Okunma: 748 kez
Türkiye, kişi başına düşen milli gelir sıralamasında yaklaşık olarak orta sıralarda bulunmaktadır. Bunu girişimci iş adamlarımıza ve etkin çalışmayı iyi becerebilen işçilerimize borçluyuz. Eğitimcilerimiz, bilim ve teknik üretenlerimiz becerikli iş adamlarımız gibi kaliteli seviyede çalışabilselerdi, işlerimiz çok daha iyi durumda olurdu. Keşke bunlar da kendi alanlarındaki ürünlere ve üreticilere iş adamlarının kendi alanlarındaki gibi değer verip sahip çıkabilselerdi. Ama bu imkansızdır, çünkü onlar kendi ürünleri arkasında diğerleri gibi para görmüyorlar.
İyi iş adamlarının kaliteli ürünler sunabilmeleri ve çok para kazanabilmeleri için önemli olan kadrolardır. Çünkü işleri yürütecek iyi kadrolar olmasa başarılı olamazlar. Bunun farkında oldukları için de onlarda herhangi bir ayrım yapmazlar ve gerektiğinde eksik yerlere yeni takviyelerde bulunarak iyi ve başarılı kimselere sahip çıkarlar. Onların sloganı: kadrolar her işi çözer.
Eğitim ve bilim sektöründe ise bu durumu görmek mümkün değildir. Çünkü bu sektörde başarıya ve bilimsel çalışmalara gerek duyulmaz ve şahıslar önemli değildir. Bunların temel amacı reklam olup sloganları: hiç kimsenin yeri doldurulamaz değildir. Bu slogana uyarak çevrelerini ahbapları ile doldururlar ve kendilerinden daha iyi olanları bir yol bulup uzaklaştırırlar. Bilindiği gibi gelişmemiş, tüketici ülkelerde işin kalitesini arttıran ve büyük önem taşıyan para ve rahat hayat gibi diğer bir faktör yoktur. Ülkelerin, eğitim, bilim, teknoloji ve ekonomi alanlarında gelişmişlik seviyesini, ürettikleri ve dünya pazarlarında sattıkları ürünlerin türü ve kalitesi gösterir. Bu ürünlerin değeri, onların hazırlanmasında gerekli maddenin miktarı ve gerekli bilimin (teknolojinin) düzeyiyle ölçülür. Bu anlamda pazara çıkarılan ürünler, içerdikleri madde miktarı ve bilim (teknoloji) seviyesine göre sınıflandırılırlar. Bunlar genel olarak, belirli madde kütlesinden hazırlanmış ürünlerin, değerlerinin yaklaşık 10 kat artmasına göre gruplara ayrılır. En alt gruptaki (en ucuza satılan) ürün, ham maddedir. Eğer ham madde kullanılarak dakik çalışan mekanik aletler üretilirse (çok eskilerden beri üretilen, İsviçre saatleri gibi), kullanılan ham maddeden elde edilen ürünün değeri yaklaşık olarak 10 kat artmış olur ve bu şekilde elde edilen ürün ikinci gruba dahil olur. Modern bilim ve teknolojinin sonuçlarından ortaya çıkan mikro elektronik parçaları imal etmek için kullanılmasıyla ham maddenin değeri yaklaşık 100 kat artar ve bu nedenle de böyle son ürünler üçüncü gruba girerler. Yeni tür ürünlerin patentleri, bu ürünlerin kendilerinden de 10 kat daha değerlidirler ve bu nedenle patentler dördüncü gruba dahil olurlar.
Böylece, patentler en değerli ürün sayılır. Bu yüzden gelişmiş ülkeler zenginliklerini ileri seviyedeki yeni bilim ve teknoloji üretimine yani bunu yapan insanlara borçludurlar. Mikro elektronik ürün patentlerinin dahil oldukları dördüncü gruba, biyo-teknoloji ve nano-teknoloji ürünleri dahil edilebilir. Böylelikle bu son ürünlerin hazırlanmasında minimum madde ve maksimum bilim kullanılmış olur. Bundan dolayı dördüncü gruba dahil olan ürünlerin Dünya pazarlarındaki satış fiyatları, onların hazırlanmasında gerekli ham maddeninkinden 1000 (bin) kat daha fazla olur. Yaklaşık olarak 20. yüzyıl başlarından itibaren, ülkelerin refah düzeyi, onların eğitim, bilim ve teknoloji üretimiyle doğrudan ilişkili olmaya başladı. Fakat son zamanlarda bilimdeki ve yeni teknolojideki gelişmelerle bağlı olan ülkelerin ekonomileri arasında oluşan farkın giderek hızla büyüdüğünü ve neredeyse kapatılmasının imkânsız hale geldiğini görüyoruz. Hiçbir ülkenin doğal zenginliği, ekonomisini bilim ve yeni teknoloji üretimi gibi güçlü yapamaz. Sovyetler Birliği 1970 yıllarından sonra yanlış politikalar, hırsızlıklar ve rüşvet sonucu genel olarak 2. 3. gruplar arasındaki üretim seviyesinde takılıp kalmıştı. Gelişmiş ülkeler ise üretimin 3. ve 4. gruplarına geçmişlerdi. (Türkiye şimdi 2. üretim grubuna dahil edilebilir) Böyle bir durum, hem ekonomi hem de askeri güç bakımdan, Sovyetler Birliğini ikinci süper güç olarak kalma imkânını ortadan kaldırmıştı. Yeni teknolojisi olmayan ülke, eskiden ne kadar deneyimli olsa da hiçbir temel bilimi hızlı geliştiremez.
Buna bağlı olarak temel bilimlerde geri kalan ülke yeni teknolojiler üretemez ve aldıklarını da gerekli seviyede kullanamaz. Bu nedenlerle, 1960 yılına kadar uzay bilimlerinde en önde olan Sovyet Ülkesi, mikro-elektronik ve bilgisayar teknolojilerinde başarı sağlayamadığı için, hızla geride kalmaya başladı. ABD Başkanı Ronald Reagan zamanında, Yıldızlar savaşı programı üzerine yarış Sovyet ekonomisini tam olarak çökertti. Reagan hükümeti gerçekleri göz önüne almayan, Sovyet halkının yaşam durumu ile pek ilgilenmeyen son zamanlardaki Sovyet liderlerinin ülkelerini maliyeti çok büyük olan bu yarışa yönelteceklerini ve ekonomik yönden tam olarak yenileceklerini kesinlikle bilmekteydi (Sovyetlerde her zaman gündemde olan slogan: Amerikaya ulaşalım ve önüne geçelim idi. Bu daha sonra fıkra haline gelir: Amerikaya ulaşalım ama onların önüne geçmeyelim. Geçersek, çıplak kaldığımızı görürler). "World Economic Outlook" un bu yılın eylül ayı verilerine göre 2006 ve 2007 yılları için dünya ekonomisinin büyümesinin sırasıyla % 4.9 ve % 4.7 olması beklenmektedir. Gerçekte ise büyüme daha fazladır, % 5.1 ve % 4.9. Bunlar da doğu ülkelerindeki yüksek tempoda yaşanan gelişmelere bağlıdır. Örneğin bu yıllarda Çindeki ekonomik kalkınmanın % 10 olacağı tahmin edilmektedir. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde ortalama kalkınma düzeyinin 2006 yılı için % 6.8 ve 2007 için ise % 6.5 olacağı beklenmektedir. En hızlı büyüme ise Azerbaycanda beklenmektedir, % 26.4 ve % 25.6. Gelişmiş ülkelerde kalkınma hızı temposu doğal olarak daha azdır. Aynı yıllarda ABD için bu rakamlar şöyledir: % 3.4 ve % 2.9, Japonya için % 2.7 ve % 2.1, Almanya için % 2 ve % 1.3. Son 50 yılda Asyadaki gelişmekte olan ülkelerde ortalama olarak kişi başına düşen milli gelir sürekli artmıştır ve gelişmiş ülkelerdekine yakınlaşma doğrultusundadır. Bu fark 5.5 den 3 katın altına düşmüştür. Kişi başına düşen milli gelir son 50 yılda, bu ülkelerde ortalama 7 defa, Çinde 81 kez artmıştır. (Çine benzer kalkınma temposu Sovyetler Birliğinde 30lu yıllarda (1927-1940) ve İkinci Dünya savaşından sonra (1946-1955) görülmüştü. Ama Sovyetler Birliğindeki yaşam düzeyi 60lı yıllarda şimdiki Çinde izlenenden çok daya iyiydi. Eski Sovyetlerin güney bölgesinde yaşayan insanların çoğu şimdilerde doyuncaya kadar ekmek, domates ve benzer gıdayı bulmakta zorlanırlar.
Eski zamanlarda ise et ve balık dahil olmak üzere bulunabilen her tür gıdayı tüketebilecek durumdaydılar. Devlet onlara küçükte olsa bedava daireler de vermekteydi. Milli gelirin artması ise şimdi bakan seviyesindeki yöneticilerin milyoner ve milyarderler olmasını sağlamıştır ve sağlayacaktır. Bunlar Sovyetler zamanında imkânsız bir durumdu). Böylelikle Asya büyük bir tempoyla ilerlemektedir. Latin Amerika ülkelerinin ortalama ekonomik gelişme temposu gelişmiş ülkelerdeki gibidir. Ama Afrika ülkeleri (siyahların idare ettikleri) hiç gelişmemektedirler. Gelişmek yolunu tutmak isteyen ve tutan ülkelerin üretiminin tümünün % 40ını Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya üretiyor ve yakın gelecekte % 50sini aşmaları beklenmektedir. Goldman Sachsın tahminine göre Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Meksika yaklaşık 35 yıl sonra, ekonomisi en büyük 10 ülke içine girecekler ve 50 yıl sonra Dünya üretiminin yarısını karşılayacaklardır. Türkiye de bu 10 ülkenin içinde yer bulmak istiyor. Ama bizdeki eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimi ile bu gerçekleşmeyecek bir hayale benzemektedir. Şimdi geçmiş zamanları hatırlayalım. XIX. yüzyılın ortalarından önce dünyanın ekonomik bakımdan en büyük ülkeleri, nüfusları çok olan Çin ve Hindistan iken bilim ve teknolojide, Avrupa ve Japonya idi. Bu nedenle Avrupa ülkeleri, Japonya ve Rusya onları hem ekonomi, hem de askeri güce göre geçtiler ve ezdiler.
Birinci ve ikinci Dünya savaşlarında gelişmiş ülkeler birbirlerini mahvettiler, ama az sonra hepsi eğitim, bilim ve yeni teknolojiler sayesinde zirveye çıkmayı başardılar. Daha sonraları iktidarın rüşvet, keyfi hareketleri ve en güçlü ordu sahibi olmak istekleri sonucu, içinden çürüyen ikinci Süper gücü, Amerikanın kansız savaşı (yıldızlar savaşı yarışı) ile birden bire sakince çöktü. Şimdiye kadar bu çöküşten, Sovyet cumhuriyetleri arasında her anlamda kazançlı çıkanlar Baltık ülkeleri oldular. Rusya, Beyaz Rusya, Ermenistan ve onların halkı pek bir şey kaybetmediler, hatta her yönden gelişme imkânı buldular. Ülkenin güneyinde yaşayan toplumlar ise kayba uğradılar. Türkiyede çok sayıda insan Çinin gelecekte birinci süper güç olacağına, ABDnin bizimle savaşa girerse yenileceğine ve diğer böyle başka şeylere inanıyorlar. Temelde ise böyle düşüncelerin kökeninde eğitimsizlik ve bilimsizlik yatmaktadır. Arazisi en büyük, doğal kaynakları en zengin, nüfusu iyi eğitimli, bilimli ve yüksek kültürlü, ama yanlış yollarla yönetilen Sovyetler Birliğini sessizce çökerten ülkeler; Çin, Hindistan ve diğerlerini de bombasız kurşunsuz çökertebilirler. Gelişmiş ülkelerdeki eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi bize benzeyenlerinkini (dahası, Rusya ve Çini bile) çok fazla aşmıştır. Yalnızca Hollanda bilim adamları, Çinden Avrupa sınırlarına kadar Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık 5 milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. Bu yılki 8 Nobel ödülünün 6sını ABD kazandı. Ne yazık ki, Türkiye'de lise fiziğini çok iyi bilen bilim adamları bile zor bulunur. Bir çeviri haricinde yazılan lise fizik kitabı veya böyle konularda popular bir makale görmedim ki, kavramlarda ve anlatımda yanlışlıklar az olsun. Temel bilimlerin eğitimi berbat, TV programları ise çoğunlukla düşük kültür seviyesindedir. Gazetelerimiz düşündürücü bilgiler yerine daha çok görüntü vermekteler. Eğitim sektörünün amacı sanki bilinçli insan yetiştirmek değil, para kazanmaktır. Sözler havada kalmasın diye şunları örnek vermekte fayda vardır: Lise birden başlayarak vektör, kuvvet, Dünya çekim ve sıcaklık, yaş, kuru ve çok sayıda diğer kavramlar ya tam yanlış ya da kesin şekilde olmayan türde anlatılır. Her lise, her okul, her bölüm bir kale gibi kapanmışlar ve kendilerini bilimden ve eğitimden iyice soyutlamışlardır. Bilimsel tartışmalar yok denecek seviyedeyken, nazar değmesin çamur atma ve mahkemelerde karşılaşmalar çoktur.
Bunların ve toplumun temel bilimlere duyarlılığı olmadığından ÖSS sınavlarındaki çok basit fizik soruları anlamsız çözümlerle doludur. ÖSS 1994 2003 yılları arası Fizik sınav sorularını çözdüm. Soruların yaklaşık % 20si ya yanlış ya da fizik açısından anlamsızdır. Türkiyede okumayı ve yazmayı bilen kişi sayısı artıyor, ama temel bilimler (doğal olarak bunlara bağlı eğitim ve diğer bilimlerde) kötüye doğru gidiyor. İnsanlarımız okuma ve bilimsel düşünme isteklerini çok kaybetmiş durumdadırlar. İyi ki en büyük olmak istekleri vardır. Ama bilimsel açıdan gelişerek değil, kendilerinin arasındaki iyilere destek olmakla değil, Dünyanın gelişmesi arkasında Türkleri hayal etmekle. Keşke temel bilimler üzerine eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretim seviyelerini geliştirmeye istekli herhangi bir kurum olsaydı. Diğer yandan düşük eğitim ve bilim seviyesinde olmak mutluluğun bir türünü verir insanlara. Böyle insanlar her tür masala inanır, sorgulama isteğinden yoksun olur ve kolay yönetilir. İnsanlar bilimsel düşüncelerle kendilerini yormadan, duygusal hayat geçiriyorlar. Zor durumda olanlar gelişmiş ülkelerin insanlarıdır. Acaba neden?
Gelişmiş ülkelerde insanlar temel bilimlere ve yeni teknolojiler üretimine çok daha fazla önem veriyorlar. Bu yüzden Dünyadaki temel bilimler (tıp dahil) ve yeni teknolojilerin % 90nını onlar bulmaktalar. Buluşlarının büyük kısmını yaklaşık 6 milyar nüfusu olan diğer ülkelere satarlar, para kazanırlar ve istedikleri ürünleri alırlar. Bu yaklaşık 6 milyarlık insan gelişmiş ülkeler sayesinde daha sağlam, daha uzun ve daha iyi hayat koşulları edinirler. Ama bu gelişmiş ülkeleri çok rahatsız etmeye başlamış ve onlar telaşa girmek üzeredirler. Çünkü Dünyadaki hava, ekilebilen topraklar, tatlı su ve özellikle enerji kaynakları çok yetersizdir. Örneğin o diğer ülkelerde yaşayanlar enerji kaynaklarının yarıdan fazlasını tüketmektedirler. Böyle devam ederse Dünyadaki gelişme yaklaşık 50-100 yıl sonra temposunu kaybedecek ve gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar da çok zor duruma gireceklerdir. Daha iyi yaşam düzeyine sahip olmak için insanlar tarih boyu savaşlar yapmışlar, kan dökmüşlerdir. Şimdiki savaş silahları çok öldürücü ve en yenileri gelişmiş ülkelerin bazılarının ellerindedir (Rusya dahil). Böyle silahlar karşısına büyük nüfus ve ekonomi ile çıkmak bir şeye yaramaz. Yeni bilim ve teknolojiler üretebilen ülkeler ve milletler her zaman güçlü olacaklar, yani şimdiki güçlüler. Ama böyle dağıtıcı ve öldürücü silahlarla savaş, gelişmiş ülkelerin insanlarını da kötü yönde etkilemektedir. Bu nedenle genetik etkilere dayanan silahlar geliştirilmektedir.
Örneğin istenmeyen herhangi bir gen taşıyan insanları kısırlaştıran silahlar. Tüm canlıların kendilerine özgü, gen farklılıkları vardır. Bu genler her zaman genelde doğal ve bazen de zor kullanılarak değişmektedir. Bunları bitki, hayvan ve insan yaşamında görüyoruz. İnsanlar bile ne kadar çok sayıda yabani bitkileri yok etmişler, gen değiştirme yolu ile yeni bitki ve hayvan türleri elde etmişlerdir. Değişen şartlara uygunlaşmak için genlerin değişmesi şarttır. Bunların dışında hayat tarzı, teknoloji seviyesi ve ekonomik durum değiştikçe insanlar da değişirler. Eğitim, bilim, kültür ve ekonomik durumları düşük seviyede olanların soylarına neler olacağını düşünmek gerekir. Gelişmiş ülkeler diğer toplumların sayılarını belirlemek ve genlerini kendilerine gereken şekilde değiştirmek yolunda bilimsel çalışmalar yapıyorlar. Bunlar bizleri çok ilgilendirmelidir.
Destek:
Prof. Dr. Oktay Huseyin (Guseinov)

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Eğitim
Bilim
Ekonomi ve Yakın Gelecek
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |