GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Fizik arrow Kaos'tan Aydınlığa Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Oca 30 2008
Kaos'tan Aydınlığa Yazdır E-posta
  • Currently 5.0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Rating: 5.0/5 (Toplam Oy: 1)


Mustafa NECMİGİL   
Perşembe, 31 Ocak 2008
Okunma: 443 kez

Kâinatın yapısını tayin ve tesbit eden kanunları madde içerisinde arayan insan, elbette düşüncesiyle yakaladığı herşeyi kavramaya ve mânâsını anlamaya çalışacaktır. Kendi hayatında mânâsız bir fiil işlemekten kaçınan insan, âzâmî tasarruf prensibini müşahede ettiği kâinat içerisinde, en mükemmel san’at hârikalarından olan beynini kullanacak, aklını yoracak ve düşünecektir.

Bakmak, görmek, idrâk etmek ve düşünmek.. Sonra da karar vermek. Bu karar, tabiatın yapısıyla rezonans (uyum) halinde olursa doğrudur, fıtrata uygunsa meyve verir. Enerjimiz çok kısıtlı, kâinat çok derin ve bu derinliklerde ilim çok hızlı yol almakta. Cismimiz gibi ömrümüzün de ancak bir nokta işgal ettiği şu kâinat içerisinde, mânâlı bir hayat yaşamak her insanın içinden gelen en mühim arzusudur…

Heisenberg, bir fizik toplantısında “Dalgalarınız ve elektronlarınızla beni güldürüyorsunuz, acaba onları hiç gördünüz mü? Bir çekirdeği, elektronlarını ve dalgaları gözünüzle görebilmeyi ümit ediyor musunuz? Bu ümidi aklınızdan çıkarınız.” diyerek fiziğin belirsizliğe, daha doğrusu mekanik izahlardan uzaklaşmaya kaydığını ifade ediyordu. Heisenberg, hayâlî bir mikroskopla elektron büyüklüğündeki bir cismin insanın görüş alanına getirilebileceğini farz etti. Fakat; elektronun çapı, ışığın dalga boyundan küçük olduğundan fizikçi, mevzuunu ancak dalga uzunluğu daha ufak olan bir radyasyon kullanarak aydınlatabilirdi. Bunun için X ışınlan bile işe yaramaz. Ancak radyum yüksek frekanslı gamma ışınları, elektronu görülecek hale getirebilir. Fotoelektrik tesirin (normal ışık fotonlarının) elektronlar üzerinde şiddetli bir güç kullandığı hatırlanırsa, X ışınlarının elektronlar üzerinde tesiri daha da serttir. Hele müessir bir gamma ışınının vuruşu daha da yıkıcı bir tesir yapacaktır. İşte bundan dolayı belirsizlik prensibi, bugün bilinen ilmî metodlardan hiç birisiyle, bir elektronun yerini ve hızını aynı anda kestirmenin mümkün olmadığını söyler.

Şimdi artık eski görüşün yuvarlak elektronu, elektrik enerjisi dalgalanmaları haline; atom ise dalgalar sistemi haline gelmiştir. Bundan da bütün maddenin dalgalardan yapıldığı ve bizim dalgalar dünyasında yaşadığımız anlaşılır. Kâinat gözümüzde bir dalgalar denizi halinde mevcelenmekte; sistemi koruyucu şekilde böylece hareketlendirilmektedir. Sir James Jeans’ın elektronlar hakkındaki tesbiti de bir harika: Katı kürelerin uzayda muayyen durumları vardır; elektronların böyle bir durumu olmadığı anlaşılıyor. Katı küre, kat’i şekilde bir yer tutar. Bir elektronun ise ne kadar yer tutacağını tartışmak belki bir korkunun, endişenin veya kararsızlığın ne kadar yer tutacağını tartışmak kadar mânâsızdır. Artık kütle, şekil, renk, ışık, ısı, koku, radyasyon vb. durumların enerjinin çeşitli formlarından başka bir şey olmadığı anlaşılmıştır.

Einstein’in “uzay-zaman” devamlılığı, kâinat hakkındaki eski görüşü değiştirmiştir. Artık kâinat, materyalist felsefenin zannettiği gibi “bağımsız” maddenin “bağımsız” feza ve zamanda yerleştiği katı ve değişmez bir yapı değil; aksine, sürekli değişiklik ve tekrardan yaratılışın tesirinde, kesin bir yapısı olmayan, plâstik ve değişken bir yaratılıştır. Feza-zaman örgüsünde sabitlik yoktur. Denizde yüzen bir balığın çevresindeki suyu çalkalandırdığı gibi, bir yıldız veya bir galaksi de içinde yüzdüğü feza-zaman örgüsünün geometrisini değiştirmektedir. Einstein’in kâinatında doğru yoktur. Yalnız büyük çemberler vardır. Enterasandır ki, bundan asırlarca önce, Muhyiddin-î Arabi’nin kâinatında da düz şekiller yok, “küreler” vardı..

Feza bu haliyle sonsuz değildir. Matematikçi fezanın bu geometrik hususiyetini bir küre sathının dört buutlu benzeriyle anlatır. Sir James Jeans’ın ifadesi ile; “Üzerinde kıvrımlar bulunan bir sabun köpüğü kabarcığı, izafiyet nazariyesinin ortaya çıkardığı yeni kâinatı, en iyi şekilde gösterebilir. Kâinat, bu kabarcığın içi değil, yüzüdür. Kabarcığın yüzünün yalnız iki buudu varken, kâinatın dört buudlu -üç feza buudlu bir zaman- olduğunu da unutmamalıyız. Kâinatın yapıldığı ince sabun tabakası ise zamansızlık içinde yoğrulmuş fezadır.”

Edwin Hubble, Mt. Wilson rasathanesinde göğün bazı bölümleri üzerinde yıllarca çalıştıktan sonra, bütün kâinatta, her cm3 fezada 10–30 gram madde bulunduğu neticesine vardı. Bu sayı, Einstein’in alan denklemlerine tatbik edildiğinde kâinatın eğriliği için müsbet bir değer veriyor. Buradan da kâinatın yarıçapının tahminen 35 milyar ışık yılı olduğu hesaplanıyor. Yani kâinat sonsuz değildir, kapalı bir sistemdir. Ama o, saniyede 297.600 km. hızla fezada yola çıkan bir güneş ışığının; büyük bir kozmik çember çizerek 200 milyar dünya yılından sonra kaynağına dönebileceği kadar geniştir. Kâinatın genişlemesini bir balonun şişerken genişlemesine ve cisimleri de balon üzerinde işaretli noktalara benzetirken, balonun şişmesi esnasında noktaların genişlemediğini kabul etmek lazımdır. Feza balonun benekler arasındaki sahası gibi genişlerken, cisimler hacimlerini korurlar.

Bütün galaksiler bizden ve birbirlerinden korkunç hızlarla öteye gittiklerine göre “kozmik zaman” ın bir çağında, daha doğrusu başlangıcında hepsinin toplu bir başlangıç kütlesi halinde bulundukları ortaya çıkar. Herşeyin başladığı bir an; Madde-hareketlilik- zaman birlikte yaratıldıkları o an… Nasıl feza maddî varlıkların ihtimali bir sırası ise, zaman da hâdiselerin ihtimalî bir sırasıdır. Rengi ayırt edecek bir göz yoksa renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir hadise olmadıkça bir an, bir saat veya bir gün hiç bir şey ifade etmez. Maddenin yaratılmasından önceye, öteye, maddesiz bir yere (!) zamanı uzatmak bu hakikate zıddır. Maddenin hareketlendirilmesiyle zaman yaratılmış oldu.

Tabiatın görünüşteki karmaşıklık ve çeşitliliğinin yerini derindeki basitlik alır. Temelde; yer çekimi gücü ile elektromanyetik güç, madde ve enerji, elektrik yükü ile elektrik alan, feza ile zaman arasındaki farklılıklar yok olur. Zaman-mekan-hareketlilik sürekliliğinde erirler.

İnsanın duyu organlarının fizyolojisiyle şekillenen dünya; insanoğlunun sınırlı yaratılısıyla içinde hapis olduğu bir dünyadır. Ama insanda öyle bir yaratılış vardır ki, engin ve rengin çeşitlilikte bütün görüntülerin altında yatan varlığın basitliliğinin kendisine anlatmak istediklerini vicdanında duyar. Madde ve alan diye iki temel şekilde görüntü veren ve karşılıklı tesirlerle şekillenen varlık; kendisini sınırlı duygularıyla idrak eden insan zihnine, okuması için sunulmuş bir kitaptır, insan idrakinin seviyesi altında bir buzdağı gibi renksiz, sessiz, anlaşılmaz bir şekilde yatan KOSMOS; niçin basitliliğiyle kalmadı; daha da ileri gidelim niçin var oldu; daha doğru bir ifade kullanalım niçin şekillendirildi ve insanın duygularına öylece sunuldu? Varolan her hareketin altında bir mânâ aramak gerekmez mî? Artık böyle bir VAROLUŞ ARENASI içerisinde bir hikmet (sebep-netice alakası), bir gaye düşünülmez mi? Ve insan haklı olarak bu kitabın niçin yazıldığını sormaz mı?

Okkanın içinde bir mürekkep düşünün, basitçe yapısıyla bize mânâsız gibi gelir. Ama, aynı mürekkep bir kalemin ucundan dökülerek sahifelerle izdivaca erince, bize her harfi, her kelimesi, her satın bir mânâ ifade eden bir KİTAP haline gelmez mi? İşte, basitten çeşitliliğe, renklilik ve şekilliliğe geçişin bir misali.. Kâinat öyle bir kitap ki; her an yazılıyor. Enerji demetlerinin hareketi kalemin ucundan dökülen mürekkep atomları gibi, şekilleniyor. Ve içerisinde bir parça olarak yaratılan insan, var olmanın hem oyuncusu hem de seyircisi olarak yaratıldığı günden bu yana bu karmaşıklık, bu çeşitlilik ve bu düzenlilik içerisinde yaratılışının mânâsını düşünüyor, niçin’leri düşünüyor. Evet madde ne zaman yaratılmış olursa olsun, insan fikrine duyular çerçevesinden gelen şey, yaratılışın devam ettiği ve her hareketin yaratılmış olduğudur.

Bugünkü fizikte “dalgalar” ve “parçacıklar” gibi maddenin yapı taşları olan mefhumların gerçeği doğru olarak anlatmadıkları, ancak yeni buluşlar için yol gösterici oldukları bilinir. Fakat fizik, nesnelerin ne olduklarını bilmese de, nasıl davrandıklarını mücerret matematik diliyle anlatabilir. Kuantum fiziği, sebeblilik ve determinizm prensiplerini sarsmış, istatistikî ifadeler kullanmaya başlamış olmakla beraber, mikrokosmosdaki belirsizlikler yine de makrokosmosdaki belirlilik ve intizam içerisine girmekle ve kâinat bir bütün olarak ele alındığında, Yaratıcının irade ve kudretinden çıkan “fiiller bütünü” olduğu anlaşılmaktadır. İlim, nesnelerin gerçek tabiatı konusunda bir şey söylemese bile, aralarındaki münasebeti tarif etmeyi ve karıştıkları hâdiseleri anlatabilir. Öyle veya böyle, semboller değişir ama hâdiseler değişmez. İlmin ifadelerinde devamlı artan bir matematikî doğruluk varsa da, geçmişin yanlışlıklarının ortaya çıkarılması bir vak’a olduğundan, ilim adamları sadece hâdiselerin gerçekliğiyle uğraşır. Düşünen varlık İnsan’ın, var oluşu yorumlamasına, kainatı değerlendirmesine hiç bir mani yoktur. Yalnız insanın makrokosmos ile mikrokosmos ortasında yaratılmış olması, onu daima sırlarla dolu bir kâinatta yaşatır. Yorumlamada mutlak çözüme ulaşamaması burada vahyin ne kadar gerekli, zaruri ve var oluşun ne denli mühim bir hâdisesi olduğunu insana ihtar eder. İnsan, için de yaşayabildiği en derin ve en güzel duygu; bu sırrı hissetmektir. Hiç bir insanın bu duygudan mahrum olduğu düşünülemez. Ama insanı huzurlu eden, doyuran da, bu sırrı çözmektir.

Biz açıkça görüyoruz ki, yaratılış ve her türlü oluşta muhakkak bir gayeye mâtuf hareket ediliyor. Bu gayeyi bilebiliriz de bilemeyiz de. İlmin kâinatı daha da derinlemesine incelemesi arttıkça mevcut olan her şeyin, o şekilde varoluşunda birçok hikmetlerin gözetildiğini daha da iyi anlıyoruz. Kâinatta gözlenen bu gayeli yaratılış, kâinatın sonsuz olmadığını İhtar eden başka bir delildir. Sonsuzlukla, şu andaki gayeye mâtuf gidişat çatışır. Kâinat sonsuz zaman içinde varsa ve bir de kendisinin gayesi varsa, sonsuz zamanda bu gayeye çoktan ulaşılmış olurdu. Aslında böyle bir şeyi düşünmenin ne ilmî ne de mantıkî bir temeli yoktur. Kendi kendini yaratacak ve bir gaye güdecek kâinatı düşünmek daha baştan maddeye şuur vermeyi gerektirir. Başı ve sonu olmayan sonsuz bir kâinat düşünülüyorsa, o zaman kâinatın her bir parçasının da sonsuzlukla irtibatını kabul etmek gerekir. Sonsuz küçüklükte, sonsuz zerrelere, sonsuz ilim vermek icap eder. Ama sonsuz güç ve varlıkların daima başı ve sonu belli olan veya halden hale geçen yapılar oluşturması nasıl düşünülebilir? Çünkü sonsuz güç, sonsuzluğa sirayet (nüfuzu) gerektirir. Yani kapalı bir sistemde, bir hacimde olamaz. Sonsuz parçacıklar âleminde sonsuz güçlerin birbirlerini kontrol etmesi ve birbirine bağlı olması ise hiç düşünülemez. Kâinatımız kapalı bir sistemdir. Eğer dışımızda başka kâinatların varlığı kabul edilirse, o zaman da kâinatların birbirinden ayrılmış olması değil de birbirine kaynaşmış olması gerekirdi. Çünkü sonsuzluk, daima sonsuz nüfuzu (geçiş, giriş, gidiş..) gerektirir. Hal böyle olunca; kainatımızın birbirine bağlı olarak yaratılışı; bütün varlığın ve her olusun bağlı olduğu bütün kayıtları O’nun koymasıyla kendisi hiçbir şeye kayıtlı; bağlı olmayan; zaman-mekan ve hareketliliğin; O’nun ilim; irade; emir; ve kudretiyle olduğu bir Yaratıcıya dayanır. Yıllarca bu düşüncenin aksini iddia eden batılı; bu anlayışla kaoslardan sıyrılıp nefes almaktadır. Darısı şaşırtılmışların başına!

Mustafa NECMİGİL


Etiketler:  



1Onur Dogan 2008-01-31 08:36:55
Evreni yorumlamaya çalışmak takdire değer bir davranış biz insanoğlu için.Beynimizde kendi evrenlerimizi oluşturur ve bulduğumuz sonuçları inanca yönelterek imanımızı kuvvetlendirmeye çalışırız ya da kuvvetlendiririz çoğu zanman .Sonra bulduğumuz sonuçları yaratıcıya atfeder bu mükemmel düzeni kurmuş olanı nasıl göremezler diye diğer insanlara şaşarız.Bazen bu öyle noktaya gelir ki bu deliller bir karmaşaya döner kafamızda ve bunların verdiği ağırlıkla kendimizi çaresiz hisseder yine yaratıcıya sığınırız.Herşey mükemmel deriz ancak bir şeyin mükemmel olduğunu anlamak için kıyas gerekmez mi ya da sadece bir evren gören bizler nasıl oluyor da bu evren hakkında bu kadar emin konuşabiliyor ve zira inanıyorsak bir yaratıcıya o zaman bu yaratıcının yaratma sıfatını bununla sınırlı görüp kendi bakış açımızı nasıl ona atfedebiliyoruz?  
Bu sorular çoğaltılabilir zannımca ve eğer bilime din karıştırılmış olursa ya da dini inancımıza deliller bilimden karşılanmaya çalışılırsa daha da devam edecektir.Her bilim adamı bulduklarını kendi inancına çekecek ve işte görmüyor musunuz diyecek ey şaşırmışlar. 
Saygılarımla...

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Terim Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim