Oca
27
2008
|
Ekonomik Krizlerin Değerlendirme |
|
|
|
Prof. DR. C. Tayyar Sadıklar
|
|
Pazar, 27 Ocak 2008 |
Okunma: 911 kez
Giriş
Türkiye'de hemen hemen son on yılda, tüm mali sektörü etkileyen bir ekonomik kriz yaşandı. Bu krizlerin sebepleri, önlemleri ve sonuçları bilinmesine rağmen, bunlardan kaçınılamadı. Çare için Para Fonu'na sığınıldı. Kaldı ki, Para Fonu'nun önerileri, Türkiye'de vasat bir bürokrat tarafından bile ortaya konulabilen, ilim adamlarımız tarafından yıllarca tartışılan konulardır.
( www.genbilim.com )
Normal şartlarda, Hazinede şube müdürü bile olamayacak bir Para Fonu yetkilisinin eline sopa verildi ve Türkiye şartlarını bilmeyenler tarafından ekonomi yönetilmeye çalışıldı. Genelde de başarılı olunamadı. 1980'li yıllara girerken, 1990'lı yıllarda, 2000 yılına girerken ve 2001 yılında krizler yaşadık. Bu krizler hakkındaki görüşlerimizi aşağıda özetle vereceğiz.
1980'li yıllara girilirken, yaşanan krizden önce alınması gerekli tedbirler konusunda, Merkez Bankası Başkanı olarak, bazı öneriler ortaya koymuştuk. Ayrıntılarına burada girmeyeceğim. Ancak şu kadarını ifade edeyim ki, bu öneriler Sayın Kemal Derviş tarafından "önlemler paketi" olarak 2000'li yıllarda uygulamaya konulan önerilerle %90 örtüşmektedir.
Bu konuda daha ilginç bir örnek vermek istiyorum. Prof. Dr. Zeyat Hatiboğlu ve prof. Dr. Mustafa Aysan tarafından "Türkiye Ekonomisinde 1994 Bunalımı" konulu kitapta, bunalımın nedeni ve sonucu konusunda çok değerli, bugün de geçerli olabilecek görüşler ve öneriler, daha 1994 yılında ortaya konmuştur.
Türkiye'deki ekonomik sıkıntıları "Hollanda hastalığı"na benzeten yazarlar, "ekonominin temelinde kendİ- gücüyle gerçekleştirilemeyecek yüksek oranlı gelişme hızlarına geçici nedenlerle ulaşan ekonomilerde yüksek gelişme hızlarını izleyen önemli gerileme dönemlerinin yaşandığını" belirtmekteler. Türkiye'deki bunalımlar incelendiğinde de, buna benzer gelişmeler olduğuna şahit olduk.
İlginç olan, bilim adamlarımızın önerdikleri çözüm yolları bugünkü uygulananlardan pek farklı değildir. Ayrıca, yapısal önlemler zamanında alınmadığı takdirde, bilinen ve birbirine benzeyen istikrar tedbirleri kısa vadede sonuç verse bile, ekonomi on yıl sonra tekrar bunalıma girmekten kurtulamamaktadır.
Ekonomik krizlerin çözümü için, ortaya konan istikrar tedbirlerini inatla ve yapısal önlemlerle birlikte devam ettirmedikçe, bu kısır döngüden kurtulmak mümkün olmamaktadır.
Krizlerin çözümü için ithal reçeteler yerine, kendi uzmanlarımızın görüşlerine itibar etmek belki de daha akılcı bir yoldur. Ekonomik krizleri Türkiye'nin kaderi olmaktan çıkarmak için, geçmişi iyi değerlendirmek ve hatalardan ders almak gerekiyor.
1980'li Yıllara Girerken Yaşanan Ekonomik Kriz ve 24 Ocak Kararları
1979 yılının sonlannda ekonomi tam anlamında dar boğaza girmişti. Merkez Bankası'ndaki döviz rezervleri erimiş, piyasada petrol, ilaç, gübre, röntgen filmi bulunamaz hale gelmişti. Yatırım ve üretim durmuştu. İhracat gelirlerinin tamamı, petrol ithalatını bile karşılayamıyordu. Dövizin resmi fiyatı 35 n, kara borsada 47 n. idi. Enflasyon %60'lann üzerine çıkmış ve %100'ün üzerine çıkma eğilimine girmişti. Büyüme eksiye dönüşmüştü.
Bu şartlar altında; 24 Ocak kararları adıyla alınan ekonomik tedbirlerin kısa vadeli amacı; duran ekonomiyi çalışır hale getirmekti. Orta ve uzun vadeli amacı ise, ekonomiyi dışa açmak ve serbest piyasa ekonomisinin şartlarını yaratmaktı.
24 Ocak 1980 tarihinde alınan kararların bazılannı hatırlamakta yarar vardır.
. Ocak 1980 tarihli 25 sayılı kararla, 1 ABD Doları 70 TL olarak tespit edildi. Bu fiilen %100 civannda bir devalüasyondu.
. Kamu fınansman açıklannın kapatılması için KİT ürünlerinin fiyatı büyük ölçüde artırıldı.
. Serbest faiz, serbest döviz fiyatı, serbest mal fiyatları konularında ilk adımlar atıldı. Ekonomide koordinasyon sağlanması için yeni bir kuruloluşturuldu.
. İhracat ve yatırımlara büyükbir teşvik sistemi getirildi.
. Türk Parasının Kıymetini Koruma Mevzuatı daha liberal hale getirildi.
Kararların sonuçları süratle alınmaya başlanmıştı. Yokların çoğu var haline gelmeye başlamıştı. Ekonomide, 1980 Ağustos ayında, yeniden sağlıklı bir duruma girildiği gözlenmekteydi. Enflasyon önce yıllık %30'lara ve % 25'lere düşürülmüştü. 24 Ocak 1980 kararları, kısa vadede krizden çıkmak içi "zamanında alınan ve başarıya ulaşan kararlar" olarak nitelendirilebilir.
Daha sonraki dönemlerde bu kararların hazırlanmasında ve uygulanmasında yanlışlar yapıldı. 24 Ocak 1980'de alınan kararların, uzun ve orta vadede hedeflerine ulaşamamasının bazı nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:
- Serbest rekabet kavramı yanlış anlaşılmış ve yanlış uygulanmıştır. Dünyanın en liberal ülkelerinde dahi, "serbestlik" sınırlı bir kavramdır ve bazı kurallara bağlanmıştır. Bizde ise, "bırakınız yapsınıar, bırakınız geçsinler" uygulaması en yıkıcı şekilde yaşanmıştır.
- Bir şok tedavisine tabi tutulan ekonomi, hasta yatağından kalktıktan sonra bir geçiş dönemi yaşamadan, en güçlü ve sağlıklıekonomilerle rekabet etmeye zorlanmıştır.
- Mali sektörde alt yapı hazırlanmadığı halde, serbest faiz politikası gelişigüzel uygulanmıştır.
- Hükümet, programlarında ilan edildiği halde, gerçekleştirilmeyen mali reformlar, olumsuz beklentiler yaratmıştır.
- Ekonomide "beklenti faktörü"nün önemi, yeterince kavranamadığı için mazeret arama telaşıyla yapılan gerçek dışı beyanlar toplumda güvensizlik yaratmıştır.
- Araç ile amaç karıştırılmış, para politikası bir araç olarak görülmeye başlanılmıştır.
- Kredi politikalarının uygulanmasında; kredilerin topluca durdurulup açılması ve selektif bir politika izlenememesi, üretimi olumsuz yönde etkilemiştir.
- Kamu açıkları önlenememiştir. Bu açıklar bir taraftan emisyon hacmini zorlarken, diğer taraftan da toplam talebi istenmeyen bir yönde artırmıştır.
- En önemlisi, büyüme için gerekli olan sağlam kaynak yaratma konusunda belirli bir adım atılamamıştır. Aksine, alınan vergi tedbirleri kaynak kaybına yol açmıştır.
