlerin! hızlandırarak fazla ısının açığa çıkmasını sağlar.
Dolayısıyla ek besine gereksinmemiz olur. Soğukta daha çok acıkmamızın nedeni
budur. Keza bu beyin katmanında, tepe gözden değişerek bez özelliği kazanmış
epifiz bulunur. Epifizin salgıları, dış ortama bağımlı olmadan, vücudun
gelişmesi için zaman düzentenmesini sağlar.
Sonuncu bölgenin üzerinde de beyin kokunun üst kısmı
"büyük gangliyon kökleri" ve "thalamus" bulunur. Milyonlarca
sinir hücresinin bir araya gelmesiyle, bir zamanlar öğrenilen işlevlerin, bir
çeşit bilgisayar merkezini oluşturur. Kaba bir
tanımlama ile, beynin bu kısmı, geçmiş atalarımızın deneyimlerinin
programlandığı ve depolandığı bir yerdir. Bu program, dış uyarılar
sonucu belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasını sağlar, örneğin, düşmanca
bir bakış veya tavıra veya karşı eşeyden bir bireyin yaptığı kura, İlgili
hormonları salgılayacak programı devreye sokmakla (daha önce hazırlanmış programı)
yanıt verilir ve bu da belirli davranış şekillerinin ortaya çıkmasına neden
olur. Daha önce, narkoz sırasında hastanın bilinçsiz
olarak kendini savunması ve kaçma hareketinde bulunması gibi.
2.2.KOŞULLANDIRMA
Bu otomatik programlamanın üzerinde yapılan çalışmaların en görkemlisi 1962
yılında ölen davranış araştıncısı ERICH VON HOLST'un tavuklarda yaptığı
denemelerdir. HOLST, bayıltılmış tavukların beynine
uçları çıplak; fakat yanları lakla izole edilmiş saç inceliğinde teller soktu. Birkaç
sene denemede tutulan hayvanları, bu teller rahatsız etmiyordu. Tellerin ucu,
işlevi tanımlanmak istenen beyin kısmına sokulmuştu.
Tellerden gönderilen çok zayıf akımlar, hayvanda, sanki dışarıdan herhangi bir
impuls almış gibi tepkiler meydana getiriyordu, impulsun verildiği yere ve
şiddetine göre tavuklar uzaktan kumandalı bir robot gibi hareket
ettirilebiliyordu. Sonuç şuydu:
Telin uçunun girdiği beyin kısmı, akım verilince. depo
ettiği programı devreye sokuyordu. Belirli yerler uyarıldığında
horozlar, sanki bir düşman varmış gibi, kanatlarım germeye, yeri eşelemeye,
gaklamaya ve mahmuzlarıyla saldınya geçiyordu. Horoz, düşmanına karşı
programlanmış tüm tepki silsilesini gösteriyordu. Fakat
bu yapay uyarı sırasında tilki, sansar veya diğer bir düşmanca hayali, gerçek
gibi görüyor muydu ya da hangisini, nasıl görüyordu? Bunun yanıtım
hiçbir zaman kesin olarak veremeyiz. Bu evrede elektrik (uyarı) kesilince,
sonuç daha da ilginçti. Birdenbire sakinleşen horoz, ilk olarak şaşkın
bakışlarla düşmanını arıyordu ve daha sonra zafer ötüşleri çıkarıyordu.
Hiç bir beyin kendine ulaşan impulsun (uyarının) doğal mı yoksa yapay bir
kaynaktan mı geldiğini anlayamaz, insanı da ameliyat
sırasında veya bayıltmadan bu şekilde yapay olarak uyardığımızda değişik
tepkiler gözleyebiliriz, örneğin, görme
merkezini uyardığımızda renkli şimşekten, manzaraya kadar değişik görüntüler
elde edebileceğimiz gibi; diğer bir bölgeyi
uyardığımızda hastanın sesli olarak devamlı güldüğünü görürüz. Üzerinde
deneme yapılan canlı bunun yapay mı yoksa doğal mı olduğunu anlayamaz. Tavuklarda, bu yolla, birdenbire, kızana gelme, dövüşme,
temizlenme, doyma, acıkma, uyuma vs. yaratılabilmiştir. Bu, birçok
hareketin yaratılışımızdan bugüne dek evrimsel aşamalar şeklinde programlanarak
depolandığım göstermektedir. Çünkü değişik türler arasında aynı olaya gösterilen
tepkiler açısından benzerlikler vardır (özellikle kızmada, korkmada vs.'de).
Mutasyonlarla ortaya çıkan değişik davranışların doğal
seleksiyonla ayıklanması sonucunda, bir türün ataları ve geçmiş dölleri boyunca
belirlenmiş bir tepki mekanizması yaratılmış ve benzer durumlarda bu
mekanizmanın harekete geçirilmesi, o canlının davranışlarının doğmasına neden
olmuştur. Evrim süresince bu mekanizma geliştirilmiş ve davranış
programı gittikçe zenginleştirilerek çevreye uyum daha güçlü olarak
sağlanmıştır. Çekirdeksiz hücreden tutun da, hücresel simbiyozise (fotosentezin
ve oksijenli solunumun ortaya çıkışı) ve çok hücreliliğe geçişin tüm
kademelerindeki deney birikimi ve davranış çeşitleri (mutasyon ve seleksiyon
mekanizmasıyla arta kalan) bugünkü bünyemize davranış programı olarak
verilmiştir. Biz bu davranışları içgüdü, doğal itilim (şevki tabii), doğuştan
gibi terimlerle açıklamaya çalışırız. İnsanlar içgüdüye sahip olmakla
beraber, diğer hayvanlarda olduğu kadar geniş ölçüde kullanamaz, işte insanın
içgüdülerini kullanamaması, onun zeki olmasını sağlamıştır.
Örneğin, soğuğun ne zaman geleceğini bilmediği halde, yolunu şaşırmadan güneye
göç eden bir kuşun içgüdüsü bizde yoktur. Fakat gelişen büyük beynin dış kısmı
(korteks), bize, bilinci ve kendi içgüdülerimizi yaşayarak öğrenmemize olanak
vermiştir. Sevincimizi, üzüntümüzü, korkularımızı, açlığımızı, susuzluğumuzu,
eşeysel çekimi ve diğer birçok davranışımızı bu şekilde yaşayarak öğreniriz.
Hatta bazılarımızın kurbağanın yumuşak ve kaygan derisini bir güzellik otarak
kabul ederken, bazılarımızın nefret etmesi bu kazanılan özelliğin ilginç bir
yanıdır. Taş devrinin başlamasıyla birlikte ve ondan belirli bir süre önce
deneyimlerimize dayanılarak kazandığımız bireysel bilgi birikimi, içgüdülerin
yerini almaya başlamış ve geçmişte içgüdü olarak belirtilen kazanılmış
davranışlar, yeni durumun sadece yapıtaşı ve malzemesi olarak kullanılmaya
başlanmıştır, içgüdü yerini zekaya, bilgiye bırakmaya başlamıştır.
Vücuttan bir kablo demeti şeklinde sinirleri getiren omuriliğin ön kısmı
gelişerek ilk olarak vejetatif merkezleri, daha sonra geçen yüz milyonlarca
yılda sinir hücrelerinin yoğunlaşması ile beyin
kökünü meydana getirmiştir. Bu bölgenin
de gelişmesiyle büyük beyin meydana gelmiştir.
Beyin kökünün üzerindeki ilk ek yapı, balıklarda sadece koku alma ödevini gören kısımdır. Bu ek yapı daha
sonra tahmin edilemeyecek kadar gelişerek büyük beyni
yapar, ilk defa maymunlarda büyük beyin diğer
tüm beyin kısımlarım örtecek kadar büyümüştür .
Buna paralel otarak işlevleri de gittikçe organize olmaya başlar, insanda
beynin dış yüzü o kadar büyümüştür ki, kafatasında yer
bulabilmek için kıvrımlar meydana getirmiştir. Buna bağlı olarak sinir
hücreleri arasındaki sinaps sayısında da çok büyük
artmalar ortaya çıkmıştır. Abstrak (soyut)
düşünmenin bu sinaps sayışma bağlı olarak gelişme gösterdiği bilinmektedir.
Ancak bu organizasyona ulaşmış beyin, çevreyi objektif olarak tanıyabilme
gücüne ulaşmıştır.Bu bilincin kendisiydi. Bu bilinç gökten gelmemişti;
en az dört milyar yılın denenerek-seçilerek birikmiş görkemli bir tortusuydu.
Geçmişteki sayısız atanın, sabırla, özveriyle biriktirdiği deneyimlerinin
ürünüydü. Bireylerin kazandığı bu kalıtsal deneyimlerin eşgüdümü
(koordinasyonu) bilincin ve bir anlamda ruhun ortaya çıkmasına neden oldu. Ruh,
bireye özgü gibi görünmesine karşın, geçmiş tüm ataların kalıtsal mirasını
taşır. Ulaştığı en son aşama ise, atalarından miras aldığı bilgi ve program
birikiminin eşgüdümü ile ortaya çıkan yargı, yorumlama ve yaratma niteliğidir.
Daha sonra göreceğimiz gibi gelecekte bu gelişmenin en son aşaması evrensel
düşünmenin ortaya çıkması olacaktır. Çünkü evrendeki her değer, her yapı,
her varlık bu düşünmenin bir halkasını oluşturacaktır.

Etiketler:
Bilimler
Biyoloji
Psiko-Sosyal Evrim
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |