Oca
21
2008
|
Türklerde Sivil Eğitim |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 725 kez
5. SİVİL EĞİTİM VE SİVİL EĞİTİMİN BATILILAŞMASI
5.1. Okul Öncesi Eğitimi
Türk eğitim tarihinde XX. Yüzyıla gelinceye değin okul öncesi eğitim kurumlarına rastlanılmamaktadır. Çünkü okul öncesi eğitim, geleneksel aile düzeninin yıkılıp, ekonomik ve sosyal zorunluluklarla aile düzeninin değişmesi, ekonomik ve sosyal zorunluluklarla annenin aile dışına çıkmasından ve çekirdek ailede küçük çocuklarla meşgul olacak kimsenin kalmamasından kaynaklanan bir eğitim kademesidir.
XX. yüzyıl öncesi Türk-İslâm toplumlarında ise, henüz aile yapısını
bozacak sosyal ve ekonomik gelişmeler ortaya çıkmamıştı. Büyük aile
içinde küçük çocuklara bakacak yaşlı aile üyeleri vardı. Herkes
dışarda çalışmak zorunda değildi. Ayrıca işe yarayacak ve henüz okul
çağına gelmemiş çocuklara bakacak yaşlı aile üyeleri vardı. Henüz okul
çağına gelmemiş çacuklar da ailenin çeşitli işlerinde kullanılıyordu.
Bütün bunların da en önemlisi, zorunlu bir ilköğretim yoktu. Eğitim
ana-babaların isteğine bırakılmıştı. Var olan ilköğretim de bir okul
öncesi eğitimini gerektirmiyordu.
Bugün okul öncesi eğitim kurumlarında ve sınıflarındaki eğitim
konuları da, XX. yüzzyıl öncesi Türk toplumunda eğitim dışı ve hattâ
engellenilmeye çalışılan konulardı.
XX. yüzyıl başlarında, okul öncesi eğitim kurumlarının Türkiye'ye
girişi de bir takım ekonomik ve sosyal zorunluluklardan çok, Avrupa'ya
özenti biçiminde olmuştur. İlk önce Avrupa'dan gelmiş bazı kadınlar
Selânik, İzmir, Beyrut gibi ülkenin büyük ve kozmopolit kentlerinde
ana okulları açmışlar ve bu okullar başlangıçta hıristiyan toplumlar
arasında yayılmıştır.
Türkiye'de okul öncesi eğitim kurumlarının müslüman toplumlar arasında
yayılmaya başlaması, 1910 yıllarından sonra olmuştur. Bunlar,
genellikle özel kurum ve okullar bünyelerinde açılmış "Çocuk Bahçesi",
"Kindergarten", "Valide Mektebi" gibi adlar almış kurumlardı. Öğretim
malzemeleri Avrupa'dan getiriliyordu. 4-6 yaş arasındaki çocukların
devam ettiği bu okulların öğretim süresi iki yıl idi.
Okul öncesi eğitim konusundaki resmî girişimler de bu zamanlarda
başladı. 1911 yılında Bakanlık Avrupaya altı gayrimüslim kadın
gönderdi. 1913 yılında ise okul öncesi eğitim kurumlarını açma
hazırlıklarıyla İsmail Mahir Efendi görevlendirildi. Avrupanın her
tarafından yünetmelik ve programlar getirildi, çevirileri yapıldı,
öğretim araç ve gereçleri getirildi. Sonunda 1914 yılı başlarında
Türkiy'de ilk resmî okul öncesi eğitim kurumları açıldı ve kısa
zamanda çok hızlı bir şekilde gelişti. Gene aynı yıl, ana okulu
öğretmenlerini yetiştirmek için "Ana Muallime Mektebi" adlı bir okul
açıldı. Avrupa'daki ana okulu kitapları bile Türkçeye çevrildi.
Türkiye'deki okul öncesi eğitim kurumları, genellikle İsviçre ekolünün
etkisinde gelişmiştir. Ama uygulanan öğretim metodları Avrupa'nın
çoktan terkettiği "zararlı" öğretim metodları idi. Üstelik tüm ana
okulu öğretmenlikleri Ermeni ve Yahudilerin ellerindeydi. Allience
İsraelite Ana Okulu yahudi öğretmenler, Darülmuallimat'taki ana okulu
da Ermeni öğretmenler yetiştiriyordu.
Bütün bu olumsuz yönlerine rağmen, 1910-14 arasında Türkiye ana
okulları hususunda çok önemli bir temel atmıştır.
5.2. İlköğretim
Türk toplumunda ilköğretim kuruluşlarının ortaya çıkması, İslâm dini
içindeki gelişim sırasında olmuştur. Bu nedenle, konuyu bu çerçeve
içinde ele almak gerekir.
İslâmdaki ilköğretim kurumlarına "Küttab" veya "Mekteb" deniliyordu.
Bu da "yazı öğretilen yer" anlamına geliyordu. Gerçekten de,
başlangıçta bu kurumlarda "rabbanî" adlı gayrimüslim öğretmenler
okuma-yazma öğretiyorlardı. Ancak daha sonra öğretim; Kur'ân, dinî
bilgiler, basit matematik ve şiir vs. ile genişletildi. "Küttab"
genellikle yazı öğretilen yer, "mektep" de diğer dinî bilgilerin
verildiği ilköğretim kurumları olarak belirdiler. Bu kurumların ayrı
bir binaları yoktu. Genellikle mescid ve camilerin boş zamanlarında o
binalar kullanılıyordu.
İlkokul öğretmenleri askerlikten muaf tutulduğu için, bu okullar İslâm
dünyasının her tarafına yayıldı. "Muallim" adı verilen bu öğretmenler
İslâm dünyasının hemen her yerinde önemli bir saygınlık kazanamadılar.
Çünkü devlet tarafından maaş verilen kişiler değildi. Bunlar,
öğretimin çeşitli kademesinde öğrencilerden ve ebeveynlerinden
hediyelar alıyorlardı.
Çeşitli İslâm devletlerinin çok ilgilenmelerine rağmen bir türlü
denetim altına almadılar. Bu ilköğretim kurumlarına başlama yaşı 7
idi. Bitirme ise 13-15 yaşları arasında büluğ veya rüşt çağında
olurdu. Yoksul ve öksüz çocuklar için yönetimin üst kademelerindeki
kişiler ve zenginler "küttâb-ı sebîl" adlı, bu çocukların parasız
okuduğu, yiyip, giyindidiği, yattığı ilköğretim kurumları vardı. İslâm
dünyasında özel ilköğretim kurumlara vardı.
İslâm dünyasında özel ilköğretim kurumları yoktu. Ancak gücü yeten
kişiler, çocuklar için "müeddib" adlı özel öğretmenler tutuyorlandı.
Maddî durumları gayet iyi olan bu öğretmenler, bazen efendilerinin
isteklerine göre bazen de kendi uzmanlıklarına göre bir öğretim
programı uyguluyorlardı.
Osmanlı yönetiminden önce, doğu Akdeniz bölgesindeki ilköğretim
olgusuna bir göz atıldığında, hemen hemen bir çok ortak özellikler
görülür.
Eğitimin amacı, yaşı, yeri, kadınların eğitimi, öğretim araç ve
gereçleri, öğretmenler, öğretim programları, metot, değerlendirme vs.
yönlerden Bizans ve İslam dünyasındaki ilköğretim olgusu
karşılaştırıldığında "aynılığa" varan bir benzerlik görülür. Hatta
Türk eğitim tarihinde cezalandırmanın sombolü haline gelen "falaka"'nın
bile Yunanlılardan gelme ihtimali çok fazladır.
Osmanlılar döneminde ilköğretim kuruluşlarının adı, giderek "Sıbyan
Mektebi" olmuştur. Sıbyan, küçük erkek çocuk anlamına gelen "sabi"nin
çoğuldur. Ama sıbyan mekteplerinde kız çocuklar da bulunurdu.
Osmanlı döneminde genel olarak "sıbyan mektebi" adını alan ilköğretim
kurumlarına "Darü't-Talim", "Muallimhane", "Mahalle mektebi" veya "Taş
mektep" de deniliyordu. "Medrese" adlı eğitim kurumları genellikle
dinî yapılara bağlı kuruluşlar olmalarına rağmen, ilköğretim
kuruluşları, İslâm dünyasının hemen her yerinde dinî yapılardan
genellikle ayrı idi. Gerçi ilköğretim kuruluşlarında Kur'ân ve ibadet
biçimleri de öğretiliyor ama çocuklar rüşd çağına gelmeden dinî
sorumlulukları yüklenmeyebiliyorlardı. Bunun yanında, ta baştan beri
küçük çocukların ibadet yerlerine sokulmaması hakkında bir eğilim
vardı. Bu nedenle sıbyan mekteplerini dini yapı bütününden ayrılarak
şehrin çeşitli yerlerine, özellikle sokak üzerlerine ve köşe başlarına
taş yapılar halinde dağıtmışlardı. Hemen yanlarında bir de çeşmesi
olan bu yapılar iki katlı oluyordu ve alt katları dükkan olarak
kullanılıyordu.
Sıbyan okulları tek dersaneli ve tek öğretmenleri idiler.
Öğretmenlerin yardımcısı bir de "kalfa" ("halife")lar vardı. Bu,
öğretmenin çeşitli konularındaki yardımcısı idi.
Tek derslik ve tek öğretmen sisteminin bazı kötü yönlerine rağmen,
olumlu yönleri de vardı. Bir aile yaşantısını, bir samimiyet havasını
veriyordu.
Derslikler aşağı yukarı 30 kişilikti. Bu, küçük çocukların
kavrayabilecekleri ölçüler içinde olması ve öğretim faaliyetinin
verimli bir şekilde geçmesi için ideal bir salon va sayı idi.
Sıbyan okullarının harcamaları vakıflar tarafından karşılanıyordu.
Öğretmen ve diğer görevlilerin maaşlarının yanı sıra öğrencilere de
bazı yardımlar yapılıyordu. Bunun yanında öğretmenler de vakıf
gelirlerinden başka öğrenci ebeveynlerinden "hediyeler" alıyordu.
Sıbyan okullarına törenle başlanırdı. Bu merasimin belli bir zamanı
yoktu. Aile istediği zaman çocuğunu okula başlatabilirdi. Yoksul
çocukların okula başlayışı, öğretmenin elini öpmesiyle olurdu, Orta
halli kişiler çocuklarını giydirir, başını süsler, boynunda cüz
kesesi, akrabalarıyla beraber okula giderler, hocaya ve oradaki
çocuklara az miktarda bahşişler verirlerdi. Zengin ve kibar çocuklar
ise, çok büyük olaylarla ilkokula başlarlardı.
Osmanlı sıbyan okullarında özellikle Kurân'ı okutmak eğitimin esas
amaıcı olmakta devam ediyordu. Bu amaca oldukça iyi bir şekilde
ulaşılıyor; hattâ kutsal kitabın belli bir bölümü de ezberletiliyordu.
Bunun yanında namaz biçimlerini ve namazda okunacak âyet ve duaları
okumak ve öğretmek de eğitimde önemli bir yer tutuyordu. Bir de yazı
yazmayı öğretmek, "mürekkeb yalatmak" esas amaçlarındandı. Bunun
dışındaki hesap, tarih, coğrafya, Türkçe gibi dersler öğretmenlerin
isteğine bırakılmıştı.
I. Abdülhamit döneminde, 1781 yılında bazı sıbyan okulu programlarına
Arapça ve Farsça'nın da girdiği görüldü. Ama bu, başarısız olacağı
daha başlangıçta belirli bir girişimdi.
Türk ilköğretim sistemi XIX. yüzyılda büyük değişmelere uğradı.
1824'te II. Mahmut'un "ilköğretim mecburiyeti" diye yorumlanan fermanı
İstanbul sınırları dışına çıkmadı ve İstanbul'da da pek önemli bir
başarı kazansmadı. 1850'lerden itibaren devlet ilköğretim kademesini
denetim altına almak için pek çok girişimlerde bulundu. Reform
yanlılarını tuttu. Buna rağmen ilköğretim kademesinin tam denetim
altına alınması ancak Cumhuriyet döneminde mümkün olabildi.
Sıbyan mekteplerinde reform yapmak çok zor oluyordu. Malî yönden bu
okullar genellikle vakıflara ait olduğu için, kendiliğinden bir
özerklik içinde bulunuyordu. Mualimler ve çevresindeki bağnazlar da
devletin buralarda yapacağı değişikliklere karşı çıkıyorlardı.
Sıbyan okullarında yazı öğretimi çok başarısız oluyordu. 1862 yılından
itibaren İstanbul'daki 36 sıbyan okulunda yeni bir harf öğretme biçimi
denenmeye başlandı. Devlet bu okullara parasız taş tahtalar, taş
kalemler ve divitler dağıttı. Daha sonra aynı amaca yönelik numune
iptidaileri kuruldu. Selânikli öğretmenlerden bir ekol ortaya çıkıp
yeni bir yazı öğretme ve alfabe biçimi ortaya çıkardı. Çok sert
tepkiler gören bu akım, ilköğretim ıslahatını bir "Elifba" ıslahatı
haline dönüştürdü. "Hakiki"siyle, "Tecrübî"siyle binlerce Kolay Elifba
yazıldı. Daha sonra çok geniş boyutlarda tartışılmaya başlanılan harf
ve yazı meselesi ancak 1928'de çözümlenebildi.
Devlet, 1869'dan itibaren ilkokul programlarını bir resmî düzen içine
almaya çalıştı. 1876, 1882, 1891, 1904, 1911, 1914 yıllarında ilkokul
programları üzerinde yeni düzenlemelere gidildi.
XIX. yüzyılın son çeyreğinde ilköğretim kurumları çeşitlenmeye
başlandı. "Sıbyan mektebi" terimi yenilikleri reddeden vakıf
ilkokulları tarafından kullanılmaya başlandı. Bunun yanında "iptidai
mektep"ler ortaya çıkmıştır. Bunlar, Eğitim Bakanlığı veya özel dernek
ve kişiler tarafından kurulmuş ilkokulardı. Ayrıca gene bu dönemde köy
ve kent iptidaileri de öğretim süresi bakımından ayrılmaya, dersane ve
öğretmen sayısı bakımından çeşitlenmeye başlamıştır.
II. Abdülhamit döneminden itibaren Oamanlı ilkokullarında bir "Usul-ü
Cedide" tartışması başladı. Eski ve yeni usul ve öğretim medodu
karşısında ilkokul öğretmenleri arasında fiilî tecavüzlere varan sert
çekişmeler oldu. Yönetim yeni usul taraftarlarını tuttu. Eski usul
taraftarları da vakıflara sığındılar. O zaman Rusya yönetimindeki Türk
topraklarında yankılanan hattâ esas gelişimini, mücâdelesini orada
sürdüren ilköğretimdeki bu usul-ü cedîd, o zaman bize göre yeni, ama
Avrupa'nın çoktan terkettiği bir eski metot idi. Bu hareketin ana
esaları şunlar idi:
İlkokul medreseden ayrılacaktı.
İlkokulların kendine özgü öğretmenleri olacak, mahalle imamı ve
karısının öğretiminden kurtarılacaktır.
Öğretmen sadece "hediye" değil "aylık" (maaş) alacaktı.
Okuma-yazma öğretiminde "heceleme" usulü terk edilecek ve "usul-ü
saftiye" veya "meddiye" denilen yeni usul okuma getirilecekti. Bu
usul, her harfi ayrı ayrı değerlendirerek harf üzerinden okuma
öğretmek demekti.
Eskiden yalnız okuma öğretimine önem veriliyor, yazma hünerine pek
önem verilmiyordu. Özellikle kızlara okuma yazma öğretilmiyordu. Yeni
usul, yazıya ve kızlara da yazı öğretilmesine önem verilmesini
istiyordu. Ayrıca kız çocukları için ayrı ilkokullar açılması
isteniyordu.
Öğretim bu programa göre yapılacak ve her yaşa göre ders kitapları
yazılacaktı. Bu konu da, eski ve yeni usul taraftarları arasında çok
sert tartışmalara neden oldu.
İlköğretimin zorunluluğu hususunda XIX. yüzyıl ortalarından beri bazı
çalışmalar ve girişimler vardı, ancak ilköğretim paralı olmakta devam
ediyordu.
II. Meşrutiyet döneminde politik zorlamalar dolayısıyla da devletin
ilköğretim politikası etkinleşmeye başladı. Malî yardımlar, öğretmen
meselesi, okul yapımlarına ve öğretim araç ve gereçlerine katılmalar
şeklinde Devlet ülkedeki ilköğretimi kontrol altına almaya çalıştı.
Genel bir ilköğretim yasası çıkarma çalışmalarına girişildi. İköğretim
müfettişleri getirildi. İlköğretimin zorunlu ve parasız olma ilkeleri
herkesçe kabul edilmeye başlanıldı.
Osmanlı ilköğretim sistemi son şeklini Birinci Dünya Savaşının
patlayacağı yıllarda oluşturdu. Öğretim süresi altı yıl olarak
belirlenmişti. 1913-14 öğretim yılında Osmanlı yönemiminin 4.194
ilkokul, 15.110 ilkokul öğretmeni ve 568.777 de ilkokul öğrencisi
vardı. Bu oranlara vurulduğunda ise Avrupa ülkelerine göre gülünç
denilebilecek bir durum ortaya çıkıyordu.
Cumhuriyet döneminde ise ilköğretim süresi 5 yıla indirilerek devam
etmiş, 1935-50 araında öğretmen meselesi çözümlenmeye çalışılmıştı.
Son yıllarda ise ilköğretimin 8 yıla çıkarılması konusunda çalışmalar
yapılmaktadır.
5.3. Ortaöğretim
5.3.1. Rüşdiyeler
"Rüşdiye" diye adlandırılan eğitim kurumu, Türk eğitim tarihinde önce
ortaöğretim kademesinde ortaya çıkmış, lise ve ortaokul
fonksiyonlarını gördükten sonra, öğretim seviyesi düşerek ilköğretim
kademesine geçmiştir. Bir süre de "yüksek ilkokul" denilebilecek bir
düzeyde kaldıktan sonra, 1913 yılında ilkokulların içinde erimiştir.
Ülkede çok uzun zamandan beri açılmış bulunan askerî okullar,
kendisine iki şekilde öğrenci hazırladığından başarılı bir çalışma
yapamıyorlardı. 1838 yılında Mühendishane, Harbiye, Tıbbiye gibi
askerî okullara öğrenci hazırlamak için sıbyan okullarının üstünde bir
ara öğretim kademesi kurulmak istenmiştir. Hazırlanan tasarıya göre,
sıbyan okullarına "sınıf-ı evvel" denilmiş, bu yeni kurulacak okullara
da "sınıf-ı sânî" denilmesi düşünülmüştü. Ancak II. Mahmut bu adı
beğenmemiş, bu okullara "rüşdiye" denilmesini istemişti. Çocuklar
"rüşt çağı" olan 14-15 yaşına kadar bu okullarında kalacaklar, ondan
sonra yüksek askerî okullara ve memuriyetlere girebileceklerdi. Gene
tasarıya göre bu okullarındaki öğrenciler sıralara oturacaklar,
evkafdan aylık alacaklardı. Hattâ bunun için 1838'de "Mekâtib-i
Rüşdiye Nezareti" adlı bir de idarî birim kurulamuştur.
Ancak çeşitli nedenlerle "Rüşdiye" adlı okulların açılmaları 1847
yılına kadar gerçekleşememiştir.
Burada bir noktaya dokunmak gerekiyor. Türk eğitim tarihi alanında
araştırma yapanlardan çoğu, 1838 yılında açılan iki sivil memur
yetiştirme okulunu da "rüşdiye" sayarlar. Onun için bunlar üzerinde
kısaca durulmalıdır.
Mekteb-i Maarif-i Adliye
1838'de hükûmet dairelerine girmiş olan genç memurları ve memuriyete
girmek için başvuranları okutmak ve yetiştirmek amacıyla Sultan Ahmet
Külliyesinde açılmıştır. Buradaki "adliye" kelimesinin adelet ile
ilgisi yoktur. Padişahın mahlası "adlî" olduğundan dolayı bu adı
almıştır.
Yatılı ve gündüzlü öğrenciler alacak olan okul, askerî bir düzen içide
olacaktı. Öğrencilerin resmî kıyafeti olacaktı. Masraflar devlete ait
olacaktı. İç yönetmelik bakımından askerî okullardan etkilenmiş olan
bu okul, sınıf düzeni bakımından Enderun okullarından yararlanmıştır.
Dersaneler "yeşil oda", "sarı oda" ve "mavi oda" olarak
adlandırılıyordu.
Gariptir ki, okulun öğretim programı da medreselerden etkilenmiştir.
Medrese dersleri programın esasını oluşturuyordu. Okulun imtihanları
Batı düzenine göre ilk bürokrasinin kurulma heyecanlarıyla büyük
törenler düzenlenerek yapılıyordu. Zaten öğrenciler de paşazade ve
beyzade çocukları idi. Okul çeşitli binalar ve programlar değiştirerek
1862 yılına kadar sürdü. 10 yıl sonra "Mahrec-i Aklam" adlı okul
açılınca fonksiyonunun ona bırakarak, kapandı.
Mektebi Ulûm-u Edebiyye
Bu ismin, "Mekteb-i Maarif-i Adliye" adlı okulla Sülaymaniye'de açılan
benzeri okulun ortak adı mı olduğu, yoksa yalnızca ikincisine mi ad
olarak verildiği tartışmalıdır. Bu okul Süleymaniye Külliyesindeki
mektepte açılmıştır. Amaç olarak devlet dairelerine güzel, anlaşılır,
doğru yazı yazmayı bilen kâtipler yetiştirmeyi almıştır. Kalıp olarak
yeni bir görünüm getirmesine rağmen, medrese zihniyetiyle öğretim ve
imtihan biçimlerinin egemen olduğu bu okulda 1838'deki Rüştiye
Nezareti görevlerini yerine getirmediği için, 1847'de yeni bir
örgütlenmeye gidilir.
"Mekâtib-i Umumiye Nezareti" kurulunca, ilk olarak açılacak
rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere 1848'de bir "Dârülmualimin-i
Rüşdiye"yi kurulmuştur. Aynı yıl İstanbul'un çeşitli yerlerinde 5 tane
rüşdiye okulu aşılmıştır. Daha sonra 1853 yılında öğretmen okulu mezun
verince, ülkenin 25 büyük yerleşim merkezine de rüşdiyelerin
kurulmasına girişilmiştir.
Rüştiye okulları bu ilk çıktığı dönemde orta öğretim düzeyinin tek
okulu idi. Çünkü ülkede eğitim planlamasını yapmakla görevlendirilmiş
bulunan Geçici Eğitim Kurulu (Meclis-i Maarif-i Muvakkat), Batıdan
esinlenerek bu ülke eğitimini üç kademede kurmayı düşünüyordu: İlk
kademede vakıflara bağlı sıbyan okulları vardı. Bunun için kurul orta
ve yüksek öğretimi kurmayı düşünüyordu. Ortaöğretim kuruluşu olarak "rüşdiye"lerin
yaygınlaştırılması ve daha sonra da üniversite olarak "Dârülfünun"un
kurulması planlanıyordu.
İşte, lise ayarındaki idadi ve sultaniler kuruluncaya kadar rüşdiyeler,
tüm ortaöğretim kademesini temsil eden bir okul olarak kalmışlardır.
Hattâ Bezm-i Alem Valide Sultan'ın 1850'de büyük törenlerle kurduğu "Dârülmaarif"
adlı okul, Batıdaki liseler düzeyinde bulunmasına rağmen, eğitim
tarihçileri tarafından gene de rüşdiyeler arasında sayılır.
Rüştiyelerin öğretim süresi ilk açıldıklarında iki yıl idi, daha sonra
dört yıla, 1859 yılından itibaren de altı yıla çıkarılmıştır. Sonra
tekrar beş, dört ve üç yıla indirilmiştir. Ders programı da öğretim
süresinin artıp eksilmesine göre sürekli değişmiştir. Öğretim
süresindeki düşüşte en büyük etken şüphesiz idadilerin açılmasıdıki
sivil erkek rüşdiyeleri 19. yüzyılın ikinci yarısında normal
gelişimlerini sürdürürken, aynı öğretim düzeyinde iki rüşdiye tipi
daha ortaya çıktı.
Bunlardan birisi kız rüşdiyeleri idi. İlk defa 1859 yılında aşılmış,
1869 yılında ülke çapında açılması kararlaştırılmıştır. Ayrıca 1870
yılında da kız rüştiyelerine öğretmen yetiştirmek amacıyla ilk kız
öğretmen okulu olan "Dârülmualimat" açılmıştır. 19. Yüzyıldaki eğitim
gelişmemizde askerî eğitim, tâ orta dereceli öğretimin başlarından
itibaren sivil okullardan ayrı olan gelişimini sürdürmüştür. 1875
tarihinden itibaren İstanbul il merkezinde ve askerî garnizon
merkezlerinde askerî rüşdiyeler açılmaya başlandı.
Rüştiye okulları II. Abdülhamit döneminde yalnız yerel hükümet
dairelarine kâtip yetiştirmek amacına yönelmiş; ders programlarının
esasını da yazı öğretimi teşkil etmişti. Öğretmenlerinin maaşlarının
düşürülmesi karşısında da öğretim düzeyi tamamen düşmüştür.
II. Meşrutiyet dönemi ise, rüşdiyelerin yıkılış dönemi olmuştur. Bu
dönemde rüşdiye, ilkokul çıkışlıların bilgilerini tamamlayan ve onları
orta öğretime hazırlayan bir yüksek ilkokul durumuna getirildi. Bu
öğretim kurumu önce ıslah edilmek istendi. "Numune Rüşdiyeleri" adı
altında örnek kurumlar kuruldu. Fransızca, Türkçe ve pratik derslere
ağırlık vermeyi amaçlayan bu kurum, tüm Osmanlı unsurlarını bünyesinde
toplamayı amaçlıyordu. Hattâ 1908'de kapatılan "Darülmuallimîn-i
Rüşdiye"ler bile yeniden açıldı. Ama bu arada rüşdiyelerin
ilkokullarla birleştirme çalışmalarına da devam ediliyordu. Bir
taraftan da Boşo Efendi'nin başlattığı bir kampanya ile askerî
rüşdiyelerin Maarif Nezaretine bağlanması hususunda çalışmalar
yoğunlaşıyordu. 1913 yılı "rüşdiye" adlı öğretim kurumlarının sonu
oldu. Önce 29 Askerî rüşdiye Maarife devredildi. Ancak bu çok karışık
oldu. Askerler, devir sırasında öğretim ve araç gereçleri ile askerî
öğretmenlerin çoğunu kendi bünyesinden ayırmadı. Bu okullar bir
keşmekeş içinde kaldılar. Ancak tam bu sırada "Tedrisat-ı İbtidaiye
Kanun-u Muvakatı" yayınlandı ve rüşdiyeler, ibtidailer içinde
eritildi. 1910 yılında 458 erkek, 80 de kız rüşdiyesi vardı.
5.3.2. İdadiler
"İdad" hazırlamak demektir. "İdadi" de genel olarak kendisinden üstün
bulunan bir okula öğrenci hazırlayan okul demektir. Öğrencileri bir
yere hazırlayan öğretim kurumlarına ad olarak daha sonra "Mahrec", "İzharî"
"İhtiyat" gibi adlar kullanılmıştır. Hazırlama okulları olduklları
için idadilerin eğitim tarihindeki rolleri sürekli olarak değişmiştir.
Sıbyan mektebilerine bile bir zaman "idadi" denmiştir. Sıbyan
okulları, rüşdiyelere "idadi" olarak verilmişti.
"İdadi" adlı ilk okullar, yüksek askerî okullara öğrenci hazırlayan
ön-sınıflar olarak, ilk defa 1845 yılında ordu merkezleriyle Bosna'da
açıldı. Harp okullarına ve Askerî Tıbbiye'ye girmek isteyen 11-14 yaş
arasındaki gençlerin eksikliklerini tamamlayan ve onları yüksek okul
derslerini izleyebilir bir düzeye getirmek isteyen kuruluşlar olarak
ortaya çıktı. Yaş bakımından olduğu gibi, program bakımından da orta
öğretimin birinci basamağı düzeyinde idiler.
"İdadi" adı gerçek hüviyetini 1969 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'nde
buldu. Bu Yönetmeliğe göre, müslüman olan ve olmayan Osmanlı
vatandaşlarını birbirlerine kaynaştırmak ve ortak bir kültür içinde
yetiştirmek düşüncesiyle Sancak merkezlerinde rüşdiye çıkışlı
öğrencileri Sultanilere hazırlamak için üç yıllık idadiler
kurulacaktı.
Bu, kağıt üzerindeki maddelerin tamamen gerçekleştirilmesi hemen
mümkün olmadı. Ancak 1873'de "Darülmaarif" adlı okul mülkî idadi
şekline dönüştürüldü. İki yıl sonra da Mora-Yenişehir'de bir idadi
okul daha açıldı. İdadilerin ülke çapında yaygınlaşmaları II.
Abdülhamit döneminde olmuştur. 1881 yılından itibaren il
merkezlerinden yedi yıllık, ilçe merkezlerinde de beş yıllık idadiler
açılmaya başlanılmıştır. Böylece 19. yüzyıl sonlarında ülke,
ortaöğretim bakımından oldukça sıkı örgülü bir örgün yapıya sahip
olmuştur.
Aslında bu yedi yıllık ve beş yıllık idadilerin ilk üç sınıfları
rüşdiye sınıfları idi. Bu nedenle bunlar aslında iki ve dörder yıllık
idadilerdi. Bu okullar arasındaki bir diğer farklılık, ilçe
idadilerinin gündüzlü (neharî), illerdeki yedi yıllık idadilerin de
yatılı (leylî) olmaları idi.
İdadilerin ilk uyguladıkları program ele geçememiş, ancak 20 yıldan
fazla uygulanan 1892 programı elimizdedir. Ancak bu program ülke
ihtiyaçlarına yetmediğinden, 1902-1906 arasında yeni bir porgram
girişiminde bulunuldu. Yedi yıllık idadiler, ziraat, ticaret ve sanayi
ile çeşitli amaçlı üç dala ayrıldı. Ziraat şubesi altı, diğer şubeler
sekiz yıl oldu. Ancak bu şubelerdeki dersleri okutacak yetenekte
öğretmenler bulunamadığından, tamamen vazgeçildi. Beş yıllık
idadilerin amacı, üniversite ve yüksek okullara öğrenci hazırlamak
değildi. Bunlar, bulundukları yörenin işlerini idare edecek, imarını
sağlayacak adamlar yetiştirmeye yönelmişlerdi.
Bu okullara başlangıçta yalnız ilkokul mezunları alınırken, 1913'de
girişilen bir düzenleme ile rüşdiye mezunları da alınmaya başlandı ve
program bakımından da 1902 girişimi gibi yeni bir denemeye geçildi. Bu
okullar yüksek öğretimı devam etmeyecek olan öğrencileri genel,
ziraat, ticaret ve sanayi dallarında eğitmeye yöneldi. Programları bu
amaca göre düzenlendi. Sürekli savaşlar dolayısıyla pek uygulanmayan
bu programlarla, rüşdiyelerin ortadan kaldırılması ile beş yıllık
idadiler ortaöğretimin ilk basamağını oluşturdular ve Cumhuriyet
döneminde "Ortaokul"a dönüştüler.
Yüksek okullara öğrenci hazırlayan ortaöğretim kurumları olarak tüm
ülkeye yayılmış olan yedi yıllık idadiler de 1910-1913 arasında önce
"sultani"ye, daha sonda da "lise"ye çevrilerek tarihe karıştılar. Bu
çevirmelerden amaç, bütün Osmanlı vatandaşlarına hiç olmazsa bu
düzeyde ortak bir eğitim vermek ve iyi bir yabacı dil öğretmek idi. Bu
isim değişiklileri sırasında yönetmelik, proğram, öğretmen maaşları,
öğrenci diplomaları vs. yönünden pek çok karışıklıklar ve polemikler
oldu. Ama Meşrutiyet döneminden sonra eski idadiler tartışmasız liseye
dönüştürüldü.
1914 yılı başlarında ülkede 59 idadi 6970 öğrenci ve 629 öğretmen
vardı.
5.3.3. Sultaniler
XIX. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı Devletinin ilk öğretim ile yüksek
öğretim arasında bir eğitim kademesi kurma çalışmaları ile doludur.
Eğitim Bakanlığı ile bir yandan ilk ve yüksek öğretim kademeleri
arasında bir köprü kurmaya çalışırken; müslüman ve hıristiyan bütün
Osmanlı yurttaşlarına örtaöğretim düzeyinde ortak bir kültür ve eğitim
vermek istiyordu.
Rusya'ya karşı Osmanlı Devletinin bütünlüğünü korumak isteyen bazı
Avrupa Devletleri, Osmanlı Devletine ıslahat notaları veriyorlardı.
Bunlardan biri de 1867 tarihinde Fransa tarafından verildi. Fransız
elçisinin Osmanlı yöneticileriyle yaptıkları görüşmeler ve Abduaziz'in
Avrupa seyahatindeki izlenimleri sonucu öğretim dili Fransızca olan
bir ortaöğretim kurumu açılması kararlaştırıldı. 1868 yılında çok
görkemli törenlerle açılan bu kurum kısaca "Sultani" diye
adlandırıldı.
Galatasarayı'nda açılan bu sultani okulu, ilk ve ortaöğretim
kademelerini içeriyordu. Hattâ bir ara "Dârülfünun-u Sultani" adıyla
yüksek kurumlar da açılarak tam bir külliye haline getirilmişse de, bu
uygulamadan çabuk vazgeçilmiştir. Galatasaray Sultanisin bir
ortaöğrenim kurumu olmasına rağmen hem dil hem de proğram ve öğretim
sistemi bakımından diğer ortaöğretim kurumlarından ayrı ve üstün idi.
Daha sonraları "Galatasaray Lisesi" adını alacak olan bu öğretim
kurumu, günümüzde de aynı sistemde devam etmektedir.
Galatasaray lisesinin açılışından bir yıl sonra yayınlanan "Maarif-i
Umumiye Nizamnamesi"nde de vilayet merkezlerinde "Mekteb-i sultani"
adlı altı yıllık eğitim kurumlarının açılması öngörülüyordu. Bütün
Osmanlı yurttaşlarına açık olacak bu okullar, rüşdiye çıkışlıları
alacaktı ve son üç yıllık dönemi "Edebiyat" ve "Ulum" kollarına
ayrılacaktı. Yönetmelikte bu okullarda uygulanacak programlar bile
belirlenmişti. Ancak bunlar gerçekleşemedi, yanlız bir yerde, o
dönemdeki siyasî olaylar nedeniyle büyük önem kazanan Girit'in
merkezinde "Mekteb-i Kebir" adlı bir sultani okul kurulmuştu. Bunun
dışında II. Meşrutiyet dönemine kadar hiçbir sultani açılmadı.
1908-1914 arasında ise "Sultani meselesi" çeşitli alanlarda birden
kendini gösterdi. Her zeman her birisi de geniş yankılanmalara ve
önemli olaylara neden olan bu hareketler şu şekilde özetlenebilir.
Mekteb-i Sultani meselesi
1910 yılında Tevfik Fikret Bey'in bu Ookuldaki müdürlük görevinden
istifasından sonra ortaya çıkmıştır. Gerek Bakanlığın tutumu gerek
öğretmen ve öğrencilerin boykot hareketleri, meseleyi çok önemli bir
ülke meselesi haline getirdi. Buarada Okulun proramındaki edebiyat ve
fen deslerinin ağırlıkları Bakanlık tarafından belirlenmeye
kalkılınca, Okulun imtiyazlarının kaldırılıp öteki idadiler düzeyine
indirileceği gibi tartışmalar oldu. Ama hiçbir şey olmadı, zaman
öfkeleri yatıştırdı.
Mekâtib-i Sultaniyeler
Bunların sayıları yetmişi geçmemesine rağmen önemli bir işo yaramayan
taşra idadileriydi. Emrullah Efendi'nin Bakanlığı zamanında ıslâh
edilmek istenildi. Bakan, Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'deki(1869)
maddeleri uygulemaya koymak istedi. İlk önce 23 yatılı idadiden 10
tanesini sultani haline çevirdi, ama öğretmenlerin seçimi ve
maaşlarında, öğrencilerin intibaklarında, ders programlarında vs. o
kadar çok karışıklıklar oldu ki, bu hususta Bakan hakkında gensoru
önergesi bile verildi.
Buna rağmen bazı çevrelerce "kahkaha ve ıslığa lâyık" görülen bu lise
veya sultaniye hareketi kör topal yürüdü. 1914 yılında Şükrü Bey'in
Bakanlığı sırasında da bütün yedi yıllık idadiler sultaniyeye
çevrildi. Daha sonra sultanilerden liseye geçişte de aynı şekilde
birçok tartışmalar oldu. 1913-14 öğretim yılında ülkede 721 öğretmen,
9573 öğrencisiyle 36 tane sultani vardı.
İnas Sultanisi (Kız Lisesi)
II. Meşrutiyet dönemine gelinceye kadar Osmanlı devletinde kızlara
orta ve yüksek öğretim veren hiçbir kurum yoktu. Meşrutiyet ilân
edilince Meclis başkanı Ahmet Rıza Bey'in önderliğini yaptığı bir kız
sultanisi kurma kapmanyası başladı. Çok büyük gürültülerle yürütülen
bu kampanya, Balkan Savaşanın başlamasıyla hiçbir sonuca ulaşmadan
sona erdi.
Özel girişimler bir sonuç vermeyince mesele ile devlet ilgilenmeye
başladı. Darülmuallimat binasının yanması üzerine, onun öğretmen ve
öğrenci kadrosuyla bir "kız idadisi" açıldı. Bu, daha sonra "inas
sultanisi" haline çevrildi ve günümüzde kız lisesi olarak devam
etmektedir.
5.3.4. Özel ortaöğretim kurumları
Türk eğitim tarihinde "özel okul" denilince yalnız müslümanların
kurduğu özel okullar anlaşılmalıdır. Resmî okulların dışında, yabancı
devletlerin, Osmanlı uyruğunda olmayan kişilerin, müslüman olmayan
dinî toplumların ve hıristiyan Osmanlıların açtıkları okullar da
vardı. Ama bunlar, kendi okullarının "özel okul" statüsüne konulmasına
kesinlikle izin vermiyorlardı. Çünkü başka devletlere bağlı çeşitli
kişi ve kurumlar tasafından açılan bu okullar, çok geniş ve üstün bazı
ayrıcalıklara sahip sahip idilir.
Yabancı devletler Osmanlı yönetimi üzerine kurdukları çeşitli
baskılarla bu okulları gayet "iyi" koruyorlar; hattâ bu hususta
istedikleri her ayrıcalığı alıyorlardı. Osmanlı yönetimi, ülkedeki
yabancı ve ezınlık okullarını özel okul statüsüne alabilmek için çok
yoğun çabalar harcamış, fakat başaramamıştır. Hıristiyan dinî
toplumlar daha önceden aldıkları ayrıcalıkları canla başla
savunmuşlar, Osmanlı yönetiminin denetim ve müdahele hakkını bile tam
olarak kullandırmamışlardır. Hıristiyan kişilerin açtıkları özel
okullar da, kendi dinî toplumlarının sahip olduğu tüm haklardan
yararlanmışlardır.
Azınlık ve yabancı okullarının özel okul statüsüne alınmaları ancak
Cumhuriyetten hemen sonra mümkün olmuştur.
Cumhuriyet dönemine kadar Maarif Nezaretinin özel okul olarak işlem
yaptığı okullar, yalnızca müslüman kişi ve kurumların açtıkları üzel
okullar olmuştur.
Türkiye'de özel okulların ortaya çıkışı, XIX. yüzyılın ikinci
yarısındadır. O zamanın Osmanlı hükûmetleri çeşitli malî eksiklikler
sonucu, ülkenin ihtiyacına yetecek kadar Batılı eğitim-öğretim
kurumları kuramıyorlardı. Yönetimin malî kriz içinde bulunduğu, halkın
da okula şiddetle ihtiyaç gösterdiği sıralarda özel girişim ve
sermayelerle ülkenin büyük şehirlerinde özel okullar açılmaya
başlanılmıştır.
Ülkede kurulan ilk özel okulun hangisi olduğu tartışmalıdır. Ama özel
okulların 1860'lardan sonra kurulmaya başladıkları bir gerçektir.
Özel okullar genelikle büyük konaklar kiralanarak kuruluyordu. Kendine
has binaları olan özel okullar çok azdı. Kiralık konaklardaki eğitim
de, gerek okulun sürekliliği gerekse sağlık koşulları bakımından pek
verimli olamıyordu. Kişilerin kurdukları özel okullar ticarî amaca
yönelik oldağu için, süreklilikleri garanti edilemiyordu. Kişilerin
ölmesi, konağın kirasını verememesi, öğretmenlerin başka yerlerde iş
bulmaları, özel okulların kısa ömürlü olmalarının önemli
faktörlerindendir.
Derneklerin kurdukları özel okullar, şahısların kurduklarından daha
uzun süreli ve güvenilir oluyordu. Ama bunların sayısı çok azdı. Özel
okulların olumlu ve olumsuz yanları vardı.
Olumlu yanları:
1. Her ne kadar ücretli eğitim yapmakta ise de, bir kısım yoksul
öğrencileri parasız okutmuşlardır.
2. Öğrenci çekmede birbirleriyle ve devlet okullarıyla rekabete
girdikleri için eğitim ve öğretim alanındeki yenilikleri uygulamada
önderlik etmişlerdir.
3. Reklam ve gösteriye ihtiyaçları olduğundan
Devrin tanınmış bilgin ve uzmanlarından öğretmen olnrak
yararlanmışlardır.
Çeşitli dil ve bilim dallarına özellikle ağırlık vermişlerdir.
Sınavlar sırasında devrin ileri gelenlerinin de katılmasıyla büyük
törenler yaparak halkın ilgisini eğitim olayına çekiyorlardı. Ödül
dağıtma, diploma verme törenlerinde özel okul günlerinde gene öyle.
Okul gezileri düzenlemişler, çeçitli oyunlar ve marşlarla hem eğitim
hem de halk üzerinde olumlu etkilerde bulunmuşlardır.
Temizlik ve düzeni göstermek için özel öğrenci formaları hazırlamışlar
ve giydirmişlerdir.
Devlet okullarındaki gibi "atıl ve batıl" durmayıp sürekli çalışarak
verimli bir eğitimi gerçekleştirmişlerdir.
Türkiye'deki özel okulların olumsuz yanları da şunlardır:
1. Pek çok özel okulun esas amacı kâr ve vergiden kaçmak idi. Eski
konaklar biraz temizlenerek ve bazı malzemeler bulunarak okul haline
getiriliyor, okul oldugıı için binanın vergisini vermekten
kurtuluyorlardı.
2. Okul görünümü altında esas amacı ticaret olan bazı okulların
öğretmenleri de iyi olmuyordu. Bu yüzden öğretmenler sık sık
değiştiriliyor, öğretimde bir süreklilik sağlanamıyordu.
3. Öğretmenler gibi yöneticileri, ders programları, amaçları, öğretim
metotları vs. de sık sık değişiyor, çocuklar neye uğradıklarını
şaşırıyorlardı.
4. Düzenledikleri piyango, müsamere ve ücretli konferanslarla hanedan
ve diğer zenginlerin verdikleri ihsanlarla haksız kazançlar
sağlıyorlardı.
Başlangıçta gayet hoşgörülü davranılan, hattâ kurulması teşvik edilen
özel okullara karşı, Bakanlık 1912 yılından itibaren sert bir tutum
izlemeye başlamııştı. Bazı özel okullar çeşitli yolsuzluklarla adlî
koğuşturmaya konu olmuş, şahıslara ait özel okul binalarından vergi
alınmaya başlanılmış, aldıkları ücretler ve diğer gelir ve giderlerin
defterleri Bakanlık müfettişlerince incelenilmeye başlanılmış, program
ve sınavlar üzerinde resmî denetimler kurulmaya çalışılmıştır.
Önceleri Bakanlık bünyesinde gündelik emirlere göre yön verilmeye
çalışılan özel okullar için, 1915 yılında bir de genel yönetmelik
çıkarılmıştır.
Osmanlı Anayasası, öğretim hürriyeti bahsinde özel okullara geniş yer
veriyordu. Bu okullar ilk ve ortaöğretim sahasında kurulabiliyorlardı.
Yüksek özel okul açılmasına yasalar izin vermiyorlardı. Özel
okulların, Bakanlığın ruhsatı ve padişahın "irade-i seniyye"si ile
kurulması gerekti. Bu da uzun bürokratik işlemleri gerektiriyordu. Bu
nedenle özel okulların çoğu ruhsatsız çalışıyorlardı.
Bakanlık bu okulları genellikle okul binalarının sağlığa, genel ahlâka
uygun olması ve askerlik bakımından bir ongel oluşturmaması, okul
yönetici ve öğretmenleri icin gerekli ehliyetnameleri bulundurması,
okulda yapılan öğretimin din, ahlâk ve adab ile Devlet yasa ve
yönetmeliklerine uygun olması yönlerinden denetliyordu. Yoksa
programlarına, ders kitaplarına, öğretmenlerin seçilmelerine
karışmıyordu.
Özel okulları şahıslar kurabildikleri gibi, dernekler de
kurabiliyordu. Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye, İttihat ve Terakki gibi
derneklerin çeşitli kentlere dağılmış okulları vardı.
Türkiye'de müslümanlar tarafından kurulan özel okulların en eskisi ve
en süreklisi "Darüşşafaka"dır. Yetimler için 1888 yılında kurulan bu
okul, ilk ve orta öğretim kurumlarından oluşuyordu. Okulun kendisi,
Türkiye'deki diğer özel okullara iyi bir örnek olduğu gibi, mezunları
da Türkiye'nin posta işlerinde büyük hizmetler görmüşlerdir. Bu özel
okul, 1903 yılında öğrencilerinin açlık ve idaresizlik yüzünden Bâb-ı
Ali'ye hücum etmelerinden dolayı, Bakanlığa bağlanarak
cezalandırılmış, II. Meşrutiyetin ilânından sonra tekrar bağımsız hale
getirilmiştir. Türkiye'de jimnastik ve askerlik derslerini programına
ilk alan, ilk defa ders kitapları yazdırtan bu öğretim kurumu,
başarılı çalışmalarına hâlâ devam ediyor.
Türk eğitim tarihinde özel okulların kesin istatistikleri
tutulmamıştır. Bu bakımdan okullar hakkındaki bilgiler ve sayılar
bölük pörçüktür.
5.4. Öğretmen yetiştirme
Türk eğitim tarihinde öğretmen yetiştirme sorunu XIX. yüzyıl
ortalarına gelinceye kadar okullaşmamıştır. Bu dönemde medreseler hem
adalet mekanizmasını hem din adamlarının ve "sıbyan mektepleri
muallimleri"nin ve medrese öğretim elemanlarının yetişmesinde hemen
hemen tek kaynak olmuşlardı.
Alt düzeydeki medrese çıkışlılardan imam-hatiplik mesleğini seçenler,
aynı zamanda bulundukları köy ve mahallenin ilköğretim düzeyindeki
öğretmeni de oluyorlardı. Yüksek medrese çıkışlılardan medrese de
öğretim üyesi (müdderis) olmak isteyenler ise önce alt seviyedeki
küçük medreselerden başlayarak, giderek yüksek düzeydeki büyük
medreselerin müdderisliklerine kadar çıkarlardı. Ayrıca -özellikle
Selçuklular döneminde- müderrisliğin bir alt kademesi olarak "muidlik"
özgün adıyla, yardımcılık fonksiyonunu gören ayrı bir öğretmenlik
kademesi vardı. Osmanlılar dbneminde ise bu fonksiyon üst düzeydeki
medrese öğrencilerine bırakılmıştır. Medreselerde öğretmenlikle ilgili
meslek dersleri yoktu. Sadece dinî bilimler alanında salt bilgiye
dayanan bir öğretim uygulanıyordu. Zaten bu dönemdeki öğretim
metotları da ezbere, not tutturmaya (imlâ) ve şerhe dayandığından,
öğretmenin üzerinde didaktiğe dayalı fazla bir yük yoktu. Tartışmaya
dayalı bir öğretim, çok seyrek olarak, kendine güvenen öğretmenler
tarafından uygulanırdı.
Türkiye'de öğretmen yetiştirme sorununun okullar aracılığıyla
çözümlenmeye çalışılması 19. Yüzyıl ortalarında olmuştur. Batı
örneğine göre kurulan ve kurulması palanlanan okullar, öğretmen
yetiştirmenin öyle bir çerçeve içinde ele alınmasını zorunlu
kılmıştır. Kuruluş tarihine göre, Türkiye'de öğretmen yetiştiren
okullar şöyle gruplandırılabilir.
Orta öğretmen okulları
İlk Öğretmen okulları
Yüksek Öğretmen okulları
Özel ve meslekî öğretmen okulları
Bu okul gruplarından bazılarının bazen tek bir yönetim ve okul altında
birleştikleri de görülmüştür.
Orta Öğretmen Okulları
Türkiye'deki ilk öğretmen okulu kuruluşu, 16 Mart 1848'de kurulan "Dârülmualimin-i
Rüşdi"dir. O zaman yeni yeni kurulmaya başlayan "Rüşdiye" adlı orta
okullara öğretmen yetiştirmek amacını güdüyordu. Öğretim süresi ve
ders programı hakkında net bilgilere sahip olmadığımız bu okul
mukakkak ki, alt pedagojik bir öğretmen yetiştirme kurumu değildi.
Gösterilen dersler, rüşdiye derslerinin biraz daha ayrıntılı
şekilleriydi. Hattâ meslekî hiç bir ders olmadığı da söylenmektedir.
Bu okul, Cevdet Paşa ve özellikle Ahmet Hilmi Efendi'nin yönetimleri
altında, eğitim sorunlarının topluca ele alındığı 1868 yılına kadar
devam etti.
1868 yılında ilkokul öğretmenleri yetiştirmek için bir "Dârülmuallimin-i
Sıbyan" kurulmuştur. 1869 Genel Eğitim Yönetmeliğ'inde de ("Maarif-i
Umumiyye Nizamnamesi") bir büyük Dârülmuallimin kurulması
öngörülüyordu (madde 52). Buna göre bu Okul üç şubeden oluşacaktı:
Rüşdiye, İdadiye ve Sultaniye. Bu üç cins okula öğretmen yetiştirecek
büyük Dârülmuallimin'in yöneticine Dârülmualimin-i Sıbyan'ın yönetimi
de verilmişti (madde 66). Aynı yönetmelik Sıbyan ve Rüşdiye okullarına
öğretmen yetiştirecek bir Kız Öğretmen Okulu (Dârülmualimmat)
kurulmasını da öngörüyordu (madde 68-78).
Yönetmelik maddelerine göre 1870 yılında açılan Dârüllmuallimat, üç
yıl öğretim süreli hem sıbyan okullarına, hem de kız rüşdiyelerine
öğretmen yetiştiren bir kurum olarak devam etti.
Erkek öğretmen yetiştiren orta seviyedeki öğretmen okulları ise çok
karmaşık bir yapıda XX. yüzyıla kadar sürmüşlerdir. 1910-1912 srasında
rüşdiyelere öğretmen yetiştirmek için açılan okullar, taşrada da
birkaç yerde açılmış, fakat 1913 yılında rüşdiyelerin ilkokullar
içinde eritilmesinden sonra ortadan kalkmıştır.
Savaş yıllarında İstanbul'daki kız ve erkek Yüksek Öğretmen Okulları
içindeki izharî kısımlar da orta seviyedeki okullara öğretmen
yetiştiriyordu.
Cumhuriyet döneminde ise, karmaşık yıllardan sonra 1926 yılında
Konya'da açılan, 1930 yılında da Ankara'ya nakledilen Gazi Pedagoji
Enstitüsü, 1943 yılında Balıkesir'de açılan Necati Eğitim Enstitisü,
1946'da İstanbul Eğitim ve İzmir Karşıyaka Kız Eğitim Enstitüleri orta
seviyedeki okullara öğretmen yetiştirmişlerdir. 1948'de ortaokul
öğretmeni yetiştirme işlevi yalnız Gazi Eğitim Enstitüsü'ne
bırakılmış, 1950'den sonra diğer eğitim enstitüleri yeniden
açılmıştır. 1975'den sonra ise -temel eğitimin 8 yıla çıkartılmasından
sonra- ilköğretmen liselerinden çıkanları ortaokul öğretmeni
seviyesinden çıkarmak için çok sayıda Eğitim Enstitüsü açılmıştır.
İlk Öğretmen Okulları
Ülkemizde Batı zihniyetine göre ilköğretim sorunu ortaöğretimden sonra
ele alındığı için, bu alandaki öğretmen okulu da -Dârülmuallimin-i
Rüşdî'den yirmi yıl sonra -1868 yılında "Dârülmuallimin-i Sıbyan" adı
ile kurulmuştur. Öğretim süresi iki yıl olan bu okulun progrımı
elimizde yoktur.
1871'de kapanmak zorunda kalan bu okul, bir yıl sonra yeniden açılıyor
ve buna, taşradaki öğretmen okullarına da öğretmen yetiştirme
fonksiyonu verilmiştir.
1883 yılında da "Dârülameliyat" adı altında bir uygulama ilkokulu
hüviyetini kazanmıştır. İki yıl sonra da tekrar eski adı ve hüviyetine
kavuşuyor.
İstanbul'daki İlköğretmen okulu 1909 yılındaki Sâtı Bey'in müdürlük
dönemine kadar küçük değişikliklerle, önemli bir yenilik olmadan sürdü
geldi. Sâtı Bey, Okulun 900 öğrencisini 150'ye indirerek, öğretim
heyetinin de %90'ını değiştirdi. Okul öğrencilerinin uygulama
yapacakları bir "Tatbikat Mektebi" açtı. Sâtı Bey'in yönetiminde bu
Okulun seviyesi hızla yükseldi. Öyle ki 1912 yılında "Dârülmuallimin-i
Aliye" adıyla bir yüksek okul düzeyine çıkarıldı.
Ayrıca 1875 yılından itibaren vilayet ve sancak merkezlerinde de bir
ve iki yıllık "Dârülmuallimin-i Sıbyan"lar açılmıştı. Bunların
sayıları XX. yüzyıl başlarında 16'ya, I. Dünya Savaşı yıllarında da
30'a kadar çıkmıştı. Savaş yıllarında okullar gerek öğretmen gerek
öğrenci kadroları açısından kapanma derecesine kadar zayıfladı.
Kurtuluş Savaışı sırasında özel idareler tarafından yönetilen bu
okulların sayısı 33, Cumhuriyetten sonra da 46 idi. 1924'de bunların
sayısı 20'ye indirildi. Öğretim süreleri beş yıla çıkartıldı.
1926-28 yılları arasında köylerdeki ilköğretim sorunu çözümlenmeye
çalışıldı. Kayseri ve Denizli'de Köy Öğretmen Okulları kuruldu ve
1933'de kapatıldı. 1927-1932 yılları arasında aynı amaca yönelik ve
dört il merkezinde açılan "Pedagoji Sınıfları"nı görmekteyiz. Köy
öğretmeni yetiştirme sorunu 1936 yılında Köy eğitmeni yetiştiren
kurslar biçiminde, 1937'den itibaren de Köy Öğretmen Okulları
biçiminde çözümlenmeye çalışılmıştır.
1940 yılında ilköğretim düzeyindeki okullara öğretmen yetiştiren bütün
kurumlar "Köy Enstitüsü" adı altında yeniden kurulmaya başlanmıştır.
1950'ye kadar sayıları 21'e çıkan Köy Enstitülerinin 1947 ve 1952'de
programları önemli ölçüde değiştirilmiş,1954 yılından itibaren de
adları "İlköğretmen Okulu" biçimine getirilmiştir. Daha sonra sayıları
84'e kadar çıkan öğretmen okulları bugün "Öğretmen Lisesi" haline
getirilmiş ve asıl fonksiyonunu Eğitim Fakültelerine devretmiş bir
şekle gelmiştir.
Yüksek Öğretmen Okulları
Yüksek Öğretmen Okullarının amacı, lise ve dengi okullara öğretmen
yetiştirmektir. Bunun için de üniversite düzeyinde bir eğitim
vermiştir. Ülkemizde yüksek öğretmen okulu sayılabilecek ilk tasarı,
1869 Yönetmeliğinin Büyük Dârülmuallimin tasarısı idi. İki yıllık
idadi ve 3 yıllık sultani şubeleri, lise ve dengi okullara öğretmen
yetiştirecekti. İdadiye Şubesi 1877'de açıldı. 1880'de kapandı.
Esas "Dârümuallimin-i Aliye" ise 1891'de kuruldu. Öğretim süresi 2 yıl
olan bu okulda rüşdiye üstündeki okulların öğretmenini yetiştiriyordu.
II. Meşrutiyetten sonra bazı derslerini üniversite ile beraber yapan
bu Okul, daha sonra lağvedilerek Sâtı Bey yönetimindeki İstanbul
Dârülmuallimini'ne bir kısm-ı âli eklendi ve daha sonra da "Dârülmuallimin-i
Aliye" adını aldı. Öğretimi kâh Üniversite ile beraber kâh ondan
bağımsız olarak Cumhuriyet dönemine kadar sürdü.
Cumhuriyetten sonra 1924'de Yüksek Öğretmen Okulunun yönetimi
bağımsız, öğretimi ise tamamen üniversiteye bağlandı. Bu durum 1948
yılına kadar sürdü. 1950'den sonra ise İstanbul, Ankara ve İzmir'de
büyük, yatılı, öğretimi üniversitelere dayalı üç Yüksek Öğretmen Okulu
açıldı. İlköğretmen okulunun 5. yılından seçtiği öğrencileri
Üniversitede okutarak, lise öğretmeni yetiştiren bu kurumlar da
1975'den sonra oldukça büyük değişikliğe uğrayarak ortadan kalktı.
Özel ve meslekî Öğretmen Okulları
Türkiye'de özel öğretmen okulu kurulması için Osmanlılar döneminde
bazı girişimlerde bulunulmuş, ancak başarılı hiçbir uygulamaya
geçilememiştir.
Meslekî ve teknik öğretim alanında çalışacak öğretmenler ise,
Cumhuriyet dönemine kadar ya kendi okullarında ya da yurtdışında
yetişmişlerdir. Cumhuriyet döneminde de bu sorun ilk yıllar yurt
dışına öğrenci gönderilerek ve yabancı uzman getirilerek çözümlenmeye
çalışılmıştır. Daha sonra ise -okulların sayının hızla artması
üzerine- 1934-35 öğretim yılında Kız Enstitülerine ve Akşam Kız Sanat
okullarına öğretmen yetiştiren "Kız Teknik Öğretmen Okulu", 1937-38
öğretim yılında Erkek Sanat, Akşam Erkek Sanat, Yapı Enstitüsi vs.
öğretmenlerini yetiştirmek için "Ticaret Yüksek Öğretmen Okulu"
açılmıştır. Ayrıca Kız ve Erkek Sanat okulları çıkışlılardan da
öğretmen olarak yararlanılmaktadır.
Öğretmen Okulları ve Eğitim Bilimi
Türkiye'de Batı örneğine göre kurulmuş okullar için açılan öğretmen
okullarında maalesef eğitim bilimiyle ilgili dersler uzun süre sonra
ve ilkel bir biçimde yer almıştır.
Öğretmen okullarında eğitimle ilgili ilk dersler didaktik konusunda
olmuş, Cevdet Efendi "Elifba" dersini verirken bunun didaktiğine daha
çok önem verir bir tarzda anlatmıştır. 1877-78 yıllarında Usul-ü
Tedris (Didaktik) dersinin öğretmen okulları programına konulup
konulmaması konusunda bazı çalışmalar oluyor ve sonunda bu ders kesin
olarak okul programlarına giriyor. Aynı sıralarda "Dârülameliyat"
adıyla daha ziyade uygulamaya yönelik okullar açılıyor. XX. yüzyıla
kadar öğretmen okullarındaki eğitim dersleri hemen tamamen "Usul-ü
Tedris" ve "Fenn-i Terbiye" adlarıyla genellikle metodik derslerdir.
"İlm-i Ruh" adıyla psikolojinin de programlara girdiği görülmektedir.
Giderek bu okullardaki pedagoji ders saatleri artırılmış ve
çeşitlendirilmiştir. 1970'lerden sonra ise Türkiye'de öğretmen
yetiştirme sorunu gene bir bunalım içine girmiştir.
5.5. Darülfünun
Bazı eğitim tarihçileri, Türkiye'nin Batılı anlamda ilk Üniversitesi
olan "İstanbul Dârülfünu"nu Fatih külliyesine bağlamak isterler. İşe
medrese açısından bakılırsa 19. yüzyıla gelinceye kadar Türkiye'de
üniversite dediğimiz İstanbul Darülfünunu, medreseden ayrı, Avrupa'nın
üniversitelerini taklit etmek amacıyla kurulmuştur. Bu nedenle
başlangıcını Fatih dönemine kadar götürmek yanlış olacaktır.
1845'de kurulan Meclis-i Maarif-i Muvakkat, Fransız eğitim sistemine
göre Türk eğitim sistemini üç kademeli olarak kurulması çalışmalarına
başladı. Meclis-i Valayı Ahkam-ı Adliye'ye sunulan tasarıda, sıbyan
okullarına ilköğretim kademesi denilerek, onun üzerine medreselerden
ayrı bir orta ve yüksek öğretim kademesi kurulacaktı. Ortaöğretim "rüşdiye"
mektepleri kurulup yayılarak meydana getirilecek, yüksek öğretim
düzeyinde ise yatılı bir "Dârülfünun" kurulacaktı.
Gerçekten de İtalya'dan Fasoti adında bir mimar ayda 100 altın maaşla
getirilmiş ve Sultanahmet'le Ayasofya arasında üç katlı bir bina ancak
19 yılda yaptırılabilmiştir (1845-1864). Bu bina bir ara Kırım Savaşı
dolayısıyla askerî hastahane olmuş, Maliye, Adliye ve Evkaf
Nezaretleri, Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan, İstanbul Vilayet
binası ve mahkeme olarak kulanılmış ve sonra da yanmıştır (1933).
Ancak bu binanın yapımı daha tamanlanmadan 1863'de binanın tamanlanmış
kısımlarında Dârülfünun derslerine başlanılmıştır. Dersler herkese
açık konferanslar biçimindeydi. Derviş Paşa Fizik, Hekimbaşı Salih
Efendi nebatat, Ahmet Vefik Efendi Tarih, Ahmet Cevdet Efendi Tabii
Coğrafya, Müneccimbaşı Osman Saip Efendi de heyet üzerine konferanslar
veriyordu. Konferansları sürekli izleyen bir öğrenci zümresi de vardı.
Ancak bu olumsuz bir tecrübe oldu. Dinleyicilerin bilgi düzeyleri
dersleri anlamaya yeterli değildi. Konferanslar pek ciddiye
alınmıyordu. Dinleyicilerin ve ders verenlerin büyük çoğunluğu devlet
memuru idiler.
1865 yılında bu konferanslar esas Dârülfünün binasında çıkarılarak
(Maliye Nezareti olmuş) Divan yolunda Nuri Efendi Konağı'na taşındı ve
oranın da içinde kütüphanesiyle beraber yanması üzerine, yeni bir
binada konferanslara devam edilmedi.
Dârülfünun'un ikinci kez gündeme gelmesi, Saffet Paşa'nın hazırlayıp
yayınladığı 1869 "Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi" ile olmuştur. Bu
yönetmeliğin 79-129. maddeleri İstanbul'da bir Dârülfünun-u Osmanî
kurulmasını öngörülüyordu. Bu üniversite "hikmet ve edebiyat",
"hukuk", "ulûm-u tabiiye ve riyaziye" diye üç kürsüden oluşacaktı.
Öğretim süresi üç yıl olacak şekilde ders programı da hazırlanmıştı.
Türkçe ders yapacak "müderrisler" yetişinceye kadar Fransızca da ders
yapılabilecekti. Üniversitenin diğer hususlarına dair ayrıntılar da
tespit edilmişti.
Bu Dârülfünun ders yapabilmesi için Çemberlitaş'ta bir yeni bina
yatırıldı (Uzun süre Maarif Nezareti olararak ve Belediye Fen Heyeti
Binası olarak kullanılmıştır). Gazete ilânlarıyle kayıtlar yapıldı.
Başvuran 1000 civarında öğrenciden 450'si sınavla seçildi. Ancak
seçilenlerin büyük çoğunluğu medrese öğrencisi oldukları ve onlar da 3
aylar cerrine çıktıkları için, açılış Ramazan Bayramı ertesine
bırakılmış ve Ramazan süresince Üniversite resmen atanmış
öğretmenlerce, halka açık gece dersleri düzenleniyor. Ancak bu dersler
(Takvim-i Vekayi'de yayınlanmıştır) seviye olarak ilk öğretim
düzeyinde diye nitelenmektedir. Ama bu karar daha sonraki duruma
bakarak verilmiştir!
Bu ikinci Dârülfünun da 1870'de büyük törenlerle açılmıştır; ancak
Yönetmelikte belirlenen bütün dersleri verecak öğretmen ve ders kitabı
bulunmadığından haftada 5 gün ve ikişer saat ders yapılabilmiştir.
Ancak bu dersler sırasında bilgisizlik, bu kurum hakkında devamlı
sorunlar çıkarmıştır. Burada açılan Arapça dersleri öğrencilerin
ilgisizliği yüzünden kapatılmış, Cemalleddin Afgani'nin
konferanslarından birinde güya "Nübüvvet, sanatlardan bir sanattır"
demesi büyük tepkilere yol açtı. Bu sözü reddeden kitaplar
yazılmıştır. Oysa konuşmadan yukarıdaki gibi bir hüküm çıkarmak mümkün
değildir. Ama medrese öğrencilerinin tepkisi üzerine Cemalettin Afganî
yurt dışına sürülmüş, Darülfünun'un Müdürü Hoca Tahsin Efendi görevden
alınmış, bu kurumu koruyan Sadrazam Ali Paşa'nın da ölmesiyle 1871
yılında kapanmıştır.
Bu Dârülfünun'un softalar baskısıyla dağılması üzerine, Maarif Nazırı
Saffet Paşa, Galatasaray Lisesinde bir Üniversite kurulması için Müdür
Sava Efendi (Paşa)'yi görevlendirdi. O da bu sırada Gülhane Kışlasında
olan Liseyi Beyoğlu'na getirerek orada Edebiyat, Hukuk ve Turuk-u
Maabir (yollar - köprüler, Fen) dallarında bir Ünivereite kurdu.
"Dârülfünun-u Sultanî" veya "Mekteb-i Aliye-i Sultaniye" adıyla anılan
bu üniversiteye de ilânla öğrenci kaydedildi. Öğretmenlerinin çoğu
Fransız ve bazıları da Rum idi. Dersler de Türkçe ve Fransızca olarak
okutuluyordu. 1874 yılında açılan bu Üniversite daha devamlı olmuş, üç
defa mezun vermiş, hattâ doktora tezleri bile yaptırılmıştı. Ancak
1880-81 yıllarından sonra bu okulun bir çok problemleri ortaya
çıktığından, fen kısmına öğrenci bulunamadığından Maarif Nezaretince
lağv edilmiştir.
Bundan sonra, Sadrazam Sait Paşa'nın II. Abdülhamid'e yaptığı -kabul
edilmeyen- birkaç önerinin dışında, 20 yıl kadar yeni bir açma
girişiminde bulunulmadığı görülüyor.
Ancak 1900 yalında, Abdülhamid'in tahta çıkışının 25. Yıldönümünde,
Mülkiye Mektebi binasında "Dârülfünun-u Şâhâne" adıyla bir Üniversite
kurulmuştur. Bu Üniversitenin bir gösteriş olarak açıldığı, ayrıca
gençlerin Üniversite öğretimi görmek için Avrupaya gitmelerini
engellemek ve Abdülhamid'in maarif düşmanı olmadığını göstermek için
açıldığı da iddia edilmektedir.
Osmanlı eğitim sisteminde Hukuk ve Tıp okulları daha önce açılmış
olduğundan ve hâlâ öğretim yapmakta olduklarından, yeni açılan
Dârülfünunda bunları tamamlayacak şu üç şube açılmıştı.
Edebiyat
Ulûm-u Riyaziye ve Tabiiye (Fen)
Ulum-u Aliye-i Diniye (İlâhiyat).
Bu şubelere alınacak öğrenci sayısı 25-30 civarında sınırlandırılmış,
ayrı bir bina ve yönetime gereksinme duyulmadan, Mülkiye Mektebi
binasında ve onun müdürünün hizmetine verilmişti. Öğretim süreleri
-birer yılı doktora sınıfları olmak üzere- Fen ve Edebiyat şubelerinde
3, ilâhiyat şubelerinde 4 yıl idi. Ancak öğrenci sayısı çok sınırlı
tutuldığından, siyasî, sosyal, felsefî ve tarihî derslere programda
yer verilmediğinden ve fen dersleri dahil bütün dersler maarif
müfettişleri tarafından kontrol edildiğinden, üniversitedeki dersler
pek yavaş geçiyordu.
II. Abdülhamid'in bu Dârülfünun'u 1908 inkılâbına kadar devam etti.
1908'den sonra ise Mülkiye Mektebi'nden çıkarılarak Zeynep Hanım
Konağı'na yerleşti. Başına bağıösız bir müdür getirildi. Programlar
baştan aşağı değiştirildi. Öğrenci almadaki sınırlama, öğrencilerden
ücret alma kaldırıldı.
Bu dönemde Darülfünunda esas değişikliği Emrullah Efendi
gerçekleştirmiştir. Emrullah Efendi Maarif Nazırlığı zamanında yeni
bir yönetmelik hazırlayarak yayınladı. Bununla Üniversiteye azçok malî
ve idarî bir özerklik veriliyor, ayrı bir üniversite polisi kurulması
bile öneriliyordu. "İstanbul Dârülfünunu" adını alan bu kurum, Tıp
Fakültesini ve Hukuk mektebini de bünyesine alarak beş şubeden oluşan
bir üniversite oldu. Ayrıca Bağdat ve Konya Hukuk Mektepleriyle,
İstanbul'daki Dişçilik ve Eczacılık Yüksek okulları da Darülfünuna
bağlandılar.
1914-1919 yılları arasında ise Almanya'dan 20 kadar profesör, doçent,
asistan getirildi. Bunlar bazı enstitüler (Dârülmesai) ve
laboratuvarlar kurarak âletler getirmişler, programları kendi
bilgilerine göre genişleterek Mütarekeye kadar İstanbul'da öğretim
faaliyetinde bnlunmuşlardır. Mütarekeden sonra anlaşmaları
feshedilerek Türkiye'den çıkartılmışlardır.
1919'da yeni bir yönetmelik çıkartılarak üniversiteye ilmî muhtariyet
verildi. Sınıf usulü yerine sömestir usulü kondu ve fakültelerin adı
"medrese" oldu. Bu arada savaş dolayısıyla erkek nüfusun büyük ölçüde
silâh altına alındığı dönemlerde Dârülfünun öğrencilerinin yaş
ortalaması küçüldü ve Şubat 1914'de başlayan hanımlara Üniversite
dersleri verilmesi, 1916 yılında bir bir İnas Dârülfünunu kurulmasyla
sonuçlanmıştı. 1917 yılında da Tıbbiye'ye de kız öğrenci alınmaya
başlanmış, kızlar çarşafı atamamakla beraber peçeyi kaldırmışlar, 1918
yılında da üniversitede karma konferanslar verilmeye başlanmıştır.
Cumhuriyetten sonra kadınlara mutlak serbesti verilip karma eğitime
tam anlamıyla izin verildikten sonra İnas Darülfununu kapatılarak
dağıtılmıştır. Üniversite 1923 yılında eski Harbiye Nezareti binasına
geçti. 1925 yılında çıkarılan bir yasa ile de tamamen bağımsız oldu.
Edebiyat ve İlâhiyat Fakülteleri programlarında önemli değişiklikler
yapıldı. Ama Dârülfünun ile Cumhuriyet yönetimleri tam olarak hiç
uyuşamadılar. Aralarında her zaman soğuk bir savaş sürdü gitti.
Dârülfünün bir türlü kendisinen beklenen hızlı değişme ve
yenileşmeleri yapamıyordu. Oradaki "müderris" adlı bir çok öğretmenin
ilmî seviyeleri bir üniversite için yeterli değildi. Yayın ve
araştırma çalışmaları yoktu. Bu durum karşısında İsviçre'den Prof.
Albert Malche getirilerek bu Dârülfünunun durumunu inceletildi. Malche,
bir rapor verdi. Cumhuriyet hükümeti bu rapora da dayanarak 1933
tarihinde İstanbul Dârülfünunu'nu ilga ederek yerine İstanbul
Üniversitesi'ni kurdu. Dârülfünun'dan 157 kişi kadro dışı bırakıldı.
Her şeyi ile ünivereite yeniden kuruldu. Kadro eksikleri o zaman
Almanya'dan kaçan Yahudi ve antinazist öğretim üyeleri ile dolduruldu.
Daha sonra Ankara'da ve diğer Anadolu kentlerinde de birçok
üniversiteler açıldı. Bunların adları kuruluş yerleri ve yılları
şöyledir.
Üniversite Şehir Kuruluş yılı İ.T.Ü. İstanbul 1944 Ankara Üniversitesi
Ankara 1946* Ege Üniversitesi İzmir 1955 O.D.T.Ü. Ankara 1957 Atatürk
Üniversitesi Erzurum 1958 Karadeniz Teknik Üniv. Trabzon 1963
Hacettepe Üniversitesi Ankara 1963 Çukurova Üniversitesi Adana 1967
Fırat Üniversitesi Elazığ 1967 Diyarbakır Üniversitesi Diyarbakır 1967
Kayseri Üniversitesi Kayseri 1968 Anadolu Üniversitesi Eskişehir 1970
Boğaziçi Üniversitesi İstanbul 1971 * Hukuk Fakültesi 1925, D.T.C.
Fakültesi 1935, Fen Fakültesi 1943, Tıp Fakültesi 1945.
Türkiye'de üniversitelerin kuruluşu 1980'li yılardan sonra büyük bir
ivme kazandı ve daha da önemlisi, özel üniversitelerin kurulmasına da
izin verildi.
5.6. Mesleki ve Teknik Öğretim
Türk eğitim tarihinde meslekî eğtimi iki aşamada incelemkek lâzımdır.
Birinci aşamada, sanayi devrimine kadar -bütün dünyada olduğu gibi-
Türk toplumunda da geçerli olan, el sanatlarına ve toplumun genel
ihtiyaçlarına ilişkin meslekî eğitim; ikinci aşamada ise sanayi
devriminin getirdiği şartlara uygun olarak yapılan teknik eğitim.
İlk aşamadaki meslekî ve teknik eğitimin, Türk eğitim tarihinde iki
büyük kurumu vardır: Ahi ocakları ve Enderun mektebi.
5.6.1. Ahi Ocakları
Ahiler, "kardeşler" demektir. Avrupa'nın "frere"lerine ve silâhlı bir
kuvvetleri olmaları dolayısıyla şövalyelerine de benzerler.
Ahiler, "frere"ler gibi, örgün eğitim kurumları kurmuşlardır. O zaman
bu fonksiyonu görecek medrese, küttap, dârülhadis, dârülkurra v.s.
gibi kurumlar çok yaygın olduğundan, bunlar mesleki eğitim ve
yardımlaşma kurumları kumaya yönelmişlerdir. Kurdukları kurumlarda
avcılık, kasaplık gibi birkaç sanat hariç, diğer tüm sanatkâr gençleri
toplamaya çalışmışlardır.
Ahilik, aslında Sasani ve Arap kaynaklı bir kurumdur. Ama tarihteki
yaygın şekliyle Anadolu Türk toplumlalrı içinde yaygın olarak hüküm
sürmüştür. Bu ocaklar Anadolu'nun hemen hemen bütün kentlerindeki
sanayi erbabını bir birlik ve kardeşlik içinde yönetmiştir. Onları
"Gençler", "Ahiler" "ustalar", "Nakibler" ve "Şeyhler" olarak bir
düzen içinde yönetmeyi başarmıştır. Hattâ Anadolu Selçuklu yönetiminin
yıkıldığı dönemlerde ve Ankara gibi bazı önemli kentlerde, halkın
yönetimini de üzerlerine almışlardır. Tanınmış Arap gezgini İbn
Batuta'nın Anadolu'yu gezdiği zamanlarda, Anadolu toplumu üzerindeki
Ahi yönetimi etkileri, onun Seyahatnamesinde açık olarak görülür.
Ahiler, zaviyeler biçiminde örgütlenmişlerdir. Her zaviyede, seçimle
işbaşına gelmiş bir şeyh, çeşitli işleri gören imam, müdderris, hatip,
silâh tamircisi, hatat, sakkaş gibi görevliler vardı. Zaviyelerdeki
(Ahi Ocağındaki) herkesin bir hiyerarşik yeri vardı. Bunlar 9 kademe
halinde dizilirlerdi. İlk kademe, "yiğit"lerdi. Ondan sonra gelen 6
kademe ahilerdi (ilk üçü "ashab-ı tarik", kalan üçü de "nakip"ler). 7.
mertebede seccade sahibi olmayan "Halife" bulunurdu. 8. "Şeyh", 9. ise
"Şeyhü'l-meşayih" idi. Bu kademeler hep sıra ile geçilirdi.
Esas eğitim ilk yiğitlik kademesindeki çırak gençler arasında
oluyordu. Her çırak yiğidin 2 yol arkadaşı, bir yol atası, bir üstadı
(Sanat Hocası) ve bir de Pîri (ahlâk mürebisi) var idi.
Ahi ocaklarındaki zihniyet, tasavvuf zihniyetinden oldukça farklı idi.
Ahiler tam anlamıyla "bu dünya"da yaşıyorlardı. Sofiler gibi halktan
uzaklaşmıyorlar, halk içinde yaşıyorlardı. Sofiler gibi "hırka" değil
"şalvar" giyiyorlardı. Sırtlarında arkadan bir elbise ve başlarında
beyaz yün külâhlar vardı. İpekten elbise giymeleri yasak idi. Altın,
yüzük gibi süs eşyaları; kızıl ve sarı renkler yasaktı. Yeşil, gök, ak
ve sarı renkler makbuldü. Kara renk, ahilik payesine ermeyenlere,
beyaz renk erbab-ı kalem ve hafızlara yeşil renk de müdderris, kadı ve
şeyhlere has idi. Ahi zaviyelerine girebilmek için, temiz ve doğru
olduğuna dair bir üstadın (Usta) çırağı hakkında şahitlik etmesi ve
hattâ onu önermesi gerekiyordu; ustanın önermediği ve ustası belli
olmayanlar Ahi ocağına alınmazdı.
Gençlerin sanat eğitimleri üstadların iş atelyelerinde yapılırdı.
Ocaklarında ise daha ziyade duygusal, edebî ve sosyal bir eğitim
yapılırdı.
Her ahi ocağında "muallim-i ahi" veya "Pîr" denilen eğiticiler vardı.
Orada yapılan eğitim de iki kısma ayrılırdı.
1. Şifahi (sözlü) eğitim: Fütüvvetname, Tilâvet-i Kur'ân, tabahat,
raks, teganni ve musiki, tarih ve terâcim-i ahval, tasavuf, Türkçe,
Arapça, Farsça, Edebiyat gibi dersler verilirdi.
2. Seyfî Eğitim: Kılıç ve silah eğitimi.
Birinci kısım eğitim, bütün ahiler tarafından, okuyarak, dinleyerek ve
muallim ve ahi kardeşlerle yaşayarak yapılmaktaydı. Seyfî eğitimin
yapılabilmesi için de üç şart var idi: "Ahi görmek", "Şeyh görmek",
"Genç bir adamı talim ve terbiye etmiş olmak".
Ahi mualliminin görevleri şunlardır: Namazı tüm şartları ve
ayrıntıları ile öğretmek, insanlık adabını öğretmek.
Ocak eğitimi yalnız kitabî değildi. Medreseden önemli farklarından
biri bu idi. Medreseler genellikle aklî ilimlerle uğraştıkları halde,
ocaklardaki eğitim inaanlık ve toplum ülkülerine dayanıyordu.
Genellikle ahlâkî ilkeler üzerinde duruluyor; rakslarla şarkı ve
ilâhilerle bu kuvvetler diriliyordu. Öğretim dışı saatlerde,
medreselerdeki gibi müderris ve talebe ilişkileri kesik değildi,
sürekli beraber ve ilişki içinde idiler. Bu ilişkiler genellikle
sohbet biçiminde sürdürülürdü. Burada ahlâkî ve tasavvufî hikâyeler,
lâtifeler, sergüzeştler, hadîsler v.s. anlatılırdı.
Öğrencilerin görevleri:
Fütüvvetnamede okunan maddelerin 124'üne uymak,
Ahisinin tüm sözlerini kabul etmek,
Mal ve canını ahisinin hizmetine vermek,
Hüner ve sanatı olmak,
Her hafta elbisesini yıkamak, temiz çamaşır giymek,
Ahiden çırak almak, ahiye saçını kestirmek, alın yoldurmak,
Ocak namına belini bağlamak,
Güzel ahlâkıyla kendini kent halkına tanıtmak,
Kadı katında er aşkına çırağ yakmak ve ekmek yedirmek.
Ahi gelenekleri arasında "kuşak bağlama" (daha sonra önlük bağlama)
çok önemli idi. Bu kuşağın yedi adı, yedi bağlaması, yedi açması, yedi
dolaması vs. vardır. Her ocağın, her mesleğin ayrı ayrı kuşak gelenek
ve biçimleri vardı. Ayrıca bunun arkasında da bazı ahlâkî ve tasavvufî
ilkeler vardı.
Ahilik ilkelerini içeren 740 maddelik Fütüvvetnamenin bir ahi Şeyhi
tarafından tam olarak bilinmesi gerekti. Ocağa yeni giren gençlerden,
bunların 124 tanesini bilmesi isteniyordu. Kademeler yükseldikçe bu
ilkelerin sayısını yükseltmeleri gerekti. Bu ilkeler günlük hayat ve
davranışlar konusunda oluyordu. Meselâ sofra adabı konusunda 24 madde
vardı, su içmenin 2, söz söylemenin 4, evden sokağa çıkmanın 4, yolda
yürümenin 8 vs. Ahi ocaklarında dans ve müzik eğitiminin de önemli bir
yeri vardı
"Ahi baba" adlı bir şeyhin yönettiği Ahi zaviyesi, genellikle Fütüvvet
erbabının bir klübü, bir toplantı yeri mahiyetindeydi. Ama aynı
zamanda garipler için bir misafirhane, iktisadî yönden bir Lonca
merkezi, seyfî eğitim de düşünülürse bir spor klübü idi.
Ahi ocaklarına alınmamaları gereken kişi ve gruplar şunlardır: müşrik,
kâfir, mümeccim, şarap içen, halkın ayıbını gören tellâk, yalan
söyleyen tellâl, kasap, cerrah, avcı, vefarız, zâlim, hırsız, madrabaz
vs. Ayrıca şarap içen, zina yapan, yalan söyleyen, kovuculuk ve hile
yapan vs. de fütüvvetten düşerdi.
Füttüvvetnamelerde 9 derece olarak geçen ahi ocaklarındaki eğitim, şu
şekilde sıralanmaktadır.
1. Nâzil: Ocağa ustalarıyla yeni gelmiş kişi. Henüz erkana girmemiş.
2. Nîm-tarik: Üstadı, pîri (yol atası) ve ikiyol (tarikat)kardeşi olan
kişiler.
3. Müfredi veya meyan-beste: Nasibi verilmiş, şedd (kuşak) bağlanmış,
helvası pişirilmiş kişiler.
4. Beşariş: Fütüvvet ehlini terbiye edenler.
5. Nakib: Tarikatın ve ocağın iç yöntemini ayarlayan, törenlerde sağa
sola koşuşturan.
6. Nakibü'n-Nikâb: Ocağın erkânını iyice bilen, törenleri düzenleyen
kişi.
7. Halife: Şeyhin yardımcısı; onun yerine geçecek kişi.
8. Şeyh: Sanat erbabı içinde seccade sahibi. Kendisine has bir tayfası
bulunan.
9. Şeyhü'ş-Şüyûh: Bir sanat alanındaki şeyhlerin şeyhi.
Ekonomi tarihimizde rastlanılan esnaf zümrelerinden her biri, kendi
mesleklerinde İslâm tarihinin tanınmış ulularından veya uydurma bir
kişiyi pîr olarak tanırlardı. Fütüvvetname, onun adına yazılır, ahi
ocağındaki törenler, çırak yetiştirme ve dükkan açıp kapamadaki
törenler onun adıyla yapılırdı. Evliya Çelebi bu esnaf zümrelerinin
sayısını 480'e kadar çıkarmakdadır.
Ahi ocaklarında yapılan törenler de, hemen hemen her yörede ve her
meslekte aynı idi. Aradaki farklar çok küçük ve şeklî idi. Bu
törenlerin ana durumları şöyle özetlenebilir: Bir sanata giren genç
usta ve kalfaların yanında çıraklık ve kalfalık kademelerini başarı
ile bitirince ustalığa yükselir ve dükkanı açma hakkı kazanırdı. Ancak
bu, büyük törenlerle olurdu. Bu çırak çıkarma törenlerinde, o esnaf
zümresinin şeyhi yeni ustaya peştemal kuşatır, kuşak bağlardı. Törene
o esnaf zümresinin şeyhi, nakibi, duacısı, yiğit başı vs. ve halkdan
büyük bir topluluk katılırdı.
Her esnaf grubunun bir yardımlaşma sandığı olur, olağanüstü zamanlarda
bu sandıktan esnafa faizsiz kredi verilirdi.
Gerek bu çırak çıkarma törenlerinde gerekse ahi ocağındaki yükselme
törenlerinde şu erkâna uyulurdu:
Şalvar giydirmek, şedd (kuşak) bağlamak. Fütüvvet yoluna girmiş kişi
başarı gösterirse önce beline kuşak kuşatılır. Sonraki gelişmeler
sonucunda da şalvar giydirilir: Diğer tasavvufî mezheplerde tac,
tıraş, hırka gibi alâmetler vardır. Ahiliğin esası iffettir. Ahi
törenlerinde şerbet değil, tuzlu su içilirdi. Su temizlik, tuz
olgunluk gösterir. Daha sonra sofra kurulur, helva pişirilir. Bu
törenler sırasında o kişinin yol atası, yol kardeşleri de
belirlenirdi. Ahi ocağına girmiş kişinin giydiği şalvar, yol atasının
şalvarıdır ve uçkurunu da atası bağlar. Her meslek grubunun ayrı kuşak
bağlama biçimi vardır.
Ahilik örgütü şiî kökenli, alevilik ve bektaşilik esaslarıyla ve
inançlarıyla karışmıştır. Ancak Osmanlı-Safavî çatışmalarından sonra
çoğu yerlerde inanç yönleri kaybolmuş, yalnız bir esnaf örgütü
biçimine gelmiş, bazı yerlerde de sünnî özellikler kazanmıştır.
5.6.2. Meslekî ve Teknik Öğretimde Batılılaşma
Ahi-esnaf örgütü toplumdaki etkisini zamanla yitirdikten sonra, ülkede
meslekî yönden bir karışıklık olmasını önlemek için, 1727'den itibaren
"Gedik" usulü uygulanmaya başlanmıştır. Buna göre bir kişi çıraklık-
kalfalık kademelerini geçip usta olmadıkça dükkan açamazdı. Ayırca bir
yerde ihtiyaçtan fazla dükkan açılmasına, usta olsa bile- izin
verilmezdi. Gedik, araç ve gereçleriyle bir dükkan açma hakkı
oluyordu. Bir usta öldüğü zaman, dükkanıyla beraber onun "gediği" de
satılıyordu.
Uzun süre devam eden bu gedik usulünde de meslekî öğretim dereceleri
olan çıraklık, kalfalık ve ustalık arasında saygı ve sevgiye dayanan
kuvvetli bir disiplin vardı. Kalfalığa ve özellikle ustalığa yükselme
sınavları, Ahi örgütünde olduğu gibi, büyük ve görkemli törenlerle
yapılırdı. Uzun süre bu şekilde bir örgütle Osmanlı meslekî eğitimi ve
düzeni, bir kargaşa içine düşürülmeden sürdürülmeye çalışıldı.
Ama Büyük Fransız Devrimi ile, Avrupa'nın lonca örgütü ve
meslekî-ticarî gelenekleri özellikle 1840'lardan sonra hızla yıkılmaya
başladı. Tekniğin üretime uygulanması bir sanayi devrimi yarattı. Tüm
dünyanın sosyal ve ekonomik hayatını değiştiren bu devrim, Osmanlı
Devletini çok kötü bir biçimde etkiledi. Daha önceki dönemlerde
ticaret, gümrük vs. alanlarda Avrupalılara verilen kapitulasyonlar,
esas etkisini bu dönemde göstermeye başladı. Fabrika ürünü Avrupa
malları gümrüksüz olarak Osmanlı pazarlarını doldurunca, ülkede yerli
mallar ve el sanatları hızla ölmeye başladı. Devlet gedik ve tekel
usulünü kaldırmasına rağmen, yabancı mallara karşı yerli üretim yenik
düştü. Ticaretin ana kaynağı Avrupa'ya dayandığından, bu işin
Türkiye'deki yöneticileri Avrupalılar ve müslüman olmayan Osmanlı
vatandaşları oldu.
Avrupa'daki gelişmelere uyarak, Türkiye'de de bazı sanayileşme
çalışmalarına girişilmek istenildi: Dokuma ve gıda alanlarında üretim
yapacak bazı fabrikalar kuruldu. Gerek devletin gerekse özel sektörün
kurduğu fabrikalar, yabancıların rekabetlerine dayanamayarak iflas
ettiler. Ancak ordunun ihtiyaçlarını karşılayan askerî malzeme
fabrikaları alanın öneminden ve dış rekabetten uzak olduğu için, iflas
etmeden yaşayabildi.
Önceleri bazı el mahareti olan askerleri pratik bir biçimde
yetiştirerek yürütülmeye çalışılan askerî fabrikalar için eleman
yetiştirmek amacıyla, -daha sonra oldukça örgün bir meslekî eğitim
veren- "idadi-i sanayi alayları" kuruldu. İhtiyat sınıfı, idadi
sınıfları ve sanayi sınıfları biçimindeki örgütüyle 3+5+5=13 yıllık
bir eğitim veren bu kurum, 1907 yılında "İmalat-ı Harbiye Nazari
Mektebi", 1921 yılında da "Askerî Fabrikalar Müdür-i Umumiyesi Usta
Mektebi" olarak çalışmalarına devam etti.
Bu arada, özellikle Tanzimattan sonra, esnaf örgütünü düzeltmek ve
yabancı mallarla rekabet etmek için çeşitli önlemler alındı. 1839-1864
yılları arasında yerli sanayii korumak ve meslekî eğitimi kurmak için
"Islâh-ı Sanayi Komisyonu" kuruldu. Çeşitli sergiler açıldı. Ama
tehlikeli durumdan kurtaracak somut gelişmeler olmadı.
Bu arada Osmanlı Devleti'nin Niş Valisi olan Mithat Paşa'nın 1861
yılında Niş'teki müslüman ve hıristiyan kimsesiz çocukları toplayarak
"Islâhhane" adıyla sanat öğreten bir hayır kurumunu meydana
getirdiğini görüyoruz. Mithat Paşa daha sonra aynı tip kurumları başka
yerlerde de açtı. Bunun sonucunda özellikle çuha dokuması çok gelişti.
Bu örnek girişimler, başka valilerin de dikkatini çekti. Vilayetlerde
"Islahhane komisyonları" kuruldu. Halep, Trablusgarp, Diyarbakır,
Kastamonu, İzmir, Konya vs. vilayetlerde, valilerin ve hayırsever
yurttaşların girişimleriyle Islâhhaneler kuruldu.
Mithat Paşa daha sonra Şûrayı Devlet üyeliğine atanması dolayısıyla
İstanbul'a geldiğinde, gene Islahhane tipi okullar kurulması konusunda
çalıştı, yönetmelik hazırladı. Gerçekten de, l868 yılında İstanbul
Sanayi Mektebi'ni kurdurdu. Islahhanelerin harcamaları vakıfvari
çeşitli kaynaklardan karşılanıyordu. Sanayi mektebinin de öyle oldu.
Bu okullarda çocuklara terzilik, kunduracılık, debbağlık, mürettiplik,
arabacılık, külâhçılık, dokumacılık vs. gibi sanatlarla alfabe, yazı,
Kurân, İlmihal, basit hesap ve defter tutma gibi bilgiler de
veriliyordu.
Taşradaki Islâhhaneler 1885'ten itibaren "Mekteb-i Sanayi" adını
almaya başladılar. Yönetmeliği, öğretim süresi vs. belirlendi. Taşra
sanayi okulları bütün vilâyet merkezlerine ve hattâ sancak
merkezlerine kadar yayıldı. Yerel yönetimlere bağlı olan bu okullar,
verimli bir çalışma yapamadılar. II. Meşrutitten sonra hepten gözden
düşüp dağılmaya başladılar. 1911 yılında ticaret ve Nafia Nezareti'ne
bağlanarak merkezi bir yönetime kavuşmuşsa da, daha sonraki gelen
savaş yılları, bu okulun gelişmesini hepten köstekledi.
İstanbul Sanayi Mektebi ise Orman, Maden, Ziraat Nezaretine bağlı
olduğundan biraz daha derli toplu idi. Ancak öğrenciler gerek öğretim
sırasında gerekse öğretimiden sonra bu alandan uzaklaşıyorlardı. Bu
okulun düzeltilmesi için üst yönetim sırasında birçok çalışmalar
yapıldı. Yabancı uzmanlar getirildi, yabancı ülkelerdeki sanat
okulları inceletildi. Bu okul, taşra sanayi okullarının bir yüksek
kurumu olmaya çalışıyordu. Bu okullardaki öğrencilerin başka okullara
geçmelerini önlemek için bazı çekicilikler getirildi. Tesfiye, demir,
oyma, torna, marangoz ve döküm bölümleri ile öğretim yapan bu okul,
savaş yıllarında da çalışmalarını sürdürdü.
Sanayi okullarının Birinci Dünya Savaşı sırasında çoğu kapandı.
Cumhuriyet dönemine kadar ancak Edirne, İstanbul, Adana, Ankara,
Bursa, Sivas, Kastamonu, Konya ve Bolu sanayi okulları güçbelâ
yaşayabildi. Cumhurietten sonra sanayi okulları sanat okulları haline
getirildi.
Eğitim tarihimişde ilk kız sanayi mektebini (Islahhane) kurma şerefi
de Mithat Paşa'ya aittir. 1865 yılında Ordunun Rusçuk'ta kurduğu kumaş
fabrikasında çalışmaya hazırlamak için öksüz ve yoksul kız
çocuklarının toplayarak bir eğitim merkezi kurdu. Daha sonra gene
orduya sargı bezi hazırlamak ve çamaşır diktirmek amacıyla İstanbul
Yedikule'de ikinci bir kız sanayi mektebi kuruldu (1869). Bu okulların
esas gayesinin meslekî eğitim olmadığı açıktı. Bu bakımdan programlı,
örgütlü bir okul olup olmadığını da bilmiyoruz. Esasen bunlar ordunun
girişimleriyle kurulmuş kurumlardı.
Maarif Nezareti'nin kadınların meslekî eğitimlerine ancak 1879
yılında, İstanbul içinde bazı okullar kurarak başladığı görülüyor.
Daha sonra "kız sanayi mektebi" adını alacak bu kurumların öğretim
süreleri beş yıl idi. İptidai ve rüşdî öğretim kademelerini içeren
okul bir yandan normal okul programlarını uyguluyor; diğer yandan da
atelyelere dikiş, örgü, dokuma, işleme, resim, çiçek vs. gibi
uygulamalar yapıyorlardı. II. Meşrutiyet sırasında bazı düzeltme
çalışmaları dolayısıyla kapatıldı. Daha sonra yeniden kuruldu ve 9 yıl
üzerinden öğretim pargramı düzenlendi. Ama savaş yıllarında verimli
bir çalışma yapılamadı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Kız Hayat Mektepleri, Çiçekçilik,
Sepetçilik Mektebi vs. gibi bazı denemelerde bulunuldu. 1927 yılından
itibaren de kız sanat okulları, kız enstitüleri, kız olgunlaşma
enstitüleri ve kız teknik öğretmen okulları gibi kurumlarla çok örgün
bir kız eğitimi uygulanmaya başlandı.
Eğitim tarihimizde yabancı ülkeler ve bazı Türk özel dernekleri
tarafınden bazı özel kız sanayi okulları da kurulmuştur.
5.6.3. Ticaret okulları
Anadolu toprakları tarihin ilk dönemlerinen beri dünyanın en hareketli
ticaret merkezlerinden biri olmuştur. Ancak Osmanlılar Anadoluya
egemen olduğunda yapılan çeşitli anlaşmalarla (kapitülasyon), ticarî
çalışmaları tamamen yabancı tüccarların elinde verdiler. Kapitalizmin
sömürücülük aşamasına gelinceye kadar yavaş yavaş işleyen bu ticari
faaliyetlerin pek etkisi görülmedi. Ancak XIX. yüzyılda tarihin
akışına tamamen ekonomi ve ticaret egemen olunca, Devlet kendi
yuttaşlarından da tüccar olanak faydalanmak istedi. Fakat Türklerin
Avrupa dillerini bilmemesi ve ulusların ticarete çok yabancı kalmaları
Anadolu'daki Rum ve Ermeni unsurların iç ticareti tamamen ele
geçirmelerine neden oldu.
Osmanlı yönetiminin, dış borçlar sonucu iyice bunaldığı sıralarda bir
ticaret okulu kurulması için çeşitli çalışmalar yapıldı. 1860, 1880,
1881 yıllarında okulun kuruluşunu gerçekleştiremeyen bazı girişilerde
bulunuldu; ancak 1881 yılında yapılan girişimde Ticaret Bakanlığına
bağlı bir Ticaret Okulu kurulmak istenildi. Fakat gene başarılamadı.
En sonunda, 1883 yılında "Hamidiye Ticaret Mekteb-i Alisi" adıyla bir
ticaret okulu kuruldu. İki yıl öğretim süreli bu okula, aklî bir
program yapılamadığından öğretim yürümedi ve okul kapandı. 1894
yılında üç yıllık bir yüksek okul olarak tekrar açıldı. II.
Meşrûtiyetten sonra da kadrolu öğretmenleri olan ve tam gün öğretim
yapılan bir kurum haline getirildi.
Okul, o zamanki Rum, Ermeni ve İngiltere, İtalya, Rusya ve Avusturya
devletlerinin ticaret okullarından çok aşağıda bir öğretim yapıyordu.
Yabancı devletler, kendi ticaret okullarından da diploma sağladıkları
için, bu çok büyük bir çekicilik kazandırıyordu.
Osmanlılar döneminde başka bir örgüt olan Osmanlı Deniz Ticaretini
Genişletme Derneği (Tevsi-i Ticaret-i Bahriye-i Osmaniye Cemiyeti),
özel olarak kaptan ve çarkçılar yetiştiren dört yıl öğretim süreli bir
"Millî Kaputan ve Çarkçı Mektebi" açmıştı. (1910)
Cumhuriyet döneminin başlarında ise, ticaret öğretimine hemen hemen
sıfırdan başlanılmıştır. İlk önce Ankara, Trabzon, Samsun, Adana gibi
merkezlerde Ticaret Ortaokulları kurulmuş, daha sonra bu ticaret
okullarına lise sınıfları eklenerek "Ticaret Lisesi" oluşturulmuştur.
Sayıları 40 civarında olan bu liselerde ticaret bankacılık,
sigortacılık, ulaşım vs. gibi alanlarda uzman yetiştirilmektedir. Gene
Cumhuriyet döneminde ticari alanda faaliyet gösteren öğretim kurumları
olarak Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen okulları ile İktisadi ve
Ticari ilimler Akademileri gösterilebilinir.
5.6.3. Tarım okulları
Türkiye bir tarım ülkesi olmasına rağmen bu alandaki okulların
kuruluşları oldukça geç olmuştur. 1886-1889 yılları arasında kurulduğu
tahmin edilen İstanbul Halkalı Ziraat Mektebi, genellikle bakanlık
mensuplarının ders verdiği bir okuldu ve mezunları da Ziraat
Nezaretinin merkez ve taşra örgütündeki çeşitli aşamalarda memurluk
yapıyorlardı. Tarım eğitiminin yanı sıra ormancılık ve veteriner
sınıfları da olan bu okul, bir ara yüksek okul durumuna getirilmesine
rağmen pek verimli bir hizmeti olmadı
5.6.3.1. Ziraat Ameliyat mektepleri
Çiftlik yönetimini bilen çiftçi ve kâhyalar yetiştirmek amacıyla,
Ziraat Bakanlığı tarafından kuruluyordu. 15-20 yaşları arasındaki
rüşdiye çıkışlı öğrencilere 3 yıllık bir eğitim veriliyordu. XX.
yüzyıl başlarında çok şeyler beklenilerek ülkenin 12 yerinde kurulan
bu okullar, beklenilen sonucu veremedi. Okullar verimli bir çalışma
yapamadığı gibi, beklenilenin dışında buradan mevzun olanlar da memur
olmaktan kurtulamadılar.
Ziraat Ameliyat mektepleri çıkışlıların girebileceği ve her zirai
bölgede bir tane açılması düşünülen Bölge Yüksek Ziraat okullarından
(Mıntıka Ticaret Mekteb-i Alisi) yelnızca Selânik'te açılabildi
(1911).
Büyük çiftlikleri yönetebilecek tarım ilmini iyi bilen kişiler ve
tarım okulları öğretmeni yetiştirmeyi amaçlayan bir yıl öğretim süreli
bu Okul, Balkan Savaşı sırasında Selânik'in Yunanlılar eline geçmesi
ile kapandı ve Anadoluda da yenisi kurulmadı.
5.6.3.2. Çiftlik mektepleri
Türkçe okuma yazma bilen, yeni tarım usullerini öğrenmiş, kendi
tarlasına ekip biçmeye muktedir, çiftçi yazıcı ve subaşı yetiştirmek
amacıyla yatılı olarak açılıyordu. Öğretim süresi, yörelere göre
iki-üç yıl olarak değişiyordu. Okullardan çıkışta, çıkış belgesinin
yanısıra uygulama çiftliklerinde çalışma karşılığı bir miktar sermaye
de veriliyordu. 1910 yılından sonra Siroz, Hama, Antalya, Halep vs.
yerlerde bazı Çiftlik okulları açılmışıtır.
5.6.2.3. Amele mektepleri
Tarımsal alanda araçların bakımı, bitki ve hayvan hastalıkları ve
çareleri konusunda yetişmiş işçi yetiştirmek amacıyla, iki yıl öğretim
süreli okullar olarak kuruluyordu. II. Meşrutiyet döneminde bazı
yerlerdeki "Numune tarlaları" da amele okulu haline getirilmişti.
Çiftlikler içinde genellikle uygulamaya dayalı bir eğitim yapılıyordu.
5.6.2.4. Bahçıvanlık mektepleri
Bahçıvanlığın yanısıra bağılık, meyve ağaçları, şarapçılık,
konservecilik alanlarını da içine alan ve değişik adlarla kurulmuş
bazı okullar olmuştur. Ancak bunlar verimli bir çalışma
yapamamışlardır.
5.6.2.5. Dârülharirler (İpekçilik Okulları)
İpekçiliği fenni bir şekilde öğretmek amacıyla kurulan bu okulların en
eskisi, 1887 yılında Bursa'da kurulmuştur. Daha sonra ülkenin 5-6
yerinde açılan bu okullar oldukça başarılı çalışmalar da yapmışlardır.
Bunlardan başka Ziraat Nezaretinin kurmayı tasarladığı Tavukçuluk,
Aşçılık, Balıkçılık vs. gibi okullar dizisinden ancak sütçülük
okulları gerçekleştirilmiştir. Beş merkezde Sütçülük okulları
kurulmuş, ayrıca "Seyyar Sütçültik okullları" kurmak için Avusturya'ya
öğrenci yollanmış ve âlet ısmarlanmıştır.
5.6.2.6. Ormancılık Okulları
Batılı Devletlerin Osamanlı ormanlarını sömürmeye başlamasından hemen
sonra bu durumun önemi anlaşılmış ve ormancılıkla ile ilgili eğitim
çalışmaları başlamııştır. İlk önce iki Fransız orman memurunun emrine
Bâb-ı Ali Tercüme Odasından bazı kimseleri vererek orman memuru
yetiştirilmeye çalışılmıştır. 1868 yılında Ali Paşa'nın Sadraıamlığı
sırasında da Osmanlı Devleti, Orman Bakanlığını ve ayrıca bir orman
okulunu kurmak için Fransadan uzmanlar istemiştir. Bu isteğe karşı III.
Napolyon'un yolladığı altı kişilik bir uzmanlar topluluğu, hem
Bakanlığı hem de okulu kurdular. Ancak yetişmiş Türk eleman
bulunamadığından okulun öğretmenleri Fransızlar oldu, öğretim dili de
Fransızca!
Mahmut Nedim Paşa'nın Sadrazamlığı sırasında okuldaki Fransızca
öğretim yasaklandı. Fransız uzmanların işlerine de son verildi. Ama
bundan sonra okulda normal bir eğitimin yürümesi zor oldu. Ormancılık
Okulu 1879'da Maden okulu ile, 1891'de de Halkalı Ziraat Okulu ile
birleştirildi. Öyle ki, zamanla Halkalı Ziraat Okulu programı içinde
haftada iki saat ormancılık dersi biçimine düştü.
1909 yılında yeni bir Orman okulu kurmak çalışmalara başlanıldı ve bir
"Orman Mekteb-i Alisi" kuruldu. İdadi ve dengi okul çıkışlıları
yarışma sınavlarıyla alan bu yüksek okul, iki yıl öğretim süreli idi.
Okulun öğrenci alınımında ve yönetimindeki çeşitli bozukluklara rağmen
az bir öğrenci ile Savaş yıllarına kadar devam ettiği biliniyor.
Ayrıca 1911 yılında orman kurucu ve bekçileri yetiştirmek on ay süreli
kurslar biçiminde "Orman Ameliyat Mektepleri" de kuruldu. Buraya 19
yaşını bitirmiş, köylülerin ve orman mülkü olanların çocukları
alınıyordu, Eğitim gellikle ormanların korunması ve bakımı üzerine
idi. Bunların dışında 1914 ortalarında askeri düzende bir Orman
Jandarma Mektebi de açılmıştır. Altı ay süreli bu okul, tamamen orman
korucusu yetiştirmeye yönelikti.
5.6.2.7. Veteriner mektepleri
Türkiye'de Askeri Baytar Okulu tâ 1848 de kurulmuş ve normal bir
gelişim göstermiştir. Bu okuldan çıkanlar Osmanlı ordusunun süvari
birliklerinde uzman kişiler olarak çalışmışlardır. 1895 yılında ise
sivil bir Baytar Okulu açılmıştır. O zamana kadar bu alanda ilgili
bilgiler Tıbbiyede ve Halkalı Ziraat okulunda dersler bişiminde
verilmiştir. 1895 yılında açılan sivil baytar okulu; dört yıl öğretim
süreli yatılı bir okuldu. 1910 yılında bir yüksek okul haline
getirilmiş ve savaş çıkınca da kapatılmıştır. Ayrıca baytar yardımcısı
yetiştirmek amacıyla da 1910 yılında iki yıl öğretim süreli bir okul
açılmıştı. Diğer baytarlar tarafından tepkiyle karşılanan bu Okul
savaş yıllarına kadar güç te olsa, biraz öğretim yapabilmiştir.
5.6.2.8. Diğer meslek okulları
Şimendifercilik okulları
Osmanlılar döneminde, Hicaz demir yolu hariç, ülkedeki tüm demiryolu
işletmeleri yabancıların elinde idi. Burada çalışan personel de
yabancı veya gayrimüslim olduğu için onlar eğitimlerini Devletin
müdahalesi dışında yapıyorlardı. Devletin denetimindeki ilk demiryolu
okulu açma tasarıları Hicaz demiryolunun daha iyi işletilmesini
sağlamak üzere 1914 başlarında ortaya çıktı. Uşak'ta açılması
plânlanan bu okulun projesi epeyce geliştirilmesine rağmen
gerçekleştirilemedi. Ama Birinci Dünya Savaşı çıktıktan sonra Devlet
ülkedeki İngiliz ve Fransız demiryollarına el koydu, orada çalışan
yabancıları kovdu ve İzmir ve Yeşilköy'de iki "Şimendifer Memurları
Mektebi" açtı.
Mühendis Mektebi
Türkiye'de ilk askeri okullar "Mühendishane" adıyla açılmıştı. Ancak
bunlar "mühendis" değil subay yetiştirmeye yönelik okullardı.
Gerçek anlamda kurulan ilk mühendis yetiştirme kurumu ise, 1884'de
açılan "Hendese-i Mülkiye Mektebi"dir. Genellikle inşaat mühendisliği
üzerinde duran bu okul da askeri bir görünüm arzediyordu. Yönetim
bakımından Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn'a bağlı idi. Öğretmenlerin
çoğu subaylardan oluşuyordu. Öğrencilerin okula alınması, sınavları
askeri okullarla beraber yapılıyordu ve yatılılığı askeri bir düzen
içinde idi. 1909 yılına kadar askeri okul statüsünde kalan bu okul
daha sonra "Mühendis Mektebi" adını alarak sivil bir yönetime kavuştu.
"Turuk ve Maabir Şubesi"nin yanına mimari ve makina mühendisliği
şubeleri açılmak istendi; birincisi başarıldı, ikincisi başarılamadı.
Öğretim süresi başlangıçta lise sınıflarıyla beraber yedi yıl olarak
düşünülen ve uygulanan bu Okulun, daha sonra lise sınıfları
kaldırıldı. Bu Okuldan çıkanlar, Hicaz Demiryolunda çalışıyorlardı.
Ayrıca Nafia Bakanlığı Fen memurluklarında ve vilayet
mühendisliklerinde de istihdam edilmişlerdir. Merkez binasının yeri ve
bağlı olacağı Bakanlık yüzünden sürekli tartışmalara neden olan bu
Okul, Balkan Savaşı sırasında büyük tartışmalar ve sarsıntılar
geçirdi; Birinci Dünya Savaşı içinde de ortadan kayboldu.
Cumhuriyetten sonra mühendis yetiştirme alanında Yüksek Teknik
Okulları, Mühendislik-Mimarlık Akademileri, Fen Ziraat Fakülteleri ve
Teknik Üniversiteler çalışma yapmaktadırlar.
Eğitim tarihimizde posta ve telgraf işlerinde genellikle Dârüşşafaka
çıkışlılar çalışıyordu. O Okulun programlarında da bu istihdam alanına
göre bazı ders değişiklikleri de yapılmıştı.
Ama bunun dışında da salt bu amaca yönelik bazı okulların açıldığı
görülmektedir. 1867 yılında açılan 3 yıl öğretim süreli Telgraf
Mektebi, 93 Savaşı sırasında &ou | | | |