Oca
27
2008
|
Merkez Bankası İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme |
|
|
|
Dr. Mahfi Eğilmez
|
|
Pazar, 27 Ocak 2008 |
Okunma: 461 kez
Hazine - Merkez Bankası ilişkilerinde en önemli kesişme noktası, parayı hangi kurumun, hangi etkiler altında denetleyeceği sorunudur. Konuyu böyle koyunca söz konusu ilişkileri Hazine ile para otoritesinin ilişkileri şeklinde takdim etmek daha uygun olacaktır. Hazine - Merkez Bankası (ya da daha geniş bir anlamda parasal otorite) arasındaki ilişkilerde dönüm noktası, 1835 yılında Hazine- i Amire ile Darphane'nin birleştirilmesine ilişkin 23185 sayılı Hatt-ı Hümayun ile ortaya çıkmıştır.
( www.genbilim.com )
Söz konusu Hatt-ı Hümayun ile bu iki kurum, Darphane Defterdarlığı adı altında birleştirilmiştir. Bu Hatt-ı Hümayun'un gerekçesinde şunlar yazılı; " ... Hazine- i Amire 'nin düzeni bir süreden beri temelinden sarsılmış ve kurum ianesiz ayakta duramaz hale gelmişti. Darphane'nin sürekli yardımları da Hazine-i Amire'nin durumunun düzelmesine yetmemişti. Ayrıca Baş defterdarlar, Hazine-i Amire için giderek Darphane'den deftersiz para çekmeye başlamış, yani her iki kurum arasındaki borç - alacak hesaplarının ciddiyeti ve resmiyeti de bozulmuştu. Bu durum Darphane Nazırları ile Başdefterdarların sürekli sürtüşmelerine neden olmaktaydı. Üstelik bu sürtüşme, son zamanlarda iki kurumun diğer memurlarına kadar sirayet etmişti.. ."
Osmanlı imparatorluğu'nda yaşanan bu hesapsız para kullanımı ve iki kurum arasındaki çekişme, günümüz Türkiye'sinde aynen devam etmekte ve Hazine sürekli olarak Merkez Bankası'ndan hesapsız para çekmeyi denemektedir.
Hazine'nin, TC Merkez Bankası'ndan kullanabileceği kısa vadeli avans limiti ilgili yıl bütçe kanunu ile verilen ödenekler toplamının belirli bir oranı ile sınırlıdır. Bu sınır TC Merkez Bankası Kanunu'nun 50' nci maddesinde yer alan yasal bir temele dayanmaktadır. Asıl olarak bu bir azami sınır olduğundan bu sınırın altında bir avans kullanımı mümkündür.
ilgili yıl içinde bu miktarın ne kadarının kullanılacağı Hazine ile Banka arasında protokolle kararlaştırılmaktadır. Buna karşın Hazine genel eğilim olarak en ucuz ve kolay finansman yolu olan bu avansı sonuna kadar kullanmayı ve hatta bazan da aşmayı tercih etmektedir. Bu aşma çabalarına ilişkin en son iki örneğe değinmekte yarar vardır.
ilk örnek 1988 ve 1989 yılları içinde yaşanmıştır. Hazine, piyasadan borçlanmada düştüğü bazı sıkıntılar sonucu 1988 yılı sonlarına doğru, kısa vadeli avansın sınırlarına ulaşmanın da yarattığı darboğaz ile söz konusu avansın yanısıra iç borç anapara ödemelerinden vadesi gelenlerin bir bölümünü Merkez Bankası'na yaptırmaya ve karşılığını Banka'ya yatırmamaya başlamıştır. O dönemde kamuoyunda, limitlerin üzerine çıkıldığı için bu işlem, bir bankacılık deyiminden hareketle, "kırmızı bakiye" diye adlandırılmış ve pek çok tartışmaya zemin yaratmıştır. 1989 yılı Mart ayı itibariyle söz konusu kırmızı bakiyenin tutarı 1.7 trilyon TL'sına ulaşmış bulunmaktaydı. O tarihte Hazine ile Merkez Bankası yönetimleri tarihte pek fazla örneği olmayan bir işbirliği içine girerek, bu bakiyenin, Hazine tarafınd9n piyasadan borçlanmaya ağırlık vererek kapatılmasını sağlamışlardır. Böylece Merkez Bankası, Hazine'ye yasa dışı kredi açan bir kurum olmak durumundan kurtulmuş ve mali disiplinin yeniden sağlanmasında önemli bir engel aşılmıştır.
ikinci örnek, 1992 yılı ortalarında TBMM' den geçen "Bazı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Birbirlerine Olan Borçlarının Tahkimi" adlı kanun ile ilgili olarak yaşanmıştır. Bu kanunun TBMM' den geçişi sırasında, verilen bir önerge ile Hazine'nin, TC Merkez Bankası'na olan kısa vadeli avans borcu da tahkim kapsamına aldırılmıştır. Böylece Hazine, 1991 yılı sonuna kadar
Banka'dan kullandığı avans stoku toplamı olan 13.6 trilyon TL' sını sildirip, aynı miktar kadar yeniden avans kullanma imkanını elde etmiştir. Söz konusu kanun tasarısı, bu ilave nedeniyle kamu oyunda büyük bir tepki yaratmış ve Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiştir. Daha sonra,hükümetin aynı konuda ısrarı ile ve TBMM' nin yeniden onayını izleyerek tasarı o haliyle kanunlaşmıştır.
Yukarıda değindiğimiz yakın geçmişe ait iki örnek de Hazine - Merkez Bankası ilişkilerinin Osmanlı İmparatorluğu'ndan bu yana (en azından 1.5 yüzyıldır) pek fazla değişmediğini, Hazine'nin bazı istisnalar dışmda Merkez Bankası'na yönelik "deftersiz para kullanma arzusu" nun hiç eksilmediğini ortaya koymaktadır.
Hazine - Merkez Bankası ilişkilerinin istisnalar dışında işbirliği içinde yürütülememesinin nedeni nedir? Söz konusu olgunun gerçek nedenini ortaya koymadan yapılacak değerlendirmelerin tamamında Hazine'nin haksız çıkması kaçınılmazdır. Kanımızca bu ilişki bozukluğunun temel nedeni, Hazine'nin yeteri kadar vergi geliriyle beslenememesi ve kaynak açıklarını, Merkez Bankası'na karşılıksız para bastırarak kapatmaya adeta mahkum edilmesidir. Vergi gelirlerinin düşüklüğünün arkasındaki husus ise Türk toplumunun vergi ödemeye pek fazla alıştırılmamış olması ve siyasal iktidarların oy kaygısı nedeniyle vergi sorununun üzerine fazla gidememeleridir. Özellikle 1980 sonrasında vergi, Türk toplumunun giderek yabancılaştığı bir kavram haline gelmiştir. Üstelik bu eğilim siyasal iktidarlar tarafından hoşgörüyle karşılanmış, neredeyse vergi ödememek özendirilmiştir. Burada yine Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı deneyimlerden hareketle Türk toplumunun ve Devletin vergi karşısındaki yaklaşım şeklini ortaya koymaya çalışacağız.
Osmanlı imparatorluğu, kendi halkından aşar gibi adaletsiz ve fakat getirisi yüksek bir vergi dışında ciddi bir vergi alamamış ve gelir sistemini daha çok savaş ganimetleri, elde ettiği ülkelerden aldığı haraçlar ve yabancı tebasından aldığı cizyeler üzerine kurmuş ve geliştirmiştir. 18' inci yüzyıldan başlayarak toprak ve teba kaybına uğrayan imparatorluk, gelirlerinden büyük ölçüde mahrum kalmış ve geleneksel olarak bu kayıpları kendi halkına da yansıtamadığı için giderek büyüyen bütçe açıklarını borçlanmayla ve diğer mali buluşlar ile kapatmaya yönelmiştir. Osmanlı imparatorluğu'nun kendi halkından doğrudan doğruya vergi toplayamamasının en belirgin göstergeleri daha önce değindiğimiz mukataa, iltizam ve sehim uygulamalarıdır. Devlet bu mali buluşlar ile, ihtiyacı olan parayı müteahhitler aracılığıyla toplama yolunu seçmiş, vergi gibi kritik bir konuda halkının karşısına çıkmayı göze alamamıştır. 1856 yılında çıkarılan bir ferman ile vergi toplama işinin mültezimlerden alınıp bizzat Devlet tarafından yürütüleceği açıklanmış olmasına karşın hükümetin siyasal ve idari gücü bunu gerçekleştirebilmekten çok uzaktı.
Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde vergilerin yalnızca % 5'i Devlet'çe doğrudan toplanırken % 95'i mültezimler eliyle toplanmaktaydı
Aynı şekilde Düyun-u Umumiye'nin ortaya çıkışı, Osmanlı imparatorluğu'nun kendi halkından vergi toplayamaması gerçeğinin yabancı Devletler tarafından tescilinden başka bir şey değildir.
Osmanlı imparatorluğu'nun vergi toplamada sergilediği bu başarısızlık, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri tarafından da sürdürülmüştür. Toplumun tüketim kalıplarının değişmediği, altyapı yatırımlarının önemli boyutlarda artmadığı, bir başka deyişle toplum'un kaderine razı olduğu dönemlerde fazlaca bir sorun yaratmayan bu eğilim, sayılan değişkenlerin hızla değişmeye yöneldiği 1980'1i yıllarda büyük sorunlara neden olmuş ve bütçeler önemli ve sürekli açıklar vermeye başlamıştır. Vergi yükünün, konsolide bütçe dışındaki vergi gelirleri de dahil olmak üzere, %22 dolayında olduğu günümüz Türkiye'si, bu açıdan OECD üyesi ülkeler arasında en geri kalmış ülke durumundadır.
Dr. Mahfi Eğilmez

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Merkez Bankası İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|