Okunma: 1191 kez
“Sigmund Freud, psikiyatride “psikanaliz” adı verilen bir yöntem geliştirdi. Buna göre, ruhsal sorunların kaynağını, hastaların bastırdıkları ve bilinçaltına ittikleri sorunlarda aradı. Hastaların bilinçaltındaki duygularını yüzeye çıkarmaya dayalı “psikoterapi” adı verilen bir yöntemle hastalarını iyileştirmeye çalıştı.”
( www.genbilim.com )
Freud
Freud, kendi bilinçdışında, resmi bilincin dışındaki bölgede yeni bir ülke, yeni bir kıta, anakara keşfettiğini ve bu yüzden de psikolojinin bir tür Kristof Kolomb’u olduğunu düşünmüştür. Ayrıca içinde öteden beri kımıldamakta olan, çocukluk yaşlarında babasından duyduğu, babasına hakaret edildiği anısı vardır. 12 yaşlarında birlikte gezerlerken, babası eski bir anısını anlatır; yolda bir Hıristiyan’la karşılaştığını, Hıristiyan’ın kendisinin kafasındaki şapkayı alıp çamura attığını ve onun da sessizce yerden o şapkayı alıp, tekrar giyip gittiğini anlatmıştır. Freud’un kafasında o günden bu güne kahramanlara özgü, bir yanıt alamadığı ve Roma’yı kuşatan Hıristiyanlardan bunun öcünü alacak Hanibal gibi, Roma’yı kuşatmak düşüncesi vardır.
Bu düşünce, ‘Düş Yorumu’ adlı eserinden sonra bir kez daha, çok bariz bir şekilde ortaya çıkar. Şöyle ki, o zamana kadar Freud’un kafasındaki gizemli kent Roma’dır. Tıpkı Hanibal gibi, Roma’nın kuzeyindeki bir köyde, Hanibal’in konakladığı köyde kalır, Roma’ya gitmez, gidemez. Ne zaman ki Düş Yorumu yayınlanır, hiç olmazsa bilim çevrelerinde gereken ilgiyi görür, o zaman Freud yeni bir Roma gezisine çıkar ve bu kez Roma’ya gider. Yani bir anlamda kitabıyla Roma’yı keşfetmiştir ya da Roma’nın yıkılmasına neden olacak birtakım şeyleri, kültür bazında ortaya koymuştur. Artık Katolik Kilisesi eski Katolik Kilisesi olmayacaktır onun kanısına göre. Çünkü insanın, insanların psikolojilerini değiştirmeye başlamıştır Freud..
Düş Yorumu’nu yazarken, Freud’un masasının üstünde, bir tarafında, Roma kentinin topografik haritaları vardır. Ortada küçük not defteri, öbür tarafta da Truva’nın arkeolojik kazılarını gösteren haritalar vardır. Freud psişenin katmanlarına inmek için bir yandan Schliemann’ın getirdiği Truva (Troya, Troia) kazılarının notlarını okurken, öbür taraftan da Roma’nın kazılarına bakmaktadır. Yani Truva’daki bulgulardan esinlenerek Roma’yı katman katman kazmakta, en dipteki Roma Dörtgeni’ne kadar inmektedir, “Ben bu Katolik Kilisesi’nin dibini oyacağım” demektedir sanki. Roma aslında Freud’un arkeolojik gezilerinin de başlangıcı oldu. Zaten Roma gezisi ya da genel olarak geziler Freud’un puro dışında ikinci büyük tutkusudur. En zamansız anlarda bile yeni bir şeyler görmek, yeni ülkeler tanımak gibi bir aşkı vardı. Bilebildiğimiz kadarıyla geziye çıkarken her zaman yanında birinin olmasını özellikle ister. Bu geziler genelde eşi Martha’nın kız kardeşi Minna eşliğinde olmuştur. Freud, Roma’da kaldığı hemen hemen her gün San Pietro in Vincoli kilisesinde bulunan Michelangelo’nun ünlü Musa heykelini ziyaret etmiş, onun önünde saatlerce kalmış, adeta Musa ile konuşmuştur. Sonra bu konuşma ilerde Freud’un tarihsel romanının yazılmasının başlangıcını oluşturmuştur.Freud’un bir de Akropol seyahati var Yunanistan’a. Akropol’e gittiği zaman Freud birdenbire kendisini gerçek bir psikoz içinde duyumsamıştır. Tam olarak ‘gerçeklerle ilginin koptuğu’ bir durum yaşamıştır ve kendisinin kim olduğunu, kimliğini, ne yaptığını, ne iş yaptığını hepsini birden yitirdiği, yabancılaşma sendromu adını verdiği bir ruhsal durumla karşılaşmıştır.
Freud, bilinçdışını, bilinçaltını, ön bilinci -bir zamanlar kendi kullandığı tabirlerle- bilinci hem kendisine, hem okurlarına daha iyi anlatabilmek için ilk önce teleskop benzetmesini kullanmıştır. İç içe girdiği zaman tek bir parça olan, açıldığı zaman en az üç parçanın bir araya gelmesiyle uzun bir dürbün haline gelen teleskopa benzetmiştir bilinç yapılanmasını. Ancak, bu çok fazla sürmemiş, arkeolojinin etkisi, arkeolojiye olan tutkusu ve arkeolojik bulguları biriktirme düşkünlüğü, onun psikolojiyi açıklamada arkeoloji benzetmesini kullanmakta karar kılmasına yol açmıştır. Çocukluk yaşantılarının, ergin insanın güncel yaşamını açıklamada çok önemli bulgular olduğu saptandıktan sonra, yaşanan güncel hayatın psikopatolojisini anlamada da geçmiş yaşantıların, geçmiş kültürlerin, arkeolojik bulguların önemi gittikçe belirginleşmiştir ve arkeolojiyle psikoloji arasında, sonradan Freud’un sürekli altını çizeceği psiko-arkeoloji bağlantısı ortaya çıkmıştır. Tam da Freud bunlarla uğraşırken Girit ve Truva bulgularının yayınlanması, Mısır’daki yeni bulgular, Roma’daki, Pompei’deki yeni bulgular Freud’un arkeolojiye olan tutkunluğunu artırmıştır.
Pompei ile Freud’un ilişkisi çok özel bir ilişki. Freud kendini iç mekana hapsettiği dönemlerde odasını bir müze haline getirmiştir. Bu müzenin içine kapanır, büyük çoğunluğu orijinal olan, en az birkaç bin arkeolojik kalıntı ile oluşturduğu bu müzede, hastalarında, en temeldeki, bilinçdışındaki belirtileri, bir tür Truva hazinesini keşfedercesine kat kat kazmaya çalışırdı. Bu sırada tam oturduğu koltuğun karşısındaki duvarda bir rölyef vardır. Gradiva Rölyefi olarak, hem psikoloji hem de edebiyat tarihine geçen, sonraları bütün kültür tarihinin vazgeçilmez başyapıtlarından biri olan Gradiva’yı seyretmeye başlar. Nikotine olan tutkunluğuyla Gradiva’ya olan tutkunluğunun neredeyse at başı gittiğini söyler. Bir puro içer, dumanını üfler ve Gradiva’nın yürüyüşünün ardına takılır.
Gradiva
Pompei kadar önemli bir diğer yer de Truva Freud için. Neredeyse Freud’un yaşamında en çok kıskandığı insanlardan biri Schliemann olmuştur. O’nun bulguları, onun çağ açıcı kazıları Freud’u inanılmaz etkilemiştir. Schliemann’ın biyografisi Freud’unkine bir ölçüde benzerlik gösterir. O da çocukluk yaşlarında babasının kendisine verdiği bir Resimli Dünya Tarihi’nden Homeros’un İlyada (İlias) Destanı’nı okur ve orada bir ressamın sanal olarak çizdiği Truva harabelerinin gerçek olup olmadığını babasına sorar. Babası, çizimlerin hayal ürünü olduğunu, bu konuda hiçbir şeyin bilinmediğini söyler. Schliemann, “Bu kadar güzel şeylerin hayal ürünü olması mümkün değil, ben bunları bir gün mutlaka bulacağım” diye şaşırtıcı bir öngörüyle ve ısrarla, henüz çocukluk yaşında, hızla Grekçe öğrenir. Zaten dil öğrenme konusunda tam bir yetenektir. Grekçe’yle, Rusça’yla, Latince’yle, Almanca’yla ve bir miktar Türkçe’yle Homeros’u ezbere okuyacak kadar bilir.
Schliemann 46-48 yaşlarında “Şimdiye kadar para kazanmak için çalıştım, bundan sonra düşlerimi gerçekleştirmek için çalışacağım” diyerek, bütün işlerini bırakıp Korfu Adası’na gelir ve Homeros’un destanlarından iz sürmeye başlar.
Burada Odysseus’un izini sürmeye başlar ve Homeros’un kendisini yanıltmadığını görür. Homeros şaşırtıcı ölçülerde doğru noktaları vermiştir destanlarında. Oradan Çanakkale’ye geçer. Schliemann geldiği zaman, bugünkü Truva harabelerinin bulunduğu yerde arkeologlar kazı yapmaktadırlar. Schliemann arkeolog değildir, sadece çılgın bir Homeros hayranıdır ve güvenir ona. “Homer yalan söylemez ve Homer insanı aldatmaz” diye yazar.
İngilizlerin çeşitli yerlerde yapmakta olduğu kazıların yanlış bölgelerde olduğunu düşünür. Burada ona çıkış noktası da Homeros’tur yine. Homeros, Akhilleus (Achilles, Achilleus, Akhilles, Aşil) ile Hektor’un ünlü savaşlarını anlatırken, Hektor’un arkasında bulunan dağların ya da bugün Kara Menderes adıyla anılan nehirlerin, destan kahramanlarının sağında mı, solunda mı olduğunu, inanılmaz bir doğrulukla anlatır. Schliemann buraları gezer ve Truva’nın bulunması gereken yeri gösterir ve orada bugün, “Schliemann yarığı” diye adlandırılan, arkeoloji bilimi bakımından hatalı bulunan bir kazı yapar. Bazı şansların da iyi gitmesiyle gerçekten Priamos’un hazinesi dediği, hazineyi bulur ki Freud bu buluntuları ayrıntılarıyla ezberlemiştir ve kendisini sürekli olarak Schliemann’a benzetir. “Ben de psikolojinin Schliemann’ıyım” der. “Katman katman bilinçdışına ineceğim ve Priamos’un hazinesini bulacağım” diye arkadaşlarına, dostlarına yazdığı mektuplarda belirtir.
Schliemann’ın çocukluk tutkusu, mitolojiye olan tutkusu, Homeros’a olan tutkusu, arkeolojiye olan tutkusunu getirir. Schliemann tutkuları Freud’a yansır. Freud’un da Antik Grek trajedilerine yaklaşmasının ana nedenlerinden biri olur, O’nu Sofokles’e, yani Oidipus Kompleksine yaklaştırır, yani psikanalize yaklaştırır ve bu şekilde devam edip sanatçıların üzerinden tekrar dünya kültürüne yansır.
Son olarak,
Amerikalı bir şair, yazar Hilda Doolittle’ın anıları var Freud’la ilgili olarak: “Ben, bu büyük üstatla konuşmak için muayene odasına girdiğimde, raflarda, masaların üzerinde, kitaplıkların içine doldurulmuş binlerce tarihi kalıntının tanıklığında, neredeyse tarihin gözetiminde yaşam öykümü anlatmaya başladım.”

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Freud
Schliemann ve Psiko-Arkeoloji
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |