Okunma: 1916 kez
Küreselleşme, yoğunlukla son iki on yılda; ekonomik, politik, teknolojik ve entelektüel alanlarda, kapsamlı bir dönüşümü içeren bir sürecin adıdır. Küreselleşme hareketi, ekonomik, kültürel ve politik alanlarda çok sayıda faktörün eş anlı olarak sürüklediği bir eğilim, bir rüzgardır. Rüzgar, eski ekonomiden yeni ekonomi yönüne eski teknolojiden yeni teknoloji tarafına, eski modern düşünceden yeni post-modern düşünce doğrultusuna, eski siyasal yönetim anlayışlarından, yeni siyasal yaklaşımlar yönüne doğru esmektedir.
( www.genbilim.com )
Küreselleşme bir akım kavramıdır. Eğitimden siyasete, üretimden iletişime değişim dinamikleri, örneği olmayan, öngörülmeye çalışılan farklı bir toplum yapısına yönelik biçimde yol almaktadır. Kimi öngörülere göre, hedef toplum yapısı, "bilgi toplumu" olacaktır. Mevcut sanayi toplumlarında, sınai üretim ilişkileri tarafından belirlenen ürün, üretim, talep, tüketim şirket, ölçek vb. kavramları, bütünüyle anlam değiştirmekte, sanayi ötesi toplum, ya da bilgi toplumunun inşasında yeni anlamları ile yer almaktadırlar. Kol gücü ve makine gücüne dayalı eski sanayi devrimleri, beyin-bilgi gücüne dayalı yeni bir devrim aşaması ile tamamlanmakta, her bir devrim insanlığa yeni vizyonlar sağlamaktadır.
Küreselleşme süreci bu anlamda bir insani/toplumsal ilerleme tanımı ile örtüşmektedir. Bilimsel/teknik gelişmenin, ekonomik/toplumsal gelişmenin ana sebebi olmasa bile temel sebeplerden önemli biri olduğu da vurgulanabilir.
İdeolojik kamplaşmadan neşet eden soğuk savaş döneminin kapanması, küreselleşme sürecini hızlandıran bir etken olarak belirtilebileceği gibi, bunun tersinin de doğru olarak kabul edilmesi, hatta bu ikinci fikrin daha ağır bastığının ifade edilmesi, sonucu değiştirmeyecektir.
Ekonomide küreselleşme ise; emeğin, malların, sermayenin ve bilginin toplum içi ve toplumlararası akışkanlığının önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak derecede artması, buna bağlı olarak yeni bir ekonomik/toplumsal yapılanma sürecinin ortaya çıkmasıdır.
Küreselleşmenin temel dinamiklerinin, genellikle gelişmiş ülkeler düzeyinde aktif duruma geldiği görülmektedir. Gelişen ülkeler, bu sürece uyum sağlamaya çalışan, pasif taraf olarak ortaya çıkmaktadır.
Dışa açılan ve küreselleşme sürecinden yararlanmak isteyen gelişen ülkeler, büyük çoğunlukla ekonomik krizlere sürüklenmişlerdir. O halde, küreselleşme süreci tehlikeli midir? Yoksa, gelişen ülkeler, sürece uyumda zorlanmakta mıdır? Bu çalışmada bu ve benzer soruların cevabı aranacaktır.
1. Fırsat ve Tehdit Olarak Ekonomik Küreselleşme
Genel küreselleşme sürecinin temel sürükleyici alanlarından en önemlisi kuşkusuz ekonomide yaşanan küreselleşme hareketidir.
Ekonomide, ulusal ekonomilerin piyasalaşma sürecinin tamamlanmasına paralel olarak, uluslararası piyasalarda da bir gelişme dönemi yaşanmıştır. Özellikle uluslararası hammadde ve mamul mal piyasalarının kurum ve kurallarının oluşturulması, yerleştirilmesi ile devam ve düzeninin sağlanması, yaklaşık elli yıldır sürmektedir. Bugün gelinen aşamada, dünya ticaretinin 2005 yılından itibaren çok büyük ölçüde liberalleşmesi ile, uluslararası mal piyasaları, gerçekten küresel bir piyasalaşma düzeyine ulaşabilecektir.
Diğer taraftan, sermaye piyasaları uzun yıllar önce kurulup geliştirilmiş bulunan sanayileşmiş ülkelerarası sermaye hareketlerinin liberalleştirilmesinden sonra, 1980'li yıllarla birlikte, gelişen ülkelerde de sermaye piyasaları, henüz tam ulusal gelişmesini tamamlamadan liberalleşme rüzgarına kapılmıştır. Burada, gelişen ülkelerin yabancı sermaye ihtiyacını, sıcak para girişi ile karşılama gayretinin önemli bir yer tuttuğu ifade edilebilirse de, gelişmiş ülkelerdeki geniş finansal sermaye kaynaklarının, yüksek kazanç beklentileri ile, liberalleşme yönünde baskılar yaptığı da bilinen bir gerçekliktir.
Belirtilen bu iki trende bakarak, küreselleşmenin esasen mal ve sermaye piyasalarında küresel ölçekte genişleme ve serbestleşmeden ibaret olduğu ileri sürülebilir. Küreselleşme olgusunun ekonomik tarafı bu tanım çerçevesine indirgenebilir. Ne var ki, küreselleşme gerçekliğinin bir de zihinsel ve kültürel süreçte ortaya çıkan hızlı değişim ve farklılaşma gibi ekonomi dışı olarak sınıflandırılabilecek bir yanının olduğu inkar edilemez (ARSLANOĞLU: 1998, s. 254).
Küreselleşmenin bir tehdit olarak algılanması bu sürecin ulusal, kurumsal veya kişisel rekabet edebilirlik gücüne olumsuz olarak yansıyacağının tahmin edilmesidir. Ekonomik küreselleşmenin orijinine bakılırsa, rekabet gücü yüksek, sanayileşmiş hatta bilgi toplumu olmuş, üretilen her bir birim malda, bilgi faktörünün katma değer oranının daha fazla olduğu gelişmiş ülkelerin olduğu görülür. Gelişen ülkelerin ucuz emek ve bazı diğer makul maliyet kalemleri dışında rekabet edebilecek güçleri yoktur. Ucuz emeğe dayalı rekabet edebilirlik de uzun süreli olmamaktadır. Gelişen ülkelerin uzun vadede rekabet edebilirliklerini geliştirebilecek en temel varlıkları, iyi yetişmiş genç insan gücüdür. Bu ülkelerde eğitim-öğretim ile araştırma-geliştirme alanlarında yapılacak yatırımlarla elde edilebilecek iyileşmeler, toplumsal dönüşümü istenen yönde kısa yoldan gerçekleştirme fırsatı verirken, küresel rekabet gücünün temel referansını da elde etme olanağı sağlayabilecektir.
Küreselleşme, ABD ve bazı gelişmiş ülkelerde reel yatırım ve dolayısıyla istihdamın, nispeten daha rekabetçi olanaklar sağlayan gelişen ülke ekonomilerine kayacağından endişe ile, işçi sendikaları tarafından eleştirilmiştir
Ancak diğer taraftan, küresel rekabetin artması ile birlikte, dünya ülkeleri arasındaki gelir dağılımı gelişen ülkeler aleyhine bozulmaktadır. Ayrıca, gelişen ülkeler içinde olduğu gibi, gelişmiş ülkelerin gelir dağılımında da küresel süreçte bozulmalar meydana gelmiş görünmektedir (EKİN: 1996, s. 21). Bu durum son yıllarda gelişmiş ülkelerde küresel karşıtı eylemlerin yükselmesine sebep olmuş
Küreselleşmenin gelişen ülkeler açısından en temel yıkıcı etkisi, mal ve sermaye piyasalarında yeterli gelişmeyi sağlamadan, özellikle finansal piyasalarda liberasyon ve deregülasyon sonucu, büyük ölçüde finansal krizlere neden olmasıdır. Latin Amerika ülkeleri, Türkiye, Uzakdoğu Asya ülkelerinde bu tür 21. yüzyıl krizlerinden örnekler yaşanmıştır. Bu tür ekonomilerin küresel bir spekülasyona maruz kaldıkları görülmektedir. Oysa makro ekonomik istikrar, küresel rekabet edebilirliğin en temel koşulu olarak öne çıkmaktadır. Finansal istikrarsızlıklara, uluslar arası ekonomik kuruluşların getirdikleri çözümler ise yeterli ve etkili olamamakla eleştiri almıştır.
Küreselleşme, gelişen ülkelerde toplumsal ekonomik ve siyasal problemlerin kaynağı olmuştur. Gelişen ülkelerde, özelleştirme, işten çıkarma, ücretleri düşürme, sendikasızIaştırma gibi sosyal hakların kısıtlanması, demokratik düzeyde pek tasvip görmemiş, Uygulamalarda başarısızlıklar yaşanmıştır (EKİN: 1996, s. 21).
Gelişen ülkeler bakımından, küreselleşme sürecinin, fırsat olarak değerlendirilebilecek etkileri de olmuştur. Kapalı ve verimsiz bir ekonomik yapıda yeterli performansa ulaşamayan ekonomilerin, küreselleşme sürecinin çeşitli olanaklarını fırsat olarak değerlendirmeyi başarmışlardır. Küreselleşme sürecinden zaman zaman olumsuz etkilenen birçok ülke, bu sürecin nimet ve fırsatlarından da yararlanmışlardır. Dahili ulusal ekonomide rekabetçi bir üretim, teknoloji, piyasa yapısı, küresel rekabet faktörünün etkin değerlendirilmesine imkan vermektedir. Dış tasarruf ihtiyacının karşılandığı yabancı sermaye seçenekleri, teknoloji, üretim, ihracat ve istihdam sağlayabilmektedir.
Diğer taraftan, bilgilere; piyasa, üretim vb. bilgilere ulaşma hızının çok yükselmesi, genç nüfuslu gelişen ülkelere, çok değerli bir entelektüel sermaye fırsatı sunmaktadır. insana, bilgiye, AR-GE 'ye yapılan yatırımların, makine teçhizat yatırımları ile karşılaştırıldığında, AR-GE harcaması getirisinin değerlerine oranla 8 kat fazla olduğu ölçülmüştür. Zira yeni bir makine eski bir işin daha iyi yapılmasına yardımcı olur, niceliksel bir ilerleme sağlar, AR-GE ise yenilik getirir, yerine geçtiklerinden daha yüksek değer taşıyan bütünüyle yeni ürün ve hizmetler yaratır (STEWART: 1997, s. 26). Uluslar, beyin gücünü değerlendirebilmeyi becerebilirlerse, küresel rekabet edebilirlik anahtarını da yakalamış olurlar. Buluşlar, patentler, yeni ürün ve üretim süreçleri, bu anahtarla açılabilecek kapılardır.
2. Küreselleşme Sürecinde Türkiye'nin Koordinatları
Türkiye'nin, küreselleşme sürecinde konumlandığı koordinatlar, potansiyeli ile hiç örtüşmemektedir. Her alanda olduğu gibi, ekonomik potansiyeli harekete geçirerek üretken bir dinamizme kavuşturabilecek iç ekonomik-politik kararlarda ve özellikle de uygulamalarda çok büyük handikaplar bulunmaktadır. Burada, sıcak su kurbağa hikayesi ile ciddi benzerlikler vardır.
Türkiye'nin dışa açılmaya mecburen yöneldiği 1980'lerden buyana, küreselleşme süreci doğru okunsa bile, makro ekonomik politik uygulama, eski kumanda ekonomisi yapısını değiştirmeyi başarabilmiş değildir.
Tarihte küresel bir ülke niteliği elde etmiş, parlak bir geçmişin mirasçısı olarak, Cumhuriyet döneminin kurucu mantığının temel yönelimi gereği, Avrupa Birliği ile ilişkiler gümrük birliği düzeyinde küresel-bölgesel bir entegrasyona oturtulmuştur. Türkiye'nin makro ekonomik anlamda adaletli, kuralları oluşmuş bir pazar ekonomisi pratiğini, özellikle mal piyasalarında elde ettiğini söylemek oldukça güçtür. Sermaye piyasaları ise dar ve sığ yapıda 1989'dan beri küresel finansal sermayenin her türlü oyunlarına açık bulunmaktadır. Dünyada olduğu gibi Türkiye' de de bu tür spekülasyonlar net bir biçimde görülebilmektedir.
Türkiye ekonomisi bazı sektörlerde tekil şirket çabaları ile küresel rekabeti kavramış, bu anlamda küreselleşmiş bir görünüm arz ederken, ekonominin dolayısıyla şirketlerin %99'unu oluşturan KOBİ’erin büyük bir kısmı dış dünyayla bağlantısı olmayan, küresel rekabetten kopuk görülmektedir. Buna karşılık küresel sistem ve makro ekonomik kötü yönetimden yansıyan sistemik riskler, Türkiye ekonomisinin rekabetçi dinamiklerini öldürücü etkiler yapmaktadır. Oysa, AB ile tam üyelik sürecinde, mükemmel içerikli yasalar çıkarılmış, sözler verilmiştir.
Kısaca Türkiye'nin makro ekonomik ortamı, gerek ideal ölçülerde rekabetçi bir pazar ekonomisi faaliyeti bakımından, gerekse küresel rekabeti okuyup karşı stratejiler geliştirebilecek bir dinamizminden şu an itibariyle yoksundur.
Öncelikle ekonomik politik istikrar için daha fazla özveri beklenmektedir. Bu da topyekun halkın, KOBİ'lerin, sivil toplum kuruluşlarının denl0kratik talepleri ile gerçekleşebilir kanısındayız.
Türkiye'de dünden yarına gerçekleştirilen olumlu adımları, olumsuzluklara feda etmemek gerekmektedir.
3. Türkiye Ekonomisinde Krizler ve Küresel Süreç ilişkisi
Türkiye ekonomisi, 1980'li yıllarda birlikte küresel sürece entegre olacak adımları atmaya başlamıştı. 1980'deki zorunlu dışa açılmadan sonra, dış ticarette ve mali piyasalarda gerçekleştirilen liberalizasyon devreye girer. TL konvertibilite kazanır. 1989'da 32 sayfalık karar ile, kısa vadeli sermaye hareketleri serbestleşir. 1987'de AB'ye tam üyelik müracaatı yapılır, ancak işlem yapılmasına gerek görülmez. AB ile ilişkiler, 1996'dan itibaren, gümrük birliği düzeyinde yükselir. Oysa, tam üye olmadan Gümrük Birliği'ni kabul eden tek ve ilk ülke Türkiye' dir.
Artık Türkiye ekonomisi, çok büyük ölçüde dışa açıktır. Dış rekabete açılmak, maliyetlerde, yatırımlarda bürokratik işlemlerde, dahası bütünüyle zihniyetlerde, dış rekabetin gereklerine uygun dönüşümlerin gerçekleştirilmesi demektir. Ekonomik alanda nasıl nisbi fiyatlar büyük ölçüde dengeleniyorsa, ekonomik yapı ve zihniyetlerde de benzer dönüşümlerle bir dengelenme yaşanması beklenir.
Türkiye ekonomisinin küreselleşme sürecinde, mal, para ve sermaye piyasalarında rekabetçi bir zemin yaratılamamış; ekonomik yapı, kamu kesiminin giderek küçülüp, verimli ve hızlı bir nitelik kazandığı bir reformlar dizisini gerçekleştirememiştir. Özelleştirmeden, tarımsal desteklenmeye, yerel idarelerin güçlendirilmesinden, kamu bankalarının rehabilitasyonuna, sosyal güvenlik reformundan, fonların kaldırılmasına kadar daha birçok reformu, mevcut siyaset mekanizması çerçevesinde gerçekleştirmek mümkün olamamıştır. Kamu kesimi küçülme ve etkinleşme yerine, 1990-99 arasında, borçlanmaya ve bozulmaya devam etmiştir. Bozulma, kamusal kaynakların dağıtılmasında ve kamu hizmetlerinin ifası sırasında ortaya çıkan yolsuzluklarla, adeta özdeşleşmiştir.
Kısaca Türkiye ekonomisi kademe kademe dışa açılırken, daha açılmanın gerektirdiği dahili ekonomik reformları, rekabet edebilirliğini geliştirme yönünde yapamamış, tam tersine kamu maliyesindeki bozulma, makro ekonomik dengesizliği daha da kötüleştirmiştir.
Türkiye'nin küresel süreç ile birleşmesinin gerçekleştiği dönem içinde, 1991'de, 1994'te ve 1999'da krizler yaşamıştır. Buna karşılık, gerekli önlemler yerinde ve zamanında alınmayınca, Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri ortaya çıkmıştır:.
Ekonomik krizlerle birlikte, ekonomik darbenin boyutu da gittikçe ağırlaşmıştır. GSMH'de ciddi gerilemeler meydana gelmiş, her krizde yüzbinlerce işçi işsiz kalmış, onlarca KOBİ veya büyük boy işletme iflas etmiş, batan bankaların sayısı, batırılan fonların tutan dudakları uçurtan boyutlara ulaşmıştır
Yaşanan krizlerin ortaya çıkardığı gerçek, krizlerin esasen, Türkiye ekonomisi ve siyasetinin bizatihi kendi krizi olduğudur. Küreselleşme süreci, krizlerin ortaya çıkmasında, sadece bir etkendir. Ancak, küresel sürece adım attıktan sonra, hala bir komuta ekonomisini sürdürmek, kamuyu borçla çevirmeye çalışmak, kamu bütçesinin faizlere boğulması sonucunu doğuracaktır. Bu kaçınılmaz sonuç gerçekleştikten sonra, uygulamaya konan istikrar tedbirleri, yine kaçınılmaz, ertelenemez acı önlemlerin, denge sağlamak uğruna, birer birer halka yansıması gündeme gelmiştir. Zira krizler, sadece finansal alanla ilgili değildir. Ayrıca geniş çaplı ve uzun dönemli sosyal maliyetleri ve gelir ile servetin önemli ölçüde yeniden dağıtımını da beraberlerinde getirir (DORNBUSH. 2001, s. 56).
Küreselleşme sürecinin, özellikle dengesiz gelişen ülke ekonomilerini adeta bir oyuncak durumuna getirdiği, her türlü spekülasyona açık bir konuma taşıdığı bilinmektedir. 1997-98 Güneydoğu Asya krizlerinde, Malezya'da yaşananlar, ve Malezya'nın krize karşı aldığı önlemler, bir önemli tecrübe olarak
önümüzde durmaktadır (KRUGMAN: 2001., s. 134). Türkiye de, Malezya'nın yaptığı gibi, kısa vadeli sermaye girişlerini sınırlandırabilirdi. Son krizlerde, bir finansal piyasa oyunu olduğu konusundaki kanaatlerin güçlü olduğu da belirtilmelidir.
Sonuç
Sonuç olarak Türkiye ekonomisinin küresel sürece sorunsuz entegrasyonu ve KOBİ'ler bakımından uygun bir ekonomik ortam oluşturabilmesi, biri dış diğeri iç olmak üzere iki koşula bağlanabilir.
İlki, küreselleşme sürecinin, bizzat egemen, sürükleyici ülke ve kurumlarınca, daha hakkaniyetli bir yörüngeye oturtulmasıdır. Buna ikiyüzlü değil, insani yüzlü küreselleşme de denilebilir.
İkincisi ise Türkiye'nin, başta genç dinamik insan varlığı olmak üzere mevcut ekonomik potansiyelini, makul ekonomik hedeflere yönelik olarak hızla yeniden kurgulaması gerekmektedir. Bunun kolay olmadığı, 20 yıldır alanlardan anlaşılmaktadır.
Kaynakça
ARSLANOĞLu, R. A. (1998): " Bir kültürel Karışım Olarak Küreselleşme", Küreselleşme Sivil Toplum ve İslam (Der: E Keyman, Y. Sarıbay), içinde. Ankara.
EKİN, Nusret (1996): Küreselleşme ve Gümrük Birliği, İTO Yayını, 1996-32. İstanbul.
KRUGMAN, Paul (2001): Bunalım Ekonomisinin Geri DönÜşü (Çev: Neşenur Domaniç), literatür Yayınları İstanbul
GRAY, John (2001): "Melez Kültürler Dünyasında Siyaset", NPQ Dergisi, Cİlt. 3, Sayı 2.
STEWART, T. A. (1997): Entellektüel Sermaye, MESS Yayını, İstanbul.
KAZGAN, Gülten (2001): "Küreselleşmiş Dünya'da Küreselleşen Türkiye'nin Krizleri", İktisat Dergisi, Şubat-Mart 2001, İstanbul.
Ahmet İncekara

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Küreselleşme Ekonomik Kriz ve Türkiye
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |