Oca
29
2008
|
Yeni Yüzyıl Kazanmak İstiyorsak |
|
|
|
Besim Tibuk
|
|
Çarşamba, 30 Ocak 2008 |
Okunma: 512 kez
Hayat bazen nasıl ki bireyler için, geçmişlerinin bir muhasebesini yapmayı kaçınılmaz bir gereklilik haline getirirse; tarih de bazen ülkeleri ve toplumları içinde bulundukları durumu objektif bir şekilde değerlendirmeleri ve dürüst bir bilanço çıkarmaları mecburiyetiyle karşı karşıya bırakabilir. çağ dönümleri bunun belki de en güzel örneğini oluşturmaktadır.
Sadece yirminci yüzyılın bitişine değil, binyıllık yeni bir dönemin açılışına işaret eden 2000 yılının, insanlığın ve ülkelerinin genel gidişatını etkiyebilme gücünü ellerinde bulunduranlarla -siyaset, iş, bilim, düşünce ve sanat adamlarıyla- dünyadaki yeni trendleri anlamaya ve yorumlamaya çalışanlar bakımından müstesna bir anlamı olduğu muhakkaktır. ülkesinin muhteşem potansiyeline ve dünyada çok az memlekete nasip olan dinamik insan gücüne rağmen, olması gereken yerde olamayışına üzülen; kızan, kızgınlığını açık ve net bir şekilde göstermeye özellikle dikkat eden bir siyaset adamı olarak bu fırsatı iyi kullanmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Buysa, herşeyden önce, ne kadar hoşumuza gitmezse gitmesin, mevcut durumu olanca şeffaflığıyla sergileyebilmek, bu durumun acı ve tatsız taraflarıyla cesurca yüzleşebilmek demek.
Türkiye'nin üçüncü bin yıla girerken ortaya koyduğu görünümün en acıklı boyutu siyasi sistemimize hakim olan zihniyetin "akıl almaz" akıl dışılığıdır. Bu öylesine vahim, öylesine ürkütücü bir akıl dışılıktır ki, bizim henüz 1960'larda aynı refah seviyesini paylaştığımız İspanya, Yunanistan gibi ülkelerden çok gerilerde kalmamıza yol açmıştır. Oysa, Türkiye, gerek benzersiz coğrafi konumunun, gerekse mirasçısı olduğu büyük imparatorluk geçmişinin ve kültürünün sağladığı imkanlar nedeniyle, açık ekonomi ve açık toplum ideallerine ulaşma; konusunda, başlangıç pozisyonu olarak söz konusu ülkelere göre her bakımdan çok daha avantajlıydı.
Öyle ki, siyasi sistemimizi şekillendiren zihniyet bu avantajları değerlendirmemizi engellememiş olsaydı, bugün G-8'ler olarak bilinen zenginler kulübünün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde veto hakkı bulunan en seçkin üyeleri arasında yer almamız işten bile değildi. Ancak tahkim konusundaki son tartışmaların ve Anayasa değişikliği gerekliliğinin bir kere daha ibret verici bir şekilde ortaya koyduğu gibi, zenginliğin, genel refahın ve bireylerin kendi hayatlarını anlamlı kılacağına inandıkları değerleri seçme ve onları takip etme özgürlüğünün mutlak bir garanti altına alındığı açık toplum idealinin dinamiklerini kavramakta aciz ya da kitayetsiz kalan despot bürokratik zihniyetin temsilcilerinin eseri olan ve iktisadi aklın, basiretin ve sağduyunun temel gereklerine ters düşen siyasi yapımız, insanlarımızın ortak mutluluğuna hizmet edecek olan böyle bir başarıya ulaşmamızın önüne geçmiştir.
İşte eşiğine geldiğimiz çağ dönümü, bizi kısmi başarılarla avutmaya çalışan bir zihniyeti anlamak, bu zihniyetin yanlışlarını sergilemek ve onları doğrulara nasıl dönüştüreceğimiz konusunda altın bir fırsat sunmaktadır.
Türkiye'de insanımızın sıkıntılarını çektiği işsizlik, kronik enflasyon, yoksulluk gibi ezici sorunların kaynağında ekonominin siyasi süreçlerle yönlendirilmeye çalışılması olgusu vardır. Tabiatı bakımından bu tür uygulamalara hiç de uygun olmayan ekonomik faaliyetlerin siyasete tabi kılınması olgusunun ardında ise devletçi-kolektivist-merkeziyetçi zihniyet. Bu zihniyetin değişik derecelerdeki temsilcileri tam yetmiş beş yıldır siyasi merkezi oluşturmuşlar, ona bireyin ve bireysel özgürlüklerin önemini vurgulayarak karşı çıkanlar ise ağırlıklarını ancak belli ve rakipleriyle karşılaştırıldığında nispeten zayıf bir biçimde hissettirebilmişlerdir.
Bunun başlıca nedeni, yirminci yüzyılın dörtte Üçüne yayılan Cumhuriyet rejiminin temellerinin Fransız Devrimi'nin ve devrimcilerinin ilkeleriyle yöntemlerini mirasçısı oldukları devlet geleneğiyle meczetmiş olan bir anlayı_ın etkisi altında ve kolektivist-otôriter veya totaliter rejimlerin genel bir yükselişe geçtikleri bir konjonktür içinde atılmış olmasıdır. Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılına mührünü vuran tek parti dönemi, takip eden çok partili dönemlerin meşru yönetimleriyle askeri darbelerin demokratik meşruiyetten yoksun yöneticilerine ekonomiye bürokrasi vasıtasıyla siyasi müdahalenin tartışmasız bir doğru olarak kabul edildiği bir zihni alışkanlığı miras bırakmıştır. Bu alışkanlık, her yönetimin bir sonrakine kapsamını büyüterek devrettiği ve "kamu ekonomisi" gibi masum görünümlü bir terimle yarattığı tahribat, ustaca kamufle edilmeye çalışılan müdahaleci, engelleyici ve yozlaştırıcı siyaset eksenli iktisadi uygulamaların kalıcı bir şekilde yerleşmesine, neticede de, devletin ekonomik faaliyetlerdeki etkisinin ve ağırlığının her geçen gün biraz daha artmasına yol açmıştır.
Öyle ki, dünyanın, 1980'lerin ikinci yansından itibaren sosyalist-totaliter rejimlerin mutlak vç dönüşsüz bir şekilde çökmesiyle birlikte girdiği yeni dönemin gelişmelerine ayak uydurabilmek için teşkil edilen ve belli bir takvime bağlanmış bir program çerçevesinde devletin küçültülmesini hedefleyen Türkiye Özelleştirme İdaresi gibi kurumlar bile, kuruluş gerekçelerine tamamen aykırı bir anlayışla çalışmışlardır. Sonuç: yönetim zihniyetinde gerçek bir köklü yapısal dönüşüm ihtiyacının Türk insanına tam da yeni bir çağın eşiğinden adım atmak üzereyken kendini çok kuvvetli bir şekilde hissettirmesidir.
İnsanımız, başta işsizlik, kronik yüksek enflasyon, yoksulluk olmak üzere hayatını çekilmez kılan ekonomik sorunların siyasetle ilişkili olduğunu, ancak bu ilişkiyi ona bugüne kadar sunulan çerçevenin dışında düşünmesi gerektiğini ilk defa bu kadar açık bir şekilde kavramaya hazırdır. Başka bir deyişle, insanımız yakın zamanlara kadar siyaseti doğrudan doğruya ekonomik değer ve refah üreten bir etkinlik alanı olarak tasavvur etmeye fazlasıyla eğilimliydi. Oysa özellikle son on yılda yaşanan olaylar ve gelişmeler sayesinde artık siyasetin tek başına refah ve zenginlik üretemeyeceğini, üstelik siyasi süreçlerle ekonomiyi sıkısıkıya ilişkilendirmenin son derece olumsuz sonuçlar üretebileceğinin iyice farkına varmaktadır.
Kısaca, zenginliğin ve refahın kaynağı siyaset değildir. Siyaset, hiç şüphesiz ekonomik süreçleri etkileyebilir. Ama bu etkilerin pozitif bir karakter taşıyabilmesi için, zenginliğin ve refahın asıl kaynağı olarak bireysel iktisadi faaliyetleri kolaylaştırmayı ve onların önündeki engelleri yahut sınırlamaları ortadan kaldırmayı amaçlayan bir anlayışla siyaset yapılması gerekir. Buysa Türkiye'yi iktisadi, siyasi ve toplumsal alanlarda son yıllarda istikrarlı bir krize mahkum eden yerleşik siyasi oluşumların temsilcilerinin benimsemiş olduklarından çok farklı bir değerler örgüsünü benimsemek ve onlarla uyum içinde olan bir siyasi yapılanmayı hayata geçirmek anlamına gelmektedir
Sanırız, böylece, bizim temel politik hedefimiz de beliriyor: Ekonomik süreçleri, siyasi süreçlerin baskısından kurtarmak! Daha net bir şekilde ifade edersek: Piyasa içinde yer alan bütün aktörleri, piyasanın kendi doğal kanunları ve kuralları dışında hiçbir şeyin sınırlandırmasına cevaz veya izin vermemek; başkalarına zarar verilmesini önlemeye yöneli13 kanunlar çerçevesinde, onlar için olabilecek en fazla özgürlüğü garanti altına almak. İktisadi süreçlerin ve etkinliklerin asıl aktörünün bireyler olduğu gerçeğinden yola çıkarak, bölünemez mal ve hizmet üretimi haricinde kalan bütün malların ve hizmetlerin üretimini bireylere bırakmak. Bütün bu süreçler içinde onların hepsinin aynı ve eşit biçimde tabi oldukları özgürlük kurallarının ihlal edilmesini engellemek.
Tahmin edilebileceği gibi, çeşitli açılardan değişik görünüşlerini verdiğimiz bu hedefin arkasında, merkezinde bireyin yer aldığı bir değerler bütünü olarak liberalizm vardır.. Liberaller için, bireyin önemi ve değeri, onun akıl sahibi, bundan ötürü de, iyiyi ve kötüyü, kendisi için faydalı olanla zararlı olanı ayırt etme kapasitesi bulunan sorumlu bir varlık olmasından kaynaklanmaktadır. Uygarlıkların ve kültürlerin yaratıcıları da adları bilinsin bilinmesin bireylerdir. Keşifler, buluşlar, sanat eserleri, edebiyat yapıtları, kısaca hepimizi insan olduğumuz için gururlandıran herşey bireylerin yaratıcı gayretlerinin ürünüdür. Ticaretten sanayiye, tarımdan sonsuz çeşitliliğiyle hizmetler sektörüne kadar bütün iktisadi etkinliklerin asıl failleri de bireylerdir. Bütün bunlar, zenginliğin ve refahın kaynağında da tek tek bireylerin bulunduğunu göstermektedir.
Bütün bunların derinlemesine analizini siyaset felsefecilerine bıraksam da, liberal bir siyaset adamı olarak bireye verdiğimiz büyük değerin pratik sonucuna hemen dikkat çekmek istiyorum: Devletin varlık nedeni, biz liberaller için, bireylerin kendi mutluluklarım arama hakkını özgürce kullanırken ihtiyaç duydukları güvenliği tesis etmekten ibarettir. Devletin etkinlik alanı bu nedenle iç güvenlik, dış güvenlik ve adalet hizmetleriyle sınırlıdır. Kelimenin tam anlamıyla iktisattaki bölünemez mal ve hizmetler kavramına giren bu görev alanlarının dışında kalan bütün mal ve hizmet üretimi -eğitimden sağlığa, ulaşım altyapısından su dağıtımına kadar- bireylerin girişimleriyle çok daha verimli, çok daha üretken bir şekilde sağlanabilir. Yeter ki, iktisadi süreçler içinde yer alan bütün aktörler, herkes için eşit ve aynı şekilde uygulanmasının hukuk devleti aracılığıyla mutlak anlamda garanti altına alındığı eşit özgürlük hakkı kuralları çerçevesinde serbestçe rekabet edebilsinler.
Türkiye'de sorunların kaynağı, devleti asıl fonksiyonlarını yerine getiremez hale getiren iktisadi hantallığıdır. Bu hantallık ise, devletçi-kolektivist zihniyetin değişik zamanlardaki temsilcilerinin eseridir. Bu tespitin sadece bize özgü bir tespit olduğu elbette söylenemez. Aralarında son derece değerli fikir ve bilim adamlarının da bulunduğu birçok kişi, özellikle son onbeş yıldır devletin ekonomideki ağırlığının hiç de "ekonomik" olmadığını vurgulamışlardır. Bununla birlikte, bu tespitin ötesine geçip onu bireyin esas alındığı bir perspektifle ele alan pek az fikir adam ve yazar çıkmıştır.
Bu devletçi-kolektivist zihniyetin ne kadar derinlere kök saldığını göstermesi bakımından çok ilginç bir olgudur. Fakat, bu olguyu daha ilginç, bir bakıma da daha üzücü kılan husus, sözkonusu tespitin ötesine geçip gerçekten çözüm önerenlere karşı bir tür körleşme diyebileceğimiz bir durum yaratmasıdır. Bizim son altı yıldır devamlı bir şekilde altını çizdiğimiz fikirlerin ve eleştirilerin hem de çok kısa zaman aralıklarıyla doğrulanmasına rağmen bir tür bilinçli kayıtsızlıkla karşılanması bunun açık bir kanıtıdır. "Mali milat" gibi çok fiyakalı bir isimle başlatılan ama üstünden daha bir yıl bile geçmeden yanlışlığı hiçbir tevil götürmeyecek biçimde ortaya çıkan vergi yasalarına en net, en tavizsiz tavrı biz koymuştuk. Hem de vergi vermenin en kutsal vatandaşlık görevi olduğu şeklinde gerçekleri saptırmaya yönelik bir propagandanın yedi koldan acımasızca yürütüldüğü bir dönemde lideri olduğumuz hareketi "vergi düşmanı parti" ilan ederek.
- "Vergi düşmanı olmak", bize göre, ekonomik kurtuluşumuzun anahtarını oluşturmaktadır. çünkü vergi düşmanı olmak demek devletin asli görev alanına çekilmesini istemek demektir. Devletin asli alanlarına çekildiği takdirde harcamalarının olması gereken seviyelere inmesi, dolayısıyla kaynakların bireylere ve aslında bir bakıma bireylerin toplamından müteşekkil bir gerçeklik olan toplumun ve halkın kullanımına bırakılması demektir. Kısaca bu bilgilerin ve isteğin ardında kutsal olarak nitelendirilmeyi asıl hak eden bir şey, birey olarak insanın mutluluğu, onun daha özgür ve daha doyurucu bir hayat yaşaması arzusu vardır.
İnsanlar ortaya koydukları değerlere adaletsiz bir biçimde -zorla veya zorbaca- el konmadığı düzenlerde, o değerleri daha doyurucu bir hayat sürmek için birşeyler ortaya koyarak, yani mal, hizmet veya estetik bakımdan değerli eserler üretmek için kullanırlar. Değerler tasarrufları, tasarruflar yeni değerleri ve değer yaratma süreçlerini yaratır. Devletin asli fonksiyonlarını yürütmesi için her vatandaş bireyin seve seve, hiç yüksünmeden vereceği vergi -çünkü bunda onun hakkaniyet duygularını zedeleyecek hiçbir şey yoktur-, o sınırların ötesine taştığında vatandaşın özgürlüğünü boğar, onun değer yaratmaya yönelik motivasyonlarını ciddi bir biçimde tahrip eder.
Oysa ekonominin gerçek aktörü bireylerdir. Bireylerin sözkonusu motivasyonlarının tahrip edilmesi doğrudan doğruya ekonominin gerçek aktörlerine yön veren duyguların inkar edilmesi anlamına gelir. Sadece bu gerçeğin değil, insanın kendisi için iyilikler ve güzellikler istemesi yoluyla başkaları için de iyilikler ve güzellikler yarattığı hakikatinin inkar anlamına gelir.
Besim Tibuk

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Yeni Yüzyıl Kazanmak İstiyorsak
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|