Oca
30
2008
|
Türkiyede Fiskal Sistemin Krizi |
|
|
|
Prof. Dr. Eser Karakaş
|
|
Çarşamba, 30 Ocak 2008 |
Okunma: 471 kez
Dünyayı iki yıldır etkileyen ancak etkileri özellikle ABD ve AB ülkelerinde belirgin bir biçimde azalmaya başlayan global kriz ve bu krizin Türkiye'ye yansıması ülkemizde devlet-ekonomi ilişkilerinin yeniden düşünülmesi için uygun bir zemin hazırladı.
Global krizin Türkiye'ye yansıması dediğimizde aslında bizim yaşadığımız kronik krizin faillerini bir ölçüde aklar gibi bir ifade kullanmış oluyoruz. Türkiye anımsamakta zorluk çektiğim bir süreden beri zaten ağır bir ekonomik ve toplumsal krizin pençesinde.
Geçen seneki Güney Doğu Asya krizi patlamadan önce de, sonra da Türkiye'de bütçe açıkları milli gelirin yüzde onu civarında dolaşıyor, uygar dünyanın unutmaya başladığı enflasyon "bizde yüzde 80'ler dolayında, reel faizler ortalama yüzde 30. Global krizin etkisi daha çok emek piyasalarında ve kapanacak bir dizi şirkette görülecek. Uzun lafın kısası kriz bizim için yeni bir şey değil.
Kronik krizimiz global kriz ile birleşince ortaya çıkan durum ülkemizde devlet-ekonomi ilişkileri konusunda çok öğretici bazı noktalan bizlere tekrar hatırlatmaya başladı.
Unutulmaması gereken çok önemli bir nokta global krizin dahi kökeninde devlet müdahalelerinin oluşu. Krizin ilk oraya çıktığı ülkelere tekrar bir göz atıldığında tüm bu ülkelerin batı tipi olmayan bir kapitalizm uygulamaya çalıştıkları anlaşılıyor. Japonya, Güney Kore, Tayvan, Malezya gibi ülkelerde, biraz da si-yasal-toplumsal geleneklerin bir uzantısı olarak devlet aygıtı kapitalizm adını verdikleri bir düzende ekonominin hemen her noktasında söz sahibi idi. Kapitalist model ile bağdaşması olanaksız bir emek piyasası örgütlenmesi, garip diyebileceğimiz bir devlet-kapitalist-banka sistemi ilişkisi, özellikle ihracata yönelik büyük bir teşvik mekanizması bu ülkelerin temel belirleyicileri olmuş idi.
Bu tür bir ortamda patlayan krizin etkilerini azaltmak için aynı yöntemlerin daha da ağırlıklı kullanılmasının nasıl bir sonuç verebileceği çok tartışmalı.
Kapitalizmi kurallarına göre işletmeye çalışan batı ülkeleri ise krizden doğal olarak en az etkilenen ülkeler.
Türkiye'de de global krizin etkilerinin hissedilmesi ile birlikte özellikle sözde kapitalistlerin ilk aklına gelen korunma mekanizması yine devlet müdahaleleri ile krizin etkilerinden bir ölçüde korunmak.
Hem Türkiye'ye özgü kronik krizin hem de global krizin kökenlerinde kapitalist üretim tarzına uygun olmayan kamu politikaları yatarken, krizden kamu müdahalelerinin dozajını arttırarak çıkmak istemenin ekonomik rasyonelini bulmak mümkün değil.
Türkiye'ye özgü sözde kapitalist işadamı tipinin maalesef aklına her zaman olduğu gibi devlet rantlarından biraz daha yararlanmak dışında bir çözüm gelmiyor.
Bu komedilerden ilki Türkiye'nin vergi reformu adı altında son bir yıldır yaşadığı garabet;
Adına komik bir biçimde vergi reformu denilen yasal düzenlemenin T.B.M.M.'de kabul edileli daha bir yıl olmadan düzenlemenin gözden geçirilmesi gündeme girdi.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in de aralarında bulunduğu bir grup, yasanın belirli maddelerinin aradan geçen on iki ayda piyasalarda belirgin bir rahatsızlık yarattığı, güven sorunu nedeniyle söz konusu maddelerin mutlaka gözden geçirilmesi gerektiği fikrindeler.
98 Temmuzundan önce dönemin Maliye Bakanı Sayın Temizel'in arkasından ayrılmayan, kendisine yağcılık yaparak bürokraside yada politikada ikbal bekleyen bazı sözde bilim adamlarının bugün "biz uyarmıştık ama kimse dinlemedi, kral çıplak dediğimiz için suçlandık" gibi komik laflar etmesi de maalesef ülkemizdeki insan manzaraları açısından çok acıklı.
Yasanın mimarı Sayın Temizel en azından geçen sene yaptığı büyük yanlışların bugün de arkasında durarak, iyi bir maliyeci olmasa bile dürüst, sözünün eri bir kişilik sergiliyor. Yasanın kabulünden on iki ay sonra ortaya çıkan temel eleştiriler bir-iki noktada odaklanıyor; bu noktalar şöyle özetlenebilir: yasa İle global krizin çakışması yani yasa konusunda büyük bir zamanlama hatası yapıldığı, mali milat uygulaması ve "nereden buldun" gibi konularla piyasalarda büyük bir tedirginlik yaratıldığı, peşin vergi uygulaması, vs. Kanımca yasaya bugün getirilen eleştiriler çok da ciddiye alınabilecek türden eleştiriler değil. Zamanlama konusu ciddi bir konu olmakla birlikte, diğer eleştiriler Türkiye ekonomisinin bugün akut bir biçimde kara paraya ihtiyaç duymasından kaynaklanıyor. Kara para konusunda getirilecek düzenlemeler Türkiye'nin siyasi yapısını dahi olumsuz etkilemeye aday. Mali milat ve "nereden buldun" gibi prensiplerin dört yıl için ertelenmesi kanımca Türkiye'yi ekonomik olmaktan çok siyasi açıdan etkileyecek.
Yasa çıkmadan önce de, çıktıktan sonra da sürekli üstünde durduğum konu, yasanın temel yöneliminin, felsefesinin yanlış olduğu ve getirilen düzenlemelerin çağdaş maliye teorisindeki ve açık piyasa ekonomilerindeki uygulamalar ile taban tabana çeliştiği. Herkes Mersin'e giderken, sayın Temizel tersine gitmeye çalıştı ve hâlâ çalışıyor. Ancak en azından Sayın Temizel bugün dahi yaptıklarının arkasında durma medeni cesaretini gösterirken, yardakçıları "biz kral çıplak demiştik" gibi "bel kemiği" yoksunluğu örnekleri veriyorlar. Allah’tan, herkesin ne yazdığı, TV'lerde ne söylediği kayıtlarda duruyor.
1998 Temmuzunda yürürlüğe giren vergi yasasının üzerinden daha on iki ay yeni geçmişken düzenlemelerin olumsuz sonuçlan alınmaya başlandı; aslında tüm kabahati de yeni yasaya bağlamak biraz haksızlık olacak çünkü son düzenlemeler zaten büyük ölçüde yanlışlarla dolu olan sistemde marjinal değişiklikler yapmış, ancak buna rağmen DSP ve ANAP tarafından topluma vergi reformu diye tanıtılmıştı.
Mevcut sistemin ve son düzenlemelerin olumsuz yapılanmasının son derece net bir aynası vergi gelirlerindeki azalma ile ortaya çıkıyor.
Vergi sistemine getirdiğimiz bu eleştirilerin anlamlı olabilmesi için gerçekten reform diye adlandırabileceğimiz bir çerçevenin de, bugün tüm hatları ile uygulanması olanaksız bile olsa, sunulması gerekiyor.
Kafamızdaki gerçek bir vergi reformunun ana hatlarını şöyle özetleyebiliriz:
* İlk dikkate alınması gereken konu yapılacak düzenlemelerin çağdaş kamu ekonomisi teorisi ve batı dünyasındaki mali uygulamalardan kopuk olmamasıdır.
* Türk vergi sistemine yapılacak ilk somut müdahale, sistemin temel matrah tercihinin gözden geçirilmesi olacaktır. Yurttaşların, kamu hizmetlerinin finansmanına katılımlarında kıstas elde ettikleri gelir yani yarattıkları değer değil, gerçekleştirdikleri tüketim temel olmalıdır. Daha başka bir ifade ile, çok kazanandan çok değil, çok tüketenden çok vergi alınması ilkesi benimsenmelidir. Bu yeni formulasyon sanıldığı gibi adalet ilkeleri ile de ters düşmemektedir (detaylarına burada girmek olanaksız),
• Daha bir süre gelir vergisi kanunu yürürlükte kalacağından, bu kanunla ilgili yapılması gereken temel düzenleme vergi tarifesinin oran yapısının radikal bir biçimde değiştirilmesidir, ideal olan yüzde 15 gibi bir oranın tüm gelirlere uygulanmasıdır; artan oranlılığın sakıncaları ortadadır. Bir süre orta gelir gruplarına yüzde 15. yüksek gelir gruplarına yüzde 20 yada 25'lik bir oran da düşünülebilir. Asgari ücret tümü ile vergi kapsamı dışına alınmalı, belirli bir miktarı aşan, yani tasarruf eğiliminin yüzde yüz olduğu gelir dilimine de sıfır oran uygulanmalıdır.
• Kurumlar vergisi mükerrer vergilemeye yol açığından tümü ile kaldırılmalıdır.
• Sistemdeki tüm muafiyet ve istisnalar (gelir vergisindeki alt ve üst gelir dilimlerine uygulananlar hariç) kaldırılmalıdır.
Daha kapsamlı bir öneriler bütününe burası uygun değil; ancak unutulmaması gereken temel bir konu da, harcamalarını denetle-yemeyen bir kamu maliyesine hiçbir vergi reformunun çare olamayacağıdır.
Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti kamu maliyesi yaklaşık yirmi senedir büyük bir bunalımın içindedir ve söz konusu bunalımın ortaya çıkış nedenleri de artık kimsenin yabancısı değildir.
Ancak, 1999 yılında yüzde onikiyi (diğer bir hesaba göre de yüzde onaltıyı) aşma eğiliminde olan kamu açıklarının milli gelire m oranının düşürülmesi ve sorunun kökten bir biçimde çözülebilmesi için ortaya atılan öneriler farklıdır ve bu önerilerden bir bölümü mevcut durumun tüm sorumluluğunun iç borç yüküne ve dolaylı olarak da bankacılık sistemine ait olduğunu öne sürmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti kamu maliyesinin iç borç yükü 40 milyar ABD doları dolayındadır ve söz konusu borç yükü milli gelirin yaklaşık yüzde onyedisine eşittir ve bu yük uluslararası standartlarda çok yüksek değildir. Sorun iç borçların vade yapısındadır ve şirin bir benzetme ile aslında kamu maliyesinin iç borç stoğu sıfırdır, söz konusu olan 40 milyar ABD dolarlık bir iç borç akımıdır. Vadesi bir yıl dolayında olan bir borç stoğunu, borç akımı diye nitelendirmek belki daha gerçekçidir.
Bir kamu maliyesi krizinin iç borç krizi olarak nitelendirilebilmesinin olmazsa olmaz koşulu söz konusu ülkenin birincil bütçesinin yani faiz ödemelerini dışlayan bütçesinin fazla verebilmesidir. Diğer bir anlatımla geçmiş günahların sıfırlandığı varsayımıyla bütçenin sağlıklı işlemesi ve fazla vermesi esastır. Her yıl birincil bütçesi fazla veren bir bütçenin de zaman içinde borç stoğunu sağlıklı yöntemlerle geri ödeyebilmesi olanaklıdır.
Türkiye'de ise büyük bütçe açıklarının yanı sıra, 1999 yılı sonu itibariyle birincil bütçenin dahi gerçek bir muhasebe mantığı ile açık vermesi beklenmektedir.
Bugünkü manzara faiz yükünün sadece bir mazeret olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Türkiye kamu maliyesinin diğer bir önemli sorunu da KİT sorunudur.
KİT sorunu Türkiye'nin ilginç bir sorunudur. En azından yirmi yıldır çok yoğun tartışılmakla birlikte, konuya ilişkin önemli bir ilerleme görülmüyor. Özelleştirme konusunda, kamu mülkiyetindeki KİT'lerin iktisadi çalıştırılmaları konusunda ne kadar beceriksizlik yaptığımız da ortada. Türkiye 1999 senesine hala KIT sorununu çözemeden girmiş bir ülke konumunda.
1990'lı yılların başında KİT sisteminin bir bütün olarak açığı yada borçlanma gereği milli gelirimizin yüzde 5'ine yaklaşmış durumda idi. Bu oran toplam kamu açığının da yaklaşık yarasına yakındı. Bu kabul edilmesi olanaksız manzarada geçtiğimiz beş yıl içinde önemli değişiklikler yaşandı ve KIT sisteminin açığı yada borçlanma gereği 1995 ve 1996 senelerinde sıfıra yaklaştı. 1996 senesinin ikinci yarısından itibaren tekrar yükselme eğilimine giren KİT açıklarının 1998 senesi sonu itibariyle açıklanan yada borçlanma gereğinin milli gelire oranı yüzde ikiye yaklaşmış durumda.
Bu aşamada iki noktanın çok önemli olduğunu düşünüyorum; bunlardan birincisi çoğu tekel durumunda olan KİT’lerin yüksek fiyat politikası sonucu açıklarının kapanmış gibi gözükmesinin pek bir anlamı olmadığı. Rekabetçi olmayan koşullarda etkinsizliğini yüksek fiyatlarına yansıtan KİT'lerin yaptığı aslında açıklananı başka yerlere yansıtmaktan öte bir anlama gelmiyor. İkinci çok önemli bir nokta da KIT statüsündeki Ziraat Bankası ve Halk Bankası'nın muazzam boyutlara ulaşmış görev zararlarının sistemde görünmemesi. İki sözde bankanın Hazine'den alacağının dört katrilyon TL'yi aştığı tahmin ediliyor. Bu miktar, ABD doları cinsinden yaklaşık 10 milyar $, yani milli gelirimizin yaklaşık yüzde beşi. Diğer bir anlatımla, kamu bankacılığı alanında yapılan katakulli hem KİT açıklarını, hem de toplam kamu açıklarını ciddi boyutlarda saptırıyor, gözden kaçırıyor.
Seçim sonrası (eğer gerçekleşir ise) gündeme gelebilecek bir kamu kurumlan arasında konsolidasyon yani borç ve alacakların silinmesi operasyonu, milli gelirin yüzde beşi mertebesindeki bir açığın gözlerimizin önünde buharlaşması, hesabının verilmemesi anlamına gelecek.
Rekabet Kurulu, Bankalar Birliği gibi konu ile doğrudan ilişkili kurum ve kuruluşların bu büyük açık (on milyar $) konusunda sessiz kalmaları da ayrı bir konu.
Ziraat Bankası, Halk Bankası gibi sözde bankaların sosyal işlevlerinin olduğu iddia ediliyorsa, bu işlevlerin hızla bu bankalardan alınıp bütçe içine çekilmeleri, dolayısıyla hesapların incelenmesinin kolaylaşması gerekiyor. Denetlenemeyen 10 milyar dolar açık insanın burnuna kötü kokuların gelmesine neden oluyor.
Türkiye'nin temel sorunlarından biri mevcut ekonomik sistemin verimlilik, kaynak değil rant yaratan bir sistem oluşu. Bu rant mekanizmasının direksiyonuna da ülkede iktidarı ele geçiren siyasiler oturuyor. Bu siyasilerin sağcı yada sosyal demokrat olmasının pek bir önemi yok, tümü aynı direksiyona aynı kaygılarla geçmek istiyorlar.
Bu rant yaratan mekanizmaların yaklaşık tümü kamu maliyesi ile ilintili ve iki temel gruba ayırmak mümkün: Konsolide bütçe ile ilintili olanlar ve KİT sistemi ile ilintili olanlar. Kamu maliyesinin açıklan sürdürülebilir olduğu sürece rant kollayan siyasi sınıf bu iki mekanizmaya da radikal önlem almaya direndi.
Ancak günümüzde artık denizin bittiği yere çoktan gelmiş bulunmaktayız; bu rant mekanizmalarının aynen geçmişte olduğu gibi sürdürülmesine imkan kalmadığını herkes ve siyasiler çok iyi görüyorlar.
Temel işi rant peşinde koşmak olan siyasilerin epey bir süredir özelleştirme meselesine dört elle sarılması bana oldum olası tuhaf gözükmüştür. Bugün ise taşların artık yerine oturduğunu görüyoruz. Mevcut siyasi sınıf ya KİT sisteminin avantasından vazgeçecek yada harcamalarını kısarken şimdiye kadar vergi mükellefiyeti içine girmemiş kesimleri vergi kapsamına alacak. Görünen o ki, siyasi sınıf rant tercihini ikincisinden yana yapmış ve KİT'leri, zorunluluktan, gözden çıkarmış durumda. Şimdilik işlerine böylesinin geldiğini düşünüyorum ve bunu dahi yaparken yani KİT'leri elden çıkarırken satış aşamasında ne vururuzun hesapları yapılıyor. Ama bu küçük hesap yüzünden şimdilik özelleştirme konusu kamuoyunda meşruiyetini yaklaşık tümü ile yitirmiş durumda. Halkın özelleştirme meselesine bakışı 1980'lerin sonuna oranla çok daha olumsuz. Adı Çakıcılarla birlikte anılan bir sistemin meşruiyeti doğallıkla kayboluyor. Bu nedenle Türkiye'nin 1999'da özelleştirme adına önemli bir atılım yapacağını hiç ama hiç zannetmiyorum.
Prof. Dr. Eser Karakaş

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Türkiyede Fiskal Sistemin Krizi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|