Oca
29
2008
|
21. Yüzyılın Başında Türkİye Yol Ayrımında |
|
|
|
Yıldırım Aktürk
|
|
Salı, 29 Ocak 2008 |
Okunma: 460 kez
Son yirmi yılın kısa bir panoramik gezintisini yaptıktan sonra 21. yüzyıl başında Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu yol ayrımını değerlendirmeye çalışacağım. Önce, yol ayrımından neyi kastettiğimi yazımın başında ifade edeyim:
Ya ağırlaşan ekonomik kriz ve global yarışta kaybedilecek ilave kıymetli yıllar ve telafisi giderek güçleşecek fırsat kayıpları;
Veya son on yılın ataletinden sıyrılarak, temel yapısal zaafiyet zincirlerini koparmış kalıcı, sürdürülebilir, yüksek kalkınma temposuna kavuşmuş, düşünceyi ifade ve teşebbüs hürriyetinin tam olarak uygulandığı inanca saygılı laik demokrat Türkiye 24 Ocak 1980'de Türkiye, kapalı, devletçi ve merkezden kontrol edilen bir anlayışı terk ederek piyasa ekonomisine geçiş ve dış dünyaya açılma konularında ilk stratejik adımları attı. Fiyat kontrollerinden, aşırı kontrollü ithalat rejiminden ve sabit kur sisteminden fiyatların piyasalarda belirlendiği rekabetçi sisteme geçiş ve liberalleşme yönünde dev adımlar alışılmamış sıklıkta atılmaya başlandı.
12 Eylül döneminden sonra Özal'ın ANAP'ı özellikle 1984-87 yılları arasındaki ilk döneminde 24 kişilik Bakanlar Kurulu ile, Teşvik ve Uygulama, Yabancı Sermaye Dairelerine kazandırılan etkinlik ile ciddi bir performans temposuna kavuştu. Toplu Konut Fonu ve Kamu Ortaklığı Fonu Formülleri ile konut ve barajlar ve otoyollar konularında sıçramalar kaydedildi. Köy yol, içme suyu, elektrik ve orman ağaçlandırma performansı zirveye çıktı. Kamuda imalat sanayi yatırımları ve verimsiz KİTler yerine altyapıya ağırlık verildi. Enerji ve telekom yatırımları ve özellikle başta İstanbul olmak üzere büyük şehir altyapısı konularında atılımlar gerçekleştirildi. Organize sanayi bölgeleri ve küçük sanayi siteleri özel sektörde sanayinin Anadolu'ya düzenli yayılmasında katkı sağladı. Bu dönemin en çarpıcı özelliği ciddi bir parlamento çoğunluğunu elinde bulunduran ANAP hükümetinin sağladığı siyasi istikrar ile birlikte alınan kararlarda süreklilik, tutarlılık ve güvenilirlik faktörlerinin bir arada bulunmasıydı.
1987 seçimlerinden sonra ANAP ve Özal özellikle Demirel'in muhalefetinin de etkisiyle doğru politikaları bir miktar sulandırarak popüler kalmaya çabaladılar. Bakanlar Kurulu otuz dört kişiye kadar çıktı. Tarımda ve kamu bankalarında popülist politikalar ve hantal devlet uygulamaları bütçe açıklarını ve enflasyonist baskıyı arttırdı.
1989'da konvertibiliteye geçiş ile birlikte neredeyse eş zamanlı olarak dünyada emerging markets (gelişmekte olan piyasalar)'daki global fonlarda büyük artışlar gerçekleşti. Türkiye de kredibilitesi sayesinde bu piyasalardan rahatlıkla borçlanabilmeye başladı. Uluslararası reyting kuruluşlarının kredibilite değerlendirmesi bir ülke için investor grade (yatırım yapılabilir) kategoride ise global fon yöneticileri özellikle emekli sandığı ve hayat sigortası fonlarını bu ülkede plase edebilirler. İşte bu olumlu ortamda Türkiye 90'lı yılların başlarında yılda on milyar dolar dış kaynağı rahatlıkla kullanır bir noktada idi.
Ancak Demirel hükümetinin emeklilik yaşını düşüren ve bütçede tüketim harcamalarını arttıran diğer uygulamaları bu dış kaynağın yatırımlar yerine verimsiz popülist uygulamalarla yanlış yerlerde kullanılmasıyla 1993 sonlarında kamu maliyesinde alarm zilleri çalınır noktaya gelindi. Kamu sektörü borçlanma gereğinde dış çevrelerde beklenilen iyileşme yerine 4-5 puanlık bir şok artış ortaya çıkınca, buna 1994 başlarında Çiller hükümetinin mahalli idare seçimi sırasında para piyasalarına ters müdahaleleri de eklenince banka sistemi güven bunalımına girdi. Türkiye'nin kredi reytingi süratle düşürüldü ve ekonomi %6 küçülme ile %150'lik enflasyon şokuna girdi Ülkenin 15 yılda inşa ettiği itibar, bir çırpıda, bir ay içinde tamamıyla yok edildi. Her ne kadar IMF ile 5 Nisan 1994 paketi ile birlikte bir stand-by antlaşması imzalandı ise de, burada da yapısal reformlarda verilen sözler tutulamadığı için antlaşma yürütülemedi. IMF başkanı Camdessus'un Özal'a ve Türkiye'ye duyduğu saygı ve sempati Çiller'in "sözüne güvenilmez" imajına yerini bıraktı.
Bu bölümü biraz genişce ele alışımın sebebi günümüzde IMF ile ilişkilerin daha iyi anlaşılabilmesine yardımcı olmak içindir. Maalesef IMF artık Türkiye'den "niyet" değil "performans" beklemektedir. Halbuki güven bunalımı olmayan ülkelerle klasik stand-by antlaşmaları, niyet mektubu muhtevası, yapılacak işleri sıralar ve parlamentoya sevk edilen yasa tasarılarından bahseder. Bizde ise söz konusu yasaların parlamentodan geçirilmesi şart koşulmaktadır.
Özal, cumhurbaşkanlığı döneminin özellikle sonuna doğru yapısal reformların geciktirilmeden yapılması gereğini vurguladı ve bu konuda gecikme ve sulandırmaların faturayı daha da ağırlaştıracağına işaret ederek meselenin aciliyetine dikkat çekti.
20. Dönem 1996-98 yılları, başarısı tartışılır hale gelen vergi reformu hariç, maalesef bu konularda hiçbir ciddi adım atılamadan heba edildi. Ecevit'in 1996'da iktidara ortak olmakta gösterdiği çekingenlik bir anlamda memlekete üç kıymetli yıl kaybına sebep oldu. Kamu bankacılığı içler acısı duruma düştü. Bütçe disiplini tamamen kayboldu. Hazine kullanılabilir fonları bir fil gibi emiyor. Özel sektörün bu tabloya dayanma gücünün sonuna gelindi ve reel sektörde kalıcı hasarlar oluşmaya başladı. Mesut Yılmaz hükümeti döneminde ortaya çıkan dış dünyada enerji ve temel mallar fiyatlarında vuku bulan ve ithalat ucuzluğu yolu ile TEFE'yi de etkileyen pozitif konjonktür 1998 ikinci yarısında yerini Rusya krizi ile birlikte bavul ticareti ve turizmde daralma şeklinde olumsuzluklara bıraktı ve yedi milyar dolar civarında sıcak para ekonomiyi terk etti.
21. Dönem TBMM ve Ecevit'in DSPMHP-ANAP koalisyon hükümeti nihayet temel reformlara girişme irade ve kararlılığını göstermeye başlamıştır. Sosyal güvenlik reformu ve tahkim konusunda düzenlemeler olumlu adımlardır. Bankacılık yasası, maalesef kamu bankacılığına pek dokunmadı. Halbuki asıl yapılması gereken Ziraat, Emlak ve Halk bankalarının 6 ila 8 parçaya bölünerek bölgesel özel bankalar şeklinde yeniden yapılandırılmaları olmalıydı. Maalesef Ecevit hükümetinin ondan önceki koalisyonlarda olduğu gibi en büyük zaafı koalisyon ortakları arasında kamu bankalarının yönetiminin pay edilmiş olmasıdır. Hükümetin oluşumunda hemen göze çarpan ikinci olumsuzluk, bakanlar kurulunun 34 bakana çıkarılmış olmasıdır. Devletin küçültülmesinin en büyük önceliği taşıması gereken bu kritik dönemde birinci önceliğin mahalli idare reformuna verilmesi gerekirdi. Maalesef bu hükümetin ve 21. dönem TBMM'nin belki de en verimli dönemi olan meclis tatili öncesi dönemde mahalli idare reformu çıkartılarak 2000 yılı bütçe hazırlıkları ile birlikte harcama cephesinde ciddi adımlar atmak mümkün olabilirdi. Bu altın fırsatın kaçırılmış olması 2000 yılı için kamu borçlanma gereğini düşürme ve enflasyonu aşağı çekme ara hedeflerini tehlikeye sokmuş hatta imkansızlaştırmıştır.
Halbuki mahalli idare reformu ile merkezi hükümet kadrolarının çok önemli bir kısmı mahalli idarelere devredilir; personel harcamalarının mahalli bütçe harcamalarının belli bir yüzdesi ile sınırlandırılması zorunlu kılınır; merkez teşkilatlarına "norm kadro" uygulaması ile politika belirleyecek kadrolar oluşturulur; kalan personel, kamu fazla personel havuzuna alınır; yeni personel ihtiyaçları bu havuzdan karşılanır; özel sektör, özellikle KOBİ'ler istihdamı özendirecek şekilde teşvik edilir ve fazla personelin kamudan özele transferi sağlanır ise idarede yapısal reform gerçekleştirilebilir. Diğer bir ifade ile, devlette, maalesef verimli çalıştırılamayan fazla personel üretken KOBl'lere kaydırıldıkça üretimde sıçrama sağlanabilir ve enflasyonun düşürülmesinde en etkin adımlar atılmış olur.
Mahalli idare reformu ile birlikte, kamu arazilerinin konut ve iş merkezi alanları olarak imara açılması ile yaygın bir özelleştirme hamlesi gerçekleştirilebilir. Geçiş döneminde söz konusu arsal::ı:r rayiç değerlerinin biraz altında gayrimenkul yatırım ortaklıklarına dönüştürülerek seküritizasyon yolu ile kamunun tasarruf teşvik fonu ve kıdem tazminatı gibi bazı yükümlüklerinin tasfiyesinde kullanılabilir.
Son on yılın objektif bir değerlendirmesini yapabilmek için dolar bazında bütçe ana kalemlerinin seyrine, bakalım: Bütçede harcamalar 1990'da 26 milyar dolardan 1999'da 73 milyar dolara çıkmış. Milli gelirin aynı dönemde bir misli arttığı hesaba katılırsa harcamalardaki aşırı artış göze çarpmaktadır. Yatırım harcamaları 10 yıl boyunca 4 milyar dolarda seyrederken transferler 10 milyar dolardan 47 milyar dolara çıkarak en büyük artışı sergilemişlerdir. Bunun için de faizler 6'dan 28'e, sosyal güvenlik dahil diğer transferler 4'den 19'a yükselmiştir. Gelirler cephesinde ise 1990'da 21 milyar dolar olan bütçe gelirleri 1999'da 48 milyar dolara ulaşmıştır. Diğer bir ifade ile gelirler cephesinde bir zaafiyetten sözetmek mümkün değildir. Bu rakamlar açıkça harcamalarda ciddi kısıntıya gidilmesini ve kamunun verimliliğini ve etkinliğini arttıracak şekilde küçültülmesini elzem kılmaktadır.
Türkiye'de yüksek enflasyon ve reel faizler nedeniyle borç faizlerinin bütçe gelirlerine oranı çok yüksektir ve giderek artmaktadır. Faizler 1982 yılına kadar bütçe gelirlerinin %2'si kadar iken 1999 yılında bütçe gelirlerinin o/060'ına ulaşmıştır ve bu trend kırılamazsa 4 yıl içinde bütçe gelirlerinin tamamına ulaşacaktır. 1990 yılında bütçenin %15'i yatırımlara ayrılmışken 1999 yılında yatırımların bütçe içindeki payı %4'e inmiştir. Bütçeden yatırımlara kaynak ayrılamamasının bir neticesi olarak yap-işlet gibi finansman modellerine giderek daha fazla bel bağlanmaktadır. Örneğin, enerji darboğazına girmemek için her yıl 4 milyar dolarlık yatırım yapılması gereklidir. Oysa, son yıllarda bütçeden ancak 1 milyar dolar ayrılabilmektedir.
Transferler 1999 yılı bütçesinin %66'sını oluşturmaktadır. Oysa bu oran 1992 yılında %35 idi. Sonuç olarak, bütçenin ekonomik büyüme ve ekonominin reel sektörlerinin yönlendirilmesi ile ilişkili hiçbir gücü kalmamaktadır.
Türkiye'nin iç ve dış borçları 1974'de milli gelirin %16'sı düzeyinde iken 1999 yılında %67'ye yükselmiştir. Mevcut eğilimle 2005 yılında toplam borçlar milli geliri aşacaktır.
Kamu açıkları giderek artmaktadır. Vergi gelirlerini arttırarak bütçe fazlası ile borçların geri ödenmesi gerçekçi bir çözüm değildir. Olağanüstü tedbirlere başvurup borçlar kısmen tasfiye edilerek geri kalanı düşük enflasyon ve reel faiz ortamında orta vadeye yayılabilir. Faiz dışı fazla vermenin borçları azaltmada anlamlı olabilmesi için reel faiz oranının milli gelirin büyüme oranının altında olması gerekir. Oysa yüksek reel faizlerle borç stoku faiz dışı fazla verilse bile artmaktadır. Yüksek reel faizlerin piyasalarda güven kaybı doğurması vadelerin kısalmasına, faizlerin daha da yüksek olmasına neden olmaktadır.

Etiketler:
Bilimler
İktisat
21. Yüzyılın Başında Türkİye Yol Ayrımında
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|