Okunma: 213 kez
Galile, ışık hızını saptanması problemini formülleştirdi; ama çözmedi. Bir problemin formüllleştirilmesi, çoğu zaman, problemin yalnız bir matematik ya da deney ustalığı sorunu olan çözümünden daha önemlidir. Yeni sorular, yeni olanaklar ortaya koymak, eski problemlere yeni bir açıdan bakmak, yaratıcı hayalgücünü gerektirir ve bilimde gerçek ileremeye damgasını vurur.
Galile’nin İki Yeni Bilim’inde, öğretmen ile öğrencileri arasında, ışık hızı üzerine şöyle bir konuşma geçer:
“SAGREDO: Peki ama, bu ışık çabukluğunun ne çeşit ve ne kadar büyük
bir çabukluk olduğunu düşünmeliyiz? Ani ya da pek birdenbire midir,
yoksa öbür hareketler gibi o da zaman mı gerektirmektedir? Bunu deneyle
saptayabilir miyiz?
“SIMPLICO: Günlük yaşantı, ışığın yayılmasının birdenbire olduğunu
göstermektedir; çünkü çok uzağımızda ateşlenen bir topun önce alevini
görürüz ve bu, hiç zaman almaz; oysa topun sesi ancak oldukça önemli
bir zaman aralığından sonra kulağımıza ulaşır.
“SAGREDO: Evet ama Simplico, kimsenin yadırgamadığı bu yaşantıdan benim
çıkarabildiğim tek şey, bize ulaşan sesin ışıktan daha yavaş yol
aldığıdır; bu, bana ışığın gelişinin apansız olup olmadığını ya da son
derece çabuk geliyorsa, yine de zaman alıp almadığını öğretmiyor.
“SALVIATI: Bunun ve buna benzer başka küçük gözlemlerin pek az
kanıtlayıcı olması, birinde aydınlanmamın, yani ışığın yayılmasının,
gerçekten birdenbire olup olmadığını kesinlikle saptamak için bir
yöntem düşünmeme yol açtı.”
Salviati’nin önerdiği deney tekniği ile, yani Galile zamanında
ışığın hızını, anlatılan şekilde ölçmek olanağı pek azdı. Süredurum
İlkesi, enerjinin korunumu yasası, yalnızca önceden çok iyi bilenen
deneyler üzerinde yeni ve özgün bir biçimde düşünmekle bulunmuştur.
Galilei’nin, yaptığı deneyin tek kişi ile daha kolay ve eksiksiz
yapılabileceğini görmemiş olmasının insanı şaşırttığını söyleyebiliriz.
Belirli bir uzaklıkta duran arkadaşının yerine bir ayna koyabilirdi ve
ayna, işareti alır almaz kendiliğinden geri gönderirdi.
Işık hızını, ilk olarak ve yalnız yeryüzündeki olanaklardan
yararlanarak yaptığı deneylerle saptayan Fizeau, aşağı yukarı iki yüz
elli yıl sonra, işte bu ilkeyi kullandı. Roemer, ışık hızını daha önce,
ama daha az tam olarak, gökbilimsel gözlemlerle saptamıştı.
Aşırı bir yük olduğu için, ışık hızının, ancak Yer ile Güneş
Sistemi’nin diğer gezegenleri arasındaki uzaklıklarla bir tutulabilen
uzaklıklar kullanılarak ya da çok geliştirilmiş bir deney tekniği ile
ölçülebileceği bellidir. Birinci yöntem, Roemer’inki, ikincisi
Fizeau’nunki idi.
Bu ilk deneylerin yapıldığı günlerden beri, ışık hızını gösteren o
çok önemli sayı, kesinliği gittikçe artarak birçok kez saptandı.
Yüzyılımızda, Michelson, bu amaçla pek ince bir teknik geliştirdi. Bu
deneylerin sonuçları kısaca şöyle özetlenebilir: Işığın boşluktaki
hızı, yaklaşık olarak, saniyede 300.000 kilometredir (saniyede 186.000
mil).
1675′te Danimarkalı Christensen Roemer (1644-1710) ışığın hızını ölçtü.
1678′de yine Danimarkalı Christian Huygens ise (1629-1695) Işığın Dalga Kuramı’nı ortaya attı.

Etiketler:
Bilimler
Fizik
Işık Dalgaları
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |