Şub
01
2008
|
Para- İktidar- Biyoteknoloji |
|
|
Facebook'ta Paylaş
|
Dr.Yük.Müh. ERCÜMENT ÖZER
|
|
Cuma, 01 Şubat 2008 |
Okunma: 2322 kez
Bakınız Alman Başbakanı Helmut Kohl zamanında ne demiş :
“Yirmibirinci yüzyıl bir teknolojik sıçrayış çağı olacaktır. Biz ya bu teknolojik sıçrayışa ayak uyduracağız ya da çocuklarımız ve torunlarımız köle olacaklar!“
Almanya’nın önde gelen bir teknoloji üreticisi olduğu gerçeğini hesaba katarsak Mr. Kohl’un satır aralarında ifade etmek istediği endişesinin kendi çocuklarının köle yapılmasından çok, Almanya’nın başkalarının çocuklarını köle yapabilme yeteneğinin muhafazası doğrultusunda olduğunu öngörebiliriz.
Bu konuda esas endişe duyması gereken bizler ise akıl almaz bir aymazlık ve vurdumduymazlık içerisinde davranıyoruz. Türkiye’de doğan her bebek bin dolardan fazla borç ile doğuyor. Gelecek nesiller için teknoloji üretmeyi bir kenara bırakın bir mirasyedi gibi davranarak geçmiş nesillerin yaratmış olduğu birikimleri tüketmiş ve gelecek nesillerin yaratacağı değerleri bile ipotek altına sokmuş bireyler bütünü olarak Cumhuriyet Tarihinin tartışmasız en “asalak” nesliyiz bizler. Burada “bizler” derken kastettiğim “bizler” bu durumdan rahatsızlık duyan, geleceğini Türkiye’nin geleceği ile özdeş gören ve mecbur olduğu için değil de öyle istediği için Türkiye ile kader birliğini tercih etmiş olanlardır kuşkusuz. Mademki gelecek nesillerin teknolojik bağımsızlığı için bir şeyler yapmak zorunda olduğumuz son derece açıktır, o zaman her türlü bahane ve mazereti bir kenara bırakıp ulaşmak zorunda olduğumuz sonucu elde etmek için ne yapacağız ve nasıl yapacağız sorularına yanıt aramamız ve bulduğumuz yanıtlar doğrultusunda hareket etmemiz gerekiyor. Konfiçyüs der ki :
Bir işi doğru yapmanın üç yolu vardır.
Birincisi “akıl yürüterek” ki en saygıdeğeridir.
İkincisi “benzeterek” ki en kolayıdır.
Üçüncüsü “tecrübeyle” ki en acısıdır.
Biz geleneksel olarak “tecrübe” yöntemini seçeriz. Bu yazıda okuyucularımız için para–iktidar–teknoloji ilişkisine kendi deneyim ve bilgi birikimim dahilinde Türkiye’nin çıkarları açısından bakarak bazı sonuç ve önerilere ulaşmayı deneyeceğim. Bu açı zaten elinizdeki derginin misyonunun da bir parçası.
TEKNOLOJİ ÜRETECEK PARAMIZ VAR MI ?!
Para ve iktidara ulaşmak için teknolojiyi kullanmaktan bahsediyoruz, peki teknoloji üretmek için yeterli paramız var mı? Öncelikle şu konuda hemfikir olmalıyız ki “teknoloji paraya ulaşmak için üretilir” para teknolojiye ulaşmak için değil. O nedenle “teknoloji üretecek paramız var mı” sorusu sorulacak belki de en cahilce sorulardan birisidir ama mazerete ihtiyacı olanlar tarafından çok sıkça sorulur. Teknolojik bağımsızlığımız konusunda sorumlular arandığında bahaneye ihtiyacı olanların öne sürdükleri ilk gerekçe bu işin çok, hem de çok fazla para gerektirdiği iddiasıdır. Bu "çok" un rakamsal olarak neye karşılık geldiğini sorduğunuzda doğru dürüst bir yanıt alamazsınız çoğu zaman ama karşınızdaki kişi miktarın çokluğu konusunda ısrar etmeye her halükarda devam edecektir ve ona ne kadar kaynak tahsis ederseniz ediniz sonuç yerine mazeret üretmeye devam edecektir. Yıllar süren iş ve hocalık tecrübelerim sonunda edindiğim kanı “sonuç yerine bahane üretmenin kolaylığına alışmış bir kişinin insan eti yemeğe alışmış kaplan gibi olduğu” yani iflah olmasının mümkün olmadığıdır. Teknolojik tam bağımsızlığa sahip olmadığı için kendisinden başka herkesi ve her şeyi sorumlu gören vatandaş tipi ile karşılaştığımızda (ister akademisyen, ister bürokrat, isterse esnaf olsun) belki de en doğru hareket tarzı onun psikolojik savunma ihtiyaçlarına saygı gösterip onu bulunmaktan mutlu olduğu yerde bırakarak yolumuza devam etmektir.
Şu sıralarda Çin İmparatorluğu 2.4 milyar dolar harcayarak Ay’a ayak basmaya hazırlanırken Türkiye’de bunun 10 katı yani 24 milyar dolar üç yıl içinde hortumlandı. Bu yetmedi bir de hortumlanan bu parayı sahiplerine geri ödemek için borç aldık. Paramızı yatırıma yöneltmiş olsaydık şu anda 24 milyar dolarlık borcumuz değil 24 milyar dolarlık yatırımımız olmuş olacaktı. Paramızı Çinlilerin harcadığı şekilde harcasaydık 10 kere Ay’a gidip gelebilirdik. O Çin ki daha 20’nci yüzyılın başında yaşanan kıtlıklar yüzünden insanlarının ağaçları kemirdiği, otları ve ölü bebekleri yediği Çin’di. Türkiye’de sadece kurumlar olarak değil bireyler olarak da teknoloji yatırımı yapabilecek kapital fazlasıyla mevcut aslında. Cumhuriyet kurulurken Türkiye’de rafineri kuracak para ve bilgi birikimi mevcut olmadığı için rafinerileriler yabancılara kurdurtulmuştu. Bu gün ise Türkiye’de kaçak olarak kurulan rafinerileri yıktırtıyoruz. Rafinerinin “gecekondu” tipini yaratabilecek teknoloji ve kapitale sahip girişimciler doğru dürüst bilgilendirildikleri takdirde kuşkusuz çok daha fazlasını üretebilecek yetenektedirler.
TEKNOLOJİ NİYE ÜRETİLİR
Yabancı ülkelerin uzay araştırmalarını meraktan yaptıklarını, sadece meraktan denizlerin binlerce metre derinliklerine indiklerini, sadece meraktan kutuplara gittiklerini, sadece meraktan Nuh’un gemisini Karadeniz’in dibinde arayıp durduklarını, öğrendikleri her şeyi Dünyanın geri kalanına sansürsüz ve tam bir bilimsel dürüstlükle beyan ettiklerini, tüm o işlere ve benzerlerine yüz milyarlarca doları meraktan ve sadece insanlara hayır olsun diye harcadıklarını düşünecek kadar iyi niyetli insanlarımıza çok sık rastladığım için teknoloji ve bilgi üretmenin motivasyonlarından ve yöntemlerinden biraz söz etmek istiyorum.
Teknoloji her zaman için tek bir doğrultuda gelişir ve bilgi sadece tek bir amaç doğrultusunda üretilir ve ürettirilir. O doğrultu para ve iktidarın geldiği yöndür. Tarih boyunca bu kuralın ihlal edildiği tek bir örnek mevcut değildir. Tarihin son döneminde yaşanan akıl almaz teknolojik atılımın nedeni Avrupa’da rönesans döneminde geliştirilmiş teknoloji ve bilgi üretme sistematiğidir. Özel girişimciler ve kurumlar tarafından üretilen teknoloji ve bilgiler patent ve makaleler yoluyla kayıt ve koruma altına alınır. Bu birikmiş bilgilerin bütünü bir sonraki adım için başlangıç noktası oluşturur. Bu yazdıklarım, çoğu okuyucumuz için basit bilgiler niteliğinde olabilir ama oluşmuş evrensel bilgi havuzuna a ulaşmak için öncelikle bir dokümantasyon merkezi kurmadan milyonlarca dolarlık AR&GE laboratuarları kuran kurum ve kuruluşlarımızın var olduğu için bu basit noktaların bile bilinmesinin Türkiye’de bir ihtiyaç olduğunu biliyorum. Bu sistematik Avrupa’da rönesans döneminde oluşturulmuş ve halen uygulanmakta olan bir sistematiktir. Türkiye’nin teknoloji üretmek için ihtiyacı olan şey para, eleman veya ekipman altyapısı değildir çünkü bu altyapı fazlasıyla mevcuttur. Türkiye’nin teknoloji üretmek için ihtiyacı olan tek şey girişimcilerinin kendi kendini finanse eden bu sistematiği anlaması ve bundan yararlanmasıdır. Girişimciler bir çok AR&GE hizmetini dışarıdan ücreti mukabili temin ederek ortadan kaldırabilir, kendisinin bile inanmakta zorluk çekeceği düşüklükle bir teknoloji yatırımı ile büyük miktarda paraya ve sektörel rekabet gücüne yani iktidara ulaşabilirler. Bunu öncelikle yapması gerekenler girişimcilerdir çünkü onların paraya ulaşmaları ve kendi sektörlerinde global rekabet gücüne erişmeleri daha çok istihdam, daha çok vergi ve o nedenle daha zengin ve güçlü devlet demektir.
MAGAZİN PERDESİ
Magazin perdesi teknolojik rekabette en sık kullanılan yöntemlerden birisidir. Teknolojik gelişmelerin “magazinleştirilmesi” etkin bir uyutma yöntemidir ve karşı rekabet odaklarının oyalanması için fevkalade işe yarar. Örneğin : Uzay Mekiği uçuşlarının % 65’inden fazlası “gizli” olarak derecelendirilmiş olan uçuşlardır ve bu mekiklerin uzay boşluğunda şu ana kadar geçirmiş oldukları toplam süre 10 yıldan fazlaya tekabül eder. Magazin yayınları ise insanları bu % 65 ile veya Mars’ın niye kolonileştirilmek zorunda olduğu konularıyla değil düşen mekik personeli ile ilgilenmeye zorlar. Sanki o pilotlar oraya zorla oturtulmuş kader kurbanlarıdır ve saniyede 6 kilometre hızla adeta bir ateş topuna dönüşmüş olarak atmosfere daldıklarından ve bunun yarattığı risklerden haberleri yoktur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi teknolojik çalışmaların “magazinleştirilmesi” etkin bir uyutma yöntemidir ve karşı rekabet odaklarının oyalanması için fevkalade işe yarar. Teknolojinin de Türkiye’de magazinleştirilmesi ve bu konudaki söylemlerin her türlü platformda sonuç almaya yönelik olmayan kaba tabirle bir “geyik muhabbeti” tarzında sürdürülmesi Türkiye’yi bu günkü yabancı teknoloji bağımlısı konuma getirdi. Dev bir teknoloji ürünleri tüketicisiyiz ve şu anda dahi üretmediğimiz teknolojilerin kölesiyiz. Teknolojiyi kullanarak para ve iktidara ulaşmak isteyenler öncelikle bu konudaki magazinel haberlerden ve onun yarattığı psikolojik etkiden uzak durmayı başarmak ve gerçek bilgilere ulaşarak o bilgilerle hareket etmek zorundadırlar.
TEKNOLOJİ YATIRIMI
Yukarıda da belirttiğimiz şekilde teknoloji üretimi bir gider değil bir yatırım kalemidir ve bu yatırım “iktidar” ve dolayısı ile “para” elde etmek için yapılır. Devletler AR&GE parasının akışını belli yönlere kanalize ederek bu gelişmeyi yönlendirebilirler. Dünya üzerinde bunu en gerçekçi ve başarılı şekilde yöneten ülke ABD’dir. Amerikalıların “Amerika’yı Yeniden Keşfetmeye Gerek Yok” gibi bir sözü veya düşüncesi mevcut değil. Onlarda “teknoloji transferi” diye bir ifade de yok. O iki İngilizce kelimeyi bir araya getirerek gerçekte var olmayan “teknoloji transferi” diye Türkçe bir kavram yaratmayı biz başarmışız. Teknoloji transfer edilmez çünkü teknolojinin getirdiği iktidar ve parayı kimse kimseye vermek istemez. Onun için Amerika’yı Amerikalılar her seferinde yeniden ve tekrar tekrar keşfediyorlar ve Amerika’yı her yeniden keşfettiklerinde yeni bir şeyler öğreniyorlar. Her yeni bilgi de onları daha güçlü kılıyor. Bilimsel yayınlar ve makaleler onlar için bir amaç değil bir sonuç. Bizden başka kendi teknolojisini üretmekte kullanmayacağı bu kadar çok bilimsel yayını üretip uluslar arası dergilerde cümle aleme beyan eden bir başka ülke daha yok. Kendi vergi mükellefimizin parasıyla uluslararası literatürü besliyoruz. Sonra, o literatür bize ileri teknoloji ürünleri olarak geri dönüyor ve biz onu alıp kullanabilmek için yine para ödüyoruz. Bu çark bizi ancak tek bir yöne doğru götürebilir, bu yön teknolojik tam bağımlılıktır.
MEVZUAT SİLAHI
Mevzuat çok güçlü bir silahtır ama beceriksiz ellerde bu güçlü silah hedefi değil sahibini vurur. Biz üretmediğimiz teknolojinin felsefesini yapmaya bayılırız. Özellikle felsefe konusundaki bilgimiz ne kadar azsa felsefe yapmaya eğilimimiz o kadar fazladır. Bizim mevzuatlarımız da nedense gerçeklerden çok felsefeye hizmet etmek için tasarlanmış gibi gözükür ve iyi tanımlanmış başarı kriterlerine değil rakamlarla ifade edilmemiş sanal amaçlara ulaşmaya çalışılır. Mevzuatların ulusal teknolojik gelişmeyi engelleyici şekilde yorumlandığı Türkiye den başka az sayıda ülke vardır. Bu gün başta çevre ile ilgili mevzuatlar olmak üzere yerli girişimciler için itici güç olması gereken mevzuatlar tam tersine milli geliri azaltıcı, yatırımcılara eziyet edici ve onları kısıtlayıcı bir fonksiyon üstlenecek şekilde yorumlanıyorlar. Bu öylesine ibret verici bir mekanizma ki yatırımcı lehine düşünülerek getirilen “ön ÇED” (Çevre Etki Değerlendirme) uygulaması bile yorumlayıcıların elinde “çift ÇED” mekanizmasına dönüşmüş durumda. Bu gün ABD ve Avrupa, teknoloji alanında “aşırı mevzuat” yarattıkları sonucuna ulaşmış durumdalar ve bunu inceltmenin yollarını arıyor. Biz ise tam tersine mevzuat yazacak yani her türlü istihdam yaratacak işi ve girişimi yokuşa sürecek komisyonlar kurmaya çalışıyoruz. ABD’de teknoloji alanında bir limited şirket kurmanın bürokratik maliyeti 5 (beş) dolarken bu bizde ilk yıl için muhasebesi, noteri, şusu busu ile 3 bin dolar civarındadır. Tüm bu gerçekler bizi bir tek sonuca götürüyor : gelecek nesillerin teknolojik bağımsızlığı ancak özel girişimcilerin çaba, yöntem ve yaklaşımlarıyla sağlanabilir. Türkiye’de teknolojiyi özel sektör ve bireysel girişimciler kendileri ve hatta gerekirse kendi kurdukları veya kuracakları özel inkübasyon sistemleri veya örgütleri ile geliştirmelidirler. Çok mecbur kalmadıkça bürokratik kurumlardan medet ummamalıdırlar çünkü her şeyi devletten bekleyen yaklaşım şekli teknolojik bağımsızlığımızın olmamasının nedenlerinden biri.
PARA, İKTİDAR VE BEŞERİ BİYOTEKNOLOJİ
Beşeri biyoteknolojinin Türkiye’deki mevcut teknoloji sektörü içinde tüp bebek uygulaması, kriminal teşhis çalışmaları, genetik hastalıkların teşhisi v.b. bir çok konuda uygulaması mevcut. Bu Türkiye’deki teknoloji sektörü içinde dönen paranın oransal olarak ufak bir yekünunu oluşturuyor fakat bunlardan özellikle “kriminal teşhis” iktidar boyutu açısından önemli çünkü kanunların uygulanmasını kolaylaştırıyor. Örneğin : Apo plastik ameliyatla görüntüsünü değiştirseydi bile onun Apo olup olmadığının teşhisi mümkündü. Kriminal Teknolojik yöntemler Türkiye’de de batı ülkelerindeki gibi uygulanabiliyor fakat kendi geliştirdiğimiz değil ödünç alıp kullandığımız bir teknoloji şeklinde. Birey kimliklerinin DNA bazında tasnifi yakın gelecekte başta ABD olmak üzere standart uygulama haline gelecektir ve Türkiye bu trendi izlemek zorunda kalacaktır. Bu da “sahte kimlik” sorununu ortadan kaldıracaktır. Bunun sonucu iktidarların güçlenmesidir.
Fakat özellikle batı ülkeleri için hem tarihi eğilimler hem de ihtiyaçlar açısından ÖCENİKS (EUGENICS) beşeri teknoloji açısından ana ilgi noktasını oluşturuyor.
ÖCENİKS (EUGENICS)
İnsanlar üzerinde yapılan genetik manipülasyonlara denir. Bizde bu kavram pek tanınmasa da özellikle Almanya gibi ülkelerde bunların kulüpleri hatta dergileri bile vardır (inanmayanlar girsin internete baksın). Batılı anlamdaki öceniksi bu gün Türkiye’de anlamamız kolay değildir çünkü 72 milleti bir gören bir felsefeyle yetişmiş olan güçlü adalet duygusuna sahip insanımız batılı anlamdaki ırkçılık uygulamalarını ve o uygulamaların insanlara geçmişte yapmış olduğu ve günümüzde yapmakta olduğu direk ve dolaylı eziyetin boyutunu tasavvur bile edemez. Sadece Amerika’da değil Tasmanya gibi bölgelerde batılılarca uygulanan sistematik soykırımlar hep öceniks mantığına dayandırılmıştır ve bu soykırımların mantığı ve detayları saygın batılı referanslarda yer almıştır (örnek: The Descent of Man, yazarı Charles Darwin, Modern Kütüphane, New York). Modern teknolojinin batılı öceniks hastalarının eline çok güçlü silahlar verdiğine kuşku yok. Tarihteki kayıtlara geçmiş geniş çaplı ve başarılı öceniks uygulamalarının çoğu Avrupa’da yapılmıştı (bir kısmı da Avustralya-Tasmanya ve Amerika’da). O dönemde özellikle Prusya bölgesinde seçilmiş uzun boylu kadın ve erkekler çiftleştirilmişti. Prusya Kıralı I. Friedrich Wilhelm bir öceniks manyağı idi. Bir müddet sonra yükselen protestolar üzerine yolcu arabalarının yolları kesilerek “damızlık” seçimi yasaklanmıştı (1713 yılında) ama uygulamaların bir yüzyıldan fazla devam ettiğine dair referanslar mevcuttur. Bu konu her ne kadar kulağa “delice” gelse de kayıtlar oldukça sağlam, hatta 1775 yılında İngiltere’ye satılan genetik standarda uymayan bir nüfus bile söz konusu. Satan Hessen-Kassel kontu II. Friedrich idi ve halkının yirmide birinden fazlasını İngilizlere satmıştı. Bu “genetik çöp” ün sevkiyatı esnasında sığır tarifesi üzerinden geçiş bedelleri, yani gümrük ödenmiş olduğu için net rakamı bu gün bilmekteyiz. Bu uygulamalar bize ruh hastalarının izole icraatları gibi gelse de bu buz dağının sadece görünen kısmı ve aslında Avrupa’da bu uygulamalar hep sistematik ve sürekli olmuş. Öceniksci Hitler aslında göründüğü kadar “özgün” bir şahıs değil, Avrupa medeniyetinin öceniks konusundaki iyi bir öğrencisi ve o zamanki mevcut uygulamaların sıradan bir sürdürücüsü. Yapıtları ise batılıların Avustralya ve Amerika bölgesinde insanlığa(!) kazandırdığı deneyimler doğrultusunda olmuş. Özellikle İngilizlerin sistematik soykırım uygulamaları ve öceniksçi düşünürleri Hitler’e ilham kaynağı olmuş. Asırlarca insanı insan gibi görmemişler. 18inci yüzyılın sonuna doğru bir Alman askerinin değerinin bir beygirin değerinden sekizde bir ile üçte bir oranında daha az tuttuğuna dair referans mevcut. Bu değerin sadece ticari değer mi olduğu yoksa insanın protein, yağ v.b. değerlerinin de denkleme dahil edilip edilmediğini bulamadım. O dönemde İngilizler de bir insanın ortalama ticari değerini hesaplamışlardı (hesaplayan kişi İngiliz ekonomist Mr. William Petty) ve bu değer o zaman 49 beygir civarında idi. Bu gün bir İngilizin kaç beygir ettiğini bulamadım ama zaman içinde safkan İngiliz atlarının değeri artmış olabilir ve belki de hesabın bir beygirin kaç İngiliz ettiği üzerinden çıkarılması gerekebilir. Medeniyet bambaşka bir şey doğrusu, İnşaallah biz de AB’ye girdiğimizde beygir üzerinden bir piyasa değerimiz oluşacak!
Bireyin genetik geleceği bireyin genetik geçmişine değil içinde yaşadığı populasyonun genetik geçmişine bağlıdır ve genel kanının aksine bir populasyonun doğal genetiği “seleksiyonla” değil “eleksiyonla” değişir. Yani uyum sağlayanın yaşamasından çok uyum sağlayamayanın yeterince döl veremeden ölmesidir populasyon genetiğini değiştiren. İnsan eliyle yapılan denetimli genetik manipülasyonların sorunu yan etkilerinin ortaya çıkışıdır. İkinci Dünya Savaşı aptallığını açıklar mı bilemiyorum ama okuduğum kaynaklarda yukarıda bahsettiğim Avrupadaki Eugenics uygulamalarında zekanın bir seçme kriteri olarak kullanıldığına dair ipucu bulamadım!
Avrupa’nın genetik eleksiyona maruz kaldığı ikinci olay Black Plague (Kara Veba) salgınıdır. Avrupa nüfusunun üçte biri ölmüştür. Bağışıklığı olanlarsa kalmıştır. Veba’nın AIDS’e benzerliği ilginçtir. İkisinin de bir çok çeşidi olsa da aynı AIDS gibi immün sisteme saldırır, lenf bezlerini etkiler, kara izler oluşturur, vücut salgıları yoluyla bulaşır, öksürük nöbetlerine sebep olur, v.d. Bulabildiğim şekliyle aralarındaki fark şuymuş : Vebayı pireler bulaştırır ama AIDS i başta sivrisinekler olmak üzere haşarat bulaştırmazmış. Pireler ısırırken karınlarındaki bir miktar kirli kanı kusarlar ama nedense bu vebayı bulaştırırken AIDS’in bulaşmasına bir türlü neden olmaz. Veba geçirmiş dolayısı ile genetik bağışıklık kazanmış Avrupa ve Asya o kadar etkilenmemiştir AIDS’ ten ama veba yüzü görmemiş Afrika da milyonlarca insan ölüm döşeğindedir. AIDS’in öldürücülüğünün genetik farklarla alakalı olduğu bu gün bilinmektedir. AIDS Amerika da 100 binden fazla ölüme neden olmuştur ve ABD deki zenci nüfus arasında da yaygındır ama zenci nüfus arasında Afrika’daki gibi yıkıcı olmamıştır. AIDS’in zenci nüfus üzerinde uygulanmadan önce gay (homoseksüel) popülasyonlar üzerinde denenmiş olan bir biyolojik silah olduğuna dair iddia ve hatta referanslar vardır ama AIDS eğer bir biyolojik silah idiyse başarılı bir biyolojik silah değildi.
Avrupa’nın genetik eleksiyona maruz kaldığı üçüncü olay ise cadı yakma ve engizisyon uygulamaları. Sadece Avrupa’da yakılan cadı sayısı 100 binin üzerinde (Amerika’da yakılanlar hariç) ki günümüz nüfusuna oranla bu milyonlar ile ifade edilen rakamlara denk gelir. Günümüzde Avrupalılar mahkemeler sayesinde cadılardan yakalarını sıyırabiliyorlar ama bu yöntem geçmişte olduğu gibi cadıları genetik havuzun dışına atmıyor. Yüzyıllarca süren cadı yakma uygulaması ile ne tür bir genetik materyalin yok edildiğini bilmiyoruz çünkü Avrupa da bir cadının hukuki tanımı yoktu. Tanıma gerek de yoktu çünkü o zamanki Avrupa ve Amerika mahkemelerindeki hukuki içtihad gereği cadılar cadı olduklarını yeterince eziyet edildiklerinde serbest iradeleriyle itiraf etmekteydiler.
Yukarıdaki hususları okuyucunun dikkatine öncelikle sunmuş olmamın bir nedeni var. Bu neden Avrupa’nın yeni bir beşeri teknoloji hamlesinin eşiğinde olmasıdır. Bu aslında beşeri biyoteknolojiden çok öceniks amaçlı ve hedefli bir uygulamadır. Bu hamle Kiralık Anneler uygulamasıdır. Beşeri teknolojinin Türkiye’deki teknoloji ürünleri sektörü içinde ufak bir pazarı vardır ama bu Avrupa ükeleri için farklıdır. Hatta iktidar ve paraya erişmek için en çok kullanmaya hazırlandıkları alandır beşeri teknoloji. Özellikle Avrupa’nın beşeri alanda teknoloji yoluyla çözmeye çalıştığı, iktidar ve para ile arasındaki en büyük engel “yetersiz nüfus” sorunu. Yükselen Çin ve Hindistan gücüne karşı (toplam nüfusları 2 milyar) Avrupa nın daha yüksek bir nüfusa acilen ve şiddetle ihtiyacı olduğu bilinmekteydi ama bu konuda Avrupalının ne yapacağı 15 yıl öncesine kadar bilinmiyordu. Bu gün ise az nüfus sorununun çözümü doğrultusunda başta İngiltere olmak üzere Avrupada yapılmakta olan uygulamalar açıkça gözlenebilmektedir. Bu uygulama “kiralık anneler” yöntemidir. Kiralık anneler yöntemi örtülü öceniks yapmaları için AB’ye çok güçlü bir araç vermiştir. Bu gün Avrupa’da Hollandalı bir kadın ile Belçikalı bir baba çocuklarını Hintli bir kiralık annede doğurtturabilmekte ve bunun ileriki yaşlardaki bakımını örneğin Afrikalı bir bakıcıya yaptırabilmektedirler. Esas anne ve babanın evli olmaları gerekmemektedir. Evli olmayan bu insanlar zaten yumurta ve spermlerini üçüncü kişilere de satabilmekte ve onlar benzer bir amaçla kullanabilmektedirler. Bu Avrupa’da devlet müsaadesinde icra edilen ticari bir uygulamadır ve son derece yaygındır. Biyoteknolojiye karşı imiş gibi görünen Avrupa bu tür ticareti finansal olarak değişik şekillerde desteklemektedir.
Kiralık anneler yöntemini uygulayabilmek için Avrupa öncelikle mevzuat engellerini ortadan kaldırdı ve özel şirketler kurulmasının önünü açtı. (Mevzuat manipülasyonu Avrupanın da çok kullandığı standart bir “teknoloji yönetimi” aracıdır. Atılım yapmaya hazırlandığı alanda önce yasak koyarak rakiplerinin hazırlanmasını engeller. Bu arada teknolojik altyapı olarak kendini geliştirir ve yeterli rekabet avantajına ulaştığına inanınca da mevzuatın önünü açar). Avrupa’da şirketler kanalıyla bir kadınla bir erkek kendilerine ait olmayan bir yumurta ile spermin kiralık bir anne tarafından doğurulmasını sağlayabilmektedirler (yukarıda da ifade edildiği gibi bu gelecekle ilgili yapılmış bir öngörü değil, şu anda Avrupa’daki fiili uygulama ve örnekleri de var). Sözde amaç çok meşgul bir iş hayatı süren ve gençliklerinde hayatın tadını çıkarmak isteyen vatandaşlarının emekliliklerinde hem paraları hem de vakitleri varken nüfusun artmasına katkıda bulunmalarını sağlamak. Bu Avrupa için belki de tek çıkış noktası çünkü zaten yaşlı nüfusları çok ve az gelişmiş ülkelerden yüz binlerce kiralık anne temin etmelerini sağlayacak kadar paraları var. Avrupa’nın “kiralık anneler” yöntemiyle kendi nüfusunu önümüzdeki 50 yıl içerisinde 1 milyara hatta üstüne çıkarabileceğini rahatlıkla öngörebiliriz. Şu anda Avrupa’nın kaç kiralık anne çalıştırmış ve çalıştırmakta olduğuna dair istatistiklere ulaşılamıyorum, telefonla aradıklarım ise cevap vermek yerine soru sormak eğilimindeydiler ama uygulamalar kiralık anneler ile kiralayıcılar arasında çıkan hukuki sorunların gazetelere dahi yansımasına neden olacak kadar yaygındır.
BİYOGÜVENLİK
Biyogüvenliği rakiplerimizin teknolojiyi kullanarak bizim üzerimizden para ve iktidar arayışlarının önünü kesme yeteneği olarak ifade edebiliriz. Şu anda en ciddi biyogüvenlik açığımız genetik bilgilerimizin yabancı ellere geçişidir. Sadece beşeri anlamda değil bitki ve hayvan anlamında da genetik bilgilerimizin dışarıya sızması en büyük güvenlik sorunumuzdur. Aleyhimize oynanacak her para ve iktidar oyununda rakiplerimizin bu bilgilere ihtiyaçları var (tabi bizim de onlarınkilere ihtiyacımız var). Oyunun kuralı olabildiğince çok yabancı genetik bilgiyi toplayıp olabildiğince az ulusal genetik bilginin kaçışına müsaade etmektir. Bırakın genel bir DNA bankasını TÜBİTAK-MAM da bulunan bir küf koleksiyonu ile şap enstitüsü ve İstanbul’daki bir üniversitemizin ufak koleksiyonlarını saymazsak profesyonelce yönetilen tam teşekküllü bir ulusal mikroorganizma bankasına dahi sahip olmadığımızı görürüz. Bu durum bu alanda ne kadar bilinçsiz olduğumuzun en ciddi delilidir.
FELSEFE
Teknoloji üretimi felsefesiz düşünülemez veya düşünülmemelidir. Teknoloji konusunda karşılaştığım yabancı felsefe makaleleri maalesef Türkiye şartları için geçerli bir yol gösterici olmaktan oldukça uzaklar. Teknoloji felsefesi felsefenin “uygulamalı etik” bölümüyle alakalı. Etiği, yani ahlakı, akademik açıdan sınıflandırmak gerekirse Normatif Etik (buna kural koyucu veya benim tercih ettiğim şekliyle Resmi Etik diyebiliriz), Uygulamalı Etik (buna Etik Mühendisliği de diyebiliriz) ve Meta Etik (Teorik Etik) olarak sınıflandırabiliriz. Teknoloji alanında “ahlak mühendisi” bulmak sadece Türkiye’de değil dünya genelinde zor bir iş çünkü bırakın bu gün moleküler biyoloji alanındaki gelişmeleri sosyal hayata yansıtabilmeyi biyoloji biliminin ortaya çıkardığı gerçekleri bile en modern toplumlarda dahi günlük hayata yansıtmak güçtür. Yakın zamana kadar kadınların ve zencilerin ruhu olmadığını düşünen kafalar deneme maksadıyla kendilerinden önce bir maymunu sarıp sarmalayıp uzaya gönderdiler. Teknoloji ile felsefenin bir arada yaratmadığı gelişme işte öylesine bir ucube sonuç ortaya çıkarmaktadır. Teknoloji üreticileri eğer yeterince felsefe bilmezlerse uzay müzelerinde içini doldurarak gururla sergiledikleri maymunun aslında uluslarının onuru değil utancı olduğunu göremezler. Kozmosa açılan kapıdan bir vahşi olarak geçtiklerini algılayamazlar. Gelecek nesillerin uzaya ilk defa çıkmış olma onurunu bir ape’e ama homo-sapiens olmayan bir ape’e vereceğini göremezler. Yunus Emre den bu yana aynı güçte evrensel bir felsefeci yetiştirememiş olan bizlerin de benzer durumlara düşmemek için özellikle “ahlak mühendisliği” konusunda filozof yetiştirmeye şiddetle ihtiyacımız var yoksa üreteceğimiz teknolojiye layık olduğumuzu tarihe ve dünyanın geri kalanına karşı savunamayız. Bu ihtiyaç Türkiye’deki teknoloji üreticilerinin en öncelikli ihtiyaçlarından birisidir.
YABANCI YATIRIMCILARIN DURUMU
Türkiye’de şu ana kadar yaratmış oldukları değer açısından baktığımızda ben şahsen Türkiye’ye daha fazla yabancı yatırım yapılmasını istemiyorum. Evet, Türkiye yabancı yatırımcılar için çok cazip bir ülke ve kamuoyundaki genel kanının aksine Türkiye’ye kaldırabileceğimizden bile çok yatırım yapılıyor. 1980 öncesinde Türkiye’nin parçalanması için yabancı eller 10 milyar doların üstünde yatırım yapmıştı. Gerçi bunun faturasını ödeyenler hala belli değil ama neticede bu paralar silah, bomba, suikast, tecavüz, cinayet v.b. mal ve hizmet kalemleri şeklinde Türkiye’ye girmişti. Bu gün yabancı vakıflar v.b. tarafından Türkiye’de serbest rekabeti zedeleyici yönde trilyonlar harcandığı basında ifade ediliyor. Yakın zamanda Güneydoğumuza da çok büyük yatırım yaptı Avrupalı girişimciler. Çok kaynak transfer ettiler!? Net rakam bilinmese de yaptıkları yatırım milyar dolarlar seviyesinde. Türkiye’nin doğal kaynakları ve stratejik avantajları çok iyi bir yatırım kalemi ve bu değerleri yabancı yatırımcıların çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakmaya niyeti yok gibi gözüküyor ama üzerinde oturduğumuz bu değerden biz de az da olsa pay alabileceğimize inanıyorum. Türkiye çoğu insanın düşündüğünün aksine tanınmayan veya yanlış anlaşılan bir ülke değil. Hatta belki de sorunumuz doğal kaynaklarımız ve stratejik avantajlarımızın çok iyi bilinmesi. Dünya kütüphanelerinde Türkiye’nin ta 2050’lilere kadar nüfus tahminleri, GAP projesi için hazırlanmış yüzlerce sayfalık kitaplar, Türkiye Türkçesi ile Alaska Kızılderililerinin Ata-Başkan lehçesini karşılaştıran çalışmalar gördüm. Türkiye hakkında sağlam bilgi edinmek isteyen girişimcilere Avrupa kütüphanelerinin dokümantasyon bölümlerini öneririm. Türkiye hakkında hazırlanmış bu kadar detaylı ve sağlam raporu Türkiye’de bulamazlar.
GELECEKTE NE OLACAK
Geleceği bilmenin kuşkusuz en iyi yolu onu yaratmaktır. Geleceği için senaryo yazamayan bir ülkenin geleceğini başkalarının yazdığı senaryolar belirler. Teknolojik geleceğimiz için senaryolar yazmamız gerekiyor. Özel sektör hariç teknoloji yönetimi konusuna ilgili değil, teknoloji yönetimini bildiğine inanan kurumlar ise bir türlü iş adamları ile aynı lisanı konuşamıyorlar. Oturmuş, köklü bir ticari girişimcilik töremiz zaten yok. Lisans ve yüksek lisans programlarını bitiren genç beyinler girişimcilik yerine akademisyenliğe veya iş aramaya özendiriliyorlar ya da dış ülkelerde şanslarını arama kavgasına giriyorlar. Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığını hedefleyen yüksek motivasyonlu ve etkin bir kadro hareketi de görünürde yok. TTGV’lerin KOSGEB’lerin TÜBİTAK’ların çabaları bir açıdan hükümetleri vebalden kurtarıyor ama bu kurumlar tüm iyi niyetli çabalarına rağmen harcadıklarından daha büyük bir değer yaratmayı henüz başaramadılar çünkü bürokrasi onları da boğuyor. Oysa ki oyunun adı “kapitalizm” ve bu oyunda teknoloji üretmenin geliri giderinden fazla olmak zorunda. Akademik yeterlilik açısından Türkiye’nin altyapı sorunu yok ama bu yeterlilik kazançlı yatırımları tetikleyemiyor. Bizim yetiştirdiğimiz öğrencileri ve bizim yaptığımız uluslararası yayınları yabancı şirketler bize satacak teknolojiyi üretmekte kullanıyor ama biz kendimiz kullanamıyoruz.
Teknoloji yönetimi alanında çok sayıda planlamacımız, fikir adamımız, teknoloji destekleyici kurumumuz, çeşit çeşit AR&GE teşviğimiz, teknoloji geliştirme desteğimiz, dolaplar dolusu teknoloji geliştirme mevzuatımız, yüzlerce laboratuarımız, 50’den fazla üniversitemiz var ama teknolojik tam bağımsızlığımız yok. Bunun nedeni son derece basit: yeterinden fazla teorisyenimiz ve yetişmiş elemanımız var ama yeterince savaşçımız yok. Daha fazla ulusal girişimci yaratmak öncelikli hedef, belki de tek hedef olmalı. Çünkü teknolojik bağımsızlığın savaşçısı özel girişimci. İhtiyacımız olan şey paraya ulaşmak için teknoloji üretmeyi ve ürettirmeyi bilen bir genç girişimci tipi yaratmaktan geçiyor.
Dr.Yük.Müh. ERCÜMENT ÖZER

Etiketler:
Bilimler
Biyoloji
Para- İktidar- Biyoteknoloji
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
apoptozis Yazar Hakkında:"Bir bilimci için kendisine ve mesleğine güvensizlik getirmenin en kestirme yolunun-özellikle de gerekmediği halde-bilimin bütün sorulara yanıt verdiğini veya yakında verebileceğini,bilimsel yanıtları olmayan soruların ise soru olmadığını veya ‘uyduruk sorular’ olduğunu;bunları da ancak ahmakların sorup budalaların cevapladıklarını ilave etmektir.
Bu şekilde düşünen bilimcilerin sayısı ne olursa olsun,artık çok azının bunları açıklayacak kadar akılsız ve kaba olduğunu görerek seviniyorum.Felsefi konularda deneyimli olan kişiler şunu iyi bilirler :Dinsel inançların ‘bilimsel’ açıdan eleştirilmesi,inançların ‘bilimsel’ açıdan savunulmasından daha az yanlış değildir.
Sayfa 35-36
Öyleyse bilimci gerçeği arayandır.Gerçek, ulaşmaya çalıştığı şey,yüzünün dönük olduğu yöndür.Ancak, kesinlik onun erişimi dışındadır;yanıtlamak istediği sorunların bir çoğu doğal bilim dünyası dışında kalır.Yirminci Yüzyılın en büyük bilimcilerinden Jacques Lucie Monod’nun,bu bölümün başına koyduğum sözleri,bir bilimcinin her zaman gerçekleştireceği bir tutkuyu dile getiriyor;anlamaya çalışmak".
Sayfa 104
Genç Bilim Adamına Öğütler
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
Sponsor Bağlantılar

|
|