Oca
21
2008
|
Toplumsal Yaşam |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 1058 kez
1. Tekke , Zaviye ve Türbelerin Kapatılması
Sosyal alandaki inkılâblarımızı baltalayan safsata ve hurafeleri kafalardan çıkarmak , açık ve hür zihniyeti kafalara yerleştirmek bir mecburiyetti.
Memlekette , ölmüş bazı kimselerin sonradan yarı peygamber sayılmasından kuvvet alan inanışın doğurduğu türbeler , onlarla geçinenleri besleyen bir kaynak , bir vasıta idi. Türbeler çok yerlerde batıl inanışların tatmin yeri olmuştu. Halk türbelerden mucizeler bekleyen bir ruh haletine yönelmişti.
Tekkeler , tarikat mensuplarının oturdukları , tarikat ilke ve
geleneklerinin öğretildiği dini ve kültürel merkezlerdi. Kuruluşunda
özellikle din , dil ve felsefe gibi konularda halkı yetiştiren halk
odaları niteliğinde kuruluşlardı. Tekkelerin küçüklerine de zaviye
denilirdi. Zamanla soysuzlaşan ve amacından uzaklaşan bu kuruluşlar ,
zengin müslümanların fakirlere yardım edilsin diye vakfettiği
servetlere dayanarak bedavadan yaşamak , tembellikle her türlü zevkten
istifa etmek, başkalarının çalışması ile geçinmek ve din perdesi
altında her türlü fenalığı yapmak gayesini güden müesseseler haline
geldi.
Tarikatçılık ise , mensupları arasında dayanışma ve sevgi yaratmakla
birlikte , başka tarikat mensuplarına karşıda kin ve husumete varan
ayrılıklar yaratıyor ve bu sebeple de bir huzursuzluk kaynağı idi.
Medeni bir millet olma yolunda görülen bu engeller akılcı batı
medeniyetine girmek isteyen toplumumuz için kaldırılması gerekli idi.
Atatürk , Kastamonu’ da 30.8.1925 ‘ de söylediği bir nutukta
türbelerin , tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların
kaldırılmasının işaretini vermiştir:
“Ölülerden medet ummak , medeni bir cemiyet için şindir (lekedir).
Bugün ilmin , fennin bütün şumulile medeniyetin parlak ışıkları
karşısında filân veya falan şeyhin irşadile , maddi ve manevi saadet
arayacak kadar iptidai insanların , Türkiye medeni camiasında
mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.
Efendiler ve ey millet , biliniz ki , Türkiye Cumhuriyeti şeyhler ,
dervişler , müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru , en
hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır.”
30 Kasım 1925 tarihli bir kanunla Tekke , Zaviye ve Türbelerin
kapatılması ve bir takım ünvanların kullanılması yasaklanmıştır. 30
Kasım 1925 tarihli kanun bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik,
çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük,
üfürücülük ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadı ile
muskacılık gibi unvan ve sıfatların kullanılması, bunlara ait
hizmetlerin yapılması ve bu ünvanlarla ilgili elbise giyilmesini
yasaklamıştır.
2. Kıyafette değişiklik
Doğu medeniyetini Batı medeniyetinden ayıran dış özelliklerin en
önemlisini kıyafet teşkil ediyordu. 18. yüzyıldan beri Osmanlı
İmparatorluğunda bir kıyafet , bir serpuş anarşisi mevcuttu. II.
Mahmut devrinde askerlere , memurlara kavuk yerine fes giydirilmesi
kabul edildiği zaman , o zaman başta Şeyhülislâm olduğu halde bütün
ulema , fes giymenin şer’ an caiz olmadığını ileri sürerek itiraz
etmişlerdi. Halkın her sınıfı istediğini giymekte serbestti. 1903
yılında II. Abdülhamit devrinde , askerlere kalpak giydirilmek
istendiğinde ulema sınıfı bu defa da kalpak giyilmesine itiraz etti.
Gerçekten ne fesin , ne diğer kıyafet unsurlarının din ile ,
milliyetle hiçbir ilgisi yoktu. Ulema , halkın dini inancını da
istismar ederek yenilikten korktuğundan , kıyafet değişimini dini
menfaatlerine âlet ediyorlardı.
Batı medeniyetinin bir bütün olarak ele alınması , dünyanın kabul
ettiği medeni kıyafetin de benimsenmesini gerekli kılıyordu. Büyük
kurtarıcı , 24 Ağustos 1925 de Kastamonu ve İnebolu’ ya yaptığı
seyahatlerde şapka inkılâbının ilk parolasını başında panama şapkayı
da halka göstererek verdi.
“Biz her nokta-i nazardan medeni insan olmalıyız.
Fikrimiz , zihniyetimiz , tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır.
Medeni ve beynelmilel kıyafet milletimiz için lâyık bir kıyafettir.
Onu giyeceğiz.”
Büyük Atatürk’ ün 27 Ağustos 1925 ‘ de İnebolu’ da “Turan kıyafetini
araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet
bizim için , çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir”
diyerek , medeni yaşayışa uyan kıyafetin kabulü gerekliliğini de
açıkça belirtmiştir. Büyük insanın uyarması üzerine daha 25 Kasım 1925
tarihli şapka kanunu çıkmadan önce vatandaş şapkayı giymiş ve bu
yenilik medeni kıyafet değişimi halk arasında iyi karşılanmıştı.
Bundan sonra , cüppe ile sarık giymek yasak edilmiş ve bu kıyafet
yalnız din adamlarına hasredilmişti.
Şapka bir başlık taklidi değil , hür fikir ve düşüncenin sembolü
olarak kabul edilmişti.
3. Soyadı Kanununun Kabulü
1934 tarihli Soyadı Kanununun kabulü ile bizde kişi , asıl adı , küçük
adı yanı sıra soyadı diye adlandırılan aile adı ile anılmaya
başlamıştır.
Kişinin soyadı bulunmaması toplum hayatında karışıklıklara neden
oluyordu. Kişinin soyadı olmaması toplumsal ilişkiler bakımından bir
eksiklikti. Soyadı yerine kullanılan baba adı, doğduğu memleketin adı
veya kullanılan lâkaplar, soyadının toplumsal ilişkilerde rolünü
oynayamıyordu. Soyadı bir bakımdan ailenin toplum hayatındaki rolünü
değerlendirmekte aileye güç ve kuvvet vermekte idi. Aile birliğini ve
aile içinde de karşılıklı ilişkilere moral (manevi) bakımdan destek
olmakta idi.
21 Haziran 1934 ‘ de çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her Türk’
ün öz adından başka soyadı taşıması da zorunlu kılındı. Soyadları
Türkçe olacak, rütbe , memurluk , yabancı ırk ve millet adları ile
ahlâka aykırı ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı.
Soyadı Kanununun kabulünden sonra , 1934 yılında 2258 sayılı kanunla,
T.B.M.M. Türk Milleti ‘ nin bir şükran ifadesi olarak en büyük şefine
, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ ya Atatürk soyadını vermiştir.
1934 yılında çıkarılan bir diğer kanunla da “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca,
Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi” gibi eski
toplum zümreleri belirten ünvanlar kaldırılmıştır. Aynı kanunla yurt
savunmasında, Milli Mücadelede gösterilen başarılar karşılığı verilen
madalyalar dışında eski Osmanlı idarecilerinin verdiği tüm nişan ve
rütbeleri taşımak da yasaklanmıştır.
4. Ölçüler ve Takvimde Değişiklik
a) Takvimde Değişiklikler
Ayın hareketlerine göre , ayları ölçen islâmi takvim , saat , rakam ve
tatil günleri, gerek memleketin iç hayatında , gerekse dünya ile olan
ilişkilerimizde büyük güçlük çıkartıyor , çalışma hayatımızda
karışıklıklara neden oluyordu.
26 Aralık 1925 tarihinde kabul edilen kanunlarla Hicrî ve Rumî takvim
kaldırılarak yerine Milâdi takvim , alaturka saat yerine de milletler
arası saat usulü uygulandı.
20 Mayıs 1928 ‘de de milletlerarası rakamlar kabul edildi.
Hafta tatili olarak kabul edilen Cuma yerine Pazar gününü resmî hafta
tatili günü olması ise , ancak 1935 ‘ de çıkarılan bir kanunla
sağlandı.
b) Ölçülerde Değişiklikler
1931 yılında çıkarılan 1782 sayılı kanunla , eski ağırlık ve uzunluk
ölçüleri değiştirilmiş , arşın, endaze, okka, çeki gibi hem belirli
olmayan hem de bölgelere göre değişen eski birimler kaldırılmıştır.
Medeni ölçü birimi sayılan onlu yönteme uygun , metre ve kilo gibi
uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul edilmiştir. Uzunluk ve ağırlık
ölçülerinde yapılan bu değişiklikler , ülkede ağırlık ve uzunluk
ölçülerinde tek bir sistemin uygulanmasını sağladığı , uluslar arası
ilişkilerde de ticari kolaylıklar elde edilmesinde yararlı olmuştur.
5. Kadın Haklarının Kabulü
İstiklâl Savaşında vatanı kurtarmak için erkeğinin yanı başında vazife
alan, sırtında çocuğu ile cepheye koşan Türk kadını ve Türk anası,
Türk cemiyetinde müstesna yerini ispat etmişti. Kadınlarımız, medeni,
siyasi ve içtimaî haklara kavuşmalı, Türk aile ve cemiyeti ortaçağın
köhnemiş fikir ve görenek esaretinden kurtarılmalı idi. Türk İnkılâbı
ile beraber kadınlarımız da haklarına kavuşmuşlardır.
Medeni kanunun kabulü ile Türk kadını medeni haklarına kavuşmuş, kadın
erkek eşitliği cemiyetimizde yer etmişti. Siyasi hak olarak ilk defa
1930 ‘da Belediye Kanunu ile kadınlarımıza belediye meclisine üye
seçmek ve seçilmek hakkı tanındı. Bunu 1934 yılında Anayasa ‘da
yapılan bir değişiklikle, milletvekili seçmek ve seçilmek hakkının
tanınması izledi.
Modern Türk cemiyetinde kadının tam mânâsıyla yerini alması ve
kendisine tanınan haklardan istifadesi için kadın kıyafetinde de
değişiklik yapmak icap ediyordu. Türk kadını önce peçeyi , şapka
inkılâbından sonra da çarşafı attı.

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Toplumsal Yaşam
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|