Oca
27
2008
|
Ekonomik Krizin Panoraması |
|
|
|
Nuri Gürgür
|
|
Pazar, 27 Ocak 2008 |
Okunma: 663 kez
Türkiye ekonomisi üç ay arayla yaşadığı iki ağır darbe sonucu büyük sarsıntı yaşadı. Daha birinci krizde çöken, ancak herşeye rağmen ayakta tutulmaya çalışılan ekonomik program Şubat'ta devletin zirvesinde yaşanılan dramatik olaylarla birlikte gündemden tamamıyla kalktı ve ülke devasa dalgalar arasında dümenden mahrum bir gemi gibi kaderiyle başbaşa kaldı.
( www.genbilim.com )
Dünya Bankası Başkan Yardımcılarından Kemal Derviş'in bu ortamda yurda çağrılması ve ekonominin yönetiminin kendisine bırakılması, aslında hükümetin yönetim yetersizliğinin ve beceriksizliğinin itirafı anlamına gelir. Başta Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar olmak üzere uluslararası fınans çevrelerinde itibarını kaybeden, acil ihtiyaç duyulan dış kaynaklan sağlama imkânı ortadan kalkmış olan yönetim, bu kuruluşların başından bir insanı yetkili kılmak suretiyle güven sağlamayı amaçlıyordu.
Kemal Derviş'in Türkiye'ye gelişi büyük olay oldu. Toplum, yaşanılan ağır şokun etkisi altındaydı. Ekonomik göstergeler bütünüyle altüst olmuş, faizler çılgın seviyelere yükselmiş, bir yıldan beri kontrol altında tutulan döviz fiyatları hızla tırmanarak ekonomik hayatın işleyişini durma noktasına getirmişti. Finans kesimi çaresizlik içindeydi ve bankalar birbiri ardına dökülmeye başlamıştı. Bu durum vakit geçmeden reel sektöre de yansıdı; üretim önce yavaşladı, kısa süre sonra geniş bir alana yansıyan krizin etkisi altında büyük ölçüde durdu. Sokaklar bir anda yeni işsizlerle dolmaya başladı-, üstelik bunların büyük bir bölümü beyaz yakalılar diye anılan bankacılık ve hizmet sektöründen geliyordu. Başka bir ifadeyle toplumun o zamana kadar iş güvencesine sahip görünen üst orta gelir gruplarından binlerce insan işsiz kalmıştı. Bunların yeniden benzer imkânlarla iş bulmaları, alıştıkları yaşama standardına uygun pozisyon sağlamaları ümidi olmadığından yaşanılan sosyal bunalımın daha da ağırlaşması kaçınılmaz hâle gelmişti.
"Kara Şubat" tan sonra uzunca bir süre ekonominin kendi haline bırakılmış görüntüsü hayret ve şaşkınlıkla izlendi. Ekonomi yönetiminin başına getirilen Kemal Derviş, dar bir istişare çevresiyle birlikte yaşanılan kargaşayı sükûnetle izliyor, ancak beklenen köklü tedbirlerin alınması hususunda ortaya somut bir tavır koymuyordu. Bu esnada IMF ile sürdürülen görüşmelerin de uzaması, acil önlemler yerine orta ve uzun vadeli yapısal reformlardan söz edilmeye başlanılması döviz fiyatlarını beklenen seviyelerin üzerine tırmandırdı ve böylelikle Türkiye %100'leri aşan fiili bir devalüasyonu gerçekleştirmiş oldu.
Bu süreçte Kemal Derviş'in iyi düşünülmüş, plânlanmış bir hareket stratejisi var mıydı? Bu sorunun cevabını o sırada almak mümkün olmadı; ancak aradan aylar geçtikten sonra, TBMM'de hakkında verilen gensoruyla ilgili olarak yaptığı konuşmada, Sayın Derviş samimi itiraflarda bulunacak ve Türkiye'ye geldiği ilk aylarda durumun ciddiyeti tam olarak kavrayamaması nedeniyle hatalar yaptığını kabul edecekti.
Türkiye'nin yeni bir bütçe ile ve 18. Stand-by Anlaşması'nı yapmaya hazırlandığı şu günlerde, bir yıl içinde yaşanan küçülme ve hızlı düşüş durdu mu? Başka bir ifadeyle Türkiye dibe vurmuş sayılarak bu düzeyden şöyle veya böyle bir tırmanma sürecine geçebilecek midir?
Bunun cevabı ne yazık ki sadece ekonomik ve malî parametrelerle sınırlı şekilde verilemiyor. Çünkü ekonomik olumsuzlukların hemen yanı başında yapışık ikizler gibi seyreden derin bir siyasî krizle iç içe yaşıyoruz. Ortalama on yıllık maziye sahip kötü yönetimlerin, yanlış ve hatalı uygulamaların, ancak çılgınlık olarak nitelendirilebilecek savurganlıkların getirip üst üste yığdığı olumsuz faktörlerin ve birikimlerin patlaması şeklinde yorumlanabilecek bu ortam, siyaseti de kurumsal anlamda dibe çökertti. 2000 yılı başlarken uygulamaya konulan enflasyonla mücadele programının hazin akıbetinde yönetimin beceriksizliğinin etkisi aşikârdır. Son derece kritik şartlar içinde bulunduğumuz gerçeği tam olarak kavranılmadığından gerekli tedbirler zamanında ve yerinde alınamadı. Hiç yapılmaması gereken hatalar yapıldı. Kavrayış eksikliği sebebiyle gelişigüzel sarf edilen sözlerin ekonomi üzerindeki etkileri düşünülmeden politikacılarda sık rastlanılan ucuz kahramanlıklar, gereksiz çıkışlar ve demeçler bol bol sergilendi. Ekonomi konuyu iyi bilen, becerikli ve nitelikli özellikler taşıyan bir elden, tek merkezden yönetilmesi, böylelikle alınması zarurî olan bir dizi kararın vakit geçirilmeden uygulamaya konulması gerekirken tam tersi yapıldı. Çünkü Başbakan, açıkçası ekonomiden arılamıyordu. Ancak daha da önemlisi ekonominin yönetiminden sorumlu kıldığı bakan, bütün iyi niyetine rağmen, bu işleri yerine getirebilecek niteliklere sahip değildi. Böylece enflasyona karşı mücadele sloganıyla oluşturulan ve yirmi beş yıldan beri toplumun kronik derdi haline geldiğinden bundan bir an önce kurtulmak ihtiyacım duyan geniş kesimlerin desteğini sağlayan program, baştan itibaren sahipsiz kaldı. Uygulamada en kritik süreç, yani 2000 yılının on aylık dönemi yetki ve sorumlulukları tartışılabilecek iki üst düzey bürokratın inisiyatifine bırakıldı. Koalisyon ortaklarının paylaştıkları ekonomik birimler arasında yeterli koordinasyon, iletişim ve destek bir türlü kurulamadı. İlk aylarda çok verimli bir çalışma temposu sergileyen parlamento önemli birkaç yasa değişikliğinden sonra, yaz aylarından itibaren durgun bir döneme girdi. Ne ekonominin kaptan köşkünde oturan kurmaylar, ne de ilgili üst düzey bürokratlar gelişmeleri izleyerek, alınan sinyallerden anlamlar çıkararak ufukta beliren ve giderek yoğunlaşan tehlikelere karşı önlemler alabildiler. Böylece sonbahar geldiğinde on yıldan beri sistemli şekilde altı boşaltılmakta olan ve ciddi bir savunma tedbiri bulunmayan Türkiye ekonomisinin ilk darbelerde çökmesi kaçınılmaz hale geldi. Başka bir ifadeyle Türkiye'de on yıldan beri adeta organize bir şekilde bu krize davetiye çıkarılıyordu. Siyasetten ekonomiye çok geniş bir alanda bütün olumsuz faktörler ülkemizde aynı zaman diliminde bir araya gelmek üzere sözleşmişçesine ortaya çıktılar. Ekonomik konulara uzak ve yabancı kalma hususunda büyük benzerlikler gösteren, ancak psikolojik yapıları, mizaçları birbirine taban tabana zıt bir Devlet Başkanı ile Başbakan'ın arasındaki ilişkilerin nasıl sonuçlar vereceği özellikle Şubat krizini tetikleyen tartışma vesilesiyle görüldü. Fırlatılan kitapçık aslında, bu makamlarda başarılı olabilmek için siyasî birikimin lüzumunu ve vizyon ihtiyacını ortaya çıkaran bir olaydı.
Türkiye 1989'da dünya ekonomisiyle entegre olma anlamına gelen bir kararla konvertibiliteye geçtiği sıralarda, ekonominin genel yapısında süratle rehabilite ihtiyacı bulunan çok önemli eksiklikler vardı. Dünya Bankası daha 1988 yılında Türkiye'de bankacılık sisteminde ciddi sıkıntılar bulunduğunu açıklamış ve bunların bir an önce giderilmesi gerektiğini belirtmişti. Ancak sistemin işleyişi bütün aksaklıklarına rağmen siyasetçinin işine geliyordu. Kamu bankaları iktidarların örtülü ödeneği işlevini görüyor, tam bir arpalık şeklinde kullanılıyordu. Özellikle Emlak Bankası' nın kaynaklan uzun yıllar, bir taraftan politikacılar diğer taraftan yöneticiler tarafından sözde iş adamlarıyla birlikte sülük gibi emildi, tüketildi. Bu bankaların kredi verirken izledikleri yöntemin ciddi bankacılık ilkeleriyle bağdaşır tarafı olmadığından, dağıtılan kredilerin önemli bölümü geri dönmedi. Bunlardan yeterli teminat alınmadığından yasal yollarla tahsil edilmeleri imkânsız hale geldi. Devletin konsolide bütçe çerçevesinde mali kaynak bulamadığı alanlarda ödemeler kamu bankaları üzerinden yapıldığından, her yıl "görev zararı" olarak kaydedilen rakamlar giderek büyüdü, sonuçta bunlar devletin resmi bilançoları çerçevesinde "iç borç " statüsüne alındığında ortaya herkesi ürküten ve paniklendiren tablo çıktı.
Aslında çok partili döneme geçtiğimiz 1950'lerden itibaren Türkiye çoğu kere krizli dönemler yaşadı. Ürettiğimizden fazla tüketmek ve hesapsızca harcamalar yapma alışkanlığıyla 1990'lardan itibaren giderek yoğunlaşan borç yükü, şu anda Türkiye'yi uluslararası standartlarda "ağır borçlu ülkeler" konumuna getirdi. Dış borçlanmaların ana nedeni yatırımların finansman ihtiyacıydı. 1970'lerin ortasında yatırım giderleri bütçenin %20'si iken, günümüzde bu oran %5'e düştü. Görev zararları olarak gösterilen miktarların da ilavesiyle genel borç miktarı neredeyse GSMH'ya eşit hale geldi. On yıl müddetle malî sistem, dışarıdan borç alıp içeriye aktararak borçlanma ihtiyacını karşılamaya çalıştı. Böylelikle devletin genel borcu açık bilançolarda yıllarca esas rakamların daha altında gösterildi. Ancak sonuçta deniz bitti ve devlet artık vergi gelirlerini tamamını alıp götüren faizleri iç borçla karşılayamadığından bu borcun döndürülebilirliği en önemli ekonomik problem haline geldi. Devlet bütçeden yatırım yapamadığı gibi iç borçlanmalar sebebiyle Özel sektöre de yatırım imkânı bırakılmadı. Borç ödemek için alınan borçlar ülkeyi "borç sarmalı" kuyusuna itti.
Yaşanan ekonomik krizin çaresizliği ve ezikliği İçinde sebepler aranırken bu durumun IMF ve Dünya Bankası ile yapılan Stand-by Anlaşmalarının sonucu olduğunu öne sürmek hem gerçeğin önemli kısmını görmezlikten gelmek, hem de esas faktörleri göz ardı ederek bunların sorumlularının hak etmedikleri şekilde temize çıkarmak olur.
Kasım 2000 krizi sırasında IMF'nin Merkez Bankası kaynaklarının kullanılmasına müsaade etmemesi, Fınansal kesimdeki çöküntünün başlıca sebeplerinden biri oldu. Uygulanan ekonomik programın omurgasını oluşturan kur çıpası ile düşük faiz politikasına güvenerek devletin bono ve tahvillerinden büyük alımlar yapan bankaların bir anda kaderleriyle baş başa bırakıldığı bir vakıadır. Ancak bunlardan daha önemlisi yıllar boyunca bankacılık alanında zarurî düzenlemelerin yapılmayarak, BDDK'nın çok geç kurulması sebebiyle krize kapıları açmak değil midir? Üstelik bu kurulun teşkilindeki aksaklıklar hâlâ giderilemediğinden, aradan geçen iki yıldan sonra bile, beklenen verim tam olarak sağlanamamaktadır. Özel bankacılığın nasıl bir keşmekeş içinde olduğu bankacılık adıyla sektörel bir soygun düzeninin kurulduğu, devlet teminatından yararlanılarak toplanılan mevduatın nasıl talan edildiğinin anlaşılması için art arda iflasların yaşanılması, skandalların ortaya çıkması gerekir miydi?
Siyasetçi, bankacı (bürokrat) ve sözde işadamları arasında kurulan üçlü saç ayağının yıllar boyunca fütursuzca çalıştırdıktan soygun ve hortum düzenine, ne hazindir ki hiçbir hükümet dur demedi. On yıl süresince hükümetler bu tablonun sessiz seyircileri olarak kaldılar. Soygun şebekesinin yöneticileri çevrelerinde makbul sayıldılar, en üst düzey kademelerle etkili ilişkiler kurdular, her yerde itibar gördüler; aile boyu fotoğraflar çektirdiler. Nice zamandan sonra operasyonlar başladığında tutuklanıp yargılanan eski bakanlar, milletvekilleri ve üst düzey yöneticileri aslında yaşanılan derin vurdumduymazlığın çarpıcı görüntülerini sergilediler.
Ekonomi ile ön plâna çıkan ancak kaynağı büyük ölçüde siyasetteki yapısal bozukluklarda, boşluk ve aksaklıklarda olan bugünkü kriz, Türkiye'nin yeni karşılaştığı bir durum değildir. 1990'dan bu yana ekonomimiz dış faktörlerden ve özellikle Güney Asya ve Rusya'da yaşanan gelişmelerden etkilenerek iki kere daraldı. 1991'de büyümediğimizi de hesaba katarsak, son on yılın ancak üçte ilcisinde büyüyebildiğimizi görüyoruz. Büyüme hızımız ise ortalama %3.6 düzeyinde kaldı. Oysa 60-89 arasındaki dönemde, 79 ve 80'li yıllarda (Ecevit 'li yıllar) sadece iki defa daralmıştık; üstelik onların oranı %3'ü aşmamıştı.
Yönetim yanlışları, popülist uygulamalar hatta bazen ancak "bainane "olarak adlandırılabilecek icraatlar neticesinde on iki yılda iç karartan bir tablo oluştu. Kamuda isdihdam edilen memur ve işçinin yekünü, dünyadaki emsallerine nazaran aslında fazla sayılmaz. Ancak bunların önemli bölümü siyasî hesaplarla işe alındıklarından, çok dengesiz yığılmalar meydana geldi. Bunun çarpıcı örneklerini Karabük, Ereğli ve İskenderun gibi işletmelerde görüyoruz. Buralarda üretim verimlilikten tamamıyla uzak, hiçbir ekonomik man-taliteye dayanmayan bir seyir izlediğinden devletin sırtında her yıl giderek büyüyen bir kambur oluşuyor. TBMM'nin beş binin üzerinde, TRTnin on bine yaklaşan personeli var. Bunların en fazla üçte biriyle ilgili hizmetlerin en âlâ şekilde yürütülebileceğinden kuşku yoktur. Kamuda tasarruf sağlanmasına ilişkin hemen her bütçe döneminde ortaya atılan projeler, uygulamalarda tam bir komediye dönüşüyor. Halen kamuya ait 230 bin aracımız, 335 bin lojmanımız, personelin tatil yapabilmesi için 2400 sosyal tesisimiz var. Oysa Almanya'da kamu aracı sayısı 15 bin, İngiltere'de 12 bin, Japonya'da 10 bindir. Ülkemizdeki bu çarpıklığın ortadan kaldırılmasına ilişkin son teşebbüsler de tam bir Fiyasko oldu.
Meselâ üzerinde çok durulan kamu araçlarının azaltılması girişiminde satılan araç sayısı ancak %2 civarında kaldı.
Son on yılda devletin malî imkânlarının kullanıldığı ölü yatırımların toplamı, IMF'den almaya çalışılan yüksek bedelli kredilerden daha fazladır. Bunun çarpıcı bir örneği siyasî amaçlarla ve oy hesaplarıyla yapılan ve şu sıralarda kapatılmaları gündemde olan havaalanlarıdır. Bu trajikomik savurganlığın devlete zararı bir milyon $'dan daha fazladır. Bunlara her yıl bütçeden önemli bir pay ayrılan ve hiçbir işe yaramayan balıkçı barınakları, gerekli olmayan otoyollar gibi irrasyonel yatırımlar da eklendiğinde yaşanılan krizin nasıl oluştuğu ortaya çıkar.
1992 yılında emeklilik yaşının 38'e indirilmesi gündeme geldiğinde, bunun Sosyal Sigortalar Kurumu'na büyük yük getireceğini öne sürerek itiraz edenlere karşı, dönemin Başbakanı Demirel, konuyu incelediğini ve hiçbir sakıncasının bulunmadığını açıkça beyan etmişti. Ancak o yıllara kadar devlete hiç- bir yük getirmeyen, hatta bazı dönemlerde bilançoları artıda seyreden sosyal yardım kuruluşları, yasa değişikliğinden sonra astronomik, zararlara uğradılar. Devlet her yıl hazineden yüz milyarlarca lirayı kendi eliyle açtığı bu kara deliğin kapatılması için kullanmak zorunda kaldı. İyi organize olamayan, denetimleri sağlanamayan, her yıl yüz binlerce sahte emekliye açıktan paralar ödenen, ilaç yolsuzluklarının ayyuka çıktığı bu kurumlar, başlı başına birer kriz nedenidir. Devlet bir taraftan kaynakların şuursuzca savrulmasına önlem alamazken, diğer taraftan elektrik bedellerinde olduğu gibi, alacaklarını tahsil etmeyerek kayıpların çığ gibi büyümesinin esas sorumlusu oldu. Bu zihniyet ve uygulamaya sahip bir düzende, devletin iki yakasının bir araya gelme- sini beklemek gerçekleşmeyecek bir hayaldir.
Bir yıl içinde %8.5 küçülen, millî geliri 70 milyar $ civarında azalan, kişi başına gelir düzeyi 3-000 $'dan 2.200 $'a düşen Türkiye, bu çöküntüye karşı direnmek, ayağa kalkmanın çarelerini aramak ve bulmak mecburiyetindedir. Bunu sağlayabilmek için probleme isabetli teşhis koymaktan başlamak gerekiyor. Ekonomik sonuçlarla siyaset ve geniş anlamda yönetim arasındaki ilişkiyi dikkatli şekilde tespit etmeliyiz. Herkesin şikayetçi olduğu popülist politikaların, irrasyonel uygulamaların temel nedeni siyasette giderek genişleyen zaaflar, siyasi erozyon ve sonuçta ortaya çıkan "yönetemeyen demokrasi" görüntüsüdür. Partiler küçüldükçe popülist politikalar daha da güçleniyor. Zira oylarının azalmasından ve yok olmaktan korkuyorlar. Her parti kendi bölgesine ve destekleyicisine verilen sübvansiyonu, diğer partilerle rekabet içinde artırmaya çalışıyor. Parti başkanları, başkanlıklarını ve küçülen partilerini korumak için partililere özel imkânlar tanıyorlar. Yozlaşan siyaset bir tür kitlesel yozlaşma olan popülizme daha da hız veriyor. Siyaset kurumuna yeniden işlerlik kazandırmak, güven sağlamak ve etkili kılmak öncelikle siyasetçinin yerine getirmek zorunda olduğu bir ihtiyaçtır. IMFnin zorlamasıyla ve genellikle mecbur bırakıldığımız için yapılan ekonomik ve idarî düzenlemeler esas itibariyle zaruri ve olumlu gelişmelerdir. Keşke bunlar IMF sopasıyla değil de kendi ihtiyacımız olduğu için, yıllarca önce düşünülüp uygulamaya geçilebilseydi. Ancak yaşanılan tarihin geriye çevrilmesi kabil değildir. Serinkanlılıkla düşünmek, rasyonelleşmek ve objektif olmak mecburiyetindeyiz. Stand-by Anlaşmaları çerçevesinde yapılan yapısal düzenlemeler, köklü siyasal tedbirlerle ve değişikliklerle desteklenmelidir. Sık sık sözü edilen Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve nihayet Anayasa değişiklikleri entellektüel bir meşgale yahut politikacıların gündemi doldurma konulan olarak değil, toplumsal ihtiyaç olarak ele alınmalıdır. Siyasal yapı, çok köklü bir revizyona tabi tutularak, "yarı başkanlık" sistemi de dahil geniş yapısal değişiklikler sağlanarak yeniden düzenlenmediği müddetçe kurumsal anlamda siyasetin işlerlik kazanabilmesi mümkün olmayacak ve bugün hafiflemiş görünen ekonomik kriz başka vesilelerle, belki de daha geniş boyutta her zaman için ortaya çıkma fırsatı bulacaktır.
Nuri Gürgür Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Ekonomik Krizin Panoraması
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|