Okunma: 1244 kez
Aklı kendinden olmayanın zevki de yoktur. "Akıl"dan kastettiğim, Meşşailer'in basitçe ifade ettiği akl-ı meaş (hayatın geçimini sağlayan pratikler, rasyonal yol ve yöntemler) değil, bizi varlık âleminde etkin kılan ve müteal/aşkın olan ile bağımızı kuran akl-ı faal'dan nasiplenen akıldır.
Gerçek entelektüeller kalpleriyle akledenlerdir, beyin faaliyetlerini ve zekâyı en üst seviyede yardımcı unsur olarak kullanırlar.
( www.genbilim.com )
Hikmet sevgisi demek olan felsefenin, sanatın ve edebiyatın menşei bu akıl'dır.
Bunu başkasının duasını (oratoryo) bize "evrensel müzik" olarak takdim eden Fazıl Say'ın veya çiğ balık yemeyi dünya ile iletişim ve yatırım kapasitesinin artırılması olarak görenlerin anlayabileceğini sanmıyorum. Aklı olmayanın zevki yoksa, buna damak zevki de dahildir. Nihayetinde zevk, tatmakla ve lezzetle ilişkisi olan hissî bir melekedir. Son günlerde başlattığı polemiklerle gündeme gelen Fazıl Say'ın müziği ile çiğ balık (suşi) arasında ilginç bir benzerlik var. Bugün suşinin hikâyesini anlatmaya çalışacağım, pazartesi de Fazıl Say'ın dualarını.
2000 yılının sonlarında dönemin Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, Türk-İngiliz İş Konseyi'nin Londra'da düzenlediği bir toplantıda "Bir ülkede Japon lokantaları açılıyorsa ve suşi neredeyse resmî yiyecek oluyorsa o ülkenin dünya ile iletişimi iyidir. Gelir dağılımında bazı problemler vardır, ama yatırım için çok iyi olanaklar mevcuttur. İstanbul'da Japon lokantalarının sayısı 2'den 10'a çıktı." demişti. Arkasından, Tanzimat'tan beri aklını, zevklerini ve yaşama tarzını dışarıdan ithal eden iktidar elitimizin desteğinde devletin imkânlarıyla zenginleşen sosyete bir anda suşiye merak sardı. Suşi, kısaca Japon mutfağında sirkeli pirinç pilavı ile hazırlanan yemeklere denir. En bilinen türü, pirinç üzerine yatırılan çiğ balıkla yapılan nigiri suşidir, 22 çeşidi vardır. Şimdilerde Nişantaşı, Taksim, Maçka, Ortaköy, Ulus, Akatlar, Elmadağ, Levent, Kuruçeşme ve Akmerkez gibi muhitlerdeki belli lokantalarda bulunmaktadır. Bunların dışında Hilton'un Uzakdoğu mutfağından örnekler sunan Dragon Restaurant'ta ve oda servisi menüsünde suşi var. The Marmara, Conrad International ve Four Seasons otelleri de pazar günleri düzenlenen brunch'larda suşiyi eksik etmiyorlar.
Bu konuda çok komik -aslında gülünç- hikâyeler dinledim. Başlayan trendin dışında kalmadığını kanıtlamak amacıyla çok sayıda kişi bu mekânlardaki lokantalara gider, suşi yer -aslında yemez, çiğnemeden yutmaya çalışır- ve oradan çıkar çıkmaz -kimisi hemen lavaboya koşar çıkarır- kimisi içinde tutma başarısını göstererek rastladığı ilk Türk lokantasına girer. Sosyetenin niçin suşiye bu derece ilgi gösterdiğini anlamadığını söyleyen Udonya'nın ustası Yasuo Uekusa, bir arkadaşıyla birlikte Türklerin hoşuna gidebileceğini düşündüğü "İstanbulmaki"yi icat etmiş: İstanbulmaki'nin ana malzemesi hamsi. Meselenin püf noktası da burada. Yani aslında siz kendinizi istediğiniz kadar "in" olan suşiyi lezzetli bulan seçkinler zümresinden gösterin, sonunda varacağınız nokta hamsiden başkası değil. İtalyan kökenli Amerikalı zenginlerin en sonunda pizzadan başka bir şeyle doymamaları ve sosyetenin protokollerini bir kenara bırakıp açıktan pizza yemeğe başlamaları gibi, siz de eninde sonunda karnınızı geleneksel Türk yemekleriyle, belki de Urfa-Adana kebabı veya lahmacunla doyurabilirsiniz.
Suşi yemek ne kadar bir damak işkencesi ise, kendini, "evrensel müzik" adı altında Fazıl Say gibi sanatçıların icra ettiği müziği veya yaptığı oratoryoları dinlemeye zorlamak da bir kulak işkencesidir. Bu, bazen doluşturuldukları halkevi salonunda kendilerine Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası zorla dinlettirilen Sivaslıların "Moğol istilalarından beri Sivas böyle zulüm görmedi" demeleri gibi. Suşiden tabii olarak zevk alan Japon ve kendi müziğinden huşu duyan Batılı saygıdeğerdir, ama kendini suşiye ve anlamadığı oratoryoya mecbur edenin ruh ve kişilik profili farklıdır. Pazartesi devam edeceğiz.
"Türkiye'de İslamcılar kazandı, ülkeyi terk etmeyi düşünüyorum" diyen Fazıl Say ile suşi yiyen sosyete arasında ilginç bir benzerlik var. Fazıl Say'ın dünyaca ünlü bir müzisyen olduğu söyleniyor. İddialara göre yaptığı müzik evrensel. Önce buna bir ihtirazi kayıt düşmemiz gerekir:
Hiçbir müzik evrensel değildir. Müzik, dine, zamana ve mekâna aittir, müziği yapan ferd-i vahid olan insandır. Müzik, belli bir gelenek içinde insan tarafından yapılır ve icra edilir. Evrensel olan bir sanat türü olarak müziğin kendisidir. Bu anlamda bütün müzikler evrenseldir, ama aynı zamanda dinî-kültürel ve yöreseldir.
Fazıl Say, bizim şarkımızı, türkümüzü söylemiyor, Batı müziğini icra ediyor, oratoryolar yapıyor. O, Itrî'nin, Abdülkadir Meraği'nin, Sadettin Kaynak'ın; Muhammed Abdulvahhap, Ümmü Gülsüm; Meryemhan, M. Arif Cizrevî; Âşık Veysel, Kazancı Bedih veya Neşet Ertaş'ın geleneğinden gelmiyor. O başka bir dünyanın müziğini söylüyor, müziğinden zevk almıyoruz, almak zorunda değiliz. Bir Batılının kendi müziğinden zevk almasından daha doğal bir şey olamaz. Kendi müziğini önemseyen, dinlerken bundan derin huşu duyan bir Batılıya ancak saygı duyarım. Ama ben onun aldığı zevki alamam, aldığımı iddia ediyorsam, iki yüzlülük yapmış olurum, çiğ balık yerken işkence çeken Nişantaşı sosyetesinin gülünç durumuna düşerim. Buna "şizofreni" denir. Bu açıdan Fazıl Say, "evrensel müzik" yapmıyor, 2009'a kadar programı dolu olsa da, kendi müziğinin tarihî derinlikleri ve felsefî anlamını çok iyi bilen herhangi bir Batılının da onu bu müziği hakkıyla icra eden bir sanatçı gördüğünü de sanmıyorum. Ancak Batı, her zaman kendini taklit edip tekrar edenleri över, yüceltir, ama asla ciddiye almaz.
Nihayetinde Fazıl Say'ın yaptığı oratoryo, özü ve menşei itibariyle dinî müziktir, yani kiliseye aittir. Ahmet Say'ın verdiği bilgilere göre başlangıçta dinsel özellikte olan ve tiyatro ögelerini de içeren oratoryo, opera sanatının din dışı konuları işlemesine seçenek olarak kilisenin desteğiyle 17. yüzyılın başlarında 'dinsel eser' yönüyle biçimlenmeye başlamıştır. Oratoryo Latince 'orare' dua etmek, İtalyanca 'oratoria', dua salonu demektir. Oratoryonun klasik özelliklerinden sıyrılarak 'evrensel' form kazandığı söylense de, bu doğru değildir, hâlâ Hıristiyanlık ögeleri taşıyor, kilise müziği olma niteliğini koruyor. Bu formda Mevlânâ, Yunus Emre, Mehmet Akif veya Yahya Kemal'in şiirlerini bestelemek sadece gülünçtür.
Fazıl Say, 'evrensel müziği halkla buluşturmak istediğini' söylüyor. Böyle bir şey mümkün olmayacaktır. Bütün Türkiye'nin kendi mutfak zevkini bırakıp suşi yemeye niyeti yoksa, Batılı insanın zevkini dillendirmeye çalışan Fazıl Say'ın müziğini kabul etmeye de niyeti yoktur.
Fazıl Say'ı tepemize çıkartan Cumhuriyet seçkinciliğinin halkın parasıyla halka empoze ettiği kültürel formlardır; tiyatro, bale, opera, senfoni orkestrası vs. Bir zümre, kendine ait bir iktidar alanını bu sanat etkinlikleriyle korumaya çalışıyor. Halk hiçbir zaman onların Batı'dan kopya ettiği tiyatrodan, operadan, oratoryolardan, senfoni orkestrasından zevk almayacaktır. Ama bu önemli değil, önemli olan, halka "bak, senin anlamadığın yüksek düzeyde sanat var ve biz bu alanın temsilcileriyiz" demek, böylece sosyoekonomik iktidar alanını kültürel alanla pekiştirmektir. Trajik olan şu ki, devletin desteğinde korunan bu kültürel etkinlikler, Urfa-Adana kebabı yiyince doyan sentetik sosyetenin suşi yerken çektiği işkencenin benzerini çekmesidir. Çoğu özel hayatında gizlice türkü veya arabesk dinler.
Say'ın istediği müziği yapma hakkı vardır, sorun bu değil. Sorun bir başkasının duasını okuyan, başkasının müziğini yapan birinin hangi hakla bir siyasî iktidara destek vermiş milyonlarca insanı aşağılaması, azarlamaya kalkışmasıdır.
Sosyolog; Ali Bulaç

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Suşi ve Oratoryo
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |