Oca
21
2008
|
Türklerin Eğitim Sistemi |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 1026 kez
2. MÜSLÜMAN TÜRKLERİN KLASİK EĞİTİM SİSTEMİ
2.1. Müslümanlığı kabul etmenin Türklerin sosyal ve kültürel hayatlarına etkisi
2.1.1. Türklerin müslüman olmaları ve bundan dolayı ortaya çıkan kültür değişmesi
Orta Asya Türk toplumları arasında 500'lerden itibaren değişik yönlerden gelen dinî akımların yoğun bir propagandaya başladıkları görülüyor. Bu propagandalar bir ölçüde de etkili oluyor hemen her dinî inanç büyük-küçük temsilci grupları oluşturuyor.
Orta Asya'da yayılmak isteyen bu dinî akımların en sonuncusu olan
İslâmiyet, 8-10. yüzyıllar arasında Doğu Türkistan'a kadar yayılarak
hem o topraklardaki pek çok çalkantıları önleyerek insanları huzura
kavuşturmuş hem de İslâma tarih boyunca en dinamik unsurlarını teşkil
eden yeni bir millet kazandırmıştır.
İslâm orduları ilk önce Hazar Denizi'nin batısını yurt tutmuş bulunan
Hazar Türklerine yönelmiştir. Ancak Hazar Hanlığı, Hıristiyan Bizans
ordularına karşı olduğu gibi, müslüman arap ordularına karşı da
bağımsızlığını korumak için Yahudiliği kabul etmiştir. Yabancı
devletlerin, dini, kendi yayılmalarının bir aracı olarak kullanmak
istemelerine karşı, Orta Asya Türklerinin de Budizmi ve diğer dinleri
seçtikleri görülüyordu.
Kafkaslarda bu şekilde başarılı olamayan İslâm orduları, daha sonra
Hazar Denizinin doğusuna ve Orta Asya'ya yöneldiler.
İlkönce Çayardında (Mâveraü'n-nehir) sağlam bir köşe başı tutan İslâm,
daha sonra bazen silâh zoruyla bazen gönüllü kazanarak Orta Asya
içlerine doğru yayılmaya başladı. Bu yayılmaya karşı başlıca iki engel
vardı: bunlardan biri, Emevilerin dinden ziyade Arap milliyetçiliğine
dayalı politikaları, Orta Asya'dan daha fazla cizye ve köle
istemeleri; diğeri de Orta Asya'ya Budizmin iyice yerleşmiş, yüksek
bir kültür geliştirmiş olması idi. Öyle ki, Budist olan Gazne ve Kâbul
hükümdarları, müslümanlara yılda 2.000 Oğuz köle teslim ederdi. Bu
Oğuz köle grupları, daha sonra Mısır'da Tolonoğulları (868-896) ve
İhşitoğulları (937-969) devletlerini kurmuşlardı.
Emevilerin Orta Asya toplumlarına muamelelerinini kötü olması hem
dinin yayılmasını engellemiş hem de dini kabul eden gruplar arasında
merkeze sürekli isyanlar çıkmasına, değişik tarikat ve mezheplerin
doğmasına neden olmuştur.
Bu ara dönemde Taocu "hakîm"ler, Budist "toyun"lar ve müslüman
"abdal"lar, oradaki insanların kültür geleneğine ve hayat şartlarıına
göre değişik din yorumlamalarına gitmişlerdir. Ebu Müslim Horasanî ve
İshak et-Türk, Orta Asya inançları ve İslâmı birbirine karıştıran
"düalist" mezhepler ortaya koymuşlardır. Bu arada şiilik, alevilik,
kalenderilik, abdâllık gibi birçok değişik yollar, İslâma yeni
girmekte olan grupları kendine çekmiştir. İslâmın dinamizmi geçici bir
süre Orta Doğu'dan Orta Asya'ya kaymış, Ebu Müslim Horasanî
kuvvetlerinin baskısıyla halefilik Emevilerden Abbasilere geçmiştir.
Orta Asya Türk toplumları arasında genelde sünnî mezhepler yayıldı.
İlkönce Şiilik şeklinde olan bu yayılma, Orta Asyalı Ebu Hanife'nin
ortaya çıkması, ayrı bir kültür ve tabiatta doğan değişik problemleri
tartışma "halka"larına getirerek değerlendirmesi ve "kıyas" yolunu
açık tutmasıyla "Türklerin imamı" sayıldı ve Türklerin genelde bu
inanç yorumunun içinde toplanmalarını sağladı.
İslâm, Orta Asya Türk toplumları içinde önce Oğuzlar arasında
"gâzi"ler ve din hocaları (murabit) tarafından yayıldı. Özellikle
751'deki Talas Savaşından sonra, Çin'in yayılmacılığına karşı Türkleri
birleştiren, onlara yüksek bir moral gücü sağlayan bir din olarak
Türklerin ana dini İslâm oldu. Budizmin kültür merkezlerinden biri
olan Kaşgar'da kurulan Hakanî Türk Devleti (Karahanlılar) (926-1220),
Batı Türkistan'ın tamamı ile Doğu Türkistan'ın batı kısmının tamamen
müslüman olmasını sağladı.
Müslümanlığın bu şekilde Orta Asya'ya yerleşmesinden sonra, ezici ve
acımasız Kara-Hıtay ve Moğol saldırıları ile yüksek Uygur medeniyeti
bile İslâm karşısında tutunamadı ve İslâmın manevi gücü karşısında
yavaş yavaş müslüman oldular.
İslâmın Türk toplumları arasında yayılması bir yandan bazı grupları
bir mescit etrafında toprağa yerleşmeye teşvik ederken, bir yandan da
güçlü İran ve Bizans imparatorlukları dolayısıyla Batıya akınlarında
hep Hazar Denizinin kuzeyini kullanan Türklere, Hazar'ın güneyi yolunu
da açıyordu. Hazar'ın kuzeyinden gidip Karadeniz'in kuzeyindeki ve
Doğu Avrupa'daki uçsuz bucaksız alanlarda eriyen Türk grupları yerine,
güneyden gelen Türkler bir torba gibi ağzını açmış bekleyen Anadolu'ya
doluyorlardı.
Orta Asya'da, İslâmdan önceki kültürlerin temelleri üzerine yeni bir
Müslüman-Türk hayat felsefesi kuruldu. Çünkü, İslâmdan önce Orta Asya
Türk toplumları arasında birkaç yüzyıllık bir gelişim tarihine sahip
Mani ve Buda dinleri etrafında gelişen bir Türk kültürü vardı.
Özellikle edebiyat ve sanat alanında olan bu gelişme, aslında halkı,
İslâmı kabule hazır hale getirmişti. Öyle ki, Orta Asya Budizmi birçok
yönlerden çabucak İslâma dönüşmüştür. Budist "toyın"larına çok benzer
bir "sûfi" grubu ortaya çıkmış, Budist "vihara"ları müslüman "ribat"larına
dönüşmüş, tapınaklardaki ince kuleler İslâm tapınaklarında minare
olmuş, birçok süsleme unsurları Budizmden İslâma aynen geçmiş ve hattâ
Uygur yazısı, Arapça harflerle yazılan "Kûfî" yazıyı geliştirmiştir.
Budizm, Maniheizm, Taoculuk ve başka dinlerle yoğrulmuş Orta Asya Türk
kültüründen İslâm kültürüne geçişi gösteren birçok eser vardır. 9.
Yüzyılda Sirderya kıyılarında gelişen Dede Korkut hikâyelerinin birçok
yerinde İslâm ile eski inançların çarpıştığı görülür. Bilhassa Tepegöz
hikâyesi, Budizmde de sık sık işlenen bir konu idi. Kaşgarlı Mahmud'un
"Divân-ı Lûgati't-Türk"ünde ve Yusuf Has Hâcib'in "Kutadgu Bilig"inde
Budist ve eski Türk dinine ait motifler sık sık geçmektedir. Uygur
dinî-edebî metinlerinden ilham alan bu eserlerdeki kozmoloji de
tamamen Türk-Budist tasavvurlara dayanmaktadır.
Bu geçiş döneminin ve kültür değişiminin en iyi örneklerinden bir
başkası da, Türk sufilerinin mürşidi Ahmet Yesevî'dir. Arslan Baba'nın
yetiştirdiği ve Türkleri İslâma çağıran bu büyük sufinin
"hikmet"lerinin üslubu, başının tıraşlı olması Budizmi
hatırlatmaktadır. Taoculuğun iksiri burada da var; davul ile sema
âyinleri ve kam törenlerinini etkisi hâlâ devam etmekte gibidir. Ama
bunlar sadece şekildir. Özde ise tam bir müslüman olan yeni bir Orta
Asya Türk kültürü doğmaktadır.
Buhara, sünnî-Hanefi ulemânın merkezi olmaktadır. Orta Asya'nın
çeşitli kentlerinde açılan medreseler, hiç beklenmedik yerlerde
insanların karşısına çıkan ribatlar Orta Asya'da yeni yetişen gençlere
ve henüz İslâmı bilmeyenlere İslâmı öğretmeye başlıyorlar. Artık yoğun
bir örgün eğitim çalışmasına doğru sağlam adımlar atılmaktadır.
2.1.2. İslâma geçiş ve giriş dönemi eserleri
Türklerin, çok dinli Orta Asya kültür hayatından İslâma geçiş
döneminde ortaya çıkmış üç eser üzerinde durulacaktır: Kutadgu Bilig,
Atabetü'l-Hakâyık ve Dîvân-ı Lûgati't-Türk. Bu arada, daha sonra
yazıya geçirilmiş olmakla beraber, 9. Yüzyılda oluşmuş olan Dede
Korkut Kitabı üzerinde de durulacaktır.
2.1.2.1. Kutadgu Bilig
Kutadgu Bilig, 1069-1070 yıllarında Balasagunlu Yûsuf Hâs Hâcib
tarafından, aşağı yukarı 18 ayda yazılmış ve Karahanlı hükümdarı
Tabgaç Buğra Karahan'a sunulmuştur. Eser, hükümdar tarafından çok
beğenildiği için, yazarına sarayda "hâciblik" görevi verilmiştir.
Eser, Uygur harfleriyle, Türkçe ve şiir halinde yazılmıştır. Eserde
Budizm inançlarıyla yoğrulmuş bir Türk kültürünün, Orta Asya Türk
ahlâk ve geleneklerinini genel özelliklerinin ve Türklerin yeni
girmeye başladıkları İslâm kültür ve inanç sisteminin etkisi vardır.
Kutadgu Bilig'de adaleti, aklı, devleti ve kanaati temsil eden
(sırasıyla Kün-Togdı, Ay-Toldı, Öğüdülmüş ve Oğdurmuş) kişiler
arasında konuşmalar olmakta; Vezir Ay_toldı, daha sonra da oğlu
Öğüdülmüş, hükümdara yönetim konusunda öğütler vermektedir. Bu,
tarihimizde daha snra da bazı örneklerine rastlayacağımız bir "siyasetnâme"
örneğidir.
Burada, Kutadgu Bilig'de eğitim-öğretim, akıl ve bilgi, dil ve konuşma
konularının nasıl ele alındığı konusunda kısa bir tahlil yapılmaya
çalışılacaktır.
Eserde, eğitimin kalıtsal temellerine tam olarak inanılmaktadır. Yere
ekilen tohumun kendi aslına uygun olarak bittiği gibi, oğulun tabiatı
da babasına çeker.
Doğuştan iyi olandan dâima iyilik gelir, doğuştan kötü olanın ıslâhına
ise çare yoktur. Anne karnında teşekkül eden tabiat ve terbiye, insanı
ancak kara toprak altında terk eder, Akıl çalışmakla elde edilmez;
Tanrı onu insanın hamuruna atar. Bilgi için insanda bulunması gereken
sermaye akıl ve gönüldür ki onu, Tanrı ihsan eder. Her şeyi sonradan
elde edebilen insan, aklı elde edemez; akıl, Tanrının bir lütfu olarak
insanla beraber doğar.
Ancak buna rağmen insan doğuştan âlim olarak doğmaz, sonradan öğrenir.
Bunu açık şekilde dilde görmekteyiz: Dil, doğuştan konuşmaz, zamanla
konuşmaya başlar. Akıl, doğuştan getirilmekle beraber küçük çocuk onu
hemen kullanmaya başlayamaz, "yaşı gelmedikçe kalem yürümez". İnsan
bilgisiz olarak doğar ve yaşadıkça öğrenir; hem de bütün faziletleri
ve hareketleri...
Çocukların iyi veya kötü olmalarına anne-babaları neden olur; çocuğun
terbiyesinden özellikle baba sorumludur. Çocuğu çok sıkı terbiye
etmelidir, ancak bunun da usulleri vardır: eğitime erken başlamalı,
bilgiyi küçükken öğrenmelidir; küçük yaşta öğretilen bilgi hayat boyu
unutulmaz. Bu arada çocuklar başı boş bırakılmamalı, naz içinde
yetiştirilmemeli, gerekirse dayak atılmalıdır.
İki tür insan vardır: öğreten ve öğrenen; bunların dışındakiler
hayvandır. Metod olarak da Sokratvari bir soru-cevap yöntemi
önerilmekte ve eserde de en iyi örneklerinden biri verilmektedir.
Sormak erkektir, cevap vermek dişi; dişi, ancak erkek sayesinde
doğurur, iyi fikirler de ancak iyi sorulara cevap olarak çıkar.
Kutadgu Bilig'te bilginin işe yarar olması çok önemlidir, bilgi insanı
işe yarar kılmalı, işleri yoluna koymalı, doğru yolda yürütmelidir.
Çünkü insanı hayvandan ayıran aklı, bilgisi ve bunları
kullanabilmesidir.
Tanrı, insanı seçerek yaratmıştır; erdem, akıl, bilgi ve anlayış
vermiştir. İnsanın değeri, bilgiden ve akıldan gelir; "anlayışlı olan
anlar, bilgili olan bilir." Bilgisizlik körlüktür, hastalıktır; bunun
tedavisi de şüphesiz eğitim yolu ile bilgi kazanmadır. "Bütün
iyilikler bilginin faydasıdır; bilgi ile göğe dahi yol bulunur".
Anlayışla elde tutulan dünya, bilgi ile idare edilir, İnsan her şeye
bilgi ile nüfuz eder. "İnsan bilgi ile büyür, akıl ile yükselir".
Bilgi, aklın sarayıdır ve akla hürmet bilgiden gelir. Akıl, insan için
kâfi bir eştir. Eğer insan öfkelenir, hiddetlenirse; akılsızca,
bilgisizce hareket eder, Bu nedenle yavaş, yumuşak hareket etmelidir.
Esasen akıl gençtir ama hareketi ihtiyardır. Akıl, hem dilin hem de
insan hareketlerinin kösteğidir.
Kutadgu Bilig'de eğitim açısından en yoğun işlenen konulardan bir
başkası da dil ve sözdür. Bilerek söylenilen söz, bilgidir, Bilgi, dil
ile meydana çıkar ve çevreyi aydınlatır, İnsanın dilini ayarlayan
bilgi onun anlayış ve bilgisine tercüman olan da dildir. Söz, akıl ile
söylenmeli, bilgi ile süslenmelidir. Alimlerin sözleri bilgisizler
için gözdür. İnsanlar doğarlar, yaşarlar ve ölürler; ondan geriye
miras olarak söz kalır. Dil ve söz bir insan için çok değerlidir.
"Aklın süsü dil, dilin süsü söz;
İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür" (Türkçe Atasözü)
Dilin faydası çok olduğu gibi, zararı da çoktur. İnsan söz ile
yükselmekte, ancak gene sözle düşmektedir. Dil, insanı değerlendirir
de, değerden de düşürür. Yusuf Has Hacib, "söylemediğin söz, sana
kuldur; eğer söylersen sen ona kul olursun", demektedir. Sözün yeri
sırdır; söz ondu, fakat biri söylenmeli, dokuzu söylenmemelidir.
Bilgili diline hakim olmalı, bilgisiz ise hiç konuşmamalıdır, Çünkü
dil her gün başı tehdit etmektedir, Gereksiz söz yanan ateş gibidir,
çevresine hayat verir.
Yazı, sözün zaptedicisidir, o zamanki toplumlarda gerek dinlerin
bozulmadan yayılmasında gerek devlet yönetiminde yazıya büyük bir
kutsiyet atfedilmektedir. Ülkeler kılıç ile fethedilir ve elde
tutulur, ama ülkeyi ve halkı kılıç idare etmez, kalem idare eder.
Burada incelenen birkaç konuda da görüldüğü gibi, Kutadgu Bilig
döneminde Orta Asya Türk toplumları eğitim-öğretim açsından gayet
yüksek bir düzeye çıkmışlar; işledikleri konuları gayet felsefî ve
erdemli bir tarzda işleyebiliyorlardı.
2.1.2.2. Atabetü'l-Hakayık
Kutadgu Bilig'e göre çok daha kısa, basit ve hattâ bir dereceye kadar
kaba, cansız bir başka Türk eseri, Edip Ahmed'in Atabetü'l-Hakayık
adlı eseridir. Kimliği hakkında fazla bilgi bulunamayan Edip Ahmed'in
Yüknek'li Mahmud'un oğlu olduğu, ama olduğu ve manzum olarak Türkçe
vaaz ve öğütler verdiği bilinmektedir. Eser, Kutadgu Bilig'den çok
daha İslâmidir; önce Allaha, Peygambere ve dört halifeye övgü ile
başlaması, onun İslâm geleneğine daha çok girdiğini gösterir.
"Gerçeklerin Eşiği" anlamındaki bu eser gene tarihi kişiliği fazla
bilinmeyen Muhammed Dad İspehsalar Bey'e takdim edilmiştir. Fazla
orijinalitesi olmayan, o devirdeki inanç ve kültür ortamına uygun
bilgileri manzum olarak söyleyen, bunları âyet ve hadislerle
destekleyen bir kitaptır. Ancak eserin daha sonra çeşitli yerlerde ve
çeşitli zamanlarda çoğaltılması ve düzenlenmesi, eğitim alanında
önemli bir ihtiyacı karşıladığını göstermektedir.
Atabetü'l-Hakayık, halka verilen öğütlerdir. Ancak buna rağmen
içindeki Arapca ve Farsça kelimelerin bir hayli arttığı görülmektedir.
Cömertliği, tevazuyu, keremi övmesi; kibir ve harisliği yermesi o
zamanki kültür ortamında bir gelenek olmuştu. Bu eser, eğitim
tarihimiz bakımından şu noktalarda ilginçtir. Emir övülürken "O akıl,
anlayış, şu'ur ve zekâ mekanı, bilgi ocağı ve fazilet kaynağıdır"
denmesi, o zaman beğenilen, takdir edilen ideal bir şahsiyet tipinden
neler anlaşılması gerektiğini çok iyi göstermektedir. Aynı Kutadgu
Bilig'de olduğu gibi, burada da bilgi ve dil konuları üzerinde en
başta ve hassasiyetle durulmaktadır. Edip Ahmed'e göre de bilginin
faydası veya bilgisizliğin zararı açıkça görülmektedir. Bilgi,
mutluluk yoludur. Kemik için ilik ne ise, insan için de bilgi odur.
Bilgisiz insan hiç bir şeydir, bir ölüdür. Bilgisize doğru söz ve öğüt
tatsız, faydasız gelir. Yaradan Tanrı ancak bilgili olmakla bilinir;
insanın kendisi de bilgi ile yükselir. Bilginin temeli olan akıl,
insanın gerçek ziynetidir.
Atabetü'l-Hakayık'ta üzerinde durulan bir başka konu da, insanın
diline sahip olmasıdır. Edeblerin başı, dili gözetmektir. Düşünerek
konuşmalıdır, yoksa dil ve söz insanın başına bela olur. İnsana ne
gelirse dili yüzünden gelir. Zaten Hz. Muhammed de "İnsanı ateşe atan
dilidir" diyordu. Edip Ahmed de ok yarasının bir gün kapanabileceğini
ama dil yarasının kapanamayacağına işaret ediyordu. O halde yalan
söylememek, gevezelik etmemek ve doğru söylemek gerekir; çünkü doğru
söz şifadır. İnsanın diline hakim olması, doğru ve güzel söz
söyleyebilmesi için de, sadece maddî hayatı sürdürebilmek için gerekli
bazı bilgilerin değil, son derece soyut bilgilerin de yaygın eğitim
vasıtasıyla verilmesi gerekiyordu. Ancak manevî kültür gililerinin bu
kadar çoğalması yaygın eğitimin gücünü zorluyor; örgün eğitimi zorunlu
kılıyordu.
2.1.2.3. Dîvanü Lûgati't-Türk
Orta Asya Türk toplumları arasında aşağı yukarı 5. yüzyıldan itibaren
yoğun bir din propagandası ve çatışması başlamış; üstünlük kazanan
dinler kendi kültürlerini de yaymaya başlamışlardı. Orta Asyadaki din
çatışmaları aşağı yukarı l0. yüzyılda belirgin bir sonuca ulaşmış ve
Karahanlı Devleti dolayısıyla da oldukça istikrarlı bir toplum ve
devlet içinde Türklerin esas dini haline gelmeye başlamıştır.
Türkistan'daki halkların büyük bir çoğunluğu Müslüman olunca din
çatışmasının yerini dil ve kültür çatışması almıştır. Gerçi bu çatışma
Arap ordularının Orta Asya topraklarına girmesiyle başlamış, Kuteybe
İbn Müslim 712-716 arasında Harezm bilim ve edebiyatına ait bütün
eserleri ve bu yazıyı yazmayı bilenleri yok etmişti, ama gene de
Türkçe, daha 5. yüzyıldan itibaren birçok yönlerden işlenmiş bir dil
idi. Daha sonra ise Soğdakça, Farsça ve Arapçaya karşı güçlü bir
şekilde direniyor; kaybolmuyor. Hatta Karahanlılar döneminde Soğdak
dili tamamen yok ediliyor, Farsça alabildiğine etki altına alınıyor.
Ama Arapça'nın hem ayrı bir dil yapısında olması, hem de Kuran-ı
Kerim'in, Peygamberin bile değil, doğrudan Allahın sözü olması,
Müslümanlarda Arapça diline ve yazısına karşı, diğer dinlerde
olduğundan daha fazla bir bağlılık ve dokunulmazlık yaratıyor. Ancak
şu da var ki, Türkler 6. yüzyıldan itibaren Arapların arasına sızmaya
başlıyordu. 9. yüzyılda Türk askerlerinin Arap ülkelerindeki namları o
kadar yayılıyor ki, Halife Türklerden meydana gelen bir ordu kuruyor.
10. yüzyıl başlarında Türkler halife veya daha doğrusu İslâm
ordularının komutanlığını ele alıyorlar. 11. yüzyıldan itibaren de
İran, Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu'da yüzyıllarca sürecek
Türk hakimiyeti başlıyor.
Kâşgarlı Mahmud'un Divanü Lûgati't-Türk adlı eseri, işe böyle bir
gelişme ve patlamanın eseridir.
Kendisine "Kâşgarlı" diyen Mahmût, aslen Isıkgöl civarındaki
Barsganlıdır. Kendisi Türklerin "en uz dillisi, en açık anlatanı
akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi kargı kullananı" idi.
Buhara'da, Nişabur'da ve Bağdad'da öğrenim gördüğü tahmin ediliyor.
Eserini Kaşgar'da mı, yoksa Bağdad veya Şam'da mı yazdığı şüphelidir;
ancak eser 1072-1074 yıllarında yazılmış ve Bağdad'ta Abbasi Halifesi
Ebu'l-Kasım Abdullah'a takdim edilmiştir.
Bu eser, birkaç yönden önemlidir: Önce yüce bir amaç uğrunda güçlü bir
direnişi simgeliyorsa da, genel gelişime bakıldığında, Kutadgu
Bilig'in Türkçe adlı, Türkçe bir kitap olduğu; Atabetü'l-Hakayık'ın
Arapça adlı, Türkçe bir kitap olduğu, Divan-ı Lûgati't-Türk'ün ise
Arapça adlı Arap harfleriyle yazılmış bir kitap olduğu görülür. Bu,
Türk kültüründeki o zamanki değişimin kalın ana hattını vermektedir.
Ancak buna rağmen Kâşgarlı Mahmud'un Dîvan'ı Türkler ve Türkçe için
birçok yönlerden çok önemli ve diğer eserlerden çok çok değerlidir.
Divan, Türkçe'nin en eski ve birleştirici kaynağıdır. Artık o çağlarda
çeşitli Türk toplulukları kendi boy adlarının peşine düşmeyi
bırakmışlar; boylar üstü genel bir Türk topluluğu, kültürü ve bilinci
oluşmaya başlamıştı. Kaşgarlı Mahmud da "bütün" Türk illerini,
obalarını ve bozkırlarını dolaşarak Türk diline ve kültürüne ait
verileri toplamış; hadis araştırmaları dolayısıyla Arabistan'da bir
hayli ilerlemiş olan kültür temelli sözlük bilim geleneğine uygun
olarak bunları bir Divan içinde işlemişti.
Orta Asya Türk dil ve kültür hayatının en güçlü ve güvenilir kaynağı
olan bu eser, Orta Asya Türk kültüründeki gelişmeyi, kültürel hayatın
hemen bütün yönlerini dikkatli bir gözlem ve derin bir bilgi sonucu
olarak ortaya koyuyordu. Yabancı dil ve kültürlere karşı Türk dil ve
kültürünü savunurken, Türkçenin bir millet, devlet ve kültür dili
olarak ne kadar yetkin düzeyde olduğunu da ispat ediyordu.
Kendisi köklü bir filolog, etnolog, folklorcu ve sözlükçü olan
Kâşgarlı Mahmut, diğerlerinin yaptığı gibi daha önce yazılan
kaynaklardan derlemeler yapmada; Türk halkının o zamanki sözlü kültür
eserlerine dayandı. Güçlü bir din, kültür ve edebiyat dili olan
Arapçaya karşı yazılımış olan bu eser, kendisinden 426 yıl sonra
yazılmış olan Ali Şîr Nevaî'nin Muhakemetü'l-Lûgateyn'inin Türkçe ile
Farsça'yı karşılaştırdığı gibi, Arapça ve Türkçe yi de
karşılatırmaktadır.
Kâşgarlı Mahmut, sahih olmayan hadisler de kullanarak Türk adının
Tanrı tarafından verildiği, onların güçlü kılındığı ve uzun sürecek
bir egemenlikleri olduğunu; bu nedenle Türk dilini öğrenmenin bir din
borcu, manevî bir kültür borcu olduğu ve aynı zamanda akıllı olmanın
da bunu gerektirdiğini söyleyerek Araplara Türkçe öğretmeyi
amaçlamaktadır. Bizim eğitim tarihimiz açısından meselenin esas can
alıcı noktası buradadır. Divanü Lûgati't-Türk, Türkçede yazılmış ilk
kitaplardan biridir., Divan, bilinmeyen kelimelere bakılmak için
yazılmış bir sözlük değil, bir öğretim sözlüğüdür. Bu sözlükte, dil
öğretmek için izlediği belli başlı metodlar da şunlar olmuştur:
Kaşgarlı, Türk dilinin öğretiminde kullanılacak temel araçları
hazırlamıştır: Önce -bugün elimize geçmeyen "Kitâbü Cevahirü'n-Nahv"
adlı sentaks temelli bir Türkçe gramer yazmıştı; daha sonra kelimeleri
bir araya getirip Divan'ı düzenlemiş; pek çok örneğin yanı sıra
fonetik ve morfoloji konularını da bu eser içinde işlemişti.
Kelimeleri ve kuralları açıklarken günlük Türkçe'de kullanılan en
güzel cümle, deyim, atasözü ve manzum parçaları örnek olarak
vermiştir. Bu örnekler, bugün bile Türk kültürünün en değerli
parçaları sayılmaktadır.
Eserin didaktik ve kullanışlı olmasını sağlamak amacıyla Türkçede
artık kullanılmayan ve az kullanılan kelime ve deyimler ayıklanmış,
çok canlı ve pratik bir "sözlükten öğretme" kitabı yazmıştır.
Kelimelerin Arapça gramer kurallarına göre kümelendirilmesi,
okuyuculara Arapça yardımıyla daha kolay öğretmeyi amaçlamaktan dolayı
olabilir. Çünkü günümüzde de yabancı dil kitaplarında, öğreneceklerin
ana dillerine göre bazı farklılıklar yapılabiliyor.
Kurallar ve örnekler arasındaki dengeyi çok iyi kurmuş ve genelde
örneklerden kurala giderek, öğretimde daha kolay olanın yolunu
tutmuştur.
Kâşgarlı Mahmud, dünya dilbilimcilerinin Türkçe için 20. yüzyıl
başlarında fark etmeye başladıkları ve bugün iyice sistemleştirdikleri
dil yapısını 900 yıl önceden keşf edip belgelemiş bir dil dâhisi;
yürekli, bilgili bir Türkçe öğretmeni olmuştur.
Türkçeyi Araplara ve başka milletlerden olanlara öğretme için
Kaşgarlının Divan'ından başka eserler de yazılmıştır. Meselâ, bunlar
arasından üç tanesini saymak yeterli olacaktır kanaatindeyim.
1) 13. Yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin
edilen "İbnü-Mühennâ Lûgatı", Cemalüddin İbnü Mühenna adlı bir arap
filolog tarafından yazılmıştır. Eser Kaşgarlı Mahmut tekniği ile
yazılmış ve genelde Doğu Uygur ve Kaşgar Türkçesinin lûgatıdır.
2) 712 hicride Kahire'de Ebu Hayyan tarafından yazılan "El İdrak li
lisani'1-Etrak" adlı eser de sözlük esası üzerinden Araplara Türkçe
öğretmek isteyen bir eserdir.
3) Mısır ve Suriye'deki Türk kölemen devletleri zamanında Araplar
arasında güçlü bir Türkçe öğrenme ve konuşma cereyanı başlamış, Arapça
ve Farsçadan birçok kitaplar Türkçeye çevrilmişti. Bu dönem Türkçesi
Kıpçakça idi. Osmanlıların Mısır ve Suriye'de egemenliğin den sonra
buralarda Batı Türkçesi görülmeye başlanmıştır. Hicri 1000 yıllar
civarında Mısır'da bir kadı'nın oğluna Türkçe öğretmek için "Eş-Şüzurü'z-Zehebiyye
Ve'l-Kıtai'l-Ahmediye Fi'l-Lûgati't-Türkiyye" adlı bir Türkçe öğretme
kitabı yazılmıştır.
2.1.2.4. Dede Korkut Kitabı
Dede Korkut destanı veya hikâyeleri Orta Asya'da şekillenmeye
başlamış; Türklerin Müslüman olmalarından ve Anadolu'ya gelmelerinden
sonra din ve çevre motiflerine göre bazı değişikliklere uğramıştır.
Dede Korkut'un hikâyeleri, parça parça ve değişik versiyonlarda
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşamaktadır. Bugün Türkiye'de en
yaygın olarak bilinen ve en geniş Dede Korkut hikâyeleri, 15-16,
yüzyıllarda meçhul biri tarafından kağıda geçirilmiştir. "Kitab-ı Dede
Korkut" adlı bu eser, Azerbaycan ve doğu Anadolu'daki Oğuz Türklerinin
arasında yaşayan Dede Korkut hikâyelerini kaydetmiştir.
Dede Korkut Simgesi, hikâyelerin değişmeyen motifidir. Oğuz boylarının
başı derde girdiğinde veya sevinçli bir durumu olduğunda "Oğuz
bilicisi" Dede Korkut'a danışır; o ne derse o yapılırdı. Çocuklara ad
konulacağı zaman Dede Korkut çağrılırdı.
Eğitim bilimi ve eğitim tarihimiz açısından bu hikâyeleri
incelediğimizde, şu karakteristikleri tespit etmek mümkündür:
İnsanların ve canlıların doğuştan getirdikleri, onların daha sonra ne
olacaklarını belirler. Belli bir şekilde kalıplanmış olan kişileri de
daha sonra değiştirmek çok zordur.
"Kara eşek başına gem vursan katır olmaz,
Hizmetçiye elbise giydirsen hanım olmaz. "
Bu nedenle eğitime ve insanları şekillendirmeye küçük yaşta, aile
içinde başlamalıdır. Dede Korkut hikâyelerinde, örgün eğitimin henüz
olmadığı dönemlerde Türk gençlerinin boy gelenekleri içinde ve
büyükleri taklit yoluyla nasıl şekillendiğinin mükemmel örnekleri
verilmektedir.
"Kız anadan görmeyince öğüt almaz,
Oğul babadan görmeyince sofra çekmez.
Oğul; babanın yerine yetişemedin. "
Oğlan doğduğunda kurban kesilir. Deli Dumrulun babası ona "Doğduğunda
dokuz erkek deve kestiğim aslan oğul" diye hitap etmektedir. Aynı
geleneğin Dirse Han oğlu Boğaç'ın doğumundan önce de uygulandığını
görüyoruz.
Oğlanın dadılara verilerek baktırıldığı gene Boğaç hikâyesinde yer
alan bir motiftir.
"Her kemikli gelişir, kaburgalı büyür". Çocuklar oyun oyun oynayarak
büyürler. Oğuz töresinde çocuklar belli bir şekilde yetenlerini
gösterinceye kadar ona ad konulmaz. Herhangi bir vesile ile oğlan bir
yetenek, bir yiğitlik gösterdiğinde de Dede Korkut gelerek çocuğa bir
isim kor. Bu isim koyma olay ve törenlerine Dede Korkut Kitabı'nın
çeşitli yerlerinde rastlamaktayız.
Dirse Han'ın oğlu 15 yaşına geldiği halde bir adı yoktu. Bayındır
Han'ın da "sert taşa boynuz vursa un gibi öğüten, erkek develerle
güreşen" bir boğası vardı. Altı kişinin sağından ve solundan
zincirlerle zaptedebildiği boğayı bir gün, çocukların aşık oynadığı
bir meydana bırakırlar. Bütün çocuklar kaçar, Dirse Han'ın oğlancağı
kaçmaz. Yumruğunu boğanın alnına dayar, bir ileri bir geri defalarca
gider gelirler ve her ikisi de alabildiğine yorulurlar. Bunun üzerine
oğlan boğanın alnından yumruğunu çeker; boğa o hızla gider düşer ve
oğlan bıçakla boğayı keser.
"Oğuz beyleri gelip oğlanın başına toplandılar, "aferin" dediler.
Dedem Korkut gelsin, bu oğlana ad koysun, beraberine alıp babasına
varsın, babasından oğlana beylik istesin, taht alı versin dediler.
Çağırdılar, Dedem Korkut gelir oldu. 0ğlanı alıp babasına vardı. Dede
Korkut oğlanın babasına söylemiş, görelim hânım ne söylemiş. Der:
Hey Dirse Han beylik ver bu oğlana, Taht ver, edemlidir.
Boynu uzun büyük cins at ver bu oğlana, Biner olsun, hünerlidir.
Ağıllardan on bin koyun ver bu oğlana, Etlik olsun, hünerlidir.
Develerden kızıl deve ver bu oğlana, Yük taşıyıcı olsun, hünerlidir.
Altın başlı otağ ver bu oğlana, Gölge olsun, erdemlidir.
Omuzu kuşlu cübbe elbise ver bu oğlana, Giyer olsun, hünerlidir.
Bayındır Hanın ak meydanında bu oğlan cenk etmiştir, bir boğa
öldürmüştür senin oğlun. Adı "Boğaç" olsun; adını ben verdim, yaşını
Allah versin" dedi. Dirse Han oğlana beylik verdi, taht verdi."
Bay püre hikâyesinde de gene bir ad koyma sahnesine rastlıyoruz.
"Bay Pürenin oğlu beş yaşına girdi, beş yaşından on yaşına girdi, on
yaşından on beş yaşına girdi. Dönüp baksa çalımlı, kartal hünerli bir
güzel, iyi yiğit oldu.
O zamanda bir oğlan baş kesmese kan dökmese ad koymazlardı."
Bir gün Pay Pürenin oğlu ava çıkar ve bir ara babasının tavlasında
tavlacı başı tarafından misafir edilir. O sırada kara Derbent ağzında
konmuş olan bezirganları Evnük kalesi kâfirleri basar, yağmalarlar. Bu
baskından kurtulan bir bezirgan, Oğuz hududunda bulduğu, Oğuzun bu
güzel yiğidinden yardım ister. O zaman şarap içen oğlan, altın kadehi
yere çalar, giyinir, koç atına biner ve yiğitleriyle beraber,
yağmaladıkları akçeleri bölüşen kâfirlere baskın yapar. Baş kaldıran
kâfirleri öldürür, gâzâ eyler, bezirganların malını kurtarır. Meğer
bunlar kâfir ülkesinden Oğuzeline mal getiriyorlardı ve Pay Fürenin "Bamsı"
lakaplı oğluna da üç hediye getiriyorlardı. Hediyeleri Hana sunmak
isterken, onun yanında kendilerini kurtaran yiğidi görüp ona hürmek
etmişler, babasına da durumu açıklayınca
"Bay Püre Bey der: Bre, benim oğlum baş mı kesti, kan mı döktü?
Evet baş kesti, kan döktü, adam devirdi dediler.
Bre, bu oğlana ad koyacak kadar var mıdır dedi.
Evet sultanım fazladır, dediler.
Pay Püre Bey kudretli Oğuz beylerini çağırdı misafir etti. Dedem
Korkut geldi, oğlana ad koydu. Der: "Ünümü anla, sözümü dinle Pay Püre
Bey
Allah Taala sana bir oğul vermiş, tutu versin
Ak sancak kaldırınca Müslümanlar arkası olsun
Karşı yaan kara karlı dağlardan aşar olsa
Allah Taala senin oğluna aşıt versin
Kanlı kanlı sulardan geçer olsa geçit versin
Kalabalık kâfire girince, Allah Taala senin oğluna fırsat versin
Sen, oğlunu "Bamsam" diye okşarsın
Bunun adı boz aygırlı "Bamsı Beyrek" olsun
Adını ben verdim yaşını, Allah versin"
dedi. Kudretli Oğuz beyleri el kaldırdılar, dua kıldılar, bu ad bu
yiğide kutlu olsun dediler."
Ad koymanın veya almanın, Oğuz geleneklerinde nasıl önemli bir yeri
olduğunu, Kazan Bey Oğlu Uruz hikâyesinde de görmekteyiz, Bu hikâyenin
başlarında Kazan Bey oğluna şöyle hitap etmektedir:
"Beri gel tayım oğul
Sağıma doğru baktığımda kardeşim Kara Göneyi gördüm.
Baş kesmiştir, kan dökmüştür, ganimet almıştır.
Soluma doğru baktığımda dayım Aruzu gördüm
Baş kesmitir, kan dökmüştür, ganimet almıştır.
Karşıma doğru baktığımda seni gördüm.
On altı yaşına geldin
Bir gün ola düşeyim öleyim sen kalasın
Yay çekmedin, ok atmadın, baş kesmedin, kan dökmedin.
Kanlı Oğuz içinde ganimet almadın."
Kazan Bey, eğer kan döküp baş kesip ad almazsa, kendisinin ölümünden
sonra da tacı tahtı oğlana vermeyeceği söylemektedir.
Ad koymanın Oğuz toplumlarında âdeta oğlanın yetişkin olmasının,
topluma katılmasının, kabul edilmesinin bir simgesi olduğunu
görüyoruz. Çocuğun gerçek adi konuluncaya kadar ailesi onu belli bir
isimle çağırmaktadır, ama bu geçici bir isimdir. Gerçek isim, çocuk
kendini ispatladıktan sonra büyük törenlerle verilmektedir.
Oğlanları babalar yetiştiriyordu, onlara hüner öğretiyorlardı. Genelde
eli kılıç tutacak, ok atacak yaşa geldiklerinde kâfir hudut boylarına
götürüyorlar, kılıç çalıp baş kesmeyi öğretiyorlar; yedi günlük azık
ile ava çıkarıyorlar, av yerlerini, ok attıkları yerleri
gösteriyorlardı. Burada gene Kazan Bey oğlu Uruz hikâyesine dönersek;
Kazan, düşmanları oğluna göstererek "Azgın dinli düşman kâfirdir oğul"
demektedir. Hikâye şöyle devam ediyor,
"Oğlan der: "Düşman diye neye derler?
Kazan der: Oğul onun için düşman derler ki biz onlara yetişsek
öldürürüz, onlar bize yetişse öldürür dedi.
Uruz der: Baba içinde bey yiğitleri öldürseler kan sorarlar mı,
davalarlar mı?
Kazan der: Oğul bin kâfir ödürsen kimse senden kan davalaşmaz, amma
azgın dinli kâfirdir, güzel yerde rast geldi, fakat bana sen kötü
yerde ayak bağı oldun, oğul dedi."
Bundan sonra oğlan kâfir ile karşılaşmaya hazır olduğunu söylemekte,
ancak babası gene de oğlunu sakınmakta
"Kılıç çalıp baş kestiğimi gör de öğren
Kara başına düşünce lazım olur"
demektedir. Oğlan savaşa hazır olduğunu yinelemesine rağmen Kazan Han
hâlâ
"Göğsü güzel koca dağlar başına çık
Benim savaştığımı, benim döğüştügümü
Benim çekiştiğimi, benim kılıçlaştığımı gör de öğren ve hem bizim için
pusuya yat oğul"
diye âdeta emretmektedir. "O zamanda oğul baba sözünü iki eylemezdi,
iki eylese o oğlanı kabul eylemezlerdi." O günkü savaşta Uruz,
babasının ve diğer yiğitlerin düşmanla nasıl savaştıklarını seyreder,
"baka baka aşka gelir", savaşa katılır; ancak Uruz'un atı oklanır,
çevresindeki kırk yiğidi şehid ve Uruz da esir edilir. Böylece baba
nasihatının ne kadar anlamlı ve değerli olduğu anlaşılır.
Çocukların yetişmesinde esas olan yetenek ve hüner kazanmaktır.
Oğlanlardan beklenen yetenekler ata binmek, dağ aşıp kan terletinceye
kadar koşturmak, kara çelik öz kılıçla baı kesmek, demir giysiler
giyip bunlarla savaşabilmek, mızrak kullanmak, ok atmaktır. Yiğitlerin
okluğunda 90 ok bulunurdu ve bunları mahir olarak atmaları istenirdi.
Oğuz Beyleri hanın sohbetindeki yerlerini kılıçları ve emeği ile
alıyorlardı; baş kesmeleri, kan dökmeleri, aç doyurmaları, çıplak
giydirmeleri ile kazanıyorlardı. Baş kesip kan dökmek en çok aranan
hünerlerdendi. Bu nedenle Oğuz delikanlıları çevredeki kâfir
ülkelerini yağmalar, ganimet almaya çalışırlardı. İyilik, cesaret,
alplik, deli yiğitlik gençlerin kazanmayı amaçladıkları hünerler idi.
Kan Turalı, babasını kız istemeye gönderip babası döndüğünde kızı
almak için hüner istediklerini bildirir. Kan Turalı "kanlı kâfir eline
akın edeyim, baş keseyim, kan dökeyim, kâfire kan kusturayım, kul
hizmetçi getireyim" dediğinde, babası "Hay canım oğul hüner dediğin o
değil" diyerek üç canavarın başını kesmesi gerektiğini belirtmekte;
Kan Turalı da kızı alabilmek için bir boğayı, bir aslanı ve deveyi
yenmektedir.
Oğuz beyleri ve beylerin çocukları yanlarında kırk yiğit ie
dolaşırlar, otururlar, ava ve savaşa giderlerdi. Bunlar, eğitimde her
zaman oluşuveren gençlik gruplarını (veya çeteleri) oluşturuyorlardı.
Bunların toplum geleneklerine, toplumun yaşlılarına ve kadınlarına çok
saygılı ve Oğuz beylerinin kontrolünde çalışan gruplar olduğu
görülmektedir. Bu gruplar ak çadırlarını Oğuz elinin çeşitli yerlerine
kurmakta nişan talimi yapmakta, sohbetler edip şiirler okumaktadırlar.
Genelde kâfirin hudut boylarında dolaşan yiğitler grubu havaya gürz
atıp yere düşmeden tutmaktadır.
Oğlanların ilk avında attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç
kestirip oğuz beylerine ziyafet verilirdi.
Oğuz Hanı, savaşlarda başarı gösteren koç yiğitlere ülke verirdi,
şalvar, cübbe, cuha verirdi. Herhangi bir yer işgal edildiğinde önce
orada câmi kurulur, dua edilir, "kuşun alaca kanı, kumaşın arısı,
kızın güzeli, dokuz katlı işlenmiş süslü elbise; cübbe" Oğuz Hanı için
ayrılır, geri kalanlar gâzilere bağışlanırdı. Yetişmiş insanlarda ve
genelde gazi tipinde gördüğümüz bu gelenek Osmanlı gazilerinde de
aynen devam etmiştir.
Dede Korkut hikâyelerinde erkeklerin övünmeleri genelde psikolojik bir
motivasyon, bir şevklendirme aracı olarak görülür. Oğuz beyleri ve
gençleri kendilerine güvenen, çeşitli hüner ve güçleriyle övünen ve
övünç duydukları şeyleri gerçekleştiren, ruhsal sağlığı son derece
yerinde insanlardır. Savaş ve av öncesinde kimi atını övmekte, kimi
kılıç kullanmasını, kimi ok atmasını. Ancak gerçeğe uymayan abartmalı
övmeler de hoş karşılanmazdı.
Dede Korkut hikâyelerinde gerek Oğuz kadınlarının gerek kâfir
kadınlarının oldukça yüksek bir yerleri vardır. Bayındır Hanın
beylerinden Begil kendi hatununun akıllı, iyi sözünü dinlemektedir.
Kadınlardan da bazı yetenek ve hünerler istenmektedir. Oğlan
evleneceği kızın özelliklerini sayarken "ben yerimden kalmadan o
kalkmış olmalı, ben kara koç atıma binmeden o binmiş olmalı, ben kanlı
kâfir eline varmadan o varmış bana baş getirmiş olmalı" demektedir,
Buna karşılık Trabzon Tekfurunun kızı da "sağına soluna iki çift yay
çeken, attığı ok yere düşmeyen" bir kız olarak tasvir edilir.
Dede Korkut hikâyeleri, Türkler'in müslümanlığa geçiş dönemlerinde
Oğuz beylerinin ve çocuklarının yiğitlik ve Müslümanlık özelliklerini
kaynaştırarak nasıl bir gâzi tipinde yetiştiklerini, Orta Asya
geleneklerinin başka toprak parçalarında, başka topluluklar arasında
nasıl sürdürülmeke olduğunu ve bu arada İslamiyetin Türk milletine
getirdiği dinamizmi de gösteren en güzel örneklerdir. Bu bakımdan
eğitim tarihimizin ana kaynak eserlerindendir.

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Türklerin Eğitim Sistemi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|