Oca
29
2008
|
Türkiyenin iktisadi Meselesi |
|
|
|
Prof. Dr. Sabahattin Zaim
|
|
Salı, 29 Ocak 2008 |
Okunma: 722 kez
Türkiye’nin cumhuriyet dönemindeki klasik iktisadi problemleri bellidir. Bunlar; enflasyon, işsizlik ve bütçe dengesizliği ile dış ticaret ve cari ödemeler dengesindeki açıklar ve daimi devalüasyon ile TL’nin değerindeki devamlı düşüşler olmuştur. Bu sebepledir ki, son yarım asır içinde ortalama yıllık asgari %5 civarındaki reel büyüme hızına rağmen nüfus başına reel milli gelir iki üç bin dolar civarında sabit kadem kalmıştır.
( www.genbilim.com )
Zira TL’nin başlıca dövizler karşısında değer kaybetmesi bir yandan dış ticaret hadlerinin aleyhimize gelişmesine sebep olmuş, yani ihracatımızın miktar olarak artmasına rağmen değeri aynı oranda artmamış, buna mukabil ithalat hacmi miktar olarak artışından daha fazla kıymet olarak yükselmiş, neticede ihracat ithalat dengesi sağlanamadığı gibi, ihracatın ithalatı karşılama oranı da azalmıştır. Yani dış ticaret dengesi ile cari ödemeler dengesi bozulmuştur.
Olay şöyle gelişmiştir; Üç haneli rakamlara varan enflasyon ile, yine Üç haneli faiz hadleri neticesinde bütçe dengeleri alt Üst olmuştur. KİTlerin özelleştirilmesi için bu kurumlar özel bankalardan borçlanmaya adeta itilerek açıkları büyümÜş, yapılan özelleştirmelerden sağlanan gelirler ise cari harcamalara gitmiştir. Hükümetler bÜtçe açıklarını kapatabilmek için yüksek faiz hadleriyle tahvil satarak iç borçlanma yoluna başvurmuştur. Bu arada finans sektörü de yüksek faiz hadleri dolayısıyla yatırım kredisi alacak müşteri bulamaz hale düşmüş ve tıkanmıştır. Diğer yandan Türkiye'de uzun süreden beri devam eden enflasyon sonucunda gelir dağılımı iyice bozulmuştur. Esasen enflasyon zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan, sosyal adaleti bozan demokratik sosyal müesseseleri tahrip eden bir süreçtir. Bu süreç sonunda zenginleşen zümreler Üretimin yavaşlaması neticesinde rant gelirine yönelmiş ve böylece yüksek faizlerle servetine servet katan bir rantiye zümresi meydana gelmiştir. Bu süreç içinde yükselen faiz hadleri sanayici kesimi yatırım yapamaz hale düşürdüğünden sanayi ve tarım gibi Üretken sektörlerde yatırımlar adeta durmuştur. Ticaret kesimi dahi yüksek faizlerle zanıri kredi ihtiyacını dahi karşılayamaz hale gelmiştir.
Fakat belirtildiği gibi bankalar yüksek faiz hadleri dolayısıyla iş yapamaz hale düştüğünden, tasarımları toplayarak bunları yatırıma dönüştürme şeklindeki asli fonksiyonlarını yapamaz hale gelmiştir. Devlet hem ban15alarıbu müşkül durumdan kurtarmak, hem de mudilerin zarara uğramasını önlemek amacıyla yeni bir mekanizma geliştirmiş ve bankaları devlet garantisi altına almıştır. Bu durum karşısında bankacılık fonksiyonlarını yapamaz hale gelen ve iyi niyetli olmayan bazı bankalar, kurumun içini boşaltarak kötü haline düşmüşler, bu durumda devlet batan bankanın borçlarını Üzerine alarak, onun bir şekilde devamını sağlamaya çalışmıştır.
Başarısız koalisyon hükümetlerinin bütçeleri devamlı açık verdiği için bu açıklar hazine ve merkez bankaları tarafından karşılanamayacak seviyede yükselmiştir. Bunun karşısında bankaların elinde kullanılamayan atıl fonlar birikmiştir.
Bu süreç devam ederken istanbul Menkul Kıymetler Borsası kurulmuş ve gelişmiştir. Fakat borsanın gelişmesi sırasında Ülkede yatırımların azalması bu kurumu da etkilemiştir. Talepler yeni yatırımlardan ziyade, mevcut yatırımların transferine yönelmiştir. Bu durum borsada manüplasyon ve spekülasyonların artmasına yol açmıştır.
İşte bu durum karşısında koalisyon hükümetleri bir yandan tıkanmış olan finans sektörünün baskısıyla, diğer yandan bütçe açıklarını kapatamamanın çaresizliği içinde ihtiyacı olan fonları Üç haneli rakamlarla ifade edilen yüksek faiz hadleriyle piyasaya tahvil satarak karşılama cihetine gitmiştir. Böylece yüksek faizlerle tıkanmış, yatırımları durmuş, gelir dengeleri bozulmuş ekonomideki yeni gelişen rantiye sınıfı ile finans çevreleri devlet tahvillerini satın alarak sadece hayatiyetlerini devam ettirme imkanı bulmakla kalmamış, kollarını kımıldatmadan ve hiçbir iktisadi riske girmeden düşünemedikleri tatlı karlara kavuşmuşlardır. Sanayi ve ticaret sektörÜ gerilerken, bankacılık sektörÜ en karlı müesseseler olarak başa geçmişlerdir.
Bu durum karşısında büyük holdingler çareyi banka kurmakta veya mevcut bankaları satın almakta bulmuşlardır. Böylece hemen her büyük holding doğrudan veya dolaylı olarak bir banka sahibi olmuştur. Bankalara, menkul kıymetler borsasına aracı kurumlar kurarak katılma imkanı verildiği için bankalar devlet tahvillerinden elde ettikleri yüksek gelirleri borsada kullanmaya başlamışlardır.
% 120 ila % 140 nispetindeki yıllık faizli devlet tahvilleri aylık, Üç aylık, altı aylık veya yıllık devrelerle muntazaman satılmaya başlamış, banka ve rantiye çevreleri bu tatlı karlı satışlarda daimi alıcı/ar haline gelmişlerdir. Hükümetler, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Atatürk Döneminde olduğu gibi, demiryolu tahvilleri ve benzeri şeklinde belirli yatırımları finanse etmek amacıyla bu tahvilleri çıkarmadığı için, tahvillerden sağlanan gelirler bütçe açıklarını karşılamak Üzere cari harcamalarda kullanılmıştır. Alınan borçlar yatırımlarla değerlendirilmediği için, bir nema sağlanamadığından vadesi geldiğinde borcu yeni bir borçla ödeme cihetine gidilmiş, iç borçlar adeta geometrik bir biçimde artıp katlanmaya başlamıştır. İç borç faizleri o derece yükselmiştir ki, koalisyon hükümetleri dış borç faizlerini nispi olarak daha düşük gördüklerinden, bulabildikleri takdirde dünya piyasasına dış borç alarak iç borçlarını karşılamaya çalışmışlardır. Böylece hem iç hem de dış borçlar kümülatif olarak artmıştır.
Milletlerarası finans çevreleri Türkiye'deki bu çarpık finansal yapıyı görünce büyük bir iştiyakla bu piyasaya girmişlerdir. Türkiye'ye getirdikleri (taze parayı) dövizi TL'ye çevirerek devlet tahvili almışlar, bu varlıkları yüksek faizlerle katlamışlar, ellerinde fazla fon biriktiği zaman bunları menkul kıymetler borsasında ayrıca değerlendirmeye çalışmışlardır. Böylece milletlerarası finans çevreleri bir yandan Cumhuriyet dönemi boyunca Üç çeyrek asırda yapılmış yatırımları, TL çok değer kaybettiği için döviz olarak düşük bedellerle satın almışlar bir yandan da bunların spekülatif alım ve satımlarıyla büyük karlar sağlanmıştır. Bu işlem öyle tatlı kar sağlayan bir mekanizma haline gelmiştir ki, milletlerarası finans piyasasında %3-%10 arasında dolaşan faiz gelirine karşı Türkiye'de % 25 ila %40 arasında reel faiz geliri sağlamışlardır. Bazı yıllarda Türkiye'ye getirilen her $ 100 net $ 40 la yani $ 140 olarak dışarı çıkmıştır. Sağlanan bu gelirler Üstelik büyük ölçüde veya tamamen vergiden muaf tutulmuştur. Sonuçta menkul kıymetler borsasındaki varlıkların % 60' dan fazlası yabancı finansörlerin kontrolüne geçmiştir. Bunların içinde Soros gibi bazı milletlerarası spekülatörler azınlık hissesine sahip oldukları şirketlere tesir edebilmek için mevzuatın değiştirilmesi yolundaki çalışmalara dahi girişmişlerdir.
Vaktiyle böyle çarpık iktisadi gelişmeler, demokratik sistemde dördüncü güç olarak adlandırılan medya tarafından tahlil ve tenkit edilerek milletin gözÜ açılır; parlamento, hükümetler ve bürokrasi harekete geçirilerek hataların düzeltilmesi cihetine gidilir ve dengeler sağlanırdı
Fakat son 20 yıl içinde bu çarpık finansal yapıyı gören müteşebbisler medyanın bu işlevin süresindeki önemini idrak etmiş olduklarından medya sektörünü ele geçirerek bu yağmaya onlar da katılmışlardır. Bir yandan ellerindeki gazete, radyo ve TV'leri korkunç bir propaganda silahı olarak kullanmak suretiyle gerektiğinde şantaj yoluyla da olsa koalisyon hükümetlerinden kredi, vergi muafiyeti veya ihale almak suretiyle büyük gelirler sağlamaya başlamışlardır. İktisadi güçleri arttıkça, medya bu silahını siyasi sahaya da intikal ettirmiş, seçimlerin ve hükümetlerin oluşmasını kendi menfaatlerine uygun yöne kanalize etmeye çalışmışlardır. Böylece meşhur deyimiyle "medya baronları" vaka sı ortaya çıkmıştır. "Medya baronları" bir yandan ellerindeki basın, radyo ve televizyon gücünü dördüncü kuvvet sayılan ve bir nevi kamu görevi olarak addedilen sahada kullanırken diğer yandan bir tüccar olarak (mevzuatın muhalefetine rağmen) enerji dağıtımının özelleştirilmesi ihalelerine girerek bankalar satın alıp ortak olarak, menkul kıymetler borsasına girerek bu çarpık ekonomideki yağmadan paylarını arttırmaya çalışmışlardır. Diğer yandan kendilerine uygun mevzuatın çıkarılması için siyasi yapıyı etkilemeye, RTÜK kanununu kendilerine uygun hale getirmek için siyasi baskı kurmaya çalışmışlardır.
Böylece medya baronları ile büyük holding tröst ve kartelleri aynı iktisadi platformda bir araya gelmişlerdir. Bu karteller genellikle aralarında kurdukları birtakım dernekler çerçevesinde iktisadi güçlerini kullanmaya çalışmışlardır .
Esasında Türkiye'nin bugünkü çarpık iktisadi yapısı içinde üretimi devam ettirmeye çalışan sanayiciler ekonomiyi sırtlayan birer kahraman telakki edilmelidir. Zira üretim yapmadan oturduğu yerden % 30'u aşan ve neredeyse vergiden muaf sayılan reel gelirler elde etmek yerine üretim yapmak için insanüstü bir mücadele vermek zorunda kalmışlardır. Zira üretim sahasında mücadele verebilmek için hammadde tedariki, işçi-personel yönetimi, teknolojik gelişmede dünyaya ayak uydurabilmek, verimi arttırmak, kaliteyi geliştirmek, pazar bulmak, milletlerarası pazarlarda rekabet edebilmek, dış pazarlarda tutunabilmek için ihracatı arttırmak, istihdam sağlamak gibi çok çeşitli problemlerle uğraşmak gerekmektedir. Üstelik bu uğraş sonucunda rant gelirine nazaran mütevazı karlarla iktifa etmek durumundadır. Bugünkü iktisadi yapımız içerisinde bu kabil müteşebbisler hakikaten birer kahraman telakki edilmelidir. Fakat maalesef bu çarpık ekonomik yapı içinde büyük müteşebbislerimizin çoğu bu kahramanlıklarını daha fazla devam ettirememiş ve bir süre sonra onlar da cari sisteme ayak uydurmak zorunda kalmışlardır.
1999 yılında ilk beş yüze giren büyük şirketlerin karları incelendiğinde gelirlerinin o/085'ten fazlasının faaliyet dışı (faiz) gelirlerinden elde ettiği görülmüştür. Bunun manası şudur; üretim yapmak için kurulan bu şirketler, üretim yapmaktan vazgeçmişlerdir. Ellerindeki finans gücünü bu çarpık faiz ekonomisindeki yağmadan pay almak için kullanmaya başlamışlardır. Böylece "kutsal ittifak" tamamlanmıştır. Bankalar, rantiye çevreleri, büyük sanayi holdingleri, medya kartelleri, milletlerarası finans çevreleri ve spekülatörler devletin %100'leri aşan faizli tahvillerini satın alıp hiçbir emek harcamadan ve hiçbir bir riske katlanmadan bu sömürüye devam etmişlerdir.
Peki hükümetler bu gelirleri nereden mi sağlamaktadır? Tabii ki devlet bütçesinden. Bütçe giderlerinin üçte ikisi bu "kutsal ittifak" ortaklarına gitmekte, kalan üçte biri de devleti yönetmek ve ekonomiyi kalkındırmak için kullanılmaktadır.
Bu gidiş durdurulmazsa birkaç yıl sonra bütçenin tamamının faiz giderlerine tahsis edilmesine şaşmamak gerekecektir. Bunun manası şudur; devletin milletten topladığı bütün vergiler ve diğer gelirler "kutsal ittifak" içindeki (içerden ve dışardan birkaç yüzbin kişi) küçük bir azınlığa kanalize edilmektedir. Hem de bizzat devlet eliyle.
Düşünebiliyor musunuz ki, ayda 70 milyon TL kazanan asgari ücretli bir işçi kazancımın beşte biri oranında vergi öderken, ayda milyarlar kazanan rantiyecinin ilk onbir milyarlık yıllık geliri vergiden muaf tutulmaktadır. Üretimden sağlanan temettüler vergilenirken, aynı miktardaki rant geliri faizler vergi dışı tutulmaktadır. Yabancı spekülatörlerin kazandıkları faizlerden vergi alınmamaktadır. Sözün kısası fiziki asgari ihtiyaçlarını karşılamakla zorlanan çalışanlar alın teriyle kazandıkları asgari ücretlerinden vergi öderken, milyarlar kazanan rantiyeciler vergiden muaf tutulmaktadır. Böyle bir uygulama ne vergide adalet, ne vergide eşitlik, ne vergide verimlilik ve ne de vergide müterakkilik prensibiyle yakından uzaktan ilgili değildir. Böyle bir gayri adil ve gayri insani vergi politikası eşine. az rastlanan bir uygulamadır. İşin daha ilginç yönü, sağcısı, sokusu, sosyal demokratı hatta sosyalisti dahi bütün partiler bu işte methaldar olmuşlardır.
1. Tasarrufların üretime kanalize edilmesi ve Üretimin arttırılması
2. Hükümetlerin faiz-borç ipoteğinden kurtulmuş normal bir bütçeye kavuşturulması
3. Vergi yükünün Üretim gelirinden rant 250 ve faiz gelirine kaydırılması
4. Arttırılacak olan üretimin ihracata yönetilmesi
5. Bu hedeflere varabilmek için; a. Dış ticaret açığını azaltma hedefi, b. Cari ödemeler dengesini sağlama hedefi,
c. Düşük ve orta gelirlilerin satın alma gücünü arttırmak için bozulmuş olan gelir dağılımı dengesinin yeniden düzenlenmesi hedefi, d.Enflasyonunun tek haneli rakamlara indirilmesi hedefi, e. TL'nin değerinin muhafazası hedefi, f. Sosyal güvenlik sisteminde vahdetin sağlanması ve işsizlik sigortasının ihdası hedefi, işsizliğin azaltılması için tam istihdam siyasetine öncelik verilmesi hedefinin benimsenmesi,
6. Harici İktisadi siyasetinde şahsiyetli bir politikanın takibi. Bunun için; a. AB'ye girme ipoteğinden kurtulunması, b. Gümrük Birliği'nden doğan zararların telafi edilmesi, c. TSEDAK, EKA, KETB ile olan ilişkilerin geliştirilmesi, d. İsrail ile yapılan su anlaşmasının Ortadoğu barış suyu projesine dönüştürülmesi, e. GAP'ın hızlandırılması önem arz etmektedir.
Tabiatı ile kısa belirtilen bu ve benzeri " daha birçok konunun ele alınıp incelenmesi: ayrı ayrı bir makale konusudur. Fakat bütün bunlara sıra gelmesi için kanaatimizce bu yazıda ele alınan iç borç-faiz sarmalı poteğinden kurtulunması şart-ı asli olup ilk hareket noktasını teşkil etmelidir.

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Türkiyenin iktisadi Meselesi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|