Oca
28
2008
|
Küreselleşme Krizler ve Türkiye |
|
|
|
Fevzi Devrim
|
|
Pazartesi, 28 Ocak 2008 |
Okunma: 1838 kez
Sosyal bir olay şeklinde gerçekleşen ekonomik faaliyetlerin mahiyeti ve muhtevası, bu olayların meydana geldiği zaman ve ortama göre değişim göstermektedir. Sosyal olayların dinamik karakterine bağlı olarak tarihi seyri içinde ekonomik faaliyetlerin gösterdiği değişim, çeşitli iktisat teorilerinin ve iktisadi düşünce akımlarının varlığını ortaya çıkarmıştır.
( www.genbilim.com )
Temel değişim noktaları ile ele alınıp izah edilmeye çalışılan bu teori ve düşünce akımları iktisat tarihi içinde başlıca,
1- Skolastik düşünce akımlarının egemen olduğu dönem
2- Merkantilist iktisadi düşünce akımlarının egemen olduğu dönem,
3- Fizyokratik düşünce akımlarının egemen olduğu dönem,
4- Liberal ve kollektivist düşünce akımlarının (veya klasik iktisadi düşüncenin) egemen olduğu dönemlere ayrılabilir.
5- Liberal düşünce akımları da tarihi seyri içinde ve sosyal olayların gösterdiği mahiyet değişimine bağlı olarak günümüze doğru ayrıca, a) Klasik iktisadi düşünce, b) Neo-klasik iktisadi düşünce, c) Keynezyen iktisadi düşünce, d) Post-keynezyen iktisadi düşünce ve e) Post-modern iktisadi düşünce akımları şeklinde bir alt ayrıma da tabi tutulabilmektedir.
Aynı şekilde kollektivist düşünce akımları da, tarihi seyri içinde çeşitli sosyalist düşünce akımları şeklinde alt ayrıma tabi tutulabilmektedir.
Bu düşünce akımlarının tarihi seyri içinde bu şekilde değişik mahiyet ve kapsamda ortaya çıkmasının temelinde, sosyal olayları meydana getiren insanın sınırsız ihtiyaç özelliği göstermesi; buna karşılık bu sınırsız ihtiyaçlarını karşılamada kullandığı kaynakların yeryüzünde sınırlı bir şekilde yaratılmış olması yatmaktadır. Yeryüzünde ilk günden bugüne sayıca sürekli bir artış gösteren insanın, aynı yeryüzünü ve buradaki sınırlı kaynakları giderek daha çok sayı ile paylaşmak zorunda kalması, yani ekonomik faaliyetlerin bu değişen muhteva içinde gerçekleştirilmesi, ekonomik faaliyetlerin oluşumunu teorik ve uygulamalı yönleri ile ele alıp izah eden değişik varsayım, ilke ve kuralların tespit ve ifade edilmesine imkan vermiştir.
Nitekim bu gelişme doğrultusunda, yıllarca liberal doktrine bağlı olarak kendini gösteren klasik iktisadi düşünce ve klasik ekonomik sistem kendi kanun ilke ve kuralları içinde ele alınmış ve uygulama alanı bulmuştur. Ancak zaman içinde sosyal olayların dinamizmine bağlı olarak temel varsayımları ve dolayısıyla ilke ve esasları ortadan kalkan bu düşünce akımı iflas ederek onun yerine Keynezyen düşünce akımı veya modern ekonomi teorisi kabul görmeye başlamıştır. Özellikle 1929-30 Genel Ekonomik Krizi'nin de yaş anması ile geçerliğini kaybeden klasik düşünce akımı yerine geliştirilen Keynezyen düşünce akımında, ortaya çıkan temel ekonomik ve sosyal sorunların çözümü için devlete önemli görev ve fonksiyonlar verilmiştir. Esas itibariyle ekonomik ve sosyal refah devleti kabulüne bağlı olarak verilen bu görevler ana başlıkları ile istikrar, kalkınma, gelir ve kaynak dağılımı şeklinde toplanabilir. Gelinen noktada ayrıca bilim ve teknoloji alanında kendini gösteren baş döndürücü gelişmeler sonucu, dünya üzerindeki ülkelerin gelişmişlik farklılıkları itibariyle birbirlerinden tamamen kopmaları ile uluslararası ekonomik, sosyal ve siyasi münasebetlerde büyük kopukluk, dengesizlik ve huzursuzluklar kendini gösterdiğinden yeni yaklaşım içinde bu sorunlara da çözüm aranması gerekli olmuştur. Bu anlayışa bağlı olarak 1970'lere kadar ekonomik ve sosyal faaliyetlerde büyük ölçüde Keynezyen anlayış hakim olmuş; ancak bu sıralarda yavaş yavaş kendini göstermeye başlayan ve devletin aşırı ve hantal büyümesinden doğan istikrarsızlık ve uyumsuzluk kaynaklı sorunlar, bu düşünce akımının da ciddi biçimde sorgulanmasını gerekli kılmış ve bu süreçte değişik bakış açılarıyla oluşturulan yeni istikrar yaklaşımları ortaya çıkmıştır. Yeni monetarist yaklaşım, rasyonel beklentiler yaklaşımı, arz yönlü iktisat yaklaşımı, yapısalcı yaklaşım ve kamu tercihi ve anayasal iktisat yaklaşımı bu konuda ilk akla gelen yaklaşımlardır.
Aynı süreçte kollektivist doktrine bağlı olarak ortaya atılan ve geliştirilen sosyalist iktisadi düşünce ve ekonomik sistem anlayışı da belirli bir süre gerek düşünce planında gerekse Dünya'nın belirli bölgelerindeki uygulamalarıyla kendini kabul ettirmiş; ancak doktrinin temel zaafları sebebiyle özellikle uygulamada ortaya çıkardığı sorunlar nedeniyle 1980'lere gelindiğinde iflas etmiştir. 1980'lerin sonlarında bu sistemin uygulama alanını teşkil eden Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği dağılmış ve bu dağılan bölgedeki ülkelerde piyasa ekonomisine geçiş süreci başlatılmıştır. Geçiş ekonomileri olarak nitelendirilen bu ülkelerin piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki konumları ve yaşadıkları sorunları esas alan ve münhasıran geçiş ekonomilerine tahsis edilen önemli çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.
Bilim ve teknolojide alanında meydana gelen değişmelerin gittikçe artan bir hızda devam etmesi ile sosyal olayların ve onun temelini teşkil eden ekonomik faaliyetlerin mahiyet ve muhtevasında çok önemli değişiklikler olmuş ve önce kendini bir ölçüde hissettirmeye başlayan "küreselleşme veya globalleşme" olgusu belli bir süre sonra bütün sosyal Ve ekonomik olaylarda yönlendirici duruma gelmiştir. Esasen bu gelişmenin zorlaması ile yakın yıllarda ciddi ekonomik, sosyal, mali Ve siyasi bütünleşme hareketleri hız kazanmış Ve zaman içinde kendini yenileyerek devam etmiştir. Denilebilir ki günümüze damgasını vuran en önemli gelişme "küreselleşme" olgusudur. Artık her bir faaliyetin ve hareketin oluşumunda konuyu küreselleşme boyutu ile değerlendirmek zorunluğu vardır.
Küreselleşme Hareketi ve Küresel Krizler
Sosyal olayların dinamik karakterini ifade için ortaya atılan, "fen bilimlerinde kendini gösteren miktar-aksiyon işleyişinin sosyal olaylarda da meydana geldiği" görüşü zaman içinde doğrulanmıştır. Gerçekten, fen bilimleri sahasında nasıl herhangi bir olayın etkisi veya aksiyonu, o olayı meydana getiren unsurun miktarı, hacmi, kapsamı veya büyüklüğü ile doğru orantılı olarak ortaya çıkıyorsa; sosyal bilimler sahasında meydana gelen her hangi bir olayda da, o olayın sosyal bünyede meydana getirdiği etki, olayı meydana getiren değişkenin miktarı, hacmi ve büyüklüğü ile doğrudan ilgilidir. Esasen bu ilişkiye bağlı olarak, klasik iktisadi düşüncenin temel varsayım ve kabulleri doğrultusunda devlete verilen asli fonksiyonlar, devletin güvenlik, asayiş, adalet ve diplomasi hizmetlerinden sorumlu olmasıdır. Bu temel fonksiyonları nedeniyle, klasik iktisadi düşüncenin egemen olduğu dönemlerde devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonları ihmal edilmiş, başka bir ifade ile bu mahiyetteki sosyal olaylar kamusal boyut için de bir sorun olarak mütalaa edilecek büyüklükte görülmemiş ve bu sorunlara kamusal hizmet Çözümü ile yaklaşılmamıştır. Ancak zamanla, sosyal olayların dinamik gelişim seyri, klasik iktisadi düşüncenin temel varsayım ve kurallarının etkinliğini kaybetmesine; serbest piyasa ekonomisi işleyişinin yerini neredeyse bütünüyle aksak rekabet piyasasına terk eder hale gelmesine yol açmıştır. Bu mahiyette kendini gösteren sosyal olaylar ve dolayısıyla ekonomik ve sosyal sorunlar karşısında devlete yeni görev ve fonksiyonlar yüklenmiştir.
Zaman içinde bilim ve teknoloji alanın da meydana gelen baş döndürücü gelişmelerin de etkisiyle, sosyal olayların mahiyetindeki değişmeler, giderek daha değişik boyutlarda ve karmaşık ilişkiler içinde kendini göstermeye başlamıştır. Böylece, sosyal olayların zaman içinde daha büyük boyutlarda, daha yoğun ve daha karmaşık ilişkiler içinde meydana gelmesi, miktar aksiyon işleyişinin de etkisiyle, her yeni dönemde her bir sosyal olayın daha güçlü ve daha değişik boyutlarda yeni aksiyonlar meydana getirmesine neden olmuştur. Sosyal olaylara bu gelişme doğrultusunda bakıldığında özellikle yirminci yüzyılda ekonomik, mali, sosyal ve siyasi alanda yaşanan değişme ve gelişmeler daha tutarlı ve anlamlı açıklamalara kavuşmaktadır.
Nitekim, Birinci Dünya Savaşı, 1930 Genel Ekonomik Krizi ve 2. Dünya Savaşı gibi temel değişim ve dönüşümlere sebep olan olaylar sonrasında ekonomik, mali, sosyal ve siyasi alanda ulusal ve uluslararası seviyede kendini gösteren gelişmeler çok dikkate değer boyutlar kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Dünya haritası yeniden çizilmiş; ABD etrafında oluşturulan Batı Bloku ile Rusya etrafında oluşturan Doğu Bloku yeni dünyayı iki kutuplu güçlerin çatışma alanı haline getirmiştir. Ayrıca, daha önceki sömürge düzenlerinin çarpıcı bir sonucu olarak, yirminci yüzyılın başlarında dünya ülkelerinin çok önemli bölümü gelişmişlik ölçülerine göre geri kalmış veya az gelişmiş ülke statüsü gösterir konuma gelmişlerdir. Dünya ülkelerinin yeni konum ve statüleri bu dönemde ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi alanda ulusal ve uluslararası seviyede yeni ilişkilerin geliştirilmesine sebep olmuş; böylece bu dönemde yeni bir anlayışla bölgesel ve küresel birleşme ve bütünleşme ifade eden örgütler teşkil edilmiştir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, GATI, NATO, Varşova Faktı, OECD, COMECON, AET, IMF, Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası ve serbest ticaret bölgeleri bu dönemin belli başlı bölgesel ve küresel birleşme ve bütünleşme hareketleridir.
Bu tür birleşme ve bütünleşme hareketleri yanında bu dönem, yukarıda da ifade edildiği gibi, kutuplaşmaların ve özellikle soğuk savaşların hız ve yoğunluk kazandığı bir dönem olmuştur. Bilim ve teknoloji alanında kendini gösteren gelişmelerin çok büyük bir hız ve yoğunluk kazandığı bu dönemde bu gelişmelerin de etkisiyle ülkeler ulusal ve uluslararası seviyede birbirlerinden önemli ölçüde kopuk ve çatışmalı hale gelmişlerdir.
Bir yandan bu tür gelişmeler meydana gelirken bir yandan da sosyal olayların dinamik gelişme seyri hükmünü İcra etmeye devam etmiş ve özellikle teknolojik gelişmelerin ulaştırma ve iletişim alanında getirdiği yeni imkanlar içinde ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasi oluşum, ilişki ve faaliyetler yeni boyutlar kazanmaya başlamıştır.
Böylece, önceki yıllarda kendini yavaş yavaş hissetirmeye başlayan küreselleşme, önce kavram olarak algılanmaya ve anlaşılmaya başlanmış sonra da yeni bir döneme damgasını vurmaya hazır hale gelmiştir. Gerçekten bilim ve teknolojinin sunduğu en son imkanlar içinde ekonomik ve sosyal faaliyetlerin kazandığı yeni muhteva önceki yıllarla kıyaslanamayacak duruma gelmiştir. Özellikle ulaştırma, haberleşme ve iletişim alanındaki yeni imkanlar ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, turistik, ticari ve mali faaliyetlerde dünyayı bir köy durumuna getirmiş; diğer bir deyişle, olayların algılanması ve oluşumu artık küresel boyut içinde kendini göstermeye başlamıştır. Bütün bu gelişmelerin çağa damgasını vuran yönü, insanların artık teknik ve sosyal olaylar yönüyle "bilgi toplumu" haline gelmiş olmalarıdır. Bu ortamda en çok bilgiye en çabuk ulaşıp onu ekonominin ve teknolojinin emrine verenler diğerleri karşısında çok önemli bir avantaja sahip olabilmektedirler. Bugünün gelişmiş toplumlarının diğerleri karşısında bu avantajlarını nasıl kullandıkları sayısız çarpıcı örneklerle gösterilebilir.
Buraya kadar yapılan açıklamalar ve verilen örnekler, küreselleşmeye ve bilgi toplumuna doğru nasıl adım adım gelindiğini bize açıkça göstermektedir. Küreselleşmenin diğer bütün yönleri yanında önemli bir yönüde, ülkeler ve bölgeler arasında meydana gelen ekonomik, ticari, mali ve siyasi ilişkilerde istikrarın yeni bir mahiyet ve boyut kazanmış olmasıdır. Gerçekten, nispeten kapalı veya belli sınırlar içinde gerçekleşen faaliyetlerde konjonktürel hareketler de sınırlı kalmakta iken; hemen hemen her alanda sınırların kalktığı küreselleşme hareketi içinde herhangi konjoktürel hareket veya dalgalanmayı ve onun etkilerini belirli sınırlar içinde tutmak mümkün alamamaktadır. Son yıllarda kendini gösteren belli başlı konjonktürel hareketlerin veya ekonomik krizlerin etki ve sonuçları dikkate alındığında bu durum daha iyi anlaşılmaktadır.
Belli Başlı Küresel Krizler
Daha önce ifade edildiği gibi "Küreselleşme" pek çok yönüyle ele alınıp incelenmesi gereken ve dünya ya damgasını vuran bir süreçtir. Diğer yönleri bir tarafa, son yıllarda bütün dünyayı derinden etkileyen bellj başlı ekonomik krizlerin birer "Küresel Kriz" niteliği göstermesi, küreselleşmenin ne denli önemli ve dikkate değer bir olay olduğunun en canlı örneğidir. Gerçekten küreselleşme özellikle mali piyasalarda etkisini göstermektedir. Çünkü bu olgu içinde sermaye ülkeler arasında rahatça dolaşabilmekte, özellikle getiri potansiyeli olan piyasalara yoğun sermaye girişleri olmaktadır. Bu durum bir yönüyle gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerle aralarındaki mesafeyi kapatmalarına imkan hazırlarken; diğer bir yönüyle herhangi bir ülkenin mali piyasasında meydana gelen istikrarsızlığın uluslararası piyasalarda zincirleme istikrarsızlıklara, hatta yaygın ekonomik krizlere neden olmasına yol açabilmektedir. Küreselleşme olgusu içinde uluslararası piyasalarda meydana gelen krizler kendine has özellikler taşıdığından, bu tür krizlerin öngörülmesi de pek mümkün olamamaktadır.
Nitekim 1997 yılında meydana gelen Asya krizi ile 1998 yılında yaşanan Rusya krizi, ne olup bittiği anlaşılamadan meydana gelen ve bütün dünyayı derinden sarsan kriz özelliği göstermiştir. Özellikle mali piyasalarda kendini gösteren bu tür krizlerin meydana getirdiği derin ve yaygın olumsuz etkiler, bu krizler sonrasında dünyada krizlere karşı yeni yaklaşımlar geliştirilmesine ve uluslararası mali sistemin istikrarının yeni bir anlayışla ele alınması konusunda görüş birliğinin oluşturulmasına zemin hazırlamıştır.
1997 yılın Temmuz ayında Tayland'da meydana gelen ve kısa süre içinde diğer Asya ülkelerine de sıçrayan ve Asya krizi olarak adlandırılan kriz, özünde mali bir kriz özelliği taşımaktadır. Asya krizinde yurtdışına çıkan sermayenin tekrar yurtiçine çekilebilmesi amacıyla faizlerin yükseltilmesi önlerni, mevcut borç oranlarının yüksekliği ve mali kurumların zayıflığı nedeniyle ekonominin daha da zayıflamasına yol açmıştır. Örneğin Endonezya'da şirketlerin %75'i iflas etmiştir. Malezya'da ise sabit kur sistemine geçme, sermaye giriş çıkışlarına sınırlamalar getirme, yurtdışına ulusal veya yabancı para çıkarılmasını yasaklama, yurtdışına kaçan yerli sermayenin ülkeye geri dönüşü amacıyla çeşitli zorunluluklar getirme gibi özünde IMF'nin onay vermediği türden politikalar uygulandığı halde nispi bir iyileşme dönemine girilmiştir.
Rusya'da enflasyonun düşürülmesine yönelik politikalar üzerinde odaklanılmış, artan fınansman ihtiyacının karşılanması amacıyla IMF, Dünya Bankası ve japonya'nın da aralarında bulunduğu çeşitli ülke ve kuruluşlardan finansman taahhüdü sağlanmıştır. Rusya krizinin küresel bir nitelik kazanmasının temel nedeni, Rusya hükümetinin tüm beklentilerin aksine 90 günlük moratoryum ilan ederek yatırımcının güvenini kaybetmesi olmuştur.
Türkiye'deki Son Krizler
Bilindiği gibi Türkiye esas itibariyle 1970'li yıllardan itibaren kronik ve yapısal sorunlar yaşayan bir ülke durumundadır. Kalkınma hareketinin gerçekleştirilmeye çalışıldığı ülkemizde planlı kalkınma dönemlerinin ilk yıllarda nispeten istikrarlı bir ortam içinde ortalama %6-7 dolaylarında bir kalkınma hızıtutturulabitmiş ve yüksek sayılacak enflasyon oranlarına ulaşılmamıştır. Ancak, 1973 yılında dünya ekonomisinin ağırlıklı olarak petrol krizi nedeni ile girdiği durgunluk konjonktürü yanında, 1974 yılında yaşanan Kıbrıs Barış Harekatı ve o yıllarda ülkede baş gösteren anarşi ve terör olayları sebebiyle Türkiye giderek artan bir enflasyonist baskı altına girmiştir. Esas itibariyle kalkınmanın finansmanda karşılaşılan doğal güçlükler sonucu iç ve dış borçlanmaya giderek daha çok miktarlarda başvurulması, açıktan finansman yönteminin yaygın bir uygulama haline getirilmesi gibi nedenlerle kamu maliyesindeki denge bozulmaya başlamış ve bütçe açıkları ile kamu açıkları sürekli bir artış eğilimine girmiştir.
1980 yılına gelindiğinde ülkede ekonomik ve siyasi istikrar ciddi ölçülerde bozulmuş, %110 seviyesine tırmanan enflasyon yanında zayıf koalisyon hükümetleri ile önemli bir siyasi kargaşa ortamına girilmiştir. Bu yıl içinde hazırlanan 24 Ocak ekonomik istikrar programı ile ülkede ilk defa ekonomik istikrar konusunda ciddi bir adım atılmıştır. Bu programın uygulanması sonucu, kısa bir süre içinde ekonomik istikrar sağlanmış, dışa açılmada önemli bir başarı sağlanarak birkaç yıl içinde dış ticaret ve ödemeler bilançosu açıkları makul hadlere çekilebilmiştir. Aynı yıl içinde gerçekleştirilen askeri darbe ile yönetim el değiştirmiş ve yeni bir yönetim dönemine geçilmiştir. Bu dönemin kendine has özellikleri içinde pek çok alanda önemli düzenlemelere gidilmiş; ülke bir ölçüde derlenip toparlanma sürecine girmiştir.
1983 yılında yapılan seçim ile yönetim yeniden sivillere terkedilmiş; bu seçimde tek başına iktidara gelen Turgut Özal'ın başında bulunduğu Anavatan Partisi, birinci döneminde reformlara ve yeniden yapılanma hareketine devam ederek önemli başarılar sağlamıştır. Denilebilir ki bu dönem Türkiye'nin yeni bir anlayışla ciddi bir biçimde kendini Dünyaya ve dış rekabete açtığı ve bu yolda önemli başarılar elde ettiği bir dönem olmuştur. Bu yıllarda özal'ın felsefesi uygulamalara kısmen yansıyabilmiş; statükocu ve katı devletçi bakış açısı bütünüyle ortadan kaldırılamamıştır. Aynı yıllarda dünya ülkelerinde yeni istikrar yaklaşımları benimsenerek küreselleşme olgusuna uygun yeniden yapılanma reformlarını peşpeşe gerçekleştirilirken, Türkiye kendi içine kapalı, kör veya çirkin siyaset oyunları içinde devletin başarısızlığını artıran uygulamalara mahkum edilmiş bulunuyordu. Örneğin, devletin başarısızlığının tescil edildiği bu dönemde dünya ülkelerinde bu durumdan kurtulmak için serbest piyasa ekonomisi işleyişini mümkün kılacak tedbirler alınıp, devletin küçültülmesi ve bir an önce asli fonksiyonlarına çekilebilmesi amacıyla, özellikle özelleştirilme o hareketine büyük önem verilirken; ülkemizde Özal'ın başlatmaya çalıştığı özelleştirme girişimleri çeşitli cephelerin her türlü manevralarıyla sürekli olarak engellenmeye çalışılmıştır.
Öte yandan Özal'ın her şeye rağmen gerçekleştirebildiği bazı reform ve yeniden yapılanma hareketleri, özelleştirme ve diğer temel reformlarla desteklenemediği için, 1987'lerden itibaren enflasyonu yeniden eski seyrine getirmiş; 1990'lara gelindiğinde enflasyon yeniden kronik bir olgu ve temel bir problem haline gelmiştir. Katı devletçi tutum ve devletin hantal yapısı bir türlü kınlamadığı için, bu yapı içinde bütçe ve kamu açıkları her geçen gün biraz daha artarak tehlikeli boyutlara ulaşmış; kamu maliyesi dengesi içinden çıkılmaz bir durum almıştır.
Ülkemizde bu çağdışı anlayış veya zihniyet 1990'lı yıllarda da devam ettirilmiş ve Türkiye dünyadaki gelişmelerden her geçen gün biraz daha uzağa düşürülmüştür. Çünkü Türkiye kendi içinde bu anlamsız kavgayı sürdürürken; dünya ülkeleri ve özellikle kısa bir süre önce Sovyetler bloğundan ayrılan günümüzün "geçiş ekonomileri" küreselleşme olgusunu ve piyasa ekonomisine geçiş zorunluluğunu kavrayarak bu yönde ciddi girişim ve reform hareketlerini gerçekleştirmişlerdir. Ülkemiz ise açıktan ve iç ve dış borçlanma ile finansman yöntemlerine bağladığı bütçe ve kamu açıklarını her geçen gün büyüterek, GSMH'nin yüzde 75'lerine kadar yükseltmiştir. Açığın monetizasyonu anlamına gelen bu süreç aynı zamanda ülke içinde faiz, döviz ve borsa üçgenine hapsedilmiş bir kısır döngüyü de beraberinde getirmiştir. Küreselleşmenin giderek daha büyük ve yaygın bir etki gösterdiği dünya konjonktüründe bunun bir anlamda içsel ve küresel mali krizlerin kronik bir hal almasıdır
Nitekim, 1994 yılında büyük ölçüde yukarıda belirttiğimiz sarmal içinde ülkede ana bir mali kriz patlak vermiş ve bu krizin atlatılması için önemli bir bedel ödenmek zorunda kalınmıştır. 5 Nisan kararları ile ekonominin ve kamu maliyesinin makul bir dengeye oturtulması planlanmış belli bir süre sonra da bu alanda kısmi bir başarı elde edilmiştir. Ancak gerek 5 Nisan kararları ve gerekse önceki istikrar program ve kararları Türkiye'de daha ziyade ekonomik istikrarın sağlanması ve devamına yönelik olmuş; bu temel üzerine bina edilmesi gereken, ekonominin rant baskısından kurtarılıp üretim artışı sürecine sokulması mümkün olamamıştır.
1990'lı yılların sonlarına doğru bir taraftan küresel mahiyetteki mali krizlerin ülkeye olumsuz yönde yansıması, diğer taraftan da ekonomik istikrarsızlık ve rant ekonomisi işleyişine ek olarak ülkede siyasi krizlerin patlak vermesi mali piyasalar ve kamu maliyesi dengelerini, istikrarsızlığın kronik bir hal almasını sağlayacak bir yapıya getirmiştir.
Gerçekten bu süreçte 1997 yılında Asya'da ve 1998 yılında da Rusya'da ortaya çıkan ve küresel mahiyet gösteren krizler ülkemizi de etkilemiş; esasen hassas dengeler üzerine oturan ekonomi ve piyasalar (faiz, borsa, döviz üçgen,ciddi yeniden yapılanma ve istikrar programları uygulanamadığı takdirde hemen bir krize dönüşecek mahiyet kazanmıştır. Nitekim, 2000 yılında uygulamaya sokulan istikrar programı bir yandan yapısal düzenleme ve tedbirlerin bir türlü alınamayışı bir taraftan da mali piyasalardaki iç ve dış gelişmelerin yakından takip edilemeyişi sonucu yılın sonlarına doğru kriz işaretini vermiş ve Kasım 2000'e gelindiğinde iç ve dış piyasalardaki genel güvensizlik ortamı içinde Türkiye dövize yönelen yoğun spekülatif saldırıyı, çok yüksek faiz, önemli döviz rezervi kayıpları ve en önemlisi 7,5 milyar dolar büyüklüğünde ek IMF kredisi ile püskürtebilmiş ve döviz kuru çizelgesini yüksek bir maliyetle savunabilmiştir.
Kasım 2000 krizinin mahiyeti ve etkileri anlaşılmaya ve bertaraf edilmeye çalışılırken, tam üç ay sonra 19 Şubat 2001'de Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasındaki bir tartışma ikinci bir spekülatif saldırıyı başlattı ve bu defa da döviz krizi başladı. 21 Şubat'ta bankalararası para piyasasında gecelik faiz %6200'e kadar çıktı ve ortalama %4018 oldu. 16 Şubat'ta 27.94 milyar dolar olan Merkez Bankası döviz rezervi 23 Şubat'ta 22.58 milyar dolara indi ve rezerv kaybı 5,36 milyar dolar oldu. Netice itibariyle Kasım krizinde dövize saldırı yabancılarla sınırlı kalırken bu defa yerlilerinde dövize saldırdığı görüldü.
Buraya kadar ele aldığımız ve dünya ekonomilerinde ve Türkiye'de 1990'lı yıllardan itibaren kendini gösteren ekonomik ve mali krizlerin mahiyeti incelendiğinde, bu son krizlerin diğer krizlerden önemli farkı, bu krizlerin büyük ölçüde küreselleşme olgusundan beslenmiş olmalarıdır. Ülkemiz ise uzun süredir kendi iç dinamikleri ve dış etkenler yönünden kendisini kıskaca alan ve bir kısır döngü haline gelen temel ekonomik, siyasi, sosyal ve mali sorunlardan kurtulma yönünde ciddi girişimlerde bulunamadığı için esas en ekonomik ve mali krizleri yaşama değil; daha ziyade adeta bir "kriz ekonomisi" veya "kriz toplumu" sürecine girmiş görülmektedir. Bunun yanında gerek ülkemiz ve gerekse dünya ülkeleri hükmünü İcra eden küreselleşmenin ulaştığı bugünkü seviye içinde ekonomik sosyal, siyasi ve mali alanda meydana gelen krizlerden çok, zihinlerde varolan ve gelişen olayları gerçek mahiyeti ile kavrama ve anlama imkanı bulamayan veya bulmasına imkan veremeyen bir konumda bulunmalarıdır. Bu krizin çaresi bulunmadan dünya ülkelerinin huzur ve barış içinde bir arada bulunmaları ve dünya nimetlerini hakkaniyet ölçüsü içinde paylaşabilmeleri pek mümkün görülmemektedir.
Fevzi Devrim

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Küreselleşme Krizler ve Türkiye
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|