Okunma: 1745 kez
3. İSLAMİYETTEN SONRAKİ TÜRK EĞİTİM TARİHİ 3.1. Medreseler öncesinde ve dışındaki İslâmî eğitim kurumları 3.1.1. Câmi ve mescitler Câmi ve mescitler İslâmiyetten önce de var olan ve içinde Allah'a ibadet edilen yapılardır, İslâmiyetten sonra değişik boyutlarda binlerce yeni câmi ve mescit yapıldığı gibi eskiden kalma çeşitli yapılar ve ibadethaneler de câmi ve mescitlere çevrilmişlerdir. Câmi ve mescitlerde ibadetin yanı sıra toplantı, mahkeme, ziyafet ve hattâ pazar gibi çeşitli işler de yapılıyordu, ama bunların arasında ibadetten sonra en çok yapılan iş, eğitim ve öğretimdi. İbadetten önce ve sonra Kur'an ve ilâhiler okunur, vaaz ve hutbeler verilirdi.
Câmilerde dinî ve ahlâkî hikâyeler anlatarak kıssadan hisse çıkaran "kussas"lar
da bir zamanlar önemli bir rol oynamışlardı.
İslâmî ilimlerin kaynakları Kur'an-ı Kerim ve hadisler idi. Halk
çeşitli problemlerini ibadetten önce ve sonra câmide bulunan din
adamlarına ve âlimlere sorar, onlar da problemin İslâmî kurallar
çerçevesinde çözümünü anlatırlardı. Zamanla bu açıklamalar o kadar
dikkati çekti ki, problemi olmayan insan da bu âlimlerin çevresinde "halka"lanarak
onları dinlemeye başladılar ve bu bir gelenek haline geldi. Artık
günün belli saatlerinde âlimler câminin bir köşesine oturuyor,
dinleyiciler etrafında halka şeklinde oturuyor ve sorulara bağlı
olmayan hadis ve fıkıh (İslâm Hukuku) dersleri veriliyordu. Zamanla
dersler iyice düzenli bir hale gelmeye, âlimler "müderris" olmaya ve
dinleyicilerin sürekli olanları da "talebe" olmaya başlamışlardı.
İslâmiyetin daha birinci yüzyılından itibaren gerek İslâm ilkelerini
gerekse ibadet kurallarını öğreten birçok "halka sahibi" ve "kürsü
sahibi" müderrisler vardı.
Giderek bu öğretim halkaları belli ders konularına göre ayrıldığı
gibi, câmiye gelen sünnî mezheplerin görüşlerini anlatan "halkalar" da
birbirinden ayrı olarak fakat aynı câmilerin içinde kurulmaya
başlamıştır. Özellikle Arap ülkelerinde, Tunus'ta Zeytuna Câmiinde,
Bağdad'ta Ulu Câmide, el Mansur Câmiinde, Şam'daki Emeviye Câmiinde,
Mısır'daki Amr, Tulun, el-Hakîm, el-Ezher gibi câmilerde öğretim
neredeyse ibadetten daha fazla yer almaya başlamıştı.
Câmilerde kurulan öğretim halkalarının öğrenci sayısı beş-altı
öğrenciden yüzlerce öğrenciye kadar çıkıyordu. İsteyen istediği
müderrisin halkasına katılabiliyordu. Müderrisler, bu öğretim
halkalarından yeni müderrisler yetiştirdikleri gibi, yaptıkları
öğretim karşılığında zamanlar vakıflardan veya zenginlerden belli bir
ücret almaya da başlamışlardı.
Gene zamanla bu öğretim câmilerinin içinde ve dış taraflarında öğrenci
ve müderrisler için "maksura" veya "zaviye" denen küçük odacıklar ve
dershaneler de yapılmaya başlandı. Bugünkü el-Ezher Üniversitesi'nin
temellerini oluşturan el-Ezher câmiinin öğretim yeri olma özelliği bu
şekildeki genişletmelerle sağlanmıştı.
Câmi ve mescitlerde ibadetle öğretim her zaman iç-içe olmuştur.
3.1.2. Hankâh, Ribat, Tekye ve Zaviyeler
"Hahkâh"lar, İran'dan kaynaklanan Doğu eğilimli tasavvuf tekkeleri
idiler. Selahattin Eyyubî zamanında Filistin ve Mısır'a kadar
yaygınlaştırılmışlardır. "Zaviye" ise "köşe" anlamındadır ve
genellikle Batı ve Kuzey Afrika'da yer alan küçük tasavvuf tekkeleri
idi. "Ribat"lar ise sınırlarda cihat edenlerin oturdukları bir nevi
sınır karakolları durumunda idiler; kendi tarikatlarını ve tasavvufî
görüşlerini sınır bölgelerinde yaymak isteyen şeyhlerin ve dervişlerin
kaldıkları yerlerdi. "Tekye" (tekke) ise bunların genel adı veya daha
belirgin şekliyle, bizim kültür çevremizde bunlara verilen bir isim
idi.
Yukarıda sayılan kurumlarda genellikle tasavvuf eğitimi ve bunun
uygulaması sayılabilecek "murakebeye dalma" ve "çileye girme" işleri
yapılırdı.
Tasavvuf, bütün dinlerde var olan, genelde Allah'a aşk ve sevgi
yoluyla ulaşmayı amaçlayan, kendinden geçmeyi ve bu dünyada iken kendi
isteği ile Allah ile bütünleşmeyi amaçlayan bir dinî görüş idi. Normal
insanların kullandıkları dinî bilimleri genelde kabul etmezler,
bunların, insanın Allah'a ulaşmasını engelleyeceğini savunurlardı.
Bu kurumlarda yer alan dervişlerin ve sufilerin bilimleri "yokluk
bilimi" veya "gerçeklik bilimi" idi. Gerçeği perdeli olarak değil de
apaçık bilmeyi amaçlıyorlar, bu nedenle akıl yolunu pek
kullanmıyorlardı. Bu dünyanın renklerinden, şekillerinden, tat ve
nimetlerinden kaçarak gerçek evrene ulaşmak isterler, Bu da oldukça
uzun bir çabayı gerektirirdi.
Tasavvufa yeni başlayanlara "fakir", biraz ilerlemiş olanlara "zâhid",
"ârif","şeyh" veya "mürşit" denirdi.
Tekkelerde şeyhler ile müritleri arasında esası saygıya ve sohbete
dayanan, şeyh sohbetlerini dinlemek şeklinde gelişen bir eğitim vardı.
Bu şekilde tasavvuf üzerine oldukça bilgi sahibi olan öğrenciler "halvethane"
veya "çilehane" denen özel hücrelerde genelde 40 gün süren çilelere
girerlerdi. Bir nevi staj mahiyetinde olan bu kendi kendine düşünme,
bütün dünyadan, zaman ve mekândan soyutlanarak kendi üzerine dönmüş
düşünmeyi (teemmül, refleksiyon) gerçekleştiren ve bu arada yüzlerinde
ve davranışlarında bunun etkilerî gözüken dervişler başarılı bir
şekilde değerlendirilir ve eğer isterse veya şeyhi uygun görürse,
şeyhten alacağı postu başka topraklarda sererek şeyhin görüşlerini
orada yayarlardı.
Tekkelerdeki eğitimde halvete veya çileye çekilmenin yanı sıra zikir
âyinlerine katılmak, semaa oturmak ve başka şekillerde, kişileri vecd
haline getirecek törenler düzenlenirdi. Bu şekilde teorik eğitim ile
uygulamanın en yoğun ve en ciddî olarak yapıldığı eğitim merkezlerinin
başında tekkeler geliyordu, Pratik eğitimde başarılı olamayanların
teorik bilgisine çok fazla güvenilmiyor; gerekirse defalarca çileye
sokuluyor, çilede kalınan günler normaldeki kırk günü çoğu kere
aşıyordu.
Tekkelerde yapılan eğitim, İslâm dininin yayılmasında ve alınan yeni
toprakların arkadan gelen müslüman Türklerin yerleşebieceği bir ortam
haline getirilmesinde büyük rol oynamıştır.
3.1.3. Kütüphaneler
İslâm dininin İran'daki yayalması sırasında eski İran dini
inançlarıyla karşı karşıya gelmesi, Orta Asya'da Türk Budizmi ve Hint
Budizmi ile, Anadolu'da başta Hıristiyanlık olmak üzere çeşitli
inançlarla karşılaşılması çeşitli mezheplerin ve tarikatların
çıkmasına yol açtığı gibi; gerek İslamî gerekse dağılma alanlarındaki
değerli kitapların Arapçaya çevrilerek mevcut bilginin "islâmileştirilmesi
çalışmaları" bir çok özel ve yarı-resmî kütüphaneleri doğurdu.
Bu kütüphanelerden "Beytü'l-Hikme"ler, Emeviler zamanından itibaren
kurulmaya başlayan ve Abbasiler zamanında da devam eden büyük tercüme,
araştırma ve inceleme merkezleri idiler. Başta Circis bin Cibril olmak
üzere çeşitli tercümanlar Yunanca, Latince, Pehlevice, Farsça ve
Süryanice'den bir çok eserleri Arapçaya çevirmişler; bu çeviriler
kütüphanelerde okunmaya, araştırılmaya ve çoğaltılmaya başlanmıştı.
Özellikle Harun er-Reşit ve el-Me'mun zamanında kitap çevirme ve
çoğalma çalışmaları altın devirlerinden birini yaşamıştır.
Bu kütüphsnelerde aynı zamanda bilimsel toplantılar da düzenleniyor ve
meşhur tartışmalar yapılıyordu. Bu tartışmalara hadisçiler, fakihler,
"mutezile" denen raayonel akımın temsilcileri de katılıyorlardı.
Abbasi halifeleri Bağdad'tan Samarra'ya geçince ve medreseler öğretim
faaliyetinin büyük kısmını üzerlerine alınca yavaş yavaş
etkinliklerini kaybetmeye başladılar.
Beytü'l-Hikmelerin devamı olarak ortaya çıkan "Hizanat el-Hikme"ler
ise gene sultanlar ve zenginler tarafından, araştırmacılara açık
olarak kurulmuş kütüphanelerdi.
Bu iki tip kütüphaneden değişik karakterde olan "Dârü'l-İlim"ler ise
daha ziyade şî'i kütüphaneleri ve eğitim kurumları olarak gelişti.
Özellikle Mısır'daki el-Hakim Dârü'l-İlimi, şi'i İsmailiye mezhebinin
propagandasını yapacak "dâî"ler yetiştiriyordu. Bu kütüphanelerdeki
tartışmaları İsmaili âlimleri yönetiyorlar, buralara topladıkları
gençleri uzun ve yoğun bir eğitim sürecinde istedikleri biçimde
eğittikten sonra propaganda için Suriye, Irak ve İran'a
gönderiyorlardı. Kur'an'ın şii görüşlere göre tefsirinin yapıldığı,
hadiçlerin gene bu anlamda seçilip yorumlandığı bu merkezlerde çalışan
öğretmen ve öğrencilere, vakıflar tarafından belli ölçülerde burs ve
başka yardımlar da yapılıyordu.
Dârü'l-İlimler daha sonra Suriye ve Irak'a da yayıldı. Bu ülkelerde
açılmış olan bu kütüphanelerin ortak özellikleri olarak şunlar tespit
edilmiştir: Buradaki çalışmalar vakıf düzenine göre yapılıyordu, özel
bir bina içinde idiler, genel kütüphane hizmeti görüyorlardı, şi'î
propagandası yapıyorlardı, âlimler ve öğrenciler burada kalabiliyordu
ve düzenli bir öğretim yapılıyordu.
Dârü'l-İlimler, Irak, Suriye ve Mısır'da bulunan müslümanlar arasında
şia görüşlerini yayacak adamlar yetiştirirken uyguladıkları eğitim
sistemi ile hem medreselerin kurulma sebeplerinden birini yaratmışlar
hem de düzenli öğretim, öğrencilere yatacak yer, malî yardımlar gibi
yönlerden onlara örneklik de etmişlerdir. Bunun yanı sıra medreselerle
zıt bir öğretim içinde bulunduklarından, bir yerde birisi kurulurken
diğeri yıkılma durumuna gelmiştir.
3.l.4. Küttablar ve mektepler
İslâmiyetin doğuşu sırasında Arap harflerinin şekilleri iyice
belirlenmiş ve kıvrak denecek bir yazma işlemini de yapabiliyordu. Bu
harflerle yazılmış yazıları okuyabilen oldukça fazla adam da
bulunuyordu. Zaten Kur'an'ın hemen en doğru şekliyle kaydedilmiş
olması, hadislerden hiç birisiyle karışmamış olması da bu yazı ve
okuma-yazma bilenler sayesinde mümkün olmuştur. Bu nedenle İslâmiyetin
doğuşundan itibaren okuma yazmanın önemi anlaşılmış, okur-yazar
sayısını arttırmak için birçok tedbirler alınmıştır.
"Küttab" veya "mekteb" denilen yerlerin esas amacı yazı yazmayı ve
okumayı öğretmekti. Zaman içinde okuma-yazmanın yanı sıra Kur'anı
okuma, basit dinî bilgiler ve ibadet şekilleri, hattâ zamanla basit
hesaplama yolları da öğretilmeye başlandı ve bu eğitim kurumları
çeşitli yönleriyle bir eğitim kurumu haline geldi.
Bu şekilde ortaya çıkan mektepler kısa zamanda İslâmiyetin yayıldığı
her yere yayıldı. Burada ders veren öğretmenlerin vergiden ve
askerlikten muaf olmaları, yaptıkları eğitim-öğretim karşılığında
ailelerden belli bir ücret ("hak") almaları bu okulların hızla
yayılmalarına neden oldu. Burada ders veren öğretmenlere "kâtib", "fakih",
"muallim" gibi adlar verilmiştir ve bizim kültür çevrelerimizde
"muallim" ismi yaygın kabul görmüştür. Burada ders veren öğretmenlerin
yardımcılarına "kalfa" (halife) dendiği gibi, bu okullar Anadolu'da "mekteb-i
sebil", "sıbyan mektebi" gibi adlar da almışlardır.
3.2. Medreseler
3.2.1. Medreselerin doğuşu
Medreselerin ne zaman, nerede, hangi faktörlerin etkisiyle doğduğu
konusunda araştırmacılarca henüz bir görüş birliğine ulaşılamamıştır.
Bu konudaki görüşler kısaca şöyle gruplandırılabilir:
a) Medrese sistemi, çok eski zamanlardan beri var olan câmi
okullarının bir devamıdır. Bu görüş özellikle İslâm Ansiklopedisi'nin
"Mescid" maddesini yazan Paderson'un görüşüdür. Paderson, İslâmdaki
bütün eğitim çalışmalarını "mescid" maddesi içinde anlatmış,
medreseleri de buradaki faaliyetlerin bir devamı gibi görerek bu madde
içinde anlatmıştır.
Özellikle Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika'daki câmiler yoğun bir
eğitim-öğretim faaliyeti içinde idiler. Irak, Suriye, Anadolu, İran ve
Türkistan yöresinde medreseler yapıldıktan sonra eğitim-öğretim
çalışmaları bu kurumlara devredilmiştir. Hattâ uzun zaman medrese ve
câmilerin görevleri birbiriyle içiçe girmiş; câmiler eğitime devam
etmeye, medreseler de eğitim faaliyetinin yanı sıra ibadet görevlerini
de yerine getirmeye başlamıştır. Anadolu medreseleri içinde bir çok
minareli medrese bulunması da bunu açık olarak göstermektedir.
Ancak bu gerçek, medreselerin câmilerden doğmuş olduğunu göstermez.
Câmilerdeki öğretim ile medreselerdekinin karakteristik bazı
farklılıkları vardı. Câmilerde her yaş ve meslekten adam öğrenci
yerinde otururken medreselerde belli yaşlarda örgün bir öğrenci grubu
vardı. Câmilerde halka şeklinde olan ders düzeni medreselerde normal
sınıf düzeyinde idi.
Câmiler medreselere kaynaklık etmemişler, yalnız medreselerin
Suriye'de yayılmaları sırasında karşılıklı etkileşime gitmişlerdir.
Ancak, sabahları medreselerde yapılan örgiin eğitimin, öğleden sonra o
yerleşim yerinin büyük câmilerinden birinde örgün-yaygın karışımı
genel bir derse ("ders-i âm") dönüştüğü ve karşılıklı dayanışmanın
sonuna kadar devam ettiği de unutulmamalıdır,
b) Medreseler, şi'î Dârü'l-İlimlerinin kazandığı başarı üzerine,
bunların sünniler tarafından kopye edilmiş şekilleridir. Bu görüşü
ortaya çıkaran, medreseler ile Dârü'l-İlimler arasındaki bir çok
fonksiyon benzerlikleri idi. Her ikisi de birbirine zıt bir dini
görüşün propagandasını yapıyorlar, vakıf olarak kuruluş biçimleri,
öğrencilere ve âlimlere karşı verdikleri bazı haklar, kütüphanelerle
içiçe olmaları v.s. gibi durumlar, medreselerin Dârü'l-İlimlerin
üzerine, onların yerine kuruldukları görünümünü veriyor.
Gerçekten de medreselerin Suriye ve Mısır'da yayılmaları sırasında
Dârü'l-İlimlerin bir çok prensipleri alınmış, hattâ bir çok yerde ya
Dârü'l-İlim kapatılıp medrese açılmış veya o yıkılarak yerine medrese
kurulmuştur. Her iki kurum da kendi dinî gürüşlerini yayacak
propagandacı ve ona göre icraat yapacak memur ve diğer görevlileri
yetiştiriyorlardı.
Ancak medreseler ortadoğuda doğmadıkları için Dârü'l-İlimlerin bu
öğretim kurumlarının doğuşuna kaynaklık etmeleri mümkün
görülmemektedir. Çünkü bu kütüphaneler genellikle Mısır, Suriye ve
biraz da Irak'da yayılmışlar idi.
c) "Medrese" kelimesi ilk defa 10. yüzyılda Horasan-Çayardı (Maveraü'n-nehir)
yöresinde kullanılmıştır. Bu kullanım, genel olarak ders verilen yer,
okul anlamındadır. Ancak 11. yüzyıldan itibaren "medrese" kelimesi
yüksekokul anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Mısır ve Suriye'de
şiîliğe karçı yenik düşen sünni mezhepler kendilerini doğuda
güçlendirmek için bu yörelerde özel evlerinde küçük medreseler
kuruyorlar veya ileri gelenler tarafından sünnî âlimler için dikkati
çekmeyecek küçük okullar kuruluyordu. 1000'li yılların başlarında Merv,
Amul, Tabaran, Gazne, Nişabur, Buhara gibi şehirlerde değişik
boyutlarda bu tip medreseler kurulmuştu. İbn Battuta'nın ifadelerine
göre, Lur ve Kuzistan halkı, buralardaki zaviyelere bile "medrese"
diyordu.
Ancak ad benzerliği olan bu iki kurumun organizasyon ve amaçları
bakımından önemli farkları da vardı. Bu küçük okullar daha sonraki
medreselerin ortaya çıkmasında önemli bir esin kaynağı olmuşlardır ama
"Irak'tan batıya doğru ortaya çıkan büyük devlet medreselerinin tam
kaynağını oluşturmuşlardır" demek biraz hatalı olacaktır.
d) Medreseler, Karmati manastır okullarının bir değimiş şeklidir.
Karmati manastırları İran ve Türkistan'da, Arap âleminde Dârü'l-İlimlerin
yaptığı işi yapıyorlardı. Bunların manastır okullarından yetişen
propagandacılar o kadar etkili oluyorlardı ki, sünnî mezhepler buna
karşı kendi silahı ile mücâdele etmek gereği duydular ve medreseleri
kurdular. Gerçekten de 10. yüzyıl sonlarına doğru Fergana, Horasan,
Cürcan, Taberistan, Gazne, Çayardı ve Hindistan yörelerinde Karmatiler
önemli bir güç haline gelmişlerdi. Bu yörelerdeki sünniler Karmati
manastırlarını kendileri için bir tehlike olarak görüyorlardı.
Maturudî; Semerkant'ta 17 Karmati ve Mutezile "medresesi"nden söz
etmektedir. Tarihte karmatilere karşı en büyük harekatı düzenleyen
Gaznelî Mahmut, bu görüşü terkedenleri öğretim görevinde bıraktığı
gibi, onların kurdukları medreseleri de sünnî medreseleri olarak devam
ettirdi, denmektedir.
e) Bazı Avrupalı araçtırmacıların, Yakındoğu'daki Hırıstiyan
okullarının medreselerin kökeni olduğunu iddia etmeleriyle
karşılaşıyoruz. Bizans'ın üniversitelerine baktığımızda 344 yılında
Kostantin'in kurduğu üniversitenin öğretime başladığını görüyoruz. 425
yılında da içinde 31 kürsü bulunan büyük bir oditoryum açılmıştı.
İskenderiye Müze Akademisi'nde 4. ve 5, yüzyıllarda birçok tanınmış
kişi çeşitli alanlarda ders veriyordu. Beyrut Üniversitesi (Oditoria)
3-5. yüzyıllar arasında yaşamıştı. Atina Üniversitesi 529'da
kapatılmıştı. II. Teodor Üniversitesi profesörleri ve kitapları ile
birlikte yakılmıştı. İstanbul'daki Bardas Üniversitesi, Kostantin
Monomaque Üniversitesi gerçi 11. yüzyılın ortalarına kadar yaşamıştı
ama buralardaki eğitimin ve öğretim organizasyonunun yapısı
medreseleri etkileyecek düzeyde değildi. Medreseler ortaya çıkmaya
başladığı dönemde Bizans yükseköğretim kurumları ortadan kaybolmaya
başlamıştı. Kaldı ki, medreselerin doğuş yeri Suriye ve Filistin
değil, Horasan-Çayardı yöresidir.
f) Medreselerin doğuşunda, hattâ Türk medrese-mescit sisteminin
doğuşunda Budist "Buyan" veya "Vihara"larının (manastırlarının) büyük
etkisi vardır. Budist külliyeleri M.Ö. 3. yüzyıldan beri gelen bir
geleneğe sahipti ve vakıf sistemi yoluyla yaşıyorlardı.
Bu külliyelerin amacı bir taraftan budist rahipleri ("toyın")
yetiştirmek, gezici Budist rahiplere bir barınak olmaktı. Bu
külliyelerde iki türlü öğrenci vardı: "Mahava" denilen, İslâmiyetteki
sufilere benzer, inzivaya çekilen din adamları ve "Brahmakarin"
denilen dünyevi hayatı seçen din adamları.
Türkler arasında da 4, yüzyıldan itibaren yayılmaya başlayan Budizm, 9
ve 10. yüzyıllarda bu geleneğe iyice sahip çıkmışlardı. Vihara
yaptırmak, Türkler arasında yapılacak hayırların en değerlilerinden
olduğu için bütün ileri gelenler bu kurumları yaptırıyorlar ve
vakıflar bağlıyorlardı. Bu külliyelerde toyınlar, avlunun etrafına
dizilmiş hücrelerde yaşıyorlardı.
Barthold ve E. Esin'in kanaatlerine göre külliye kavramını Türkler
Budizmden İslâmiyete getirmişlerdir. Bu görüş Diez, Godard, Creswell,
Erdman ve Litvinski tarafından da destekenmiştir.
İslâm orduları 633 yılında Belh şehrine geldiklerinde bile, burada
100'ü aşkın Türk-Budist külliyesi ("Nevbahar") vardı. 710 yılında
Buhara şehri alındığında da buradaki Budist külliyeleri
islâmileştirilmişti. Müslüman din adamları veya Budist iken müslüman
olmuş entellektüeller, daha önce verimli çalışmalarını gördükleri bu
kurumları terketmemiş ve "islâmileştirmişlerdi". Orta Asya'da
İslâmiyet yabancı dinlere (Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık) ve rafızî
mezheplere karşı mücâdele ederken Budist viharaları islâmileştirerek
medreseleri kurmuşlardır.
Doğuş kaynakları hakkındaki görüşler bu şekilde sıralanan medreseler
Karahanlılar, Gazneliler ve Samanoğlulları zamanında bu devletler
tarafından desteklenerek, bu devletlerin hükümran oldukları
topraklarda sağlam bir yer tutmaya başlamışlardı. Gazneli Mahmut,
kardeşleri ve emirleri Gazne, Nişabur, Belh, Huttalan gibi yerlerde
övgüye değer medreseler kurmuşlardı, Karahanlılar kurulan çeşitli
medreseleri, daha doğrusu bu medreselerin vakıflarını resmen
tanımışlar ve kendileri devlet eliyle medreseler kurmaya da
başlamışlardı. Dolayısıyla Gazneli ve Karahanlılar zamanında
devletlerin medrese ile ilgili sürekli bir politikaları olduğu gibi,
buralara devlet yardımı da yapılıyordu.
3.2.2. Nizamiye Medreseleri
Arap milliyetçiliği yapan Emevi yönetiminden rahatsız olan arap-olmayan
müslümanların da desteği ile Emeviler yıkılıp yerine Abbasiler
geçince, sünnî Abbas oğulları ile şiilerin devleti veya hilefeti, sıra
ile yönetmeli anlaşmasına uyulmadı. Abbasiler bunun yerine İranlı
vezirler seçme yolunu (Bermekiler) tuttular. Abbasi halifeliği
içindeki Emin ile Me'mun arasındaki mücâdelede şiiler tekrar devreye
girdi ve hilafeti sıra ile yönetme anlaçması gene yapıldı ve Me'mun
iktidarı kazandı. Ancak Me'mun'dan sonra hilafeti alan Mu'tasım
anlaşmaya uymadığı gibi, İranlı vezirleri uzaklaştırdı ve devlet
sisteminde İranlıların yerini Türkler almaya başladılar. Bu durumda
İranlı şiiler Tahiriye, Safariye, Samaniye, Saciye, Zayyariye gibi
küçük şii İran devletleri kurdular. O sırada İran içlerine doğru
ilerlemekte olan Türkler, halifenin de çağrısıyla daha da yayılmaya
başladılar. İran'da bu tür devletler kurulurken Mısır'daki sünni Türk
Tolonoğulları devletini yıkan Fatımiler, burada da bir şii devlet
kurdular.
Türkler Ortadoğuya iyice girmek istediklerinde, bu kez karşılarına
Araplar değil şii İranlılar çıktı. Biraz da bu nedenden, yeni kurulan
Türk devletleri sünniliğin savunucusu durumuna geçtiler. Karahanlılar,
Gazneliler, Eylekoğulları, Ahşidoğulları ve Selçuklular böyle bir dinî
ve siyasî ortamda ortaya çıktılar. Batıdan Fatımiler ve doğudan
Büveyhî şii devletlerinin baskısıyla yıkılmak üzere olan Abbasi
Devleti'nin yardımına çağrıldılar. Gerek İranda gerekse Suriye'de İran
kökenli bu devletleri uzun mücâdelelerden sonra ortadan kaldırdılar.
Bu arada iktidarlarını sağlamlaştırmak, halkı da kendi yanlarına
çekmek için Orta Asya'da geliştirdikleri medreseleri de getirip etkin
olarak kullanmaya başladılar.
Nizamü'l-Mülk, Selçukluların İranlı bir sünni vezirleri idi. Sultan
Alpaslan'ın veziri olarak ilk önce İmam Cuveynî için Nişapur
Nizamiyesini, 1067 yılında Ebu İshak Şirazî için Bağdad Nizamiyesini,
daha sonra Belh, Herat, İsfahan, Basra, Merv, Musul, Amul, Harcird,
Rey, Buçenc Nizamiyelerini yaptırmıştır. Bu medreselerin hemen hepsi o
zamanın meşhur âlimleri için yapılmıştır. Ayrıca hemen her medreseye
zengin vakıflar bağlanmış, müderrislerinve özellikle öğrencilerin
devlete ve sünnî görüçlere iyice bağlanması için para, yiyecek ve
giyecek yardımı sağlanmıgtir. Nizamü'l-mülk'ün yaptırdığı medreselerin
sayısının daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Vezirin bir taraftan
böyle medreseler yaptırması, vakıflar bağlaması bir taraftan da
müderrisleri ve öğrencileri çeşitli şekillerde desteklemesi her yıl
devlet hazinesine aşağı yukarı 600.000 dinara mal oluyordu. Vezirin bu
harcamalarını ve başarılarını çekemeyenler onu Sultan'a şikayet
ettiler ve harcanan bu paralarla mükemmel bir ordu kurulabileceğini ve
İstanbul'un bile alınabileceğini söylediler. Sultan Melikşah "Ey Baba
.." diyerek Vezirinden kibarca hesap sordu. Nizamü'l-mülk ise,
ağlayarak, kendisinin bir gece ordusu, sürekli bir ordu kurduğunu,
Sultanın ordusunun ülkeler fethedebileceğini, fakat iyi idare edilip
korunamadıktan sonra fetihlerin bir işe yaramayacağını, kendi
yetiştirdiği ordunun gece-gündüz ülkenin her yerinde Sultanın
saltanatını, inançlarını yayacağını, onun için dua edeceğini
bildirerek yaptığı işin önemini kabul ettirdi.
Nizamülmülk bu medreseleri birinci planda devletin sünnî olmayan
görüşlere karşı savunulması ve menfaatlerinin gözetilmesi amacıyla
kuruyordu. Selçuklu Devleti'nin şiilere kargı savaşında ve bu savaşın
kazanılmasında medreselrin rolü inkâr edilemez. Aynı zamanda bu
medreselerde ders veren müderrisler, bu medresenin çeşitli
imkânlarından yararlanarak bir meslek sahibi olan yoksul öğrenciler
çeşitli görevler için dağıldıkları çeşitli yerlerde Selçuklu Devletine
bağlılığı propaganda etmişlerdir. Nişapur medresesi kurulurken
Sultanın izni alınmış ve bu izinle ülkenin her tarafına medreseler
kurulmuştur. Medreseler devlet girişimi ve devlet parası ile
yaptırılmıştır. "Nizamiye medreseleri" adı genelde bu medreseleri
anlatan bir ortak isim; ama medreselerin geçek isimleri "Nizamiye"
değil. Vezirin sağlığında iken, kendinin kurdurduğu medreselerin hepsi
ona bağlı idi (kendisinin ölümünden sonra Sultana ve Halifeye
bağlanmıştı); bu durum Nizamü'l-mülk'ün hem bir başbakan hem de Eğitim
Bakanı gibi çalıştığını gösteriyor.
Nizamiye medreseleri, tarihte "eğitimde şans ve fırsat eşitliği"
sağlamanın mükemmel örneklerinden biridir. O zamanlar yükseköğretim
maddî problemi olmayan, kolayca kitap satın alabilen ve çeşitli
yerlerde araştırma yapabilenlerin hakkı idi. Devlet, medreseleri
"yatılı ve burslu" bir eğitim kuruluşu haline getirmekle öğretimde
imkân ve fırsat egitliğini sağlama çalışmalarına girişmiş oluyordu. Bu
medreselere bağlanan zengin vakıflar, onların bütün ihtiyaçlarını
karşılayacak sürekli bir gelir kaynağı oluyordu. Müderris ve
öğrencilerin bütün ihtiyaçları karşılanınca, onlar da kendilerini
kayıtsızca bilime ve öğrenmeye verebiliyorlardı. Nizamü'l-mülk'ün
inancına göre, eski sultanlar âlimlere ve öğrencilere maaş
vermedikleri için, onlar da sultanlara karşı ve hattâ onların
devletlerine karşı propaganda yapıyorlardı.
Bu denli yaygın Nizamiye medreseleri kurmanın bir başka amacı,
Büveyhoğullarının yıkılmaları üzerine onların topraklarında kurulan
yeni devletin idarî kadrolarında ihtiyaç duyulan devlet memurlarını
yetiştirmek olmalıdır. Ebu İshak Şirazî İran'da dolaşırken, çeşitli
yerlerde eski öğrencilerini müderris, kadı, vaiz, kâtip v.s. olarak
görmüştü. Bir de Nizamiye medreseleri artık ordulardan ve elçilerden
oluşan eski devlet sisteminin değiştiğinin, bunun yerine egemen olduğu
bütün topraklarda çeşitli işleri devletin yönetim felsefesi içinde
yapacak kadrolara ihtiyaç duyulduğunun ve bunları yetiştirmenin de
devletin esas görevlerinden biri olduğunun göstergesi gibi
gelmektedir.
Selçuklu medreseleri müderris-öğrenci ilişkilerinde bir yenilik
getirmemişti ama öğrenci statüsünde bazı yenilikler getirmişti: Bu,
medrese öğrencilerinin büyük bir kısmının yatılı olması ve bu arada
medrese vakfından burs alabilmeleridir.
Gerçi Selçuklu medreseleri müslüman halkı rafızî mezheplerin
propagandalarından korumak için açılmıştı, ama gene de medreselerde
Aş'arilerle Hanbelilerin çatışmalarına şahit olunuyordu. Bu olayların
iyice tırmandığı bir sırada Nizamülmülk, medresenin baş müderrisine
bir mektup göndererek "medreselerin amacının mezhep çatışmalarını
kışkırtmak ve körüklemek değil, ilmin korunması ve yayılması olduğunu"
ihtar etmişti.
3.2.3. Nizamiye medreseleri çağında başka medreseler
Nizamülmülk sağlam esaslar üzerinde bir "Nizamiye geleneği"
başlattıktan ve bunun başarısını gösterdikten sonra, Selçuklu
ülkesinin çeşitli şehirlerinde yaygın bir medrese kurma faaliyeti
başladı. Kirman Selçukluları, Kirmanda İsmetiye ve Kuba-i Sebs
medreseleri, Azerbaycan'da Yağı-Sıyan oğlu Mehmet'in yaptırdığı bir
çok medreseler, Bağdad'da Nizamülmülk'ün rakibi Tâcelmülk'ün kurduğu
Tâciye Medresesi başta olmak üzere bir çok medreseler kurulmuştu. İbn
Cubayr, 1184 yılında Bağdad'ı ziyaret ettiğinde, bu şehirde 30'a yakın
medrese saydığını yazmıştı. Hafız Ebru adlı bir başka yazar da
Nişapur'da 8, genel olarak İran'da Şafi'î fıkhı okutan 17 medrese
bulunduğunu yazar.
Bağdad'da 1234 yılında Halife Mustansır tarafından yaptırılan
Mustansıriye Medresesi bir taraftan Nizamiye medreselerine rakip
olarak, onların gücünü kırmak için açılmıştı, bir taraftan da değişik
unsurlar içeriyordu. Bu medresede, İslâmî ilimlerin yanı sıra tıp,
matematik ve astronomi("Hey'et") öğretimi de yapılıyordu. Selçuklu
geleneğinde ise tıp öğretimi "Dârüşşifa" veya "Bimaristan"larda,
astronomi öğretimi de Rasathanelerde yapılıyordu. Çok büyük bir
kütüphanesi olan Mustansıriye medresesinde her sünni mezhebin 75'er
öğrencisi vardı.
Medreseler her ne kadar sünnilikle şiilik arasındaki propaganda
savaışı ortamında sünnilerin bir eğitim kurumu olarak doğup gelişmişse
de -fazla olmamakla beraber- şi'î medreselerine de rastlamaktaydı.
Başlangıçtaki yoğun propaganda savaşı yavaşlayınca, bazı emirler kendi
yönetimlerindeki şi'î halk için de medreseler yaptırmışlardı. Hattâ
ılımlı şiilerin kendilerinin bile medreseler yaptırdıklarını
görüyoruz. İbn Battuta, 1328 yılında Meşhed Ali'de bir şi'i
medresesine rastlamıştı. İsfahan'da 1325 yılında yapılan İmamî
Medresesi de iç duvarlarında hem dört halifenin hem de 12 imamın
adlarını bulundurması dolayısıyla bir sünnî-şi'î medresesi olma
özelliğini gösteriyordu.
3.2.4. Arap ülkelerinde medreselerin yayılma derecesi
Bilindiği gibi Horasan'da kurulan Büyük Selçuklu Devletinden başka,
Kirman Selçukluları, Suriye Selçukluları, Irak Selçukuları ve Anadolu
Selçuklu devletlerine rastlıyoruz. Selçuklu devletlerinin ortadan
kalkmasından sonra Şam, Erbil, Azerbaycan, Fars Atabeglerinin
kurdukları devletleri görüyoruz. Bu devletlerin hepsi, egemen
oldukları yörelerde selçuklu medrese geleneğini devam ettirmişlerdir.
Suriye Selçukluları; Suriye, Filistin, Ürdün ve Lübnan'da hem şiilerle
hem de haçlılarla mücâdele ediyorlar, bu arada bir çok Türkmen
oymağını bu topraklara yerleştiriyorlardı. Hem yer altında hem de yer
üstünde şiilerle yoğun bir mücâdele sürerken, haçlılarla da raund
raund acımasız bir döğüş, Türklerin bu topraklarda etken olmasını
güçleştiriyordu.
Selçuklulardan sonra bu mücâdeleye Atabeg Nureddin Zengi,
Artukoğulları ve Sultan Selâhattin Eyyubî de devam etmiştir ve sonunda
Suriye, Filistin ve Mısır'a medreseler iyice yerleşmiştir.
Bu yörelerde tespit edebildiğimiz medreseleri, çeşitli özellikleri
aynı anda gösteren bir tablo halinde vermeyi daha uygun gördük.
Suriye medreseleri (Şam)
| Medresenin adı |
Mezhep |
Kurucusu |
Kuruluş |
| Atabekiyye |
Şafi'î |
Melik Eşref'in karısı |
-1242 |
| Esediye |
" |
Hoca İbrahim |
1413 |
| Esediye |
Şafi'î-Hanefi |
Melik Esededdin |
-1169 |
| İsfahaniye |
Şafi'î |
İsfahanlı Tüccar |
(1280) |
|
İkbaliye
|
" |
Cemalettin İkbal |
-1207 |
|
Ekziye
|
" |
Emir Ekiz(?) |
-1190 |
|
Emcediye
|
Şafiî-Hanefi |
Melik Emced |
-1231 |
|
Eminiye
|
Şafi'î |
Atabeg Gümüştekin |
-1146 |
|
Baderaiye
|
" |
Müderris Baderaî |
-1160 |
|
Behnesiye
|
" |
Vezir Behnesi |
-1231 |
|
Takviye
|
" |
Melik Muzaffer |
1178 |
|
Caruhiye
|
" |
Câruh et-Türkmani |
-1196 |
|
Hamsiye
|
" |
- |
-1326 |
|
Halbiye
|
" |
- |
-1410 |
|
Habisiye
|
" |
- |
-1410 |
|
Haliliye
|
" |
Emir Bektemer |
-1345 |
|
Damagiye
|
Şafii-Hanefi |
Farisiddin Hatun |
1240 |
|
Devlaiye
|
Şafii |
Müderris Davlaî |
-1237 |
|
Rukniyetu'l-Cavaniye
|
" |
Emir Rüknettin |
-1233 |
|
Ravahiye
|
" |
Tacir İbn Revahe |
-1225 |
|
Hadriye
|
" |
Emevi Camiinde bir "Halka-Medrese" |
- |
|
Savciye
|
" |
Tüccar el-Savcî |
- |
|
Şamiyetul Barraniye
|
" |
bir Eyyubi kadını |
1204 |
|
Şamiyetul Cavaniye
|
" |
Zümrüt Hanım |
-1180 |
|
Şahiniye
|
" |
Emir Şahin |
-1413 |
|
Şerifiye
|
" |
- |
- |
|
Şumaniye
|
" |
Şuman Hatun |
- |
|
Salihiye
|
" |
Salih İsmail |
-1250 |
|
Şaremiye
|
" |
Şaremeddin Özbek Kaymaz |
- |
|
Salahiye
|
" |
Sultan Selahattin |
1187 |
|
Taktaiye
|
" |
- |
- |
|
Taberiye
|
" |
- |
- |
|
Taybiye
|
" |
el-Ebir Ali |
|
|
Zabyaniye
|
" |
Şahabettin Hacı |
1372 |
|
Zahiriyetul Barraniye
|
" |
Melik Zahir Gazi |
-1216 |
|
Zahiriyetul Cevaniye
|
" |
Melik Eyyub |
1277 |
|
Adiliyetul Kübra
|
" |
Nurettin Mahmud |
1172 |
|
Adiliyetus Sugra
|
" |
Zöhre Hatun |
- |
|
Udraviye
|
Şafii-Hanefi |
as-Sitt Udra |
-1196 |
|
Aziziye
|
Şafii |
Melik el-Aziz |
|
|
Usruniye
|
" |
Müderris Şerafettin |
-1189 |
|
İmadiye
|
" |
Nurettin Zengi |
-1166 |
|
Gazaliye
|
" |
- |
-1176 |
|
Farsiye
|
" |
Emir Seyfettin |
1405 |
|
Fethiye
|
" |
Melik Galip |
- |
|
Fahriye
|
" |
Kadı Fahrettin |
1418 |
|
Felekiye
|
" |
Emir Felekeddin |
1199 |
|
Kavasiye
|
" |
İzzettin Kavas |
-1333 |
|
Kılıciye
|
" |
Mücahit İbn Kılıç |
1254 |
|
Kusiye
|
" |
Müderris Şahabettin Kûsî |
-1254 |
|
Kaymeriye
|
" |
Melik Nasrettin Kaymeri |
-1266 |
|
Kaymeriyetus Sugra
|
" |
- |
- |
|
Kerusiye
|
" |
Muhammet Kerus |
1243 |
|
Kellase
|
" |
Atabeg Nurettin Zengi |
1160 |
|
Mücahidiyetul Cevhaiye
|
" |
Emir Mücahideddin |
1160 |
|
Mücahidiyetul Barraniye
|
" |
" " |
- |
|
Mesruriye
|
" |
et-Tavaşi Şemsettin |
- |
|
Muhkalaiye
|
" |
Şeyh Abdullah Munkalaî |
- |
|
Nasıriyetul Cavaniye
|
" |
Melik Nasır |
1255 |
|
Mecnuniye
|
" |
Şerafettin ibn Zararî |
1233 |
|
Necibiye
|
" |
Emir Cemalettin Akuş |
- |
|
Esediye
|
Hanefi |
(Bk. Şafi'i medreseleri sırası) |
|
|
İkbaliye
|
" |
Emir Cemalettin İkbal |
1207 |
|
Amadiye
|
" |
- |
- |
|
Bedriye
|
" |
Emir Bedrettin |
-1218 |
|
Belhiye
|
" |
Emir Kekez et-Dukakî |
1131 |
|
Taciye
|
" |
- |
- |
|
Neşaiye
|
" |
Emir Neşaî et-Dukakî |
-1155 |
|
Celiliye
|
" |
Müderris Celalettin |
-1344 |
|
Cemaliye
|
" |
Emir Cemalettin Yusuf |
- |
|
Cakmakiye
|
" |
Muallim Sancar el-Halalî |
1411 |
|
Carkasiye Caharkasiye)
|
Hanefi-Şafii |
? |
- |
|
Cavahiriye
|
Hanefi |
Necmeddin al-Cevheri |
-1295 |
|
Hacibiye
|
|
Emir Nasrettin Aynalı |
-1475 |
|
Barraniye
|
|
Zümrüt Hatun |
1162 |
|
Hatuniyetul Cavaniye
|
|
İsmet Hatun |
1177 |
|
Damagiye
|
Hanefi-Şafii |
(önce açıklanmıştı) |
|
|
Rukniyetul Barraniye
|
Hanefi |
Emir Rükneddin |
1223 |
|
Reyhaniye
|
" |
Reyhan Cemalettin |
1170 |
|
Zancaliye
|
" |
İzzettin Zancalî |
1228 |
|
Safiniye
|
" |
(Emevi Camiinde Halka-Medrese) |
|
|
Sibaiye
|
" |
Emir Sibay |
- |
|
Barraniye
|
" |
et-Tavaşî Şibl et-Devle |
1219 |
|
Şibliyetul Cevaniye
|
" |
Şibl et-Devle el-Muazzamî |
-1226 |
|
Sadiriye
|
" |
Secaaddin ed-Devle |
ilk Şam medr. |
|
Turhaniye
|
" |
Nasır ed-Devle Turhan |
-1126 |
|
Tumaniye
|
" |
Tuman İbn Abdullah |
- |
|
Zahiriyetul Cevaniye
|
" |
bk. Şafii medreseleri arasında |
|
|
Udraviye
|
" |
bk. Şafii medreseleri arasında |
|
|
Aziziye
|
" |
Melik el-Aziz |
-1233 |
|
Aziziyetul Barraniye
|
" |
Emir Muzaffereddin |
1228 |
|
Aziziyetul Cevaniye
|
" |
Emir Aybek |
- |
|
Aziziyetul Hanefiye
|
" |
Emir Aybek (Halka-medrese) |
- |
|
İlmiye
|
" |
İlmeddin Sencer |
-1231 |
|
Fethiye
|
" |
Melik Fetheddin |
- |
|
Ferruhşahiye
|
" |
İzzettin Ferruhşah |
-1182 |
|
Kaçmasiye
|
" |
Kaçmaz el-İshakî |
-1487 |
|
Kasaiye
|
" |
Emir Kucka kızı Fatma |
1196 |
|
Kahiriye
|
" |
- |
- |
|
Kılıciye
|
" |
Emir Seyfettin |
1247 |
|
Kaymaziye
|
" |
Saremeddin Kaymaz |
-1199 |
|
Müridiye
|
" |
Melik Muazzam Şerafettin kızı |
1256 |
|
Muazzamiye
|
" |
Melik Muazzam Şerafettin kızı |
1224 |
|
Muiniye
|
" |
Atabeg Muiniddin Azer |
-1147 |
|
Mardaniye
|
" |
Azizeddin Ahsa Hatun |
1227 |
|
Mukaddemiyetül Cavaniye
|
" |
Emir Muhammed el-Makaddemî |
-1187 |
|
Mukaddemiyetül Barraniye
|
" |
Emir Fahrettin |
-1201 |
|
Muncukiyatul Hanef iye
|
" |
Emir Seyfettin Muncuk |
-1374 |
|
Mayturiye
|
" |
Fatma Hatun |
1232 |
|
Hanefiye
|
" |
(Emevi Câmiinde Mihrap-Medrese) |
|
|
Nuriyatul Kübra
|
" |
Nurettin Zengi |
1167 |
|
Nuriyatus Sugra
|
" |
Nurettin Zengi (Halka-medrese ) |
|
|
Yağmuriyatül Hanefiye
|
" |
Emir Cemalettin b. Yağmur |
-1264 |
|
Naşiye
|
" |
Emir ed-Dukakî |
- |
|
Maliki Zaviyesi
|
Malikî |
(Emevi Câmiinde Zaviye-medrese) |
|
|
Şarabişiye
|
" |
Tüccar Şahabettin |
-1333 |
|
Şamşamiye
|
" |
Kıptî Vezir Şemsettin |
-1333 |
|
Salahiye
|
" |
Sultan Selahattin b.Eyyub |
- |
|
Cavziye
|
Hanbalî |
Muhyiddin el-Bağdadî |
1254 |
|
Camusiye
|
" |
- |
- |
|
Hanbaliyatuş Şerif
|
" |
Abdülvahab eş-Şirazî |
-1141 |
|
Sahibiye
|
" |
Rabia Hatun |
-1245 |
|
Sadriye
|
" |
Sadrettin b. Munca |
-1259 |
|
Ziyaiyetul Muhammediye
|
" |
Ziyaeddîn el-Makdisi |
-1245 |
|
Ziyaiyetul Mahasiniye
|
" |
Ziyaeddîn el-Mahasin |
-1245 |
|
Omariyetul Şeyhiye
|
" |
Ebu Ömer el-Makdisi |
-1211 |
|
Alima
|
" |
Şeyh en-Nasıh el-Hanbalî kızı |
-1255 |
|
Masmariye
|
" |
Şeyh Masmar el-Huranî |
-1248 |
|
Muncaiye
|
" |
(Emevi Câmiinde Zaviye-Medrese) |
? |
Burada sayılan Şam medreselerinden başka gene bu şehirde 3 tane tıp
medresesi (Dahvaziye, Donaysıriye ve Lâbudiyetü'n-Necmiye medreseleri)
ve 18 adet de Dârülhadîs bulunuyordu.
Şam'ın yanı sıra Suriye'nin önemli medrese şehirlerinden biri de Halep
idi. Halep'te -tespit edebildiğimiz- 30 Şafi'î, 30 Hanefi ve az sayıda
da Maliki ve Hanbelî medresesi vardı. Bu iki büyük şehirin yanı sıra
Hama, Hums ve Baalbek'te de bir çok Şafi'î ve Hanefi medresesi vardı.
Musul ve Trablus, da gene 10'un üzerinde medrese sahibi olan önemli
kentler idi.
Filistin'de de Sultan Selahattin Eyyubî ve emirleri tarafından birçok
medreseler (başta Kudüs olmak üzere) yaptırılmıştı. Mısır'da da Sultan
Selahattin dönemine kadar câmiler içindeki yoğu öğretime karşılık,
bundan sonra yoğun bir medrese yapımına baglandığı görülmektedir.
Sultan Selahattin Mısır'a (Kahire) 5 medrese kurmuştu, kendisinden
sonra gelenler, Memluklular zamanına kadar 26 medrese daha
kurmuşlardı. Memluklular zamanında ise Kahire medreselerinin sayısı
115'i aşıyordu. el-Makrizî'nin verdiği 73 medreselik listenin
özelliklere göre dökümü ise şöyle idi:
Mezhep Sayı Mezhep Sayı
Şafi'î medreseleri 14 Malikî-Hanefî medreseleri 1
Hanefî medreseleri 10 Dört mezhebe ait 4
Malikî medreseleri 4 Mezhebi bilinmeyen 25
Şafi'î-Maliki medreseleri 3 Yarı medrese 4
Şafi'î-Hanefi medreseleri 6 Dârülhadîs 2
Medreselerin Hicaz ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılmaları da Sultan
Selahattin-i Eyyubî zamanından sonra başlamıştır. Ancak buradarda hiç
birbir zaman Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu'daki yoğunluğuna
ulaşamımıştır.
3.2.5. Medreselerin Anadolu'da yayılmaları
Malazgirt Savaşından önce de Anadolu'ya defalarca girip çıkan Türkler,
bu savaştan sonra büyük gruplar halinde bu topraklara gelip yerleşmeye
başladılar. Selçuklu sülalesinden Süleyman Şah 1075 yılında İznik'i
alarak burayı başkent yapan bir devlet kurdu. İstanbul'u tehdit eden
bu hareket, Avrupa'da bir çok haçlı ordularının hazırlanmasına neden
oldu.
Gerek Avrupa'dan arkası arkasına gelen haçlı orduları gerekse Büyük
Selçuklularla rekabet bu iktidarı yıprattı ve geri Anadolu'nun
içlerine çekilerek Konya'yı başkent yaptılar. Bu arada Anadolu'ya
artık iyice yerleşmiş olan Türkler, Selçukluların yanısıra
Dânişmendliler, Mengücekoğulları, Artuklular, Saltuklular gibi birçok
küçük direniş devletleri kurmuşlardı. Haçlı tehlikeleri geçtikten
sonra Selçuklular Anadolu Türk birliğini tekrar sağladılar. Gerek
Selçuklular, gerekse bunun arkasından gelen Beylikler ve İlhanlılar
zamanında Anadolu'da Selçuklu geleneğinde bir çok medreseler kuruldu.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemini de Beylikler dönemi içine
katarak, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar Anadolu'da kurulan
medreseleri şöyle sıralayabiliriz.
Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar Anadolu medreseleri
|
Medresenin adı |
Şehir |
Kurucusu |
|
Eminüddin |
Mardin |
Artukoğlu Eminüddin |
|
|
Necmettin İlgazi |
" |
Artukoğlu Necmettin İlgazi |
|
|
Hüsamiye |
" |
Artukoğlu Hüsamettin Timurtaş |
|
|
Külük |
Kayseri |
- |
|
| Yağı
Basan I |
Niksar |
Danişmendli Nizamettin Yağıbasan |
|
| Yağı
Basan II |
Tokat |
" "
" |
|
|
Gecek |
Sivrihisar |
Umur
Beg |
|
|
Hatuniye |
Mardin |
Artukoğullarından Sitti Radviye |
|
|
Şifahane |
Silvan |
" "
" |
|
|
Eyyubi |
Urfa |
- |
|
| Hoca
Hasan |
Kayseri |
- |
|
|
İplikçi |
Konya |
Atabey Şemsettin Altunba |
|
|
Zinciriye |
Diyarbakır |
Melik Salih Necmettin |
|
|
Mesudiye |
" |
Melik II. Sökmen |
|
| Soğa
Bey |
Sivrihisar |
Emir
Soğa Beg |
|
|
Seyfuddin |
Diyarbakır |
Seyfuddin Amudî |
|
| Ali
Gav |
Konya |
- |
|
|
Marufiye |
Mardin |
- |
|
|
Çifte medrese |
Kayseri |
Gevher Nesibe Sultan |
|
|
Ümmühan Hatun |
Seyitgazi |
Ümmühan Hatun |
|
|
Şücaiye |
Diyarbakır |
Şeyh
Şüca (Çeyh Çoban) |
|
|
Halifet Gazi |
Amasya |
Halifet Alp İbn Tuli |
|
|
Boyalıköy |
Afyon-Sincanlı |
Kureyş b. İlyas b. Oğuz |
|
|
Harzem |
Mardin-Harzem |
Tacettin Mesut |
|
|
Hatuniye |
Konya |
Devlet Hatun |
|
| I.Keykavus |
Sivas |
I.Keykavus
(Şifahane) |
|
|
Pamukçular |
Konya |
I.Keykavus
(Pembe Furuşan med.) |
|
|
Ertokuş |
Isparta-Atabay |
Emir
Mübarezittin Ertokuş |
|
|
Tuğrakiye |
Amasya |
Av
Emiri Hacı Tuğrak |
|
|
Gûhertaş |
Konya |
Lala
Gühertaş |
|
|
Nizamiye |
" |
Nizamettin Ebu Hasan (Nalıncı med.) |
|
|
Huand Hatun |
Kayseri |
Mahperi Huand Hatun |
|
|
Seracettin |
" |
Emir
Seracettin Bedri |
|
|
Atabey Armağan |
Antalya |
Mübarezittin Atabey Armağan |
|
|
Taculvezir |
Konya |
III.Keyhusrev |
|
|
Şeref Mesut |
" |
Şerefşah oğlu Mesut |
|
|
Seyfiye |
" |
Emir
Seyfettin Karasungur |
|
|
İmaret |
Antalya |
- |
|
|
Afganu |
Kayseri |
- |
|
|
Kalehisar |
Çorum-Alaca |
- |
|
|
Sırçalı |
Konya |
Lala
Bedrettin Muslih |
|
|
Melik Gazi |
Kırşehir |
Mengücekoğlu Mehmet Şah |
|
|
Kemaliye |
Konya |
Kemalettin Turumtaş |
|
| Hacı
Kılıç |
Kayseri |
Ebul
Kasım İbn Ali et-Tusî |
|
|
Taşmedrese |
Akşehir |
Fahrettin Ali (Halkalı med.) |
|
|
Karatay Med. |
Konya |
Celalettin Karatay |
|
| " " |
Antalya |
" " |
|
|
Şehidiye |
Mardin |
Melik Nasrettin Artuk Arslan |
|
|
Hüsamiye |
Aksaray |
Emir
Hüsamettin Çoban |
|
|
Zencirli |
Karaman |
Mehmet oğlu Hüsamettin (Eskici med.) |
|
|
Atabekiyye |
Konya |
Atabey Arslandoğmuş İbn Sevinç |
|
| İnce
Minareli |
" |
Fahrettin Ali Sahip Ata |
|
|
Alaattin |
Sinop |
Muinüddin Süleyman Pervane |
|
|
Sahibiye |
Kayseri |
Sahibata Fahrettin Ali |
|
|
Gökmedrese |
Sivas |
" "
" |
|
|
Buruciye |
" |
Muzafferüddin Burucidî |
|
|
Çifte Minareli |
" |
Vezir (İlhanlı) Şemsettin Cüveynî |
|
|
Nurettin Caca Bey |
Kırşehir |
Nurettin Cibril b. Caca Bey |
|
|
Molla Cedid |
Konya |
- |
|
|
Atabey |
Kastamonu |
Çobanoğulları |
|
|
Gökmedrese |
| |