1990'lı Yıllann Krizi
1990'lı yıllarda Türkiye, giriş bölümünde de değindiğimiz, Hollanda hastalığına tutulmuştu. Sermaye hareketlerini serbestleştiren bizim gibi bir ülkede, makro ekonomi yönetim ilkeleri gereği gibi uygulanamamıştır. Yüksek enflasyonun oluşturduğu belirsizlik ortamında, dış kaynak akımı kısa vadeli bir yapıya bürünmüştür. Dış borçlanmada devletin payı azalmıştır. Banka kesiminin ve özel sektörün payı büyürken, kısa vadeli sermaye giriş-çıkışları, sistemi sarsmaya başlamıştır.
1994 krizinde, kamu borçlanma gereğinin büyüdüğü bir aşamada, faizlerin düşürülmesi, Türk Lirası'ndan kaçışı ve dövize hücumu başlatmıştır. Böylece TL, yabancı paralar karşısında büyük değerler kaybetmiştir. Döviz fiyatları üç ay içinde %230 artmış, son yıllarda %7 civarında olan büyüme menfiye doğru gelişmeye başlamıştır. Faiz oranları, %100'lerden %l000'lere tırmarımaya başlamıştır.
Bu dönemde de beklenti faktörü değişik sebeplerle olumsuz etkilenmiş, kısa vadeli sermaye giriş-çıkışları, ekonomiyi alt üst etmiştir. Bütün bunların yanında asıl sorunun, kamu finansman açıklarından kaynaklandığı da bilinmektedir. Ekonomi, gücünün üstünde zorlanmış ve sağlam kaynak yaratılamamıştır.
Bankacılık Krizi
1994 krizi, bir bankacılık krizi ile birlikte yaşandı. 1980 yılında yayınlanan "Türk Mali Sistemi İçinde Bankalar" konulu kitabımda bankaları ekonomik sistemin kan damarları olarak nitelendirmekteydim. Üniversitelerde verdiğim dersler sırasında da bankacılık sisteminin önemini öğrencilerime bu benzetmeyle açıklamaya çalıştım.
Özellikle kalbe giden kan damarlarında bir tıkanma olursa "kriz" yaşanır. Bugünlerde yaşadığımız ekonomik krizin hem sebepleri hem sonuçları arasında bankacılık sisteminin tıkanması vardır. .
Kamu fınansman açıklarının sebep olduğu ölçüsüz borçlanma furyası bankacılık sistemini de büyük ölçüde etkilemiştir. Sistem kredi vermek yerine iç ve dış faiz farklarından yararlanarak ve Hazinenin borç senetlerini alıp satarak yaşamaya alıştırılmıştır.
1979 yılında banka sayısı 44 ve şube sayısı 5.769'du. Bu sayı günümüze kadar ikiye katlanmıştır. Merkez Bankası Başkanı ve Hazine Genel Müdürü olarak sistemin başında bulunduğum sürece yeni banka açılmasına müsaade edilmemiştir. Yeni şube açmak için de çok sıkı kurallar uygulanmıştır. Daha sonraki yıllarda tam anlamıyla banka ve banka şubesi enflasyonu yaşanmıştır. Krizin sebepleriniararken asıl bu konunun üzerine gitmekte yarar vardır.
Diğer taraftan, bankacılık sisteminin nasıl denetlendiği konusuna da eğilmek gereğini duyuyoruz. Bankalar; kendi Müfettişieri, Genel Kurulların seçtiği Murakıplar, Maliye Teftiş Elemanları, Bağımsız Denetim Kuruluşları, Yüksek Denetleme Kurulu ve Yemirıli Bankalar Murakıpları tarafından denetlenmektedir. Bu kadar çok denetime rağmen bugüne kadar sistemin aksayan yönlerinin tespit edilememesi imkansızdır.
Nitekim, sistemin aksayan yönleri, her bankanın ne denli açık verdiği, yapılan usulsüzlükler biliniyordu. Ancak üzerine gitmekte yetersiz kalındı. Bu yetersizliğin kökünde 80'i aşan bankayla uğraşmanın zorlu ğu gelmektedir.
Aslında, mali sistemimizde bu kadar banka ve banka şubesinin bulunması ülkenin gerçeklerine aykırıdır. Ortaya çıkan banka krizi ve yeni düzenlemelerle banka sayısının süratle azaltılması imkanı ortaya çıkmıştır. Bunu yaparken, şüphesiz özlük haklarına ve üçüncü şahısların çıkarlarına, yasalara aykırı müdahalede bulunulmamalıdır.
1994 yılında uygulanan Bankalar Kanunu'nun, bankalara el koymaya imkan veren maddeleri yanlış ve zamansız uygulanmıştır. Kriz sırasında zorda kalan bankaların 10'u, 64. madde kapsamına alınıp el konulabilir hale gelmişti. Ancak kanunun emrettiği işlevler tamamlanmadan ilk üç bankaya el konulmuştur. Paniğin önlenemeyeceği anlaşılınca mevduat garantisi getirilmiş, diğer bankalar geçici olarak kurtanlmıştır. Mevduat garantisi daha önce getirilseydi, hiçbir bankaya el konulamayacaktı. Veya daha sonra getirilseydi, diğer bütün bankalar da kapatılmış olacaktı.
1994'te bankacılık sisteminde yaşanan sıkıntılar, son yıllara kadar devam etmiştir. Para Fonu ile yapılan anlaşmalara "ödeme kabiliyetini kaybeden herhangi bir banka, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devralınacaktır" şeklinde bir taahhüt konmuştur. Bu taahhüt gereği, 19 banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilmiştir.
Bu gelişmeler bankacılık sisteminde bir belirsizlik ve hepsinden çok bir güvensizİik yaratmıştır. Bankaların fona alınma haberleri "sıra hangisine gelecek?" sorusu ile sistemi temelinden sarsmıştır. Mali sektör krizinin temelinde yatan unsurlardan biri de budur.
1994 krizinden sonraki yıllarda IMF'nin izlemeye aldığı bir program uygulanmıştır. Bu programa göre, para politikası daha sıkı hale getirilmiş, yeni ve ek vergiler getirilmiş, sosyal güvenlik sisteminde de düzenlemeler yapılmıştır. Banka sisteminin gözetimi için, daha etkin yasal hükümler getirilmiştir.
2000 Yılı Kasım ve 2001 Yılı Şubat Ayında Yaşanan Krizler
Ekonominin bir türlü dengeye oturtulamaması sebebiyle 1999 yılının Aralık ayında uygulamaya konulan, IMF destekli enflasyonu düşürme programının amacı; üç yıllık bir sürenin sonunda, enflasyonu tek haneli rakamlara indirmek, reel faiz oranlarını makul bir düzeye düşürm k, ekonominin büyüme potansiyelini artırmak ve ekonomideki kaynaklan daha etkin kullanmak olarak belirlenmiştir.
2000 yılında, programda öngörülen enflasyon hedeflerine oldukça yaklaşılmış, kamu finansman dengesinde iyileşmeler görülmüştür. Bazı yapısal reformlar da yapılmaya. başlanılmıştı.
Şubat 2000 tarihinde, Türk japon Vakfı Kültür Merkezi'nde düzenlediğimiz bir panel sonucunda, Sayın Başbakan ve CumhtJrbaşkanı'na gönderdiğimiz faksı aşağıya alıyoruz
"Türk japon Vakfı' Kültür Merkezi'nde 18 Şubat 2000 tarihinde 'Krizden İstikrara Türk ve japon Örneği' konulu bir panel düzenlenmiştir. Panelin açılış konuşmalarını, Sayın Maliye Bakanı ve japonya Büyükelçiliği Maslahatgüzan yapmışlardır.
Panelde Türkiye'deki ekonomik istikrar programının hazırlayıcısıj Hazine Müsteşarı, Merkez Bankası Başkanı, Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürü, Özelleştirme İdaresi Başkanı gibi değerli bürokratlanmız yer almışlardır. Ayrıca özel sektörün yaklaşımını TÜSİAD Başkanı ve Kamuoyunun görüşünü de bir ekonomi yazarımız dile getirmiştir. Üniversitemizi temsilen eski bir rektör ve ekonomi profesörü katılmıştır. japonya'daki gelişmeleri de Londra'daki Fuji Araştırma Merkezi'nden bir uzman açıklamıştır.
Toplantıya Sanayi ve Ticaret Odaları, Meslek Teşekkülleri ve Diplomatik Misyon Temsilcileri de davet edilmiştir.
Panelde tartışılan ve ilgili makamlara duyurulmasında zaruret gördüğümüz birkaç konuyu tekrarlamak istiyoruz.
Yabancı diplomatlar özetle şu görüşleri ifade etmişlerdir: Türk Hükümetinin reform çalışmaları, Uluslararası çevreler tarafından tümüyle olumlu karşılanmış ve ülkedeki yabancı yatınmların artacağı bir ortamın oluşması sağlanmıştır. Türk Hükümetinin IMF ve Dünya Bankası ile yapmış olduğu anlaşmalar, bu çabaların uluslararası alanlarda onaylandığının bir göstergesidir. Ayrıca, Japon Kredi Değerlendirme Kuruluşu'nun (JCIF) Türkiye'nin uluslararası finans piyasalarında statüsünü "BB"den "BB+"ya çıkarması ve Türk Hazinesinin Samurai tahvilleri piyasasına yeniden girmesi bu tasdikin örnekleri arasında sayılabilir... "
Diğer taraftan, toplantıda mevcut programın, özel sektör ve basın tarafından bu aşamada desteklendiği, bu desteğin devam edebilmesi için programın popülist yaklaşımlarla saptırılmadan uygulanması gerektiği de vurgulanınıştır.
Toplantıda önemle tekrarlanan konu ise; Programın başarılı olmaktan başka alternatifi olmadığı, başarısız olmasının büyük bir felaket olabileceği, buna mukabil başarı şansının yüksek olduğu, bunun için de siyasi istikrarın ve Hükümetin tı'ttumunun büyük önem taşıdığıdır...
Ekonomik istikrar programı ile ilgili birçok toplantıda olduğu gibi, istikrar programının sahibi kimdir? sorusu sorulmuş ve cevabıMaliye Bakanı tarafından "Hükümettir" şeklinde verilmiştir. Bu konuda şu şekilde bir öneri yapılmıştır: Başbakanın başkanlığında her hafta ekonomiden sorumlu Bakanlar ve ilgili bürokratlar toplanmalı ve programın gidişini izleyip, gereken tedbirleri anında alabilmelidir. Böyle bir uygulamanın ciddiyetle sürdürüldüğü kamuoyuna anında duyurulmalıdır. Böylece, programın kamuoyuna maledilmesi daha kolayolacaktır. Programın başarısı, kamuoyuna anlatılmasına ve maledilmesine, büyük ölçüde bağlıdır.
Bu uyarılarımıza rağmen bir so:nuçalınamamış, hükümet bu ekonomik programıbir türlü benimsememiştir. Programın yürütülmesini ve sorumluluğunu bürokratlara bırakmıştır. Ve bunların ötesiride 19 Şubat 2001 tarihinde Cumhurbaşkanı ile Başbakan'ın arasındaki tartışmanın dramatik bir tablo içinde kamuoyuna açıklanması, kısa vadeli fonların kaçmasına sebep olmuştur.
Şubat 2001 krizinden önce patlayan Kasım 2000 kriziyle ilgili IMF'nin teşhisi şöyledir: "Kasım ayında Türkiye'de bankacılık sektöründe ortaya çıkan likidite sıkışması yabancı ve giderek yerli yatırımcıların güvenini sarsmış, fınansal sektörde ciddi bir likidite krizine yol açmıştır. Söylentilere göre, krizi tetikleyen; bir Türk bankasına öncelikle yabancı kredi kanallarının kapatılması ve daha sonra iki büyük Türk bankasının devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında aktif bir rol üstlenen bu orta büyüklükteki bankaya kredi kanallannı kapatmalarıdır. Bunun sonucunda bu banka elinde tuttuğu DİBS'lerin bir bölümünü ikinci el piyasada elden çıkarmak zorunda kalmıştır. Bu işlem, faiz oranlarını yükseltince, yabancı yatırımcılar ve diğer yerli bankalar zararlarını sınırlandırmak için satışa yönelmişler ve pozisyonlarını kapatmaya çalışmışlardır. Yabancı yatırımcıların, yerli bankaların yabancı para cinsinden net açık pozisyonlarına ilişkin kaygıları ve pozisyonların kapatılması için yapılan işlemleri, çıkış eğilimini hızlandırmıştır... Merkez Bankası'nın piyasaya başlangıçta likidite vermesi tansiyonu düşürürken, çıkış eğiliminin devam etmesi döviz kuru rejiminin sürdürülebilirliğine ilişkin kuşkuları artırmıştır. Bu arada Merkez Bankası'nın likidite teminini durdurması, şiddetli bir tepkiye yol açmış ve gecelik faiz oranları %2000'ler seviyesine fırlamıştır
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, mali piyasadaki krizin kökeninde likidite sıkıntıları yatmaktadır.
Krizlerde Dış Etkenlerin Rolü ve Son Söz
Krizlerin dış ve iç etkilerle oluşumu ve çözümü ile ilgili değişik yorumlar vardır. Özellikle, akademisyenler Türkiye'deki krizin oluşumu ile ilgili çok değişik teoriler ortaya koymuştur. Oluşum sebeplerini iyi teşhis edemezseniz, krizlerle mücadele konusunda etkisiz kalabilirsiniz.
Krizlerin içerdeki sebeplerle oluşması yanında, dış etkenler de vardır. Bu etkenleri daha önceden görmek veya bunlarla ilgili tedbir almak hemen hemen imkansızdır. Küreselleşen dünyada krizler de bir anlamda küreselleşmiştir. Son on yıl içinde dünyanın muhtelif yerlerinde genel hatlarıylafinansal kriz diyebileceğimiz krizler çıkmıştır. Dünya, son dokuz senede yedi kriz yaşamıştır. Türkiye de bundan payını almıştır. Dış etkenlerin başında ham madde fiyatlarındaki aşırı yükselme ve bu arada petrol fiyatlarındaki ölçüsüz dalgalanmalar gelir. Nitekim, 1980 krizinde Türkiye'de petrol fiyatları tetikleyici roloynamıştır. Krizlerin nedeni olan dış etkenlerden bazılarını aşağıda sıralayacağız.
- Kıbrıs dolayısıyla, Türkiye'nin barış harekatı adı ile düzenlediği harekat, öncelikle bir askeri ambargoya ve daha sonrada ekonomik ambargoya dönüşmüştü. Bunun etkisi özellikle 1980'li yıllara ve daha sonra da günümüze kadar devam etmiştir.
- Irak'ın Kuveyt'i işgali dolayısıyla yaşanan savaş, Irak sınırının kapatılması, Türkiye'ye bir hesaba göre 50 milyar $ civarında döviz kaybına sebebiyet vermiştir.
Türkiye'de kendimizin yarattığı iç krizler, dış etkenlerin ilavesi ile hemen hemen her on yılda bir tekrarlanan ve devam eden ekonomik krizlere dönüşmüştür.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Türkiye'de yaşanan krizlerirı temelirıde harcamalar içirı yeterli sağlam kaynak yaratılamamasıve beklenti faktörünün güvensizlik ortamı sebebiyle olumsuz etkilenmesi yatmaktadır. Çare ise, sağlam kaynak olan vergi gelirleri ile özelleştirme gelirlerirıi artırmak, iyi şartlı dış yatının kredileri bulmak, bankacılık sektörü ile diğer ekonomik alt yapıyı güçlendirmek ve şüphesiz güven veren bir yönetime sahip olmaktadır.
Prof. DR. C. Tayyar Sadıklar

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Ekonomik Krizlerin Değerlendirme
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|