Okunma: 527 kez
Sempozyumun ilk oturumunu açıyorum. Sayın Derviş'in bir yıllık değerlendirmelerini dinledik. Çok belirgin bir biçimde, en önemli noktaları vurguladı. Özellikle, 19 Şubat sonrası dönemde, serbest kur rejimine geçiş, bütçenin faiz-dışı dengesinde öngörülen fazlanın sağlanması, kamu bankalarında yeni yapılanma, banka sisteminin krizde büyük darbe alan bilançolarının güçlendirilmesi amacıyla atılan adımlar, kurumsal çerçevenin reformu bağlamında çıkarılan yeni yasalar, ihracatta gerçekleştirilen artış ve dış desteğin devamının sağlanması, 2001 yılının en etkin uygulamaları olarak nitelendirildi.
( www.genbilim.com )
Sayın Bakan, kamu borçlarının yönetilebilir bir yapıya kavuşturulduğu, serbest kur rejiminin mali krizlere karşı bir subap işlevini görebileceği ve ağır bir bunalımın önlendiği yönünde görüşlerini belirttiler.
Bu oturumda, akademik birikimleri ve uygulama deneyimleri çok zengin konuşmacılarımız var. 2001 mali krizini izleyen aylarda yaptığımız toplantılarda, krizin arka planı, anatomisi ve tetikleyici unsurları üzerinde bir hayli konuştuk ve tartıştık. Bugün, kriz sonrası dönemde izlenen politikaları irdeleyebilecek, farklı yaklaşımların daha etkin ve geçerli olup olmayacağını tartışabilecek ve somut öneriler getirebilecek bir konumdayız. Bu kadar değerli panelistlerimizin katıldığı bir oturum için uzun bir giriş konuşması yapmayı gerekli görmüyorum. Ancak, oturuma başlarken, önemli gördüğüm bir kaç hususu kısaca vurgulamak isterim.
Türkiye'nin bugün geldiği noktada orta vadeli bir mali ve ekonomik program uygulamamız gerekiyor. Oysa, son on yılın deneyimleri, Türkiye’nin orta süreli bir programı uygulama kapasitesinin çok sınırlı olduğunu gösteriyor. Ülkenin 10 veya 20 yıllık süreyi kapsayan uzun vadeli perspektifleri değerlendirilirken aşırı iyimser ve hatta uçuk projeksiyonlar yapılıyor. Gerçekçi olmayan beklentiler yaratılıyor. Kısa dönemli politikalar uygulanırken, koşullar olumlu ise orta ve uzun vadeli gelişme sürecinin gerektirdiği disiplin ve tutarlılık gözardı ediliyor. Kontrolumuzda olmayan koşullar olumsuz ise, moraller bozuluyor, uygulanan programdan sapmalar oluyor, kolaycılık ön plana çıkıyor ve gerekli önlemler erteleniyor. Özellikle, devletin iktisadi işlevleri ve finanse edilebilir büyüklüğü üzerinde bir konsensüs sağlanamadığı için, kamuoyunda kutuplaşmalar oluşuyor. İş başında olanlar, ekonomi köşeye sıkışınca, çözümü uluslararası destek 10 yıl sağlamakta görüyorlar. Ancak, dış destek belirli politika yükümlülüklerini beraberinde getiriyor. Bunlar, siyasetten güçlü bir biçimde sahiplenilmiyor. Geniş tabanlı bir uzlaşma zemini oluşturulmuyor. Enflasyon ve borçlanma ile sorunlar geçiştirilmeye çalışılıyor. Kronik enflasyon sürecini etkileyen faktörler arasında yer alan enflasyonist bekleyişlerinin katılığı ve bunun kamu borçlarının sürdürülebilirliği ile bağlantısı konularının çok iyi anlaşılmadığı kanısındayım.
2002' den 2004' e kadar uzanan bir dönemi kapsayan dış destekli bir program yürürlüğe konuldu. 200 i yılında ekonomi çok zor koşullarla karşılaştı. Uzun dönemli kalkınma dinamiklerini tekrar yakalayabilmemiz için, önümüzdeki yıllarda kararlı bir biçimde kamu borç yükününün azaltılması ve düşük oranlı bir enflasyona geçişin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Türkiye, sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği ve banka sisteminin kırılgan olduğu bir ortamda, kamu borç yükünü arttırmanın ve kronik enflasyonun tehlikelerini gözardı etmenin sosyal maliyetini ağır bir biçimde ödüyor. 200l yılının büyük gelir kayıplarının ardından, 2002 ve sonrasında üretimin tekrar canlanması ile birlikte enflasyonun indirilmesi yaşamsal önem kazanıyor. Krizden çıkışı bu boyutları ile tartışabilirsek, bu oturumun çok yararlı olacağını düşünüyorum.
Merih CELASUN: Oturumu sonuna kadar sabırla izleyenlere ve sorularıyla tartışmalarımıza katkıda bulunanlara teşekkürlerimizi sunuyorum. Panelimizi onurlandıran tüm konuşmacılara ve özellikle Ankara dışından gelerek bizi aydınlatan değerli meslektaşlarımıza, Sempozyumun düzenleyicileri adına şükranlarımızı ifade ediyorum.
Sayın konuşmacılar önemli gördükleri hususları net bir biçimde vurguladılar. Ortaya konulan görüşlerin en uygun sentezini, izleyicilerimizin kendi zihinlerinde yapacaklarını düşünüyorum. Konuşmaları sabırla dinleyenlerden biri olarak, oturumu kapatırken konuyla ilgili bazı gözlem ve görüşlerimi ben de sunmak istiyorum.
İlk önce, kadirbilirlik anlayışıyla, Sempozyuma katılan. Sayın Bakan'ın bizlerle paylaştığı değerlendirmelerin anlamlı bir nitelik taşıdığını belirtelim. Enflasyonu indirmeyi ve kamu borçlarını azaltmayı amaçlayan 2000 Programı, para ve kur politikası açısından riskli bir tasarımdı. Yüksek kredibilite, tutarlı ve uzlaşmalı bir uygulama gerektiriyordu. Kasım 2000 krizinden sonra, güven sarsılmış, mali sistemin riskleri büyümüş ve şirketlerin faiz yükü artmıştı. Ekonomi bürokratlarının güven ortamını tekrar oluşturmaya çalıştığı hassas bir ortamda, 19 Şubat'ta, Başbakanın devlet yönetiminde 'kriz var" açıklamalarıyla tetiklenen finansal bunalım, dalgalı kura geçiş ve TL'nin değer kaybı, mali ve reel kesimlerin bilançolarında büyük bir hasara yol açtı. Bilinen nedenlerle, kamu borç yükü beklenmedik ölçülerde ağırlaştı. Mayıs 2001 Programı çerçevesinde gerçekleştirilen düzenlemeler ve büyük ölçekli IMF desteği, kamu iç borcunun çevrilebilirliği sorununu hafifletti. Ağır bunalımın kontrol altına alındığına dair görüşlere büyük ölçüde katılıyorum. Çıkar gruplarının baskılarıyla, bu kontrol gevşerse, değişik boyutlu yeni bunalımlarla karşılaşabiliriz.
2001 yılında istihdam ve gelir kayıplarımız çok büyük. Mali şokların etkisiyle, şirket bilançolarında öz kaynakların erimesi, şirketlerin piyasa değerlerinde düşüş, bu kesimlerin servetlerinin geçici bir süre için de olsa küçüldüğüne işaret ediyor. Bu olumsuzluklar, özel yatırım ve tüketim harcamalarında ve sonuç itibariyle, milli hasılada sert düşüşlerle sonuçlandı. Bankaların kredilendirme kapasiteleri de bu gelişmelerden olumsuz etkilendi. Üretimin finansmanında da zorluklar var.
Ekonomide büyümeye geçiş sürecinde, krizin getirdiği yorgunluğu ve yılgınlığı Üzerimizden atmak zorundayız. Bu bağlamda, bazı yalın gerçekleri kabul ederek, ortak aklımızı kullanmak durumundayız. Ülkelerarası karşılaştırmalara göre Türkiye, kentleşmesini tamamlamamış, büyük nüfuslu, ortalama eğitim düzeyi düşük ve gelir dağılımı düzgün olmayan orta-gelirli bir ülkedir. Yüksek gelir düzeyine erişmek için, özgüvenimizi yitirmeden, uzun dönemli ve çok yönlü bir çaba içine girmemiz gerekiyor
Ekonominin geçmişteki performansının yetersiz yönleri kadar, bize özgüven sağlayacak ölçülerde olumlu yönleri de var. 1960'lardan sonra sanayileşme bir hayli kapsam ve derinlik kazandı. 1980'lerde dışa açılmanın sağladığı deneyimler önemlidir. 1990'larda, ortalama büyüme hızı düşük kaldı, ama, belirli alt dönemlerde gerçekleşen yüksek büyüme hızları, ekonominin büyüme potansiyeli konusunda olumlu sinyaller verdi. Girişimcilik ve profesyonel insan gücü kapasiteleri genişledi. Turizmde bir atılım sağlandı. Eğitimde okullaşma oranları artış trendine girdi, Orta gelirli sınıf, daha iyi yaşam standartları ile tanıştı.
Ancak, kronik enflasyon, kamu açıkları ve kurumsal reformların ertelenmesi, kaynakların verimli kullanımını engelledi. 1990'larda ithalat talebini kamçılayan tüketim harcamaları çoğalırken, yatırımlar ihracata ve teknolojik gücümüzü arttıran projelere yeterli ölçüde yönlendirilemedi. Konut, ticari bina ve yazlık yatırımlarında ölçü kaçtı.. Değerli panelistlerimizin de vurguladığı gibi, iktisadi büyüme, kısa vadeli sermaye hareketlerine aşırı bağımlı hale geldi. Üretimin sektörel yapısı, bu eğilimlerden kaynaklanan talebe göre oluştu. Krizden sonra, özel sektör harcamalarındaki köpük patlayınca, yurtiçi üretim hızla geriledi. İhracat ve turizm kapasiteleri daha büyük olsaydı, kriz şoku daha hafif atlatılabilirdi.
2000'li dönemlerde, kısa vadeli dış kaynak girişlerine ve kırılgan mali yapılara dayalı stratejilerden vazgeçmemiz ve ekonominin yapısını güçlendirmemiz gerekiyor. Kalkınmanın sürdürülebilmesi için, ekonomik aktörlerin çoğunun destekleyebileceği ve katılacağı bir oyun planında karar kılmalıyız. Küreselleşme ortamında, başarılı bir oyun planının ön koşulu, kanımca, piyasa ekonomisinin kurumsal çerçevesinin ve devletin rolünün yeniden tanımlanması ve devlet harcamalarının, vergi gelirleri ile finanse edilebilir büyüklüğü üzerinde yeterli bir konsensüs sağlanmasıdır.
Siyaseten sürdürülebilir vergi yükü ve ekonominin kaldırabileceği kamu borç yükü konularında görüş farkları azalabilirse, orta vadeli eylem planları üzerinde odaklanma mümkün olur. Siyaset bu çerçevede şekillenir, makul seçenekler arasında tercihler yapılır ve kalkınma yolunda daha hızlı hareket edilir.
Diğer bir anlatımla, Türkiye, dış ve iç koşulları dikkate alarak, kendisine uygun çağdaş bir kapitalizmin tanımını yapmak ve hayata geçirmek zorundadır. Toplam katma değerin büyük bir payının özel mülkiyet ağırlıklı üretim birimleri tarafından gerçekleştirildiği ve tüketici, yatırımcı davranışlarının ağırlık kazandığı bir ortamda, bu temel konudaki belirsizliklerin giderilmesi kritik önem taşıyor. Ekonomi köşeye sıkışınca, IMF ve Dünya Bankasının yönlendirmeleri doğrultusunda, bu konuda bir takım düzenlemeler yapıyor ve Avrupa Birliği müktesebatına uyum için programlar hazırlıyoruz. Bu çalışmaların siyaseten yeterli ölçüde sahiplenilmemesi, bir bütünlük içinde yürütülmemesi, önceliklerinin iyi belirlenmemesi ve kamuoyunda tartışılmaması büyük bir eksikliktir. Bu nedenle, sonuçlar umulduğu kadar etkili olmayabilir.
İkinci Dünya savaşından sonra, sanayileşmiş ülkelerin kapitalizminde değişik modellerin ortaya çıktığını biliyoruz. Anglo-Sakson kapitalizmi, kıta Avrupası kapitalizmi, Japonya kapitalizmi farklı kültürlerden kaynaklandığı için, kurumsal yapılanmaları, emek-sermaye ilişkileri, devletin işlevleri ve sosyal sorumlulukları farklılık gösteriyor.
Küreselleşme süreci, kapitalizmin evrimine yeni boyutlar kazandırdı. Uluslararası ticaretin ve finansın serbestleşme eğilimleri, piyasa ekonomisine işlerlik kazandıracak reformları gündeme getirdi. '1990'ların deneyimlerinden sonra, makroekonomik istikrar içinde çalışan rekabetçi piyasa düzeninin, iktisadi büyüme için yeterli olup olmayacağı sorgulanıyor. Türkiye gibi orta gelirli ülkelerde, devletin düzenleyici rolü dışında üst1enmesi gereken işlevler ve kamusal malların üretimi, insani kalkınma, sosyal altyapı ve teknolojik gelişme bağlamlarında tartışılıyor. Bu konulara geçmiş yıllarda ilgi duyulsaydı, bütçe ve harcama reformuna öncelik verilir ve tamamlanmış olurdu.
2002' de programlanan sıkı maliye politikasının ve faiz-dışı fazla hedefinin, büyümeye geçişi zorlaştıracağı yönündeki kaygıları paylaşıyorum. Ancak, bu hedefin çok altında kalınması, kamu borcunun maliyetini yükseltebilir. Yeniden büyümeye geçerken, ekonominin genelinde ve özellikle otomotiv ve dayanıklı .tüketim malı sektörlerinde atıl kalan üretim kapasitelerinin ihracata yönlendirilmesi büyük önem taşıyor. 1995-2000 döneminde özel tüketim harcamalarındaki reel büyümenin yaklaşık yüzde 60'ını otomotiv ürünleri dahil dayanıklı tüketim malları satışlarındaki artış oluşturdu. Bu sabah ODTÜ'ye gelirken trafikte 8-10 yıllık otomobil göremedim. Kampusta oto park yerleri de doluydu. Dayanıklı tüketim mallarının talep yapısı diğer tüketim talebinden farklıdır. Bu mallar tüketiciye uzun bir süre hizmet verir ve her yıl yenilenmesi gerekmez. Yurtiçi harcamaların azaldığı dönemlerde, atıl kapasiteli sektörler dışsatıma yönlendirilmeli, ürün tasarımı ve kalitesi geliştirilmelidir.
Bankaların öz kaynaklarının arttırılması, kredi hacminin büyümesini ve üretimin finansmanını kolaylaştıracaktır. Orta ve uzun vadeli dış sermaye girişleri ve doğrudan yatırımlar çoğalabilirse, büyümeye geçiş hızlanır. Zor bir program uygulanıyor. Yeni krizlerle ve olumsuz dış şoklarla karşılaşmadan, ekonominin sağlığa kavuşması hepimizin dileğidir.
Merih Celasun

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Kriz ve Sonrası Sempozyum
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |