Oca
21
2008
|
Türk Eğitiminin Amaçları |
|
|
|
Doç. Dr. Mustafa Ergün
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 794 kez
2000'li Yıllarda Lise Eğitimine Çağdaş Yaklaşımlar Sempozyumu. 8-9 Haziran 2002. İstanbul: Kültür Üniversitesi yay. 2003. 307-312.
Özet:
Her toplumunun tarihinde, bazı kritik dönemlerde reform yaparak yeni döneme ayak uydurulur veya yeni bir yapılanmaya geçilir.
Eğitim de toplumda en çok reform yapılan alanlardan biridir. Eğitim reformları bazen bütün yapıyı etkileyecek şekilde kökten, bazen de sistemi fazla bozmayacak şekilde içten yapılabilir.
Türkiye'de eğitimin amaçlarının neler olması gerektiği konusunda
düşünürler arasındaki tartışmalar, yoğun olarak 20. yüzyılın ilk
çeyreğinde ortaya çıkmıştır. Bunun belli başlı sebepleri olarak da
şunlar gösterilebilir:
- Mektep ve medrese sistemlerinin iki ayrı zihniyette insan
yetiştirmesi, artık sık sık problemler çıkarmaya başlamıştı.
- "Mektep sistemi" medrese karşısındaki yerini artık iyice
sağlamlaştırmış, hattâ devletin desteği ile üstün bir duruma bile
geçmişti.
- 1700'lerin sonlarından beri yapılan eğitim çalışmaları, artık
eğitimin teorik temelleri üzerinde tartışmaların yapılacağı bir ortam
hazırlamıştı. Teorik tartışmalar için yeterli bir tecrübe birikimi
olmuştu.
- Osmanlı aydınlarının Avrupa ile temaslarının artmış olması sonucu,
Avrupa'nın üstünlüğünü sağlayan fennî ve teknik zihniyetin yanı sıra
bu kıt'adaki sosyal çalışmalar da Türkiye'ye yansımaya başlamıştı.
- Osmanlının yıkılışı, amaçsızlıkta, ümit ve azim yokluğunda
görülüyor; her alandaki ve bu arada eğitim alanındaki çalışmalarda da
memleket şartlarına uygun amaçların belirlenmesi gereği
vurgulanıyordu.
- Çok partili yönetimler ülkenin her problemine değişik bakış
açılarından bakmak imkân ve fırsatını veriyordu.
- Cumhuriyet öncesi dönemde Osmanlı aydınlarında oldukça yüksek bir
dinamizm vardı. Adeta her alanda görülen bu dinamizm, Yeni Türkiye
Cumhuriyeti'nin de temellerini kurmuştur.
2. Emrullah Efendi, Sâtı Bey, Ziya Gökalp ve M. Sabahattin Bey'lerin
bu konudaki fikirleri
Emrullah Efendi
Emrullah Efendi'ye göre eğitimin amacı bir fertteki bedenî ve nefsanî
güçleri olgunluk derecesine çıkartmaktır. Eğitim, fıtrat ve hürriyet
üzerine kurulmalı; kişinin tabiî hürriyetini sağlamalıdır.
Eğitim, kişileri din hükümlerine ve vatan çıkarlarına uygun bir
faziletle ve uygulamalı bilgilerle donatmak demektir.
Emrullah Efendi bir politikacı olduğu için, ortaya koydukları da
genellikle eğitim politikasının amaçları olmuştur. Ona göre eğitimin
gelişmesi öğretmenden öğrenciye, üniversiteden liseye, yukarıdan
aşağıya doğrudur. Eğitim kademeleri arasında yukarıdan aşağıya,
aşağıdan yukarıya kuvvetli bağlar vardır Ama
"İlim yukarıdan başlar. Fakat ben bu nazariyeyi söylediğim vakit
mekâtib-i ibtidaiyeye ehemmiyet vermeyeceğim demedim. En ziyade oraya
ehemmiyet vereceğim. Mekâtib-i ibtidaiye içindir ki ben yukarıdan
başlıyorum. Evet, şecere-i marifet şecere-i Tûba gibidir, onun kökü
yukarıdadır. Bugün tarih tedkik olunsun, bütün fünun meydana konsun;
acaba ilm-i beşer nasıl terakki etmiştir?"
Emrullah Efendi, genellikle "Tûba Ağacı Nazariyesi" denilen bu görüşü
ile tanınmıştır. O, bu konuda Sâtı Bey ve Ethem Nejat ile seviyeli bir
tartışmaya girmişken Feridun Vecdi ve Ziya Gökalp de bu tartışmada
kendisini desteklemişlerdir.
Emrullah Efendi, Bakanlığı sırasında İstanbul Dârülfünunu’nu
mükemmelleştirmeye çalışmış; ancak ona özerklik verme yerine onu
tamamen Bakanlığın kontrolüne alma teşebbüslerinde de bulunmuştur.
Ancak bunun yanı sıra "yüksek öğretimin yatılı olamayacağı, yatılılık
yerine öğrenci yurtlarının (dârü't-tüllab) yaptırılması gerektiği",
"yükseköğretimin özel olamayacağı", üniversitedeki anarşik olaylara
normal polisin değil de "üniversite polisinin" müdahale etmesi gibi
esaslı prensipler koymuştur.
Eğitimin temeli öğretmendir; bir ülkedeki eğitimin amacı öğretmen
yetiştirmede kendisini gösterir. Bu nedenle, yüksek öğretimde
yatılılık politikasına karşı çıkan Emrullah Efendi, öğretmen
yetiştirmede yatılılığı savunmuştur. Öğretmenlik bir meslektir, bir
sınıftır. Bu sınıf özel bir şekilde yetiştirilerek toplumun ve
bilhassa köylülerin aydınlatılması sağlanmalıdır. Öğretmen
yetiştirmedeki bu ilkeler, Türk öğretmen yetiştirme politikasının daha
sonra izlediği ana düsturlardan birisi olmuştur.
Emrullah Efendi, İlköğretimde parasız mecburî öğretim sistemini
getiren bir düşünürümüzdür. Ona göre ilköğretimin temeli
parasız-mecburi öğretimdir. Devlet, suç işleyen çocuğu nasıl zorla
hapishaneye götürüyorsa, onları zorla okula da götürmelidir.
İlkokullarda eğitimin amacı dinî, ahlakî ve askerî bir osmanlı
eğitimidir. Bu arada zihnin ihtiyaçlarına göre faydalı bilgiler de
verilmelidir.
Tûba Ağacı Nazariyesine rağmen Emrullah Efendi, "maarifin temeli
maarif-i ibtidaiyedir", yüzyılımız "tedrisat-ı ibtidaiye asrı"dır,
demektedir.
Emrullah Efendi, Osmanlı hükûmetinin Maarif Nâzırı olduğu için osmanlı
birliğini sağlamayı amaçlıyordu. Onun yaptığı pek çok reformların esas
amacı, bütün Osmanlı vatandaşlarını Osmanlı okullarına çekebilmekti.
İdadilerin "mekteb-i sultani"ye çevrilmesinde, azınlık okullarını sıkı
bir denetimle devlet okullarına yaklaştırma çabasında hep bu ideal
yatmaktadır. O, bazı eğitim kurumlarının, ülkenin genel çıkarları
aleyhinde çalışmasını kabullenemiyordu.
Sâtı Bey
Sâtı Bey, eğitimi bir "telif iş" olarak görüyor. Eğitici psikolojik ve
sosyal hayatın gereklerine göre, bu iki ilme (psikoloji ve sosyoloji)
dayanarak eğitim yapmalıdır. Duygu ile aklı, disiplin ile hareketi,
samimiyet ile girişkenliği, ülkücülük ile iktisatperverliği aşırı
yönlerine kaçmadan ferdin ruhunda birleştirmelidir.
Denge ve birleştirme, eğitimin her alanında söz konusudur. Millî
eğitimde de geleneklere bağlılık ile yenilikleri izleme, vatan ile
millet, millet ile insanlık sevgileri telif edilmelidir. Siyasî,
millî, dinî, medenî, ailevi, şahsî ve meslekî idealler arasında
rasyonel bir düzenleme ve denge kurulmalıdır.
Eğitici, hastaya ilaç veren doktor gibidir; hiçbir zaman ölçüyü
kaçırmamalıdır. Eğitim, sadece ahlâk ve duygu eğitimi alanında millî
olabilir ki, bu da eğitimin bir kısmıdır. Ona göre, Ziya Gökalp
eğitime sınırlı bir anlam veriyor. Eğer eğitim mutlak millî olacaksa
beden eğitimi gibi birçok eğitim dalları bunun dışında kalır. Sâtı
Bey'e göre eğitim mutlak surette millî değildir; eğitimin millî bir
bölümü vardır ama lâmillî bölümleri de vardır.
Sâtı Bey'e göre millî eğitimden önce milletin özellikleri incelenerek
ortaya konmalıdır; o millet için gerekli ve mümkün olan bir ideal, bir
gaye belirlemelidir ve sonra milleti bu gayeye ulaştırmak için
izlenecek yol ve vasıtalar araştırılmalıdır. Gene ona göre, millî
eğitim esir bir millete başka; egemen bir milletle başka, dağılmış ve
toplu milletlerde başka; yani milletin hayatının çeşitli devrelerinde
başka başka özellikler alır.
Sâtı Bey'e göre millî eğitim, vatan eğitimini aşmamalıdır. Gelişmeye
engel bir muhafazakârlık şeklini almamalıdır. Yurtseverlik duygularını
zayıflatan; vatandaş milletlere karşı saldırgan bir vaziyet alan;
çağdaş gelişmenin gereklerine karşı çıkan bir millî eğitim zararlı
olur.' Bize gereken millî eğitim, başka milletlerden nefret değil,
kendi milletini sevme esası üzerine kurulmuş, gelişmeye açık bir millî
eğitimdir.
Sâtı Bey, İsmayıl Hakkı Bey'in önerdiği, "eğitimin amacı üretici
çocuklar yetiştirmek olmalıdır" ilkesine de karşı çıkmakta; üretim ve
ekonominin eğitimde amaç ve ölçü olarak alınmaması gerektiği kanaatini
belirtmektedir. Eğitimde ekonomiye en çok önem veren ülkelerde bile
ekonominin bir amaç değil bir araç olduğuna işaret etmektedir.
Sâtı Bey, ilkokullarda öğretim, liselerde eğitim verilmesi önerisine
de karşıdır. Ona göre çocukluk çağı doğrudan doğruya terbiyenin
zamanıdır; duygular ve alışkanlıklar burada verilir. Ancak gençlere
ise fikirler verilmeli, kanaatler doğurtulmalıdır. Gençlik, "talim
vasıtasıyla terbiye"nin zamanıdır.
Sâtı Bey, Türk düşünce hayatında "Batıcı" veya "Tanzimatçı" denilen
gruptan idi. O, bu husustaki fikrini şöyle açıklıyordu:
"Tekâmül kanunlarını unutmayalım. Yüksek bir medeniyetle yanyana olan
bir cemiyetin terakkisi, yalnız başına bir cemiyetin terakkisinden
farklıdır. Bütün meyve ağaçları önce yabani idi. Şimdi yabaniyi
tekâmül ettirmeye lüzum yok; tekâmül etmişi alırız."
Birçok alanda bu böyle olduğu halde, Sâtı Bey, eğitim alanında
Avrupa'nın aynen taklit edilmesini sakıncalı buluyor; eğitimin
toplumla çok sıkı bağlarına işaret ederek kendi toplumsal bünyemize
uygun Avrupaî unsurları almamız gerektiğini söylüyordu.
Sâtı Bey, eğitim tarihimizde Emrullah Efendi'nin "Tûba Ağacı
Nazariyesi"ne ve Ziya Gökalp'in eğitim ve toplum anlayışına karşı
çıkmaları ile tanınmıştır. Ona göre:
"Çürük bir tahsil-i ibtidaiye istinad edecek bir tahsil hiç bir zaman
âlileşemez; hakikî bir zümre-i münevvere Tûba Ağacı gibi değil tabiî
ağaçlar gibi yetişir."
Bizim ülkemize eğitim Tûba Ağacı gibi getirilmek istendi;. "kökleri
tutturulmadan dalları etrafa yayılan bir ağaç" halinde kurulmaya
başladı. Ama yüksekten başlamanın ne kadar mahzurlu olduğunu, kendi
eğitim tarihimiz gösterdi.
Sâtı Bey'in eleştirdiği, Meşrutiyet eğitimcilerinin bütün eğitime
ortaöğretim noktasından bakması idi. Alttaki öğretim dereceleri sağlam
olmadan üsttekileri sağlamlaştırma imkânı yoktu. Bu nedenle eğitim
ıslahatlarına ilköğretimden başlamak gerekiyordu.
Sâtı Bey'e göre ilköğretimin birinci amacı eğitim (terbiye)dir. Orada
çocuklara ahlâkî, fikrî ve vatanî bir eğitim verilmelidir. Diğer
öğretim kademelerinde fen öğretimine büyük bir önem vermeliyiz; çünkü
bu olmadıktan sonra siyasî, sosyal ve fikrî eğitimimizi de yapamayız.
Geleceğimiz, eğitimimiz ve okullarımızın alacağı şekle ve duruma
bağlıdır. Gerçek inkılâp ve sosyal değişiklikler ancak okullarda,
eğitim ve öğretim aracılığıyla olacaktır.
Ziya Gökalp
Ziya Gökalp, eğitimin amaçları konusunda büyük oranda E. Durkheim'ın
görüşlerini "Türkçeleştirerek" işe başlamıştır. Ona göre; "Terbiye,
bir cemiyette yetişmiş neslin henüz yeni yetişmeye başlayan nesle
fikirlerini ve hislerini vermesi demektir." Bu şekildeki bir eğitim,
yaygın eğitim ve organize eğitim şekillerinde halk arasında ve
okullarda olmaktadır.
Eğitimi, "ferdin içtimaileştirilmesi" olarak alan Ziya Gökalp'e göre,
toplumların gelişmesi sonucu ortaya çıkan işbölümü ("taksim-i âmâl"),
fertlerin muhtariyetini doğurmuştur. Çağımızın insanlarında ferdî
şahsiyet esastır.
Hakikî ferdiyetler ancak millî fertlerdir, diğerleri dejeneredir. O
halde “... terbiyenin gayesi millî fertler yetiştirmektir. Millî
fertler yetiştirmek ise, doğrudan doğruya `millet yapmak' demektir."
Eğitim, millî kültüre göre yetişmiş, onu temsil eden şahsiyet sahibi
gençler yetiştirmelidir.
Ziya Gökalp, Fransız örneğinin Tanzimattan beri bizim eğitimimizi
yanlış yola sürüklediği kanısındadır. Çünkü o, eğitimi "fertlerin
millî kültüre intibakı" şeklinde tarif etmekte ve "medeniyetçi"
Fransız eğitimine karşı kültürcü ve yüksek şahsiyet yetiştiren
Anglosakson ve Alman eğitim sistemlerini beğenmektedir. Ziya Gökalp,
milletin zekâ ve iradesini seçkin fertlerin ("güzide") temsil ettiğini
savunmakta; milletin seviyesini millî dehânın seviyesi ile
ölçmektedir.
Ziya Gökalp, eğitim olayına sosyal açıdan yaklaşmakta, fertlerin
eğitiminde psikolojik unsurlar yerine sosyolojik unsurlar
kullanmaktadır. Bu nedenle psikolojizm temsilcisi Sâtı Bey ile uzun
münakaşalar yapmıştır. Kendisi, ferdiyetçiliğe karşı toplumculuğu
savunuyor gözükse de, eğitimde Ziya Gökalp'ın amacı şahsiyeti millî
kültürle yoğrulmuş fertler yetiştirmektir. O, ferdiyetçiliği ikiye
ayırmaktadır: 1) Aşağı ferdiyetçilik (fertçilik), Bunlar menfî
şahsiyet peşindedirler. 2) Yukarı ferdiyetçilik (şahsiyetçilik).
Gökalp, Almanya'da ve İngiltere'de hâkim olan bu "yüksek
ferdiyetçilik"ten yanadır. Bu iki grubu "ferdiyetçilik" ve
"şahsiyetçilik" olarak da adlandırmakta ve şöyle demektedir:
"Tam hakikatı, ferdiyetçilerin yarım gözü değil, ancak şahsiyetçilerin
tam gözü görebilir."
Ziya Gökalp, eğitim bakımından milletlerin üç safhadan geçtiğini
söylüyor: 1) Eğitimin kısmî. ve millî olduğu ilkel toplumlar; 2)
Eğitimin millî değil milletler arası olduğu dinî toplumlar; 3)
Eğitimin millî kültüre dayandığı modern milletler.
Türk milleti, modern milletler seviyesine çıkartılmalıdır. Önce
okullarda çocuklara ve gençlere verilecek millî kültür kurulmalıdır.
Bunu yapacak olan üniversite millî kültürü kurup geliştirdikten sonra
liselere yayılmalıdır. "Emrullah Efendi'nin dediği gibi, ilim Tûba
Ağacına benzer, maarif yukarıdan yayılır".
Kültür millîdir; kültürün, çocukların ruhlarına aşılanmasından ibaret
olan eğitimin de millî olması gerekir. Teknoloji ise lâmillîdir; o
halde fen ve tekniğe ait bilgilerin öğretilmesi demek olan öğretim
(talim) de lâmillî olmalıdır.
Bu bakımdan Ziya Gökalp, modern eğitimin millî kültüre dayanması
gerektiğini; millî kültürün de milletin hayatından belirdiğini;
Avrupa'dan kültür ve eğitim alamayacağımızı ileri sürmektedir. Ancak,
fertlerin teknolojiye intibakı olan öğretim lâmillidir ve bunu
Avrupa'dan aynen almalıyız. Bu çerçevede öğretmen (muallim) fennin
temsilcisidir, eğitici (mürebbi) millî kültürün temsilcisidir;
profesör her ikisinin birden temsilcisi olmalıdır.
Gökalp, bu anlayış içerisinde Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu) ile de
tartışmalara girmekte; onun eğitimde amaç (örnek) olarak Avrupa'nın
güçlü ülkelerini almalıyız, önerisine karşı milletlerarası medeniyete
göre eğitim yapmanın hatalara neden olduğu; Türk çocuğunun
modernleştirilmiş Türk kültürüne göre eğitilmesi gerektiğini
belirtmiştir. Gene Ismayıl Hakkı Bey'in `müstahsil yetiştirme'
önerisini, "eğitimin fayda güdemeyeceğini, iktisadî faydaların eğitime
ters amaç: gösterme olduğunu iddia etmiştir.
Kısaca, Gökalp'e göre maarifin iki amacı vardır: Eğitim konusunda
kendi kültürümüzü modernleştirmek ve kültürel Türkçülük olarak bütün
halka yaymak; öğretim kısmında Avrupa'daki fen ve teknolojiyi aynen
almak!
M. Sabahattin Bey (Prens Sabahattin)
Sabahattin Bey'in esas gayesi, önceleri Osmanlı toplumunun, daha sonra
da Türkiye'nin nasıl kurtarılacağının yolunu bulmaktı. Toplumu
kurtarma çabalarında esas rolü oynayanlardan birisi eğitim olacaktı. O
günkü sefaletimiz, o günkü eğitimin çürüklüğünden geliyordu. Gerçi
eğitimin özünü esasen sosyal yapı belirliyordu; ferdiyetçi toplumlarda
eğitim etkin, ferdiyetçi olmayan toplumlarda ise etkisiz (pasif) idi.
Ama gene de toplumla eğitim arasında sıkı bağlar vardı. Sosyal
değişmenin de önemli araçlarından biri idi.
Sabahattin Bey'e göre eğitim sistemi ve toplum yapısı değiştirilmezse
-sivil ve askerî- bütün iyileştirme tasarıları kâğıt üzerinde kalmaya
mahkûmdur. Sırf politik tedbirlerle ülke kurtarılamaz; rejimin ismini
ve kanunları değiştirmek yetmez. Ülkede bir sosyal değişiklik yapmak,
fert fert insanları değiştirmek gerekir.
Eğitimin temel amacı; beden, düşünce ve ahlâk yönünden kişisel
yetenekleri artırmaktır. Eğitimin iki asıl uygulayıcısı olan aile ve
okul bunu ihmal ediyor. Aileler çocuklarına girişkenlik öğretecekleri
yerde gelenek ve göreneğe bağlılık öğretiyor. Gelecek yerine geçmiş
öğretiliyor ve çocukların ruhuna geçmişin dertleri yükleniyor. Halk ve
gençler kendilerine güvenemedikleri için başkalarına bağlanıyor,
haksızlıklara katlanıyor ve ahlâk düzeni de bozuluyor.
Sabahattin Bey'e göre, eğitimde Anglo-sakson modelini örnek almalıyız.
Çünkü bu sistemde gençler, hiç kimsenin yardımı olmadan hayatlarını
kazanabilecek bir kişisel girişkenlikle yetiştiriliyorlar. Türkiye'de
ise, eskiden beri herkes sırtını devlete dayama eğilimindedir. Yeni
okul sisteminin mezunları da hep devlet memuru olmayı amaçlıyorlar.
Hükûmetlere muhtaç olmadan tarım, ticaret ve sanayi alanında başarılı
olabilecek bireyler yetiştirmeliyiz. Memura dayalı eğitim sistemimizi,
kuvvetli şahsiyetler yetiştirecek şekilde değiştirmeliyiz.
Sabahattin Bey, "terbiye-i milliyemizin mihverini görenekten teşebbüse
çevrilmeli" diyordu. Toplumu kurtarmak, toplumun sosyal yeteneğidir;
bu da ancak "teşebbüs-ü şahsî" ile meydana gelebilir. İnsan ömrünün en
kuvvetli zamanı okullarda harcanmaktadır; oysa burada kişiliği ezen
bir görenek, kışla hayatı ve baskı vardır. Okullarımız, her zillete
katlanacak âciz memurlar çıkarmadan başka işe yaramıyor; halbuki
korkusuz, girişken, geleceğe yönelik insanlar yetiştirmeliyiz.
Okullarımızın amacı, İngiliz ve Amerikan okullarında olduğu gibi,
"hayat mücadelesinde başarılı", her hususta kendine yeterli, bağımsız
kişiler yetiştirmek olmalıdır. Toplumumuzun kurtuluşu özel
girişkenliğin gelişmesi, özel hayatın düzenlenmesi ve desteklenmesi
ile olur; bu da ferdiyetçi eğitimin yetiştirdiği üretici kişilerle
sağlanır. Memur aydınların çoğalması Türk toplumunu kurtaramaz.
Kültür, edebiyat, güzel san'atlar gibi alanlardaki gelişme de ancak
üretici, girişken kişiler yetiştirdikten sonra olacaktır.
Eğitim ve öğretim kişiliğin gelişmesini sağlayacak, bunu verimli
kılacak bir araç olmalıdır. Okulların kuruluş ve yönetimleri de
mahallî hükûmetlere bırakılmalıdır. Devletçi bir eğitim, Sabahattin
Bey’in hedeflediği gençleri yetiştiremez. Bu nedenle İngiliz tipi bir
aile yapısının eğitim ve öğretim işlerinde temel olmasını
istemektedir. Sabahattin Bey, her türlü merkeziliğe karşıdır. Ona göre
"merkeziyet, istibdadın kalıbıdır". İdare merkezi olduktan sonra, adı
ne olursa olsun, sadece "istibdadın kemmiyeti" değişir. Bizdeki
idarenin hep merkezî olması halkın geri plana itilmesine neden.
olmuştur. Osmanlı toplumunun kurtulması için hürriyet ve adalet
temeline dayalı, güçlü ve bilimsel bir eğitim, bir "aydınlar zümresi"
yetiştirecekti.
Osmanlı yönetim biçimi bütün ülkeyi merkez için çalışır hale koyuyor;.
oysa merkezdeki yönetim vilâyetleri güçlendirmek için çalışmalıdır.
Toplumun kurtuluşu "kuvayı umumiyenin tahakkümüyle değil, teşebbüs-ü
şahsinin gelişmesi" sayesinde olacaktır.
Sabahattin Bey, Türk düşünce hayatında ferdiyetçiliğin temsilcisi
olmuştur. Ona göre, Batının gerçek üstünlüğünü sağlayan, aslında onun
bireyci yapısı idi. Oradaki bütün fikri, siyasî ve ekonomik
üstünlüklerin temelinde bu vardı. Bizim de Batılılaşmamız, kendi
kendimizi yönetebilmemiz, gerçek hürriyete kavuşmamız için, ferdî
girişkenlik ve ferdî haklar temeli üzerine bir toplum yapısı kurmamız
gerekiyordu.
3. Eğitimin amaçları konusunda dört düşünürün karşılaştırılması
20. yüzyıl ilk çeyreğinde, özellikle de 1908-1924 arasında
konferanslar, makaleler ve kitaplar vasıtasıyla açıklanmış bu
düşüncelere toplu olarak baktığımızda, şu karakteristikleri tespit
etmek mümkündür.
a) Ayrı noktalar
Emrullah Efendi ve Sâtı Bey, eğitim reformlarına nereden başlanılacağı
konusunda, teorik olarak tamamen ayrı düşünüyorlardı. Emrullah
Efendi'nin, ıslahata yukarıdan başlaması gerektiğini işleyen Tûba
Ağacı Nazariyesi'nin en şiddetli eleştiricisi Sâtı Bey idi. Ancak
uygulamada, Emrullah Efendi ilkokul öğretmeni yetiştirmede önemli
hamleler yaparken, Sâtı Bey de kendisine çok aşağı düzeyde teslim
edilen İstanbul Dârülmuallimini’ni kısa sürede bir yüksek okul
düzeyine çıkartmıştı.
Emrullah Efendi, yönetimde merkeziyetçiliği savunur; İttihat ve
Terakki Partisi'nin Maarif Nâzırı ve ideologu olarak bu politikayı
geliştirirken, politikadaki karşıtları grubundan olan M. Sabahattin
Bey adem-i merkeziyet politikasını benimsiyor ve her alanda bu tür
yönetimin uygulanmasını istiyordu.
Sâtı Bey ve Ziya Gökalp arasında gerek esasta gerek uygulamada bazı
önemli farklar vardı. Ziya Gökalp'in eğitimin millî, öğretimin lâmilli
olması formülünü Sâtı Bey kabul etmiyor; eğitim kısmen millî olduğunu,
yapılan bir işe bu şekilde iki amaç gösterip iki ad vermenin doğru
olmayacağını belirtiyordu. Bu iki düşünürün millî eğitim anlayışları
da değişikti. Gökalp, millî eğitimin temeli olarak kültürel
Türkçülüğünü ortaya koyarken kendisi Arap milliyetçisi olan Sâtı Bey,
bu hususta teoriden öte gidemiyordu.
Ziya Gökalp, ilkokullarda öğretim, liselerde eğitim yapılmasını
isterken Sâtı Bey tam tersini önermekte; liselerin öğretim,
ilkokulların eğitim yapmasını istemektedir.
Sâtı Bey ve Ziya Gökalp'in esas tartışmaları, âdeta Avrupa'daki
sosyolojizm -psikolojizm tartışmalarının Türkiye'ye yansıması gibidir.
1918 yılında bu iki görüş seviyeli bir tartışmaya girmiş; ancak
karşılıklı suçlamaların dışında Sâtı Bey'in eğitimde ve insan
yaşayışında sosyal görüşlere değer verdiği; Ziya Gökalp'in de bireyci
olmamakla birlikte, toplumların kültür ve uygarlığının iyi
yetiştirilmiş güzidelerin dâhilerin ruhlarında yansıdığını
belirttiğini görüyoruz.
Ama buna rağmen, Ziya Gökalp, M. Sabahattin tarzında bir bireyciliği
(ferdiyetçiliği) değil toplumculuğu savunmuştur.
b) Ortak noktalar
Emrullah Efendi'nin bir `eğitim politikası prensibi' ve amaç olarak
koyduğu "Tûba Ağacı Nazariyesi", Türkiye'nin o zamanki durumunu ve
âcil ihtiyaçlarını değerlendiren bazı düşünürlerce ve bu arada
Emrullah Efendi'den sonra İttihat ve Terakki'nin ideologu olan (parti
programını hazırlayan) Ziya Gökalp tarafından benimsenmiş ve
savunulmuştur.
Emrullah Efendi ve Sâtı Bey, eğitimin bir telif ve denge olduğu
noktasında aynı düşünüyorlardı ve öğretmen yetiştirme konusunda Türk
Eğitim tarihinde başarılı ve uyumlu bir çalışmanın örneğini de
vermişlerdi.

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Türk Eğitiminin Amaçları
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|