GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Bilişim arrow Kürt Sorunu; Ülkemin Sorunu Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Şub 19 2008
Kürt Sorunu; Ülkemin Sorunu Yazdır E-posta
(4 Oy)



Erdost Yüksel   
Salı, 19 Şubat 2008
Okunma: 1521 kez

Ne zaman bir şeyler yazmaya karar versem, pek sevgili Muhittin Ataman [*] Hocamın Okumalar, yazmaların yakıtıdır sözü aklıma gelir ve şöyle yorumlarım kendimce güzel hocamın bu güzel sözünü; Nasıl ki gülmelere değer kazandıran ağlamalarsa, yazmalara değer kazandıran da okumalardır. Bir başka ve Can Yücel üstadın hoşlanacağı deyişle söylemek gerekirse de; Nasıl ki ağlamayı bilmeyenin gülüşünden de bi bok olmaz ise okumayı bilmeyenin de yazdığından bi bok olmaz. Her şeyden önce yazmak çok ciddi bir iş; yazar olmaksa apayrı bir şey. ( www.genbilim.com )

 Yazar adam, söyleyecek bir sözü, paylaşacağı, çözüm üretmeye çalışacağı bir derdi olan adamdır. Yani ilkin, çıkarmalı kınından kalemini, doğrultmalı karanlığa, kalem olmalı el feneri ve hafife almamalı Don Kişotu, onu yazan Cervantesi. Sonrasında ise yazarın en belirgin kişiliğidir muhalif hali. Doğruyu savunmak, yanlışı eleştirmektir, takip etmemektir görevi, düzeni. Günümüzde de düzenin içinde düzen karşıtıdır yeri, olabildiğince karıştırmalıdır beyinleri ve olmamalıdır düzenin bekçisi. Bunları dedikten sonra da yazmaya devam etmeli erdost halli ve yeni tanışılan bir dev adamın önerisinde olduğu gibi, bir an evvel gelinmeli ana çatışma bölgelerine, girizgâhta bahsedilesi

Evet, benim bir derdim var! Her dert gibi iç acıtan, yürek burkan ve bir o kadar da iteleyici güç olan. Bir ünidersite[1] düşünün; yurdun dört bir yanından birçok etnisiteye mensup öğrencisi olsun. Böylesi bir durumda, öznelliğinden arınmış düşüncelerle dersini anlatarak öğrencileri ile etkileşimde olması gereken hoca (ehil, danışılan kişi anlamına gelir oysa) biri gerisiyle düşünüp ağzıyla konuştuğundan olsa gerek höykürüyor; Kürt yoktur, Kürtçe yoktur.

Bir insana uygulanabilecek en büyük şiddet, dilini konuşmasına izin vermemekse eğer, konusunda ehlihibre olması gereken bu hocanın potansiyel hatta dışavurum bir elezerden farkının olmadığını görmekteyiz. Dersin adı vatandaşlık bilgisi, konusu ise etnisite ve üniter yapıdır. Yılsonunda ise öğrenciler; milliyetçi ruhu yüksek, bir başka deyişle darbe dönemlerinde gözde olan birkaç marşı, ağız birliğiyle okumaya zorlanarak dersten geçmişlerdir. Bir ünidersitede, göreni şok, yaşayanı yök edici bir vatandaşlık bilgisi dersinin daha sonuna gelinmiş, vatana/millete hayırlı ve bir o kadar da yök mantıklı evlatlar yetiştirilmiştir. Yeni sürü eğitime hazırdır örtmenim !

Yukarıdaki bölümde bunlar olurken durum, Türkiye genelinde de pek farklı sayılmazdı. Ülkemin doğusunda hayata, daha son ıkıntı gerçekleşmeden yenik başlayan çocukların yapacakları potansiyel haylazlıklar, devlete ve batıda olması batılı olmasına yetip de artacak ahalisine çoktan yaramaz olmuştu bile. Özetle devlet, batılı ahalisi için sığınılacak ve güven uyandıran bir çatı iken, doğu tebaası içinse yalnızca bir tavandı. Hiç kimse kaderinden kaçamaz Sorunu, sevginin çözeceği bir konuda apokaliptik bir yaklaşım içinde olmanın eseri bu söz, ülkemin en büyük çıkmazıdır.

Sonrasında ise, mottosunu silah olarak yönelttiği kişi sen hubris hastalığına tutulmuşsun, bu kaderi biz yazmadık, bozacak olan biziz derse eğer ötekidir, çatışma gerektirir ve ezilmelidir. Evet, üzülerek de olsa söylemek gerekirse eğer Türkiyenin Doğu ve genel olarak Kürt tebaasıyla arasındaki ilişki de temelinde böyledir. Türkiyenin kuruluş aşamasına ve Kürt Sorununun ortaya çıkışına baktığımızda, Türkiyenin, temellerini kendisinin attığı ve adına misak-ı Milli denen sınırlarda Müslüman nüfus ağırlıklı ve birçok etnisiteye mensup, üniter yapıda bir devlet hüviyeti ile hayata gözlerini açtığını görmekteyiz [2]. Ancak zamanla Batıya, daha doğrusu gelişimine ayak uydurma sürecinde Mustafa Kemal'in kendi gerçekliğini bilmesine eklediği onurlu ve güdümsüz duruş yavaş yavaş dolanımdan kalkmış, Türkiye de, Batının pazarlama ideolojilerinin güdümüne ve kıçı kırık yardımlarının etkisine girmiştir. Buna, Devlet politikalarının katı/kati hali, çözüm ve var olma metodu olarak da köktenciliğin seçilmesinin eklenmesiyle, artık birçok etnisiteye mensup insanın bir arada ve eşit yaşadığı bir coğrafyadan çok, kendi ülkesinin batısını, batıya uydurmaya çalışan bir devlet görüntüsündedir. Buz dağının görünmeyen kısmında ise gelişmemiş ekonomi, kültürel ve siyasi baskı ile beslenen koca bir azınlık sorunu gümbür gümbür gelmektedir.

Unutmamak gerekir ki hegemon güçler etkilerini hissettirmek istedikleri hemen her coğrafyada azınlıkları bir araç olarak kullanmışlardır [3]. Bu kural, devletler -özellikle de güçlü olanları- için bir payidarlık gereksinimi, bir var oluş ilkesidir. Orta Doğu coğrafyasına baktığımızda da devletsiz bir etnisiteye bağlı bir azınlık görebiliriz; Kürtler... Peki, kimdir bu Kürtler! Hızlandırılmış bir anlatıyla Kürtler, Orta Doğu coğrafyasının otokton halklarından birisi ve Hint-Avrupa ailesine mensup İrani bir kavimdir. Soylarının M.Ö. 1000li yıllarında kurulan ve yine M.Ö. 550 yılına doğru Ahemenilerin [4] egemenliği altına giren Med İmparatorluğuna dayandığına inanılır. Sonrasında, Kürtlerin varlıklarını Pers Uygarlığı altında da yaşatmış olup, bölgeye hâkim olan bütün uygarlıklarla etkileşim halinde olarak günümüze kadar Orta Doğu coğrafyasında yer alan bir halk olduğunu söyleyebiliriz [5].

Kürt kelimesi ise ilk kez büyük Selçuklular döneminde ortaya çıkmıştır. Türklere Anadolunun kapısını açmakla ünlü Malazgirt Savaşında rol almışlardır ancak en önemli görevleri Çaldıran Seferinde olmuştur. Kürtlerin tam anlamıyla İslamlaşması ise 19. yüzyılda tasavvuf eliyle olmuştur. 2. Mahmut dönemine kadar seküler beylikler hüküm sürmüşken, 2. Abdülhamit döneminde İslam Birliği fikrinin ve merkezileşme sürecinin etkisiyle İslamlaşma, Kürt coğrafyasında başlamış, bütün Kürt beyleri İstanbula çağrılarak Tunusa sürgüne, çocukları da ayan meclisine gönderilmiştir. Bu olayla beraber coğrafyada büyük bir güç boşluğu oluşmuş ve bu boşluğu tarikat şeyhleri doldurmuştur. Bu süreçten itibaren seküler (dünyevi) beyler ve ruhani şeyhler arasında bir rekabet oluşmuştur. 1920ye kadar din ön plandayken, 1923te cumhuriyetin ilanından sonra Kürt gruplarında hoşnutsuzlukların başlamasıyla, milliyetçi bir oluşum da ortaya çıkmaya başlamıştır .

Asıl büyük isyan kırılması 1920de olacak ve 1925te Şeyh Sait isyanı vuku bulacaktır. Ağrı ve Dersim de büyük isyanlardandır. Büyük Dersim isyanından sonra ise sessizlik dönemi başlamıştır. 1930larda entelektüel hareketler olmuş ancak seslilik dönemini geri getirmemiştir. 1960lar da Kürt Ocakları, 1970li yıllarda PKK kurulmuş, 80 darbesine kadar PKK diğer örgütleri tasfiye etmiş, 1984te de ilk PKK siyasi eylemi olmuştur. [6] Yukarıda üç nokta koyup devam edeceğimize söz verdiğimiz bölüme dönecek olursak, Kürtlerde başlayan milliyetçilik, öyle durduk yere, sebepsiz çıkmış değildir ve zamanın toplu durumuna tamamen uygundur [7]. 1648, Westphalia yaratısı ulus-devlet kavramının çiziminin tamamlandığı tarih olan 1789'un ortaya çıkarttığı fikir akımlarından bizi en çok ilgilendiren statülü, Milliyetçilik akımı, ortaya çıkışından itibaren etnisitelere bir maya olur ve ulusun inşası sürecinde araç rolü üstlenir. Bu akımın Orta Doğudaki etkilerine dönecek olursak etki, Osmanlı Devletinden bağımsız düşünülemez. Osmanlı Devletinde ilk bağımsız olan devlet 19. yüzyılda Yunanistan olsa da, milliyetçilik bundan daha önce, Müslümanlar arasında başlamıştır.

İlk milliyetçilik yapan Türkler, ilk milliyetçilerde jön Türklerdir. Daha sonra da dalga dalga Müslüman unsurlara etki edecektir [8]. Dolayısıyla o günün koşullarına bakıldığında, Kürtlerin de bu akımın etkisine kapılarak bir takım emellerinin olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Ancak bu durumun, kabul edilebilir olmamasında Kürt taleplerinin, Türkiyenin ve dahası bölge ülkelerinin devlet politikalarıyla doğrudan çakışmasının çok büyük bir payı olduğunu söylemek mümkündür. Açıklamalar bu noktada takılıp, kesilmişken, buradan çıkarabileceğimiz tek gerçek şudur ki, Kürtler; Geçmişleri hakkında her şey bilinen, gelecekleri hakkında ise hiçbir şey bilinmeyen bir halktır.

Taleplerine değinmişken, kabul etmek gerekir ki, cumhuriyet döneminden başlayan dışlanma, akabinde de durmaksızın devam etmiş, sadece dillerini dillendirme ve bölgeye uygulanan ekonomik yatırım ambargosunun ortadan kaldırılması isteklerinden ibaret olan talepleri kabul görmemiştir. Baskılar daha da artmış, dışlama ötekileştirmeye dönüşmüştür. Bir başka deyişle söyleyecek olursak devlet, batısına doğmaya devam etmekteyken, doğusuna da gün geçtikçe batmaktadır. Bu durum da bana, yani batı yakasının hikâyesine öylesine batıyordu ki, devletimin yaptığının aksine, gerçek çözümler üretmeye çalışıyordum ve diyordum içten içe; mutluluk, avuçlarımızın arasından sert bir halat gibi kayıyorken bizim, onu yakalamak için ellerimizi kapatıp, sıkıca tutmamız gerekiyordu diye.

Sorunu nefretle, ötekileştirmeyle ve operasyonlarla çözenlerin aksine, sorunu sevginin ve duygudaşlığın çözeceğine emindim Her insani talebin 1789un, Wilsona yarattırdığı bir Self Determination (kendi kaderini tayin hakkı) ilkesi olduğunu söylemek burada, Kürt ahalisinin anlatmak istediklerine dilmaçtır ve bence savlarını dayandırdıkları temel motto bu olmalıdır. Ancak, şu ana kadar açmaya çalıştıkları her kapı yüzlerine kapatılan bu kendi evinde misafir olanlar, göz ardı edilmişliklerinden ötürü, etkilere tepki olarak yanlış ve bir o kadar da kaçınılmaz olan bir yola başvurmuştur. Uzunca süren sessizliği bozan, güdümlü bir füze, yani PKK oldu ve bu çıkış, bir devletin, milletinin bir bölümünü indirmesiyle sonuçlanacak bir çatıştan başka bir şey değildi.

PKK, Kürt halkının temsilini ele aldığını söyleyen bir örgüttü ve devlet, halkını ve onun Kantçı taleplerini değil ama onun sözde temsilcini seve seve tanımıştı. Çok yüksek sesle konuşanlar, hareket olanaklarını yitirirler ya, Kürt Halkı da PKKnın, 80 darbesi sayesinde dallanıp budaklanmasından ötürü hemen bütün hareket olanaklarını yitirmiş ve tek bildiği tarif düzen oturtma olan tırtlara da gün doğmuş, Doğuya Hücum [9] başlamıştır. Böylelikle, yeni düzenler sistemindeki tabakalaşma; yöneten, en azamisinden askeri, yönetilen, en bahtsızından bedevi, doğulusuysa eğer, üstüne bi de Yavuz Sultan Selim dönemindeki Safevi şeklinde olmuştur. Unutmadan söyleyelim, bu tarihle birlikte siyasi olduğu bariz olmasının yanında pek de kabul görmeyen ve teşhisi zaten yıllardan beri belli bir sorun olan Kürt Sorununun yeni adı da bulunmuştur;

Terör Sorunu 80 darbesiyle birlikte, zaten dışlanmış olan doğu, bir de zecir altına girince Türkiye de, pusulasını yitirmiş/şaşırmış bir ülke olmasına ek olarak da geniş ama yarım döşenmiş bir ev imajını ekleyecektir. Tüm yaşananlar sonucunda diyebiliriz ki Türkiye, bir yolcudur; gideceği yeri bilmeyen, heybesinde her şey tepe taklak ve üstünde bir de yırtık-pırtık blucin Doğudaki sorunun temel nedeninin büyük devletlerin azınlıkları, onların taleplerini umursarlarmışçasına desteklemesinden ve bu azınlıkların da kurtuluşu halen, ulus-devlette aramalarından kaynaklandığını söylemiştik. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus ve cevaplanması şart olan soru; batı, ulusal seviyedeki tartışmaları aşıp, kendisine ulus-üstü yapılanmaları tartışma konusu etmişken, niçin halen, doğudaki ulusların inşası sürecinde ulus-devleti model kılmaktadır? olmalıdır.

Sorunun cevabı gösterecektir ki batı, kendisi için iyi ve moda gördüğü ideolojiyi/sistemi/yapıyı doğuya asla hemen vermeyecek, kullanıp eskittikten sonra onu buruşturup kötü hale getirerek doğuya paketleyecektir. Fransız İhtilalinin yarattığı ve dayattığı devlet inşasını aşan batı, hali hazırda Fransız ihtilalini tamamen reddeden bir yapı olarak karşımızda duran AByi tartışmaktadır. Ancak iş, doğunun şartlarını masaya koymaya gelince giydiği giysi, ulus-devlet modelinin en büyük pazarlayıcısı ve garantörüdür markalıdır. Yukarıda yazdıklarımla vurgulamak istediğim; bir oluşumun, kendisine tehdit olarak gördüğü iki oluşumdan güçsüz olanıyla işbirliği yaparak diğer oluşuma karşı elini güçlendirme çabalarının kaçınılmaz bir politika olduğu gerçeğidir.

Kürtlerin olmasa da, sözde temsilcisinin batı ile ilişkisine baktığımızda da bunun böyle olduğu söylemek pek de zor olmayacaktır. Batı, Kürt taleplerini umursar görünerek bölgede etkinliğini artırma peşindeyken, Kürt sultaları da bunu fırsat olarak bilerek nüfuzlarını artırma peşindedirler. Bunun yanında, Türkiye devletinin de kendi halkıyla arasının açık olması, diğer devletlere fazlasıyla hareket olanağı tanımaktadır. Daha da anlaşılır olmaya çalışırsak, Batının Kürt halkının sorunlarını çözme gibi bir derdi yoktur! [10] Kürt Halkını temsil ettiğini söyleyen yetkelerin üst yapısını alt yapıya boğup, istikrarsızlığın bölgenin diktatörü olması halinin devamını istemektedir. PKK da Türkiye ile batı arasındaki tercihini tabii ki batıdan yana yapacaktır.

Pan-Kürdist bir hareket olması batının, Pan-milliyetçiliklerin karşısında olması gerçeğine ters düşse de, batı da iki tehditten, daha güçsüz olanı ile birlikte hareket edebilmektedir. Türkiye ise tabiri caizse yetmiş milyon tek yürek PKKnın ortadan kalkmasının gerekli olduğuna inanmaktadır. Oysaki Türkiye için bu, hem deneyim kaybına neden olacak (!), hem de özellikle Iraktaki diğer Pan-Kürdist hareketlerin de yolunu açacaktır! Batı-Türkiye-Doğu güzergâhlarından Türkiye köprüsünde sorunun adının terör, halkın bir bölümününse terörist ilan edildiği bir konuda, ordu-devlet geleneğini belleğinden silememiş ülke Türkiyedeki en önemli baskı grubu TSKnin emekli bir ferdi, daha doğrusu ülkemin derdi, kelimesi kelimesine şöyle bir açıklama getiriyor; Türkiye, 25 yıldan bu yana devam eden Kürt halkına yönelik savaşta 300 milyar dolar harcadı. Bu savaşta 30 bin dolayında insanı hayatını kaybetti ancak Türkiye, 25 yıldır kazandığı bu deneyimi bir 300 milyar dolar daha harcasa kazanamazdı Deneyimden bahsettiği de hiç kuşkusuz, daha fazla insanını öldürebilmek uğruna, yine kendi insanını denek edip, iyi sonuçlar elde etmeyle kazanılan olsa gerek. Hitlerin Hayat Sahası Projesi de en az ülkemin bu deneyi kadar insancıldır, demek son derece yerinde olacaktır.

Ülkem, insanlarını -henüz yaş iken- hayat bilgisi derslerinde, asker olarak yetiştirmeye başlamış, şehit olmanın ülke adına ne büyük bir görev olduğu anlayışı da böylece tabulaşmış giderken, bayrak da tabutun üzerinde durursa bayrak, başarılarınızla dünyada dalgalanırsa bi boka yaramaz ve deneyim kazandırmaz inancı da devletin yazılı olmayan pratiklerinden olagelmiştir. İnsanlarını deneylerine kobay etmiş bir ülkedir ülkem ve kandırmaktadır halkını, göstermek için hayatın gerçek tadını. dulce et decorum est pro patria mori Horatius (Odlar) Horatiusun Vatan için ölmek tatlı ve şerefli bir şeydir anlamına gelen ve dünyanın en eski yalanlarından biri olduğunu düşündüğüm bu sözlere Susmama cesaretim son haddedeyken, bir dev adamın kitabında yakaladığım Wilfred Owen isyan eder ve der ki, bu koca bir yalandır! Ülkem insanlarının bu koca yalana kanarak, birbirlerine kurşun sıkması bir iç savaştan başka bir şey değildir. Kullanılmışlık da, ülkem insanının gizli öznesiyken doğulu çocuklarımızın hayat sahnesindeki yerleri de tam bir belirtisiz nesnedir. Şu sözlerimi pekiştirebilmek için de sizlere küçük bir hikâyecik ya da saptama anlatarak devam etmeliyim diye düşünüyorum. Bolu Askeri Gazinosunun güzel mi güzel, ne alırsan 50 YKR (!) olan bahçesinde gülüşen, yiyen/içen ve muhtemelen bunlar sonucunda bir de mahsul bırakacak olan insanlar normal olarak mutluca oturmaktadırlar. Dışarıda ise Military Zone Forbidden [*] yazılı tabelalarının önünde orda durmalarına nasıl izin verildiğini bilmediğim- biri boyacı, diğeri tartıcı iki tıfıl üzerlerine düşeni yapmaktadırlar! Yukarıda da bahsettiğim gibi, hayat cümlesindeki yerleri birer belirtisiz nesne olan bu çocuklar, TSK reklâmında Baba çok kötü bir rüya gördüm, çok korktum diyen şirin mi şirin veledi korkutan öcü/kaka çocuklar olacaklar ki, babasının korkma aslan oğlum, ben olduğum sürece kimse bizim evimize giremez demesini hak edercesine dışarıda kalırlar.

Devamında ne mi olur? Reklâm herkes tarafından güler yüzle izlenir ve övgü alır. Ülkemin tuzu kuru sultası sorununa bulduğu dandik çözümü afişe etmiş halkım da bunu aymamış, ordusuyla gurur duymaya devam etmiştir. Bu satırları yazanında bu reklâmla birlikte günleri biraz daha ağlak, umutlarıysa bir o kadar yatalak sürmektedir. Türkçülük ve Kürtçülük birbirlerinin ekmeklerine yağ süre dursun, ateş düştüğü yeri yaksın, bizden ya da dışarıdan olsun fark etmez, karıştıranlara uzatabileceğimiz şey de, bir torba kına olsun.

Sorun hakkında hemen her şey bilinirken ne yazık ki çözüme yönelik atılan adımların gerçek dünyanın adımları olduğunu da görmezden gelemiyoruz! Gerçekler acıymış ya, realist paradigmaya göre de uluslararası ilişkilerde duygusallığa yer yoktur; ulusal çıkar neyi gerektiriyorsa devletler, o şeyi olanakları ölçüsünde gerçekleştirirler. Yani, olan durum benim derdim, olması gereken ise tüm isteğimken, çözüm önerilerim sürekli olarak, bilgeliği seven gerçekçi kişilere [*] ve onların söylediklerine kulak asmadan yaşayamayan korkak çok yüzlü kişilere [*] çarpmak zorunda kalıyordu ve ne yazık ki emniyet kemerleri de takılı değildi.

Sonuç olarak Kürtler, ülkemin payidarlık gereksiniminden ötürü aylarca, yıllarca sessiz kaldılar. Baskı altındaydılar, dahası ezilmiştiler. Azınlıktılar ama yine de çoktular. Devletlerince yoktular, tabiri caizse boktular, koktular ve devletlerini zora soktular. Yapılacak şey belliydi ve oynanacak oyunun kim bilir kaçıncı gösterimiydi. 80 darbesinin ardından mehmet gül [11] gibiler devletin eşitiydi ve en iyi bildikleri şeyi ettiler; bir ülkenin güzelim halkına silah çektiler, acı çektirdiler. Söyleyecek sözü biten insanlar küfür etmeye başlarlarmış ya, söyleyecek sözü biten devlet de silah sıkmaya Tüm bunları gören ve devletinin çözüme dair kılını kıpırdatmadığını bilen 7 yaşındaki tıfıl da başlar kendince çözümler üretmeye ve küçüklüğünden ona kalabilen birkaç hikâyeden biri olan ve konumuza uyarlayabileceğimiz bir hikâyeyi, bazı yerlerinde mübalağa sanatını da kendince kullanarak sizlere aktarmak ister;

Küçüklüğümde sadece bir yılımın geçtiği İzmirin eski ve miladını tamamlayıp çürüğe ayrılmış merkezi Eskiizmir semtinde yan yana iki mahalle vardı. Birisinde batılı ahalisi, diğerinde ise doğulu ahalisi yaşamaktaydı. Sanırsınız ki, Harlem bir yanda beyazlarsa öbür yanda. Köyden [*] göçüp de semte ilk taşındığımızda mahallenin beyaz çocukları beni bağırlarına bastılar, oyunlarına kattılar ve akıllarınca Kürt çocuklarının benim üzerimde bir nüfuz kurmasının önüne geçtiler (en küçüğümüz 7, en büyüğümüz 9 yaşındaydık ve hepimiz hayat bilgisi dersleri alıyorduk). Az bir zaman geçtikten sonra, sürekli birbirimizle oynamaktan sıkılmış olacağız ki, herkesin cebinde kaç para varsa -ki bi sakız/şeker parasından fazlası kimsede olmazdı- hepsinin ortaya konduğu ve maçı kazananın parayı aldığı mahalle maçları yapılmaktaydı. Spor bu ya, aradaki buzlar erimiş, iki mahalle arasında büyüklerde olmasa da çocuklar arasında bir dostluk rüzgârı esmeye başlamıştı. Ardından ne olduğunu, ne değiştiğini tam olarak hatırlamıyorum ancak muhtemelen, Özalın öldüğü seneler olduğundan kaynaklı söyleyebilirim ki, Özalın Kürt politikalarının evlerde tartışıldığı yıllardı ve ailelerin olaylara bakışlarındaki sığlıktan ötürü [12]; biz tıfılların arasında esen dostluk rüzgârları esmez olmuş, toprak Saraçoğlumuzda yapılan, dünyanın en zevkli maçlarının yerlerini taş savaşları almıştı! Ben de, diğer kuzulara göre çok daha şanslı olduğum halde sürüden bağımsız davranma cesaretini gösterememiş, güçsüz kollarımla olabildiğince uzağa taş fırlatmaya çalışıyordum. Öğle yemekleri ve akşam ezanı her ne kadar ateşkes zamanları olsalar da, arada çocuksu bir hainlikle kurulan pusular da olabiliyordu. Nedendir bilmem ben o pusulara hiç uğramayan, sevilen bir çocuktum. Hız kesmeden devam eden çocuksu [13] savaşımızda bir gün, savaşı sorgulamama neden olan bir olay yaşandı ve bu olay 7 yaşındaki ben için kişiliğimin olağan halini almasındaki önemli bir dönüm noktasıydı.

Olağan bir gündü. Savaş başlamış, önceki günden hazırlanan, minik ellerin fırlatabileceği kadar büyüklükteki cephaneler, düşmana doğru yağdırılıyordu. Dünler geçmiş olsa da, düşmandan bir kişi bile eksiltememiş olmanın ezikliğini yaşarken attığım bir taş, düşman saflarından birinin başına isabet etmişti ve bu, şu ana kadar düşmana vurulan en büyük darbeydi. Silah arkadaşlarımın tebriklerini kulaklarımda duyabiliyordum ki, dudaklarımdan su sözler dökülüverdi; Emoş* ağlıyo! Kendi savaşımın bittiği gün oydu. Emoşun gönlünü erik ağacımızdan topladığım bir torba erikle almış ve denizde sektirmek haricinde elime bir daha taş almamıştım. 7 yaşındaki tıfılın akıl yaşı devletinkinden daha büyük olacak ki, artık savaşmıyor.

Bu sorunu ortadan kaldırmanın tek yolu da sevgidir, diye düşünen yazarımıza göre de iki insanı birbirlerine sevdirmenin en kolay yolu onlara, birbirlerini sevdiklerini söylemektir. İşte bu da benim ütopyam. [14] Ütopyam, çünkü tüm bu yazdıklarımdan sonra bildiğim bir şey var ki, birbirlerini seven iki millet, tam da sarılacakken, tam da birbirlerine zeytin dalı uzatacakken, yan taraflarında bir bombanın patlayacağının garantisinin olmasıdır. Suç ve Ceza önsözünde geçen Kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu anlamak o kadar güç olmuştu ki, biz de en iyisinin, suçluyu arayanı yok etmek ya da onu da suçlu ilan etmek olduğunu düşünmeye başlamıştık, sözü devletimin olaylara bakışını ortaya koyabilen bir sözdür [15] ve bunu da kendi ülkemin güzelleşebilmesi adına söylediğime eminim. Hem neden söylemeyecekmişim? Benim kanımla beslendiği için mi? İçimde beni kemiren bir tümör olsa, etimden ve kanımdandır diye onu sevecek miyim? Mandela ve halkının haklarını elde edebilmeleri için izledikleri yol, Kürt halkına da pusula olacaktır. Haklarını elde edebilmek için 27 yıl bekletildiler ve böylesi bir bekleyiş dile kolaydır, görülmemiştir.

Görün bakın, 30 yıl sonra ülkemde Kürt yoktur, Kürtçe yoktur demek suç olacak ve İsmail Beşikçi bu diyarlardan çoktan geçmiş, deneyim adına ölenlerin sayısı da yüz binleri bulmuş olacak.

Erdost  Yüksel

DİPNOTLAR [*]

Doç. Dr. Abant İzzet Baysal Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. [1] Ünidersite, kaliteli bir dershanede verilen eğitimin tamamının, kişisel kullanıma uyarlandığı ÖSS Hazırlık Setidir demişse de diğer pek çoğu gibi gaydırı gubbak olan bir dershane, bu tamamen saçmalıktır. Oysa ben, terminolojisi, ünlü dil bilimci Paolo Freiree ait olan ve esasında diyaloga dayalı eğitim modelinden öte, sadece öğrenciye bilgi yatırıp, daha sonra mevzuattan o bilgiyi çekmeyi amaçlayarak, öğrencileri sadece eğitilecek birer hayvan olarak gören bankacı eğitim metodunu yermek için üretip, Türkiye üniversitelerine atıfta bulunmak amacı ile kullanmıştım bu kavramı. Dershanelerin bu kavramı böylesi kullanmaları öğrenci=yarış atı, bağlamında baktığımızda, eğitilecek hayvan arayışından kaynaklı olsa gerek. insanlar akıllı doğar, eğitilerek aptallaşırlar sözü ünidersiteler ve dershaneler ile ilgili anlatmak istediklerimize dilmaç olacaktır.

[2] Bu koşullarda, Orta Doğuda şuna bakılmalı; bölgede Suriye ve Irak gecekondu devletleri kurulurken niçin bir de Kürdistan Mandası kurulmadı? Bu sorunun Cevabında bölgede İngiltere ile uzlaşmayı kabul ederek sıçrama tahtasını bulan Barzani ve Talabani ailelerinden önceki Berzenci ailesinin akıbetinde bulmamız mümkündür. Ayrıca Mustafa Kemal, devlet politikası gereğince Musul ve Kerkükteki haklardan vazgeçmiş İngiltere ile bir uzlaşıya varmıştır.

[3] Amerika'da yüzlerce farklı etnisiteye mensup olan yığınla insan varken azınlık diye bir kavramın ülkede vuku bulmamış olmasının nedeni lobicilik sisteminin yanı sıra eritme potasını çoktan geçip mozaik/salata olmayı başarmalarından kaynaklanmaktadır. Bunun olmasındaki ana etmen insani olmasa da ülke çıkarı için insanilik kılıf olmuştur.

[4] Ahemeni sözcüğü, büyük olasılıkla Pers krallarının efsanevi atası Akamanişten gelmektedir.

[5] Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, TÜBİTAK Yayınları, İstanbul. [6] Muhittin Ataman tarafından verilen Orta Doğu Politikası Dersi notlarından yararlanılmıştır.

[7] Bu tartışmada başat gücün yerini, söz konusu ne olursa olsun anmak ve de vurgulamak zorundayız. Çünkü dünyanın neresinde olduğu fark etmez, herhangi bir talepte bulunan, başka deyişle çıkıntılık yapacak olan, başatla ilişki kurmadan bir şey yapamıyor, bunu unutmayalım! Devamında başat, bu yılan şu an için bana dokunur mu, diye inceliyor. Çıkarına ters düşmüyorsa destek veriyor, uymuyorsa yılanın başını ezmeden önce şovlarında araç olarak kullanıyor, sonrasında ise eziyor!

[8] Mustafa Kemal Milliyetçiliği birçok Orta Doğu ülkesince örnek alınmıştır. Teritoryal, seküler ve siyasi bir milliyetçiliktir. Fransız ihtilalinde istenen milliyetçilikte esasında budur. İçinde dışlayıcılık barındırmıyor olsa da her teorinin pratikte uğradığı akıbete uğradığını söylemek de Konfüçyüs üstada bir saygı duruşu olacaktır.

[9] Altına Hücum, ilk olarak 1849 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaletinde, Sierra Nevada'nın dağlarında yaşanan ve çılgın bir altın bulma yarışı olarak tanımlanan harekete verilen addır. Bunu diğerleri izlemiş ve kolay yoldan zengin olma hayalleri kuran binlerce insan, altın bulunduğu haberi çıkan her bölgeye akın etmiştir (aslında Altına Hücum da Haçlı Seferlerinin yolundan gitmiş!). 80 darbesiyle birlikte de batıda tutundukları dal kırılan bir grup, doğuya hücum ederek en iyi bildikleri şeyi, burada yapmaya devam etmişlerdir ve tabiri caizse analarımızı ağlatmışlardır. Tesadüf odur ki, T.C.nin 20. yüzyıldan beri uyguladığı yanlış politikalar nedeniyle, Chaplinin Altına Hücum taşlaması, İstanbula Hücum gerçeğinin yanında sönük kalmıştır. Eeee, mademki batıda doğmak/olmak batılı olmaya yetiyor, varın bizde taşı-toprağı altın İstanbula varak da, yeni kimliklerimize kavuşak, derse benim güzel insanım, sonuna kadar haklıdır ancak başlar bu kez de pis zenci operasyonları

[10] ABD'nin Irak'a müdahalesinin nedeni olarak Kitle imha silahları gösterildi. Oysa Halepçe'de ve başka yerlerde de bu silahlar Kürtlere karşı acımasızca kullanıldı. 1970 ve 1990'larda Kürtleri ortada, Saddamın ellerine bırakanlar, sonrasında ise Saddamı sen, dünya halklarından birine karşı soykırımda bulundun diyerek astılar. Şerif batıdan, kötü adamsa hep doğudan çıkar. imaj, simülasyon, gerçeklik döngüsü; hayatın ta kendisi, ya da gerçek lezzeti (!) [*] Askeri Yasak Bölge! [*] Gerçekçi filozlar [*] Politikacılar

[11] Ellerinin kanlı olduğuna inandığım için, adının baş harflerini büyük yazmadım. Kendimce bir dışavurum işte, af ola. [*] İzmirin tatil yörelerinden Seferihisar ilçesinin Ulamış köyüdür ki, Harlem ahalisinin köyleri yanında kalır sanki tatil köyü (!) Doğudan gelen insanları köle gibi çalıştırıp da, köyün dışından aldıkları bir dirhem toprağa kurdukları derme çatma barakayı yakmaya kalkan, açtıkları kuyuya köpek leşi atan sakinlere sahip köydür aynı zamanda. Aydın bir anne-babaya sahip olmanın ve o doğulu sıcaklığını her daim hissettiğim insanlar ile halen görüşüyor olmanın çok büyük bir gururunu yaşadığımı söyleyebilirim.

[12] TV izlenirken aile fertleri arasında geçebilecek potansiyel bir diyalog için Bkz; gördün mü len! Senin terörist arkadaşların daha başlarımıza ne dertler açacak

[13] Savaş ve hainlik gibi iğrenç sözcükler ile pek bi masum çocuksu sözcüğünü, birbirlerini tamamlayacak şekilde kullandığım için sizlerden özür dilemeliyim! [*] Emrahın kısaltması. Bazı yerlerde Emel için kullanılan kısaltma olsa da savaşımız -negatif mi pozitif mi bilmediğim- ayrımcılığı da barındırdığından olsa gerek erkekler arasındaydı. Bu yüzden bir dipnotun gerekli olduğunu düşündüm.

[14] Tüm medeni toplumlarda Antik Çağ'dan beri toplum yönetimi üzerine çalışma yapan düşünürler hep kendi çağlarının bir ütopyasının (mükemmel veya sadece daha iyi bir toplum yaratmak için verilen çabaları tanımlamak için kullanılan bir terim) mücadelesini vermişlerdir. Bize düşen tek şey de düşünmek, yazmak, kafaları karıştırmak ve mücadele etmek

[15] İsmail Beşikçinin akıbeti bana, sözlerimde haklı olduğum endişesini fazlasıyla yaşatıyor.


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
Nbrsin: Ne yapýyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim