Oca
30
2008
|
Devlet Türk Sanayii ve Ekonomik Büyüme |
|
|
|
Zafer çağlayan
|
|
Çarşamba, 30 Ocak 2008 |
Okunma: 761 kez
Giriş
Türkiye ekonomisi, son yıllarda artan bir sıklıkla krizlere girmekte ve her kriz yüksek ekonomik ve toplumsal maliyetleri de beraberinde getirmektedir. Yaşadığımız her kriz bizi ekonomik kalkınmışlıkta geri götürmekte, yılların emeğiyle oluşturulan ekonomik varlıkları ve birikimleri silip süpürmektedir. İçinde bulunduğumuz son kriz de bu anlamda, son yıllarda yaşadığımız krizlerin içinde en derin ve en yüksek maliyetli alanıdır.
Tarafsız bir gözle bakıldığında yaşadığımız ekonomik krizlerin Türkiye dışından kaynaklanan ekonomik şaklardan değil, daha çok içeride yıllardır uygulanmakta olan hatalı ekonomik politikaların oluşturduğu sağlıksız ekonomik yapıdan ve bu yapıyı değiştirmek için atılması gereken adımların gecikmesinden kaynaklandığı görülmektedir. Türkiye, yıllardır ekonomik büyümesini enflasyonla finanse etmenin, küreselleşen dünyada esas olarak içe dönük bir anlayışla ekonomisini yönetmenin acılarını çekmektedir. Yılların hatalı uygulamaları sonucu oluşan ekonomik yapının zayıflığı ve kırılganlığı, dış şokların ekonomi üzerindeki etkilerini artırırken, içeride yapılan ekonomik politika hatalarının sonuçlarını da ağırlaştırmaktadır.
Türkiye, artık ekonomik gelişmesinin önündeki engelleri ortadan kaldırmak, ekonomik yapısını güçlendirmek zorundadır. İçinde bulunduğumuz kriz bu açıdan önemli bir fırsat sağlamaktadır. Türkiye'nin sağlıklı bir ekonomik büyüme trendine yeniden dönebilmesi için tüm toplumsal kesimlerde ve tüm ekonomik faaliyetlerde bir yeniden yapılanmanın, bir zihniyet devriminin zorunlu olduğu açıktır. Bir Sanayi Odası Başkanı olarak bu yazımızda bu zihniyet devriminin gerçekleşmesi gereken bazı alanlar konusunda görüşlerimizi dile getireceğiz.
2. Kamu Finansmanı ve Popülizm
Tüm Dünya'da devletler, vergi ve benzeri yollarla toplumdan kaynakları toplar ve bunları çeşitli kamu hizmetleri ve transferler yoluyla yeniden topluma dağıtırlar. Bu yeniden dağıtımda siyasetin etkili bir rol oynaması doğaldı. Ancak ülkemizde siyaset henüz popülizmin ve dar siyasi çıkarların hegemonyasından kurtulamamıştır. Ülkenin uzun vadeli çıkarlarına uygun bir kaynak dağıtımı yerine kısa vadeli politik çıkarlar ve dar bölgeci yaklaşımlar kaynakların yeniden dağıtımında belirleyici bir rol oynamıştır. Popülist iktidarlar, kamu harcamalarını adil vergilerle finanse etmek ve vergi tabanını genişletmek yerine kolay yolu seçerek enflasyon ve borçlanma yoluna gitmiş, oy kaybından korkan siyasiler kayıt dışı ekonomiye göz yumarak bu çarpık finansman yapısını düzeltmekte gecikmişlerdir.
Popülist politikalar kendisini kamu harcamalarında da açık bir biçimde göstermiştir. Ülkemizde kamu harcamalarında israf inanılmaz düzeylere ulaşmıştır. Siyasilerin ve bürokratların sürdüğü araç saltanatı, lüks kamu binaları bu israfın görünen yüzünü sergilemektedir. Ancak kamudaki israfın temel kaynağı, kamu yönetimindeki etkinsizlik ve popülizmdir. Siyasilerce gereksiz olarak şişirilen devlet kadroları, arpalık olarak kullanılan KİT yönetim kurulları, maliyet hesapları dikkate alınmadan yapılan kamu hizmetleri ve yatırımları, hiçbir zaman kullanılmayacak olan tesislere yapılan yatırımlar vb. Bu israfa örnek olarak gösterilebilir. Özet olarak kamu finansmanında popülizm hem gelir toplamada hem de harcamalarda kendini göstermektedir.
Ancak Türkiye, kamu finansmanında ve harcamalarında artık yolun sonuna gelmiştir. Yılların popülist ve basiretsiz uygulamaları sonucunda oluşan kamu finansman açıkları artık sürdürülemez bir hale gelmiş ve ekonomi bu nedenle krizlere karşı savunmasız bir duruma düşmüştür.
Kamu finansman açığının büyüklüğü ve finansal piyasaların sığlığı nedeniyle ülkemizde faizler ve enflasyon yüksek oranlarda seyretmekte, bu durum ülkemizde ekonomik büyümenin istikrarlı bir biçimde sürdürülmesini imkansız hale getirmektedir. Yüksek faiz ve enflasyon sarmalı ülkemizde reel ekonomik faaliyetler üzerinde de çok olumsuz bir etki doğurmuştur. Vergi ve primlerin yüksekliği kayıtdışı ekonomiyi beslerken rant gelirlerinin çekiciliği de sermayenin üretimden çekilmesine yol açmıştır. Diğer yandan devletin borçlanmak için yüksek reel faiz ödemek zorunda kalması da yatırımların önünü tıkamıştır. Yatırım yapamayan, üretim yerine rant gelirleri ile geçinmeyi seçen bir ülkede sanayileşmenin sürdürülmesi ve ekonomik kalkınmanın sağlanması mümkün değildir. Türkiye, bu acı gerçeği şimdi yaşayarak öğrenmektedir.
Ülkemizde ekonomik büyümenin önünü tıkayan, çalışma kültürünü bozarak kolay yoldan kazanmayı teşvik eden bu yapının sona ermesi için kamu finansmanında sağlıklı kaynaklara yönelmek ve siyasette kamu kaynaklarının popülist çıkarlar için kullanılmasını engellemek gerekmektedir.
3. Sanayileşme Stratejisinin Yokluğu
Ülkemizdeki ekonomik büyümenin sanayileşmenin önündeki diğer bir büyük gel ülkemizde sanayileşme konusunda bir stratejinin olmayışıdır.
Küreselleşen dünya ekonomisinde rekabet yoğun bir hal almıştır. Gelişmiş ülkeler sanayi devrimini geride bırakıp bilgi toplumuna geçiş hazırlıklarını sürdürürken ülkemiz sanayileşme sürecini henüz tamamlayamamıştır. Bu durum bir dezavantaj gibi görülse de aslında bazı fırsatları da beraberinde getirmektedir. Biz, gelişmiş ülkelerin geçmişte yaptıkları hatalardan ders almak ve gelişmiş ülkelerden yeni teknoloji transferiyle bu yarışta iddialı olmak potansiyeline sahibiz. Ülkemizin coğrafi konumu, işgücünün gençliği ve girişimcilerimizin dinamizmi bize bu konuda iyimserlik vermektedir. Bu potansiyelin doğru okunup doğru kararlar alınması için küresel bir bakış açısına ihtiyaç vardır.
Ülkemizde plan sözcüğü, devlet kontrolünde kalkınmayı çağrıştırdığı için gözden düşmüş bir kavramdır. Ancak dünyaya baktığımızda serbest piyasa ekonomilerinde her düzeyde planların yapıldığını görmekteyiz. Devletler, 10, 20 hatta 50 yıl sonrasına bakmakta ve geleceğe dönük eğilimleri tespit ederek bugünden gerekli tedbirleri almaktadırlar. Şirketler de tespit edilen bu eğilimler ve stratejiler ışığında işletme düzeyinde kararlar almakta ve üretimin uzun dönemli planlamasını gerçekleştirmektedirler. Ülkemizde ise ne yazık ki bu tür bir planlamanın varlığından söz edilemez. DPT tarafından hazırlanan 5 Yıllık Kalkınma Planları hem hükümetler hem de piyasalar tarafından dikkate alınmamaktadır. Türkiye, serbest piyasa ekonomisi koşulları altında da kalkınmasını sürdürmek ve bu nedenle de stratejik planlamanın imkanlarından yararlanarak Uzun vadeli bir vizyon oluşturmak zorundadır. Bu yapılmazsa sanayileşme sürecini tamamlamakta ve bilgi toplumunun maddi şartlarını hazırlamakta geride kalmak kaçınılmaz olacaktır.
4. Bürokratik Engeller
Sanayileşmemizi geride bırakan diğer bir konu da ülkemizde sanayiye ve sanayiciye bakış açısındaki çarpıklıklardır. Sanayiciye, sermaye birikimine ve kara olumsuz yaklaşan bir zihniyet devlet bürokrasisine adeta yuvalanmıştır. Ülkemiz devletin tutumu ve mevcut mevzuatın yapısı sanayileşme ve sanayicinin önündeki en büyük ikinci engeli oluşturmaktadır. Bir yandan toplumda oluşan tasarruflara el koyarak sermaye birikimini engelleyen devlet diğer yandan yasal mevzuatla da sermaye birikimini engelleyerek adeta sanayileşmenin önünü tıkamaktadır.
Bugün ülkemizde bir fabrika kurmak için aşılması gereken bürokratik engeller dünyanın tüm ülkelerinden yüksektir.
Sanayi ile ilgili mevzuatın karmaşıklığı ve tutarsızlığı, ülkemizde yolsuzlukları da besleyen bir kaynak oluşturmaktadır, Değişen şartlara uyum sağlayamayan mevzuatın sınırları içinde kalarak iş yapmak, üretim yapmak adeta imkansızdır. Her bürokratik aşamada, kamu görevlilerinin takdir yetkisini kullanmalarına imkan sağlayan boşluklar bulunmakta, bu boşluklar çoğu kez yolsuzluklara kapı aralamaktadır. Mevzuattaki karmaşıklık ve yolsuzluklar yabancı sermayenin de ülkemize gelmesini engelleyen bir ortam oluşturmaktadır, Bu durumun değişmesi ve sanayileşmeye ve sermaye birikimine düşmanca yaklaşan, sanayiciyi yolunması gereken bir kaz gibi değil de ekonomik gelişmeyi sağlayan bir güç gibi yaklaşılması gerekmektedir.
5. Sanayiye Yüklenen Sosyal ve Mali Yükümlülükler
Anayasamızda Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal bir devlet olduğu ifade edilmektedir. Ancak sosyal devlet olmanın yükümlülüklerini yerine getirmek görevinin önemli bir bölümü sanayicilerimizin omuzuna bırakılmıştır.
Bu tespit sanayicilerimizin sosyal yükümlülükten kaçındığı anlamına gelmemelidir. Sanayicimiz de üzerine düşen sosyal yükümlülükleri, bilinçli bir biçimde yerine getirmeye çalışmaktadır, Burada sorun, bu yükümlülüklerin ekonomik gerçekler ve ülkemizin uluslararası piyasalardaki rekabet gücü dikkate alınmaksızın sanayicimiz üzerine yıkılmasıdır.
Sanayicimiz üzerine yüklenen orantısız ve dünya ekonomisindeki eğilimlerden habersiz yükümlülükler ülkemizde sanayileşmenin önünü tıkayan, işgücü maliyetlerini yükselten ve rekabet gücümüzü olumsuz etkileyen bir yapıya bürünmüştür, Bu yapı hem kayıt dışı faaliyetleri özendirmekte, hem de işletmelerimiz arasında haksız rekabete neden olmaktadır, Bugün ülkemizde ücret dışı işgücü maliyetleri OECD ülkeleri arasında en yüksek olanıdır. Bu yapıda ülkemizin uluslararası rekabet gücünden ve sanayileşmesinden yana mutlu olmamız mümkün değildir, Siyasilerimiz sanayicilerimizin ve Türk sanayii üzerinden popülizm yapmaktan artık vazgeçmelidirler,
Vergiler konusunda da durum farklı değildir, Vergi ödemek bir vatandaşlık borcudur. Ancak ülkemizde iş dünyasından alınan vergiler yüksektir. Yüksek oranlı olmakla kalmayıp da sadece kayıtlı kesim üzerinden alındığı için bir haksız rekabet unsuru olmakta ve tüm vergi yükü kayıtlı çalışan şirketlerimizin üzerine yıkılmaktadır, Kayıtdışı ekonomi ile mücadele etmeyi popülist ve siyasi çıkarlarına uygun bulmayan siyasiler hep kayıtlı ve vergi ödeyen kesimin üzerine gitmekte, vergi tabanını genişletmek için gerekli çalışmalar ve atılımlar bir türlü yapılamamaktadır. Kayıtlı kesim üzerindeki vergilerin yüksekliği hem bu kesimde sermaye birikimini engellemekte hem de israfa yol açmaktadır. Vergi vermektense yatırım yapmayı seçen ve bu nedenle de gereksiz kapasite yaratan işletmelerimizin sayısı az değildir. Yüksek vergi oranları böylece yatırım kararlarını da çarpıtmakta ve böylece ekonomik büyüme ve sanayileşmeyi olumsuz etkilemektedir. Vergi konusunu sadece devlete gelir sağlayan bir araç olarak gören dar maliyeci anlayışın terkedilmesi ve vergiyi üretim ve yatırım kararlarını dolayısıyla ekonomide kaynakların optimal kullanımını belirleyen bir ekonomik politika aracı olarak gören anlayışa geçilmesi gerekmektedir.
6. Uluslararası Standartlar
Son yıllarda Dünya'da serbest ticaretin yaygınlaşması ile birlikte korumacılık yöntemlerinde de değişimler olmuştur. Artık ülkeler iç pazarlarını gümrük duvarları ile değil çeşitli standartlarla korumaya çalışmaktadırlar. Çevre, çalışma ve teknik standartlar gelişmiş ülkelerce gelişmekte olan ülkelere empoze edilmekte, bu standartların sağlanması için baskı oluşturulmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde bürokrasi ve siyaset de bu standartları zaten yeterince olumsuz şartlarda yaşamaya çalışan yerli sanayicimizin omuzlarına yıkmaya çalışmaktadırlar.
Çevre, çalışma ve teknik standartlar konusundaki tutumumuz yanlış anlaşılmamalıdır. Türk sanayicisinin, çevreyi tahrip ederek ve çalışma koşullarını kötüleştirerek uluslararası piyasalarda rekabet etmesi hem mümkün hem de doğru değildir. Teknik standartlar da zaten dış piyasalarda rekabet etmek için gereklidir. Burada sorun bu standartların uygulanma koşulları arasında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki farklılıkların göz önünde tutulmaması ve bu standartların yerli sanayinin gelişimi önünde bir engel olarak konulmasıdır. Gelişmiş ülkelerde bu standartlara uyum için geniş fonlar ve düşük faizli krediler işletmelerin kullanımına sunulurken Türkiye'de tüm uyum maliyetlerini işletmelerimiz yüklenmektedir. Bu da maliyetler ve dolayısı ile rekabet gücümüzü olumsuz etkilemektedir. Bu tür standartlar konusunda devletten beklenen geçiş sürecini gerekli Uzunlukta tutması ve bu dönemde işletmelerimize çeşitli kaynakların sağlanmasında aracı olmasıdır.
Örneğin 2002 yılı başında Gümrük Birliği'ne geçiş süreci tamamlanacak ve bazı mallarda CE işaretinin kullanılması zorunlu hale gelecektir. Bu konuda devletimiz hem akreditasyon konseyinin kurulmasında geç kalmış hem de ülkemizde yeterli ve akredite laboratuarların kurulmasını teşvik edici bir politika izlememiştir. Bazı durumlarda ÇE işaretinin konulması önemli maliyetler gerektirmektedir. Bu nedenle önümüzdeki yıl sanayimizde ne tür sorunların yaşanacağını hep birlikte göreceğiz.
7. Yolsuzluklar
Ülkemizde yolsuzluklar da ekonomik büyümenin ve sanayileşmenin önünde bir engel teşkil eder hale gelmektedir. Yolsuzlukların ekonomik faaliyetler üzerindeki olumsuz etkilerini iki ana başlık altında toplayabiliriz. İlk olarak yolsuzluklar, kamu kaynaklarının haksız dağılımına yol açarak kamu hizmetlerinin ve yatırımlarının maliyetlerinin yükselmesine ve dolayısıyla etkinlik kaybına yol açmaktadır. Kamu açıklarının başlıca ekonomik sorun olduğu ülkemizde yolsuzlukların makro ekonomik dengeler üzerindeki olumsuz etkileri küçümsenemez. İkinci olarak yolsuzluklar, işadamları için ek bir maliyet unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Devletten hak ettiğini almak, ya da hiçbir hukuki boşluğu olmayan yatırım projelerinin hayata geçirilmesi için bile belli bir maliyet üstlenmek zorunda kalan işadamlarının bu maliyetleri de yatırım maliyetlerine katmaları doğaldır. Dünya Bankası ve uluslararası kamuoyunun son yıllar da yolsuzluklara karşı duyarlılığının artması yolsuzluklara karşı bir mücadele içinde 0lması bir raslantı değildir.
Yolsuzluklar konusunda sadece devleti ve bürokrasiyi suçlayan bir yaklaşım bu konu da bazı işadamlarının da sorumluluk taşıdığını görmezden gelir. Her yolsuzluğun iki tarafı Vardır. Bu nedenle iş dünyamızda da yolsuzluklara karşı mücadele etmek ve etik değerleri savunmak gereklidir. Bu konuda özel sektöre de büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir.
8. Sonuç
Türkiye içinde bulunduğu krizden er ya da geç çıkacaktır. Krizde dibe vurduğu muzun bazı işaretleri de görülmeye başlanmıştır. Ancak Türkiye, her iki yılda bir krize düşerek ekonomik gelişme yolunda başarıya ulaşamaz. Bu krizden çıkarılacak en önemli ders eski alışkanlıkların hem kamu hem de özel sektörde sürdürülmesinin yeni krizlere davetiye çıkaracağıdır.
Türkiye bu krizle birlikte bir yeniden yapılanma firsatı yakalamıştır. Yüksek enflasyon ve yüksek faiz ortamının zedelediği çalışma kültürünü yeniden tesis etmek, reel üretime dönmek ve serbest piyasa ekonomisinin kural ve kurumlarını benimsemek zorundayız. Yılların kötü alışkanlıklarının terk edilmesi, çarpık ekonomik yapıda oluşan sağlıksız çıkar ilişkilerinin bozulması gerekir. Örneğin popülist makro ekonomik politikalardan vazgeçilmesi, yolsuzluklara zemin hazırlayan mevzuatın gözden geçirilmesi, sanayi üzerindeki haksız yüklerin azaltılması gerekir. Tüm ekonomik politikalarımız ve yasalarımız ekonomik büyüme ve sanayileşme hedefimiz göz önünde tutularak gözden geçirilmelidir. Sanayiye ve ekonomik büyümeye dostça yaklaşan bir mevzuat ve ortamı oluşturmadan ekonomik büyümeyi sağlıklı ve sürdürülebilir bir mecraya sokmamız mümkün değildir.
Bu tür bir dönüşüme bazı çevrelerin karşı çıkması ve değişimi engellemek istemeleri son derece doğaldır. Bu nedenle, yapısal dönüşüm, sadece Meclisten yasaları çıkarmakla sağlanamaz. Bu yasaların ve dönüşümün toplumca benimsenmesi ve uygulanması, kağıt üzerinde kalmaması gerekir. Eğer bunu gerçekleştirebilirsek yaşadığımız krizde yapılan fedakarlıklar boşa gitmemiş olur.
Zafer çağlayan

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Devlet Türk Sanayii ve Ekonomik Büyüme
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|