Okunma: 475 kez
Türkiye, çeyrek yüzyıldır ekonomik sorunlarla uğraşıyor. Bu sorunlar, 2000 yılı sonunda artık krizler sarmalına dönüştü. Geçen on yıllar içinde uygulanmaya çalışılan ekonomik programlar, sonuçta hep başarısız oldu. Bu yazının yazıldığı tarihte, yaklaşık bir yılını doldurmakta olan son krizin ardından uygulanan program da, henüz toplum yaşamında elle tutulur bir iyileşme sağlayabilmiş değil.
Türkiye ekonomisinin bu sağlıksız yapısının ardında yapısal sorunlar olduğu artık biliniyor. O nedenle, geçmiş dönemlerde olduğu gibi, günü kurtarmaya yönelik sözde önlemlerle sonuç alınmasının, kalıcı, kararlı bir iyileşme sağlanmasının olanağı yok.
Yapısal düzenlemeler ise, eklektik siyasal iktidarların üstesinden gelebileceği boyutların ötesinde anlamlar taşıyor; irade gücü ve kararlılık istiyor. Oysa Türkiye, ekonomik sorunların ağırlaştığı, krizin süreklilik kazandığı, bir anlamda stagflasyona (durgunluk içinde enflasyona) dönüştüğü son yıllarda, birçok aksaklığın yanı sıra ve en başta böyle bir siyasal kararlılıktan, irade gücünden ve etkisinden yoksun bulunuyor. Anımsatmak gerekirse, 1995 genel seçimlerinden sonra azınlık hükümetleri, koalisyonlar, yine azınlık hükümeder ve yine daha parçalı koalisyonlarla ülke yönetilmeye çalışılıyor. Bütün bu hükümetlerde bakanların ve koalisyonu oluşturan partilerin sayısı gittikçe artıyor. Ama siyasal irade güçlenmiyor, parçalanıyor, silikleşiyor; günü birlik arayışların ardında sürükleniyor.
Siyasal irade, kuşkusuz parlamentoda yasa çıkarma gücüne yetecek parmak sayısına sahip olmaktan ibaret değil. Bu sayının ardın-da ona güç veren, sayısal gücü ulusal vicdanda meşrulaştıran bir halk desteğinin de bulunması gerekiyor.
Türkiye'de uzun zamandır, bu destek yok. Yalnız iktidar partilerinin değil, muhalefeti de kapsayacak biçimde bütün siyasal oluşumların arkasında halk yok.
Halkın siyasetten kopukluğu, bir ölçüde siyasetin ülkemizdeki yapısından kaynaklanıyor. Katılımdan, saydamlıktan, hukuktan kopuk bir aşiret yapısı, bir şeyh-şef kültü, temiz ve içtenlikli duygularla siyasete ilgi duyanlar da zamanla yoruyor, bıktırıyor, uzaklaştırıyor.
Öte yandan, halkın geniş anlamda siya-set'e katılmak konusunda yoğun ve içten bir talebinin olduğunu söylemek de kolay değil. Geniş kitlelerde siyasete duyulan ilgi, dalla çok, siyasal partiler eliyle merkezi ve yerel iktidar olanaklarını kullanmak amaçlarına yönelik. Bu, bir anlamda siyasal partiler aracılığıyla kamunun yağmalanmasına katılmak niteliği taşıyor.
O nedenle Türkiye'de kamunun yağmalanmasına, daha özenli sözcüklerle söylerse -en azından- kaynakların ve olanakların kötü kullanılmasına, kötü yönetilmesine, yeterli ölçüde, kitlesel karşı çıkış yok. Olsa da, ısrarlı, sürekli, içtenlikli değil. Herkes, daha çok karşı tarafın yağmasına öfkeleniyor.
Bu algılama eksikliğine elbette tarihsel gerekçeler bulunabilir. Yüzyıllar boyunca merkeziyetçi-despotik bir yönetimin egemenliği altında "kul" statüsünde yaşamış bir toplumun, devletin varlığı/varsıllığıyla kendini yeterince özdeşleştiremeyeceği söylenebilir, savunulabilir.
Ancak, bugünün yaşanılan gerçeği açısından, bu kopukluğun temelinde, halkın, 'kamunun fînansmanı'na iradi ve bilinçli olarak katılmadığı olgusu yatmaktadır. Kamunun finansmanına katılmak, kamu giderlerini karşılayacak gelirin esas olarak yurttaşların emeğinden, üretiminden, cebinden karşılandığını bilmek ve bu alanda üzerine düşeni sorumluluk duygusuyla yerine getirmekle olur. Bu katılımın ekonomi dilinde adı, özetle söylemek gerekirse 'vergi'dir.
Türkiye'de çağdaş anlamıyla vergi kavramı da, bunu düzenleyen yasalar çerçevesi de oldukça yenidir. Yurttaşların bilincinde vergi, askerlik gibi kaçınılmaz bir 'görev' yada eğitim gibi bir temel 'hak' olarak yeterince yer etmiş değildir. Osmanlı'dan kalan alışkanlıkla "hikmetinden sual olunmaz" merkezi hükümete, pay-i tahta verilmesi gereken bir haraç olarak algılanmaktadır. Kimse kazandığı oranda vergilenmeyi doğal bir yurttaşlık ödevi saymamaktadır. İşçiler ve memurlar gibi vergisi kaynakta kesilen kesimler dışında kalan yükümlüler, ancak kaçıramadıkları oranda vergi vermektedir. Türkiye'de vergi gelirlerinin ulusal gelir toplamı içindeki payının oranı, Avrupa Birliği ülkeleri ortalamasının yarısı kadardır.
Vergi vermeyen, vergisiz yaşamayı hak sayan bir toplumun kamu varlığının yağması karşısında, kendi malının yağmalandığını duyumsaması güçtür, neredeyse olanaksızdır.
O yüzden, başka ülkelerde hükümetlerin, iktidarların yıkılmasına, adı karışan siyaset adamlarının yok olmasına yol açabilecek yolsuzluk olayları Türkiye'de 'vaka-i adiye' haline dönüşmüştür. Bu yolsuzluk olayları karşısında toplumsal tepki son derece cılızdır. Laikliği korumak için alanlara dökülen, eylem cephesi oluşturan kitlesel meslek örgütleri, yolsuzluklara karşı bir tek ortak davranış bile gerçekleştirememişlerdir.
Türkiye'de vergi mevzuatı da karmaşıktır. Vergi oranları yüksektir, vergi tabanı dardır. Uygulama bazen vergi verenler açısından mağduriyetlere, haksızlıklara yol açan sonuçlar doğurmaktadır. Bu olumsuzlukların da etkisiyle, kayıtdışı işlemler gözardı edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır.
Vergilemenin yasal çerçevesini iyileştirmeye dönük düzenlemeler siyasal iktidarların en gönülsüz attığı adımlar olarak görülmektedir. Nitekim 22/07/1998 günlü 4369 sayılı yasa, kabul edildiği tarihte 'mali milat' olarak ilan edilip, övgüyle sunulmuşken, ardından hemen 11/08/1999 tarihinde 4444 sayılı yasa ile uygulanması ertelenmiştir. Uygulanmanın ertelendiği 31/12/2002 tarihinden önce de -neredeyse tümüyle- içi boşaltılmaya çalışılmaktadır. Türkiye'nin kapalı siyasal sistemi, vergi veren ve verdiği vergiyi denetleyen bir toplum yapısı oluşmasından, sanki özenle kaçınılmaktadır.
Şimdi, yaşadığımız ekonomik kriz, yapısal düzenlemelerin kaçınılmazlığını yeniden dayatmışken, vergi alanına da köktenci bir anlayışla yaklaşmak ve yeni düzenlemeler yapmak zorunludur.
Bu alanda:
- Gerçek gelir üzerinden vergi alınmasının altyapısı oluşturulmalı, servet beyanı uygulamasına geçilmelidir.
- Muaflık ve istisnalar yeniden gözden geçirilmelidir.
- Gerçek usulde vergileme yolu tercih edilmelidir.
- Özel gider indirimi uygulaması aylık hale getirilerek kayıt ve belge sistemi güçlendirilmelidir.
- Vergi ceza sistemi gözden geçirilerek suçla orantılı bir ceza sistemi oluşturulmalı, bu sistem ödünsüz uygulanmalıdır.
- Verginin gerçek gelir üzerinden alınmasının sağlanması amacıyla enflasyon muhasebesi uygulaması getirilmelidir.
- Olağanüstü vergilerden kaçınılmalıdır.
- Özel tüketim vergisi yasası çıkarılmalıdır.
- Kayıt dışılıkla etkin biçimde mücadele edilmelidir (Öneriler için: Ekonomik Rapor, 2000, Türmob Yayınlan, 160).
Kamu finansmanına iradi olarak katılmak, yurttaşlık bilincinin birinci kuralıdır. Vergi de bu katılımın temel aracıdır.
İradi ve bilinçli olarak vergi veren yurttaşlar ancak, vergilerinin nereye, nasıl, niçin kullanıldığım sorgulayabilirler. Sorgulamak hak ve yetkisine sahip olabilirler.
Yurttaşların, kamu kaynaklarının ve olanaklarının nasıl kullanıldığını sorgulama bilincine sahip olmadığı, daha da vahimi böyle bir hakkı kendinde görmediği toplumlar, ne yolsuzluktan kurtulabilir, ne de yoksulluktan.
Ertuğrul Günay

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Yurttaşlık Bilinci ve Ekonomi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |