Okunma: 1181 kez
1. Türklerin, müslümanlığı kabul etmelerinden önceki sosyal ve kültürel hayatları
1.1. Sosyal yaşayış
1.1.1. Hayvancılık ve tarımla geçinen yarı göçebe Türk toplulukları
Bilindiği gibi, yeryüzünde yaşayan insan toplulukları MÖ 10.000 ila 8.000 yıllarından itibaren hayvanları ve bitkileri "evcilleştirme"ye, onların üretimlerini düzenlemeye, onları "kültürleme"ye başlamışlardır.
Dünyada, insanların yoğun olarak yaşadığı bazı yörelerden başlayan insan medeniyetinin bu yücelişi, daha sonraki yıllar içinde çeşitli faktörler tarafından daha başka insan toplulukları arasında da yayılmıştır.
Çin, Hindistan, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu gibi medeniyetin beşiği
olan bu yerlerden biri de, çok eski atalarımızın yaşadığı Orta Asya
topraklarıdır.
Yaşamın bitki toplayıcılığı ve hayvan avcılığına dayandığı dönemlerde,
insan grupları sürekli yer değiştirmek zorunda idiler. Daha sonra bazı
hayvanların evcilleştirilmesi ve çevredeki diğer insan topluluklarının
artması, bu tür göçleri sınırladı. Gerek evcil hayvanların sürekli
dolaştırılma zorluğu gerek iklim şartları ve gerekse bazı ürünlerin
doğal yollar dışında insanlar tarafından tarım yoluyla çoğaltılması,
insanları yarı-yerleşik bir hayat yaşamaya zorladı. İşte,
incelediğimiz dönemdeki Orta Asya Türk toplulukları bu tür bir yaşayış
düzeni içinde idiler.
Orta Asya Türk toplumlarında gördüğümüz, artık her toplumun belirli
bir "yurt" tutmaya başlamış olmaları idi. Bunun kesin töre ve
geleneklerini en iyi şekilde yayla ve kışlak hayatı düzeninde
görmekteyiz. Kültür tarihçileri, her toplumun nerede yazlayıp nerede
kışlayacağının belli olduğunu; ayrıca buradaki çeşitli davranış
biçimlerinde de bir kargaşanın değil, genelde sıkı bir düzen ve
törenin egemen olduğunu bildirmektedirler.
Türkler, tarihlerinin büyük bir kısmında hayvancılık ve tarımı
birlikte yürütmüşlerdir ve hâlâ da bu yapıdan tam olarak
kurtulamamışlardır. Bu tür bir hayat iki yurt gerektiriyordu; kışın
hayvanların ve insanların barınacağı nisbeten sağlam yapılarla
korumalı ve tarım alanlarına yakın olarak kurulan "kışlak", yazın
geçirildiği yüksek yerlerde hafif, sökülüp yapılabilir kontlarla
oluşturulan yayla hayatı ("yazlık").
Kışlaklarda önceleri evler sağlam çadırlardan yapılıyordu. Bu tür
yerleşim yerlerinin seçilmesi çok önemli idi. Kışın barınılan yerlerde
de, hayvanların korunması ve beslenmesi için yapılan "ağıl"lar esaslı
bir yer tutuyordu.
İnsanların, bir yıllık zaman periyodu içinde -tarihin akışına
bakıldığında- giderek vakitlerinin çoğunu kışlaklarda geçirdiğini
görüyoruz. Önceleri kışlaklar da çadırdan ve belirli yerlerde kurulup
ve zamanı gelince sökülüp gidiliyordu. Ama vaktin daha çoğunun
kışlaklarda geçmesi üzerine, buralara çadırdan değil taş ve topraktan
evler yapılıp, geçici evlerin sadece yaylalara kurulduğu
görülmektedir. Bu, Türk topluluklarının yavaş yavaş sürekli bir yurda
ve yerleşik hayata geçmelerine neden olmuştur.
Yazın ovalardaki sıcaklığın artması ve otların kuruması, hayvan
beslemeye ve süt ürünleri yapmaya alışmış toplumları daha serin ve otu
bol olan yaylalara çıkmaya zorluyordu. İlkbaharın sonuna doğru
başlayıp sonbahar sonlarına kadar devam eden yayla mevsiminde, hali
vakti yerinde olan hemen herkes, kendi obasının yaylasına çıkıp orada
yaşıyordu. Yayla olarak seçilen yerlerin esas özellikleri, otlağının
bol ve sulak olması idi.
Her hayvanın yüz karakteristiği, insan yüzleri gibi, onları
birbirlerinden ayırabilecek belirli çizgiler ve özellikler taşır. Buna
rağmen koyun, keçi gibi sayısı çok olan sürülerde herkes kendi
hayvanlarını özel bir işaretle ve genellikle kulaklarından
damgalıyordu ("enemek"). Sığırlarda ve atlarda böyle bir işarete gerek
kalmıyordu.
Meseleye eğitim açısından yaklaştığımızda, böyle bir sosyal yaşayışta
şu özelliklerin belirgin olarak ortaya çıktığını görüyoruz:
Hayvancılığa dayalı bir geçim sürdüren toplumlarda, sürülerin
bakılması ve beslenmesi, küçükbaş hayvanlar için "çobanlık" ve
büyükbaş hayvanlar için "sığırtmaçlık" denen meslekleri ortaya
çıkarmıştı. Bu meslekleri yapanlar genelde aile veya "boy" içinden bir
kişi olduğu gibi, başka topluluklardan da olabiliyordu. Konu devlet
örgütü düzeyinde ele alındığında, büyük beylerin ve kağanın sürüleri
iyice kalifiye çobanlar tarafından otlatılıyordu.
Orta Asyadaki Türk topluluklarının sosyal yaşayışında hayvancılık uzun
yıllar esaslı bir yer teşkil ettiği için, bunlar, hayvan yetiştirmede,
terbiye etmede ve onların ürünlerinden işlenmiş bir şekilde
faydalanmada büyük bir gelişme göstermişler ve hattâ bir "çobanlık
kültürü" de geliştirmişlerdir. Türklerin bu husustaki uğraşılarını ve
dikkatli gözlemlerini en iyi yansıtan belge, Türkçedeki bu alanla
ilgili kelime, kavram ve sözlerdir.
Hayvancılıkla geçinen toplumlar, bütün zamanlarını harcadıkları bu
hayvanların ürünlerinden de sonuna kadar faydalanmak istiyorlardı. İlk
önceleri Türk toplumunun en çok ilgi gösterdiği hayvan at idi. Bunlar,
bu yarı göçebe toplumlara büyük bir hareket kolaylığı sağladığı için,
onların hayatında vazgeçilmez bir yer tutuyordu. Ayrıca bu hayvanların
etinden ve sütünden de faydalanılıyordu. At eti ve at sütünden yapılan
"kımız" adlı içecek, "asil" kişilerin baş yiyecek ve içecekleri
arasında yer alıyordu. Önceleri yoksul halkın yiyeceği, giyeceği ve
meşguliyetleri arasında yer alan koyun, sığı ve ördek, kaz gibi kümes
hayvanları, yerleşik hayatın ağırlığına bağlı olarak daha sonraları
önem kazanmıştır.
Bu hayvanların ürünlerinden yapılan kürkler, dokumalar, keçeler; yağ,
peynir ve yoğurt başta olmak üzere birçok yiyecek; Türk insanının o
zamanki zihnî çalışmasını ve çocuklarını yetiştirirken ne gibi
incelikleri yaygın eğitim vasıtasıyla verdiği konusunda aydınlatıcı
olabilir. Hayvanın yavrulatılması, hastalıklardan korunarak
beslenmesi, kırkılması, kesilmesi, sütünün sağılması ve işlenmesi,
hayvanın sütünün ve etinin çeşitli yemeklerde kullanılması... gibi
konular bu husustaki geleneksel yetiştirmenin ana noktalarını teşkil
etmiştir.
Orta Asyadaki Türk toplulukları sadece hayvancılıkla geçinen gruplar
değildi. Kışlak hayatının gelişmesi ile, tarım da insanların ana
meşguliyetlerinden biri olmuştur. Hem hayvancılık hem de tarım,
Türklerin toprağı çok iyi tanımalarına imkân sağlamıştır. Hangi toprak
parçalarının nasıl işleneceği, hangi ürünlerin hangi mevsimlerde
ekilip dikileceği, hasat zamanları, hasat âletleri gibi konular
üzerinde birçok gelişmeler olmuştu. Toprağı işleme, dinlendirme ve
sulama usullerinin yanı sıra yetiştirilen bitkilere bakmak, Orta Asya
Türk toplumları arasında tarımın nasıl bir gelişme gösterdiği hakkında
açık bir fikir verebilir. Burada yetiştirilen bitkilerden bazıları
şunlardır: arpa, buğday, burçak, çavdar, yulaf, darı, pirinç, mısır,
kavun, karpuz, kabak, hıyar, acur, pancar, şalgam, turp, soğan,
sarmısak, pırasa, bakla, bezelye, fasulye, mercimek, nohut, ıspanak,
marul, pazı, hindiba, biber, susam, yonca, çayır v.s... Bu bitkilerin
yanı sıra şu ağaçların ürünlerinden de faydalanılıyor ve bunların "kültürlenmesi"
için çalışılıyordu: alıç, armut, alma, ayva, badem, ceviz, dut, erik,
fındık, fıstık, kestane, hurma, iğde, incir, kayısı, zerdali,
kızılcık, kiraz, vişne, muşmula, nar, şeftali, limon, portakal,
turunç, üzüm, zeytin, palamut v.s...
Orta Asya Türk toplumlarının bu kadar çeşitli bitki ve ağaçların
tarımını yapabilmeleri, onların iklimler arası çok çeşitli özellikleri
olan topraklar üzerinde yaşadıklarını gösteriyordu. Bu ise, Türk
insanına çok geniş bir hayat tecrübesi, dünya görüşü ve çevre hakkında
bilgi sağlıyordu. Tarım ile uğraşan aileler de çocuklarına, elbette
gene yaygın eğitim vasıtasıyla, bütün bu bitkilerin özellikleri,
yetiştirilmesi, işlenerek yenilmesi ve pazarlanması ile bilgileri
aktarıyorlardu.
İster hayvancılık isterse tarımla uğraşsın, Orta Asya Türk
toplulukları içinde bu alanlarla ilgili yoğun ve ince bilgilere dayalı
gayet yoğun bir yaygın eğitim çalışması yapılıyordu.
1.1.2. Yerleşik şehir ve kasaba hayatı
İnsanlık tarihinde yüksek kültürlerin kaynağı tarım bölgelerinde ve
şehirlerdeki sosyal yaşayış olmuştur. Orta Asya Türk topluluklarına bu
açıdan yaklaşıldığında, oradaki insanların çok yüksek bir tarım,
ticaret ve şehir hayatına sahip oldukları görülmektedir. Bu bakımdan,
müslümanlıktan önceki Orta Asya Türklerinini tamamen göçebe oldukları
şeklindeki yaygın kanaat yanlıştır.
Orta Asyadaki Türk topluluklarının önemli bir kısmı ticaret yolları
üzerinde, tarım açısından verimli vadilerde çok eskiden beri şehirler
ve kasabalar kurmuşlar, buralarda çok yüksek bir yerleşik kültür
geliştirmişlerdir. Buralarda kurulan devletlerin hemen hepsi de önemli
şehirler ve tarım bölgelerini ele geçirmeye çalışmışlar, bu uğurda
savaş vermişlerdir. Zaten, tamamen göçebe toplumların yüksek
teşkilâtlı bir devlet kurup bunu uzun süre devam ettirmelerini
beklemek yanlıştır. Tarihteki hemen bütün büyük devletler, göçebe
toplumlar tarafından kurulsa bile, büyük şehirlere ve yerleşik halka
dayanmışlardır.
Aile düzeni ve ev hayatı Türk toplumlarında çok önemli idi. Aile
kuruluşunu bile "evlenmek" olarak adlandıran bir toplumda,
yerleşikliğin ana simgesi olan "ev" temel bir yer tutuyordu. İnsanın
hayattaki esas amaçlarından biri "ev-bark sahibi olmak" olarak
adlandırılıyordu.
Orta Asya Türk toplulukları ev inşa tekniklerinde, ev planlarında
büyük gelişmeler sağlamış; ahır, ağıl, kümes, samanlık gibi kendi
hayatına yardımcı olan unsurları evden uygun bir uzaklığa
yerleştirdiği gibi, mutfak, hamamlık gibi kısımları da ev içine uygun
bir şekilde yerleştirmişti. Ayrıca evin iç düzenlemesinde,
döşenmesinde de birçok orijinal karakteristikler geliştirilmişti.
Türkler, ilkönceleri genel olarak şehirlere ve özellikle etrafı
surlarla çevrilmiş şehirlere "balık" diyorlardı. "Beşbalık", "Ordubalık",
"Baybalık" gibi başşehirler, bu deyişe verilebilecek bazı örneklerdir.
O zamanlar, köy ve kasaba mahiyetindeki yerleşim yerlerine de "uluş"
deniyordu. Şehir karşılığında daha sonra -Soğdçadan geçme- "kend"
sözcüğü kullanılmaya başlanmış; "Yarkend", "Taşkend", "Semizkend" (Semerkant)
örneklerinde olduğu gibi birçok büyük şehirler bu adlarla
adlandırımaya başlanmıştır. "Şehir" kelimesi de "şahar" ve "şar"
şekillerinde Türkçede büyük yerleşim yeri olarak kullanılmıştır; "Karaşar"
şehri de buna örnektir. Türk hakanının oturduğu şehire de "ordu"
deniyordu.
Devletler kurarak Orta Asya topraklarına uzun yıllar egemen olan Türk
topluluklarının, birçoğu kalıntı şekline dönüşmüş ve bir kısmı hâlâ
yaşayan şehirlerine baktığımızda, buralarda nasıl canlı bir yerleşik
hayat olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Tarımla, ticaretle, çeşitli el
sanatlarıyla geçinen binlerce insanın yaşadığı Orta Asya Türk
şehirlerinden, yukarıda verilen örneklere ek olarak verilebilecek
bazıları şunlardır: Balasagun, Ötügen, Altındağ, Barköl, Kuça, Loulan,
Aksu, Kaşgar, Hotan, Turfan, Buhara...
Doğu Türkistan'daki Beşbalık ve Koça ile Uç Turpan şehirleri hem Türk
devletlerinin başşehirleri hem de sanat, ticaret ve Budist kültür
merkezleri idiler. Batı Türk kağanlığının merkezleri ise Karaşehir ve
Kuça idi. Buralarda da birçok Budist külliyeleri bulunuyordu. Gene
Batı Kağanlığına bağlı olan Hotan (Ordu-kend) ve Kaşgar da Türk
medeniyet merkezleri idiler. Doğu Türkistan'daki Kansu ve ona yakın
şehirler bazen Çin bazen Türk egemenliğinde, ama Türk karakteri
taşıyan şehirlerdi. Batı Türkistandaki Fergânâ, Suyâb, Taraz, Çul,
Sarıg, Sukuluk, Sayram, Yangıkend, Aktepe, Uşrûsana, Pencîkend,
Baykend, Kunduz ve Belh gibi sayısız şehirlerde, Türk insanlar
yerleşik hayatın gerektirdiği sosyal yaşayış kurallarını, toplum
düzenini, sosyal kurumları, sanatı, zenaatı, ticareti v.s. ile yoğun
bir yaygın eğitim ve dinî kurumlarda da örgün eğitim çalışması içinde
idiler.
1.1.3. Müslümanlığı kabul etmeden önce Türk topluluklarının dinî
inançları
Türklerin ilk dinî inançları M.Ö. 1000 yıllarından itibaren gelişmekte
olan gök ve yer tanrıları ile atalar dini idi. Daha sonraki Çin
uygarlığının gelişmesinde de esas rolü oynayacak bu kozmolojik
görüşlere "üniversalizm" denmiştir. Üniversalist kozmolojiye göre,
evranin başlıca iki ilkesi gök ve yer idi. Bu diktomik (iki ilkeli)
kozmolojiye göre, iki unsur değişik oranlarda kaynaşarak ateş, ağaç,
su, toprak ve madenden ibaret olan beş unsuru; bu unsurlar da değişik
oranlarda kaynaşarak evrendeki bütün varlıkları meydana
getiriyorlardı. Türkler, gökkubbenin tam altında ve evrenin merkezinde
oturuyodu. Hakan, gök tanrısından ve atalardan "kut" almış, onların
yeryüzündeki temsilcisi kişi idi.
Üniversalizm denen bu dünya görüşü, Çin'de bir yandan Taoizmi öte
yandan Konfüçyüs felsefesini geliştirdi. Türklerde ise, özellikle
Kağan, bu inançlara dayanarak kendisini kutsallaştırıyor, halk
kitlelerinini (kara budun) kendisine bağlanmasını sağlıyordu.
Gök tanrıya önem veren bu inançlar Türkler arasında yıldızlara dayalı
inançların gelişmesine de yardım etti. Bunlardan birisi, yakın
doğudaki gök dinlerinden Hermetizm mensupları olan Şamanlar, diğeri
gene göksel tapınmaların ağırlıkta olduğu Mani dini idi. Yıldızlara ve
güneşe tapma, yeryüzündeki hayatı buna göre düzenleme Orta Asya Türk
toplumları arasında oldukça yaygın idi.
Ancak İslâmiyet öncesi dönemde Orta Asya Türk topluluklarının dinini
"Şamanizm" olarak nitelemek yanlıştır. Ancak atalarının ruhlarına
saygı göstermek isteyen toplulukların törenleri, genellikle "kam" adı
verilen kişiler tarafından, özel bir takım âletler ve hareketlerle
halk heyecanlandırılarak ve psikolojik yönden etkilenerek yönetilmekte
idi.
İslâmiyetten önce, Türk topluluklarını yazılı medeniyete doğru çeken
iki büyük dinî akım vardı. Bunlar Maniheizm ve Budizm idi.
İran kökenli olan Mani dini inancı, evrende birbirine düşman olan ışık
ve ateşle (iyilik) karanlık ve maddenin (kötülük) sürekli savaş
ettiğini savunuyordu. Bu savaşta insan da maddî varlığından, maddî
şahsiyetinden vazgeçmelidir. Karanlık ve kötülüğe neden olacağı için
çocukların da olmaması gerekir. Mani inançları Bögü Kağan ve sülâlesi
tarafından benimsenmiş; bir saray dini olarak kalmasına rağmen, resmî
ve yazılı kaynaklar alanında zengin bir kültür mirası bırakmıştır.
Orta Asyadaki Türk boylarından bir kısmı yarı göçebe bir hayatı devam
ettirirken; Kagınılı, Köktürk, Tarduş, Kengeres gibi boylar, Kuzey Çin
ve Kansu'daki Hun merkezlerinde, Türkistan'da, Kuşân etkileri altında
birçok Türk grupları yerleşik medeniyete iyice alışıyorlar ve Budizm
buralardaki topluluklar arasında hızla yayılıyordu.
Budizm, Uluğ-kölüngü mezhebi yoluyla ve bir "Türk Budizmi" şeklinde,
Orta Asya'da İslâmiyet öncesinde en çok yayılan din oldu. Gerek Mani
inançları gerek Budizm, Türk hakanlarını gene yüksek bir mevkiye
çıkardığı için, hükümdarlar tarafından resmî din olarak kabul
ediliyordu. Bu arada Budist ilkeleri anlatan "Sutrâ"lar Türkçeye
çevirtiliyor, Burkan heykelleri ve dinî yazmalar için yüksek
tapınaklar yaptırılıyordu.
Nepal'dan yayılan Budizm, İran'dan gelen inançların nedeniyle Batı
Türkistan'da fazla yayılamamış, ama Doğu Türkistan'da hızla yayılmış
ve buradaki kültürlere damgasını vurmuştur. Hotan, Miran, Tumuşk ve
Kuça'daki "vihara"larda (Budist manastırları) yetişen rahipler, eski
Türk üniversalizminden de izler taşıyan Uluğ-kölüngü (Ulu Kağnı)
mezhebini geliştirmişlerdir. Bu mezhebin inançları Doğu Türkistan
sanat ve edebiyatına berrak bir şekilde yansımıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken, Hun ve Tabgaç toplumlarında Budizmi
etkileyecek, yönlendirecek kadar "aydın" din adamlarının yetişmesidir.
Orta Asya Türk toplumları arasında örgün eğitim denilebilecek ilk
çalışmalar, Budist kültür merkezlerindeki manastırlarda ("vihara")
ortaya çıkmış; buralarda gençler teorik ve pratik olarak Budizm
ilkelerine göre yetiştirilmiş ve daha sonra propagandacı olarak
çeşitli yerlere gönderilmiştir. Bu dine giren Türk hükümdarları da
geniş kütüphanelere sahip olmakla, sanatı korumakla tanınmış "âlim"
kişiler idi.
Bu bize, İslâmiyet öncesi dönemde Orta Asya Türk toplumları arasında
yaygın bir bilim, sanat ve kültür faaliyetinin olduğunu, örgün ve
yaygın esasta yoğun bir eğitim çalışmasının sürdürüldüğünü
göstermektedir.
Budist kültür merkezleri Göktürklerden önce Hunlar zamanında Orta
Asyanın önemli yerleşim yerlerine dağılmışlardı. Tabgaçlar da Kansu'da
Hunları mağlup ettiklerinde, onların hizmetindeki sanatçı rahipleri ("toyın")
kendi illerine götürmüşlerdi.
Göktürkler ve Kangılı boyları 5. Yüzyıldan itibaren Budizme girmeye
başladılar. Budizmin buradaki yayılması da saraylar vasıtasıyla oldu.
Uygurlarda ise Budizm, sosyal hayatın hemen her alanına damgasını
vurmuştu.
Budizm sadece savunduğu dünya ve veren görüşü açısından değil, siyasî
açıdan da Türk hakanları tarafından benimsenen bir görüş oluyordu.
Türkler, Konfüçyüsçü ve Taocu görüşleri benimsemekten çekiniyorlardı;
çünkü bu, Çin yayılmacığının bir vasıtası haline gelebilirdi. Zerdüşt
dinini ve Hıristiyanlığı da İran ve Bizans yayılmacılığının vasıtası
olabileceğinden dolayı benimsemiyorlardı. Hazar Türklerinin Museviliği
kabul etmesi, aynı şekilde din vasıtasıyla siyasî yayılmaya karşı
çıkma düşüncelerinden dolayı idi. Bunun gibi, Hindistan'dan gelen
Budizmde herhangi bir siyasî amaç görmemiş olabilirlerdi.
Ancak tarihî buluntular ve metinler, İslâmiyet oluşmadan önce Orta
Asya Türk toplumları arasında Hıristiyanlığın da Köktürklerden
itibaren saraylarda ve şehirlerde yayıldığını gösteriyor. Ancak
müslümanlığın gelmesi, Türk toplumları içindeki din propagandalarını
ve yayılma hesaplarını altüst etmiştir.
1.2. Siyasî teşkilâtlanmalar
Türklerin, tarihe geçmiş siyasî örgütlenmeleri milattan önceki 1000
yıllara kadar uzanıyor mama, M.Ö. 200'li yıllarda Japon Denizi'nden
Hazar'a, Himalayalardan Sibirya buzullarına kadar uzanan topraklarda
büyük imparatorluk kurmuş olmalarına bakarak, daha önce zengin bir
devlet teşkilâtı tecrübelerinin olduğu kabul edilmelidir.
Orta Asyanın toplumsal yapısı Türkler, Moğollar, Tunguzlar gibi üç
millet ve bu milletlerin birçok şekillerde yerleştikleri bir toplumsal
düzen idi. Büyük arazi parçaları üzerinde yerleşik ve yarı göçebe
gruplardan oluşan bu yapının yanı sıra, gayet yoğun bir nüfusa sahip
ve yerleşik düzendeki Çin devleti, kuzeyde buzullar ve güneyde yüksek
dağ silsilesi şeklinde coğrafî sınırlamalar, çekici kültür hareketleri
ve verimli toprakların Batıda olmasından dolayı yüzünü Batıya dönmüş
İranlılar o zamanki Orta Asya'nın ana karakteristiklerini meydana
getiriyordu.
M.Ö. 220'lerde kurulmuş olan Büyük Hun İmparatorluğu'ndan önce Türkler
yarı göçebe toplumları düzenleyen, örgütleyen birçok devletler
kurmuşlardı. Yoksa Hunların yüzyıllar süren bir devlet geleneği ile
devlet yönetmeleri mümkün olmazdı.
Orta Asya Türk devletleri, kabile yaşayışını devlet örgütü içinde
topluyordu. Önemli olan, bütün boyların liderlerini belli bir hakana
bağlamak, belli bir devlet düzeni içine çekmek idi. Şöyle veya böyle,
Orta Asya'daki Moğol, Türk ve Tunguz boylarının genelde devlet
teşkilâtı içinde düzene kondukları görülüyor.
Ancak tarih boyunca Çinlilerle devamlı bir mücâdele sürüyor. Çinliler
boylar arasındaki küçük çekişmelerden faydalanarak ve kültürel
etkilemeler yönüyle Türk devletlerini zayıflatmaya, yıkmaya
çalışırlarken, Türk devletlerinin de sürekli akınlarla Çini devamlı
rahatsız ettikleri ve onları bir "set" yapmaya mecbur ettiklerini
görüyoruz.
Orta Asyadaki devletleri genelde geniş topraklara yayılmış küçük
boylar engelleyemiyor. Burada kurulan devletleri doğuda Japon Denizi,
kuzeyde Sibirya buzulları, batıda Ural Dağları ve Hazar Denizi,
güneyde ise Himalayalar ancak durdurabiliyor. Bu doğal engellerin yanı
sıra güneydoğuda yoğun bir nüfüsa, güçlü bir kültüre, teknoloji ve
devlet teşkilâtına sahip Çin devleti ile güneybatıda gene köklü bir
kültür ve devlet geleneğine sahip İran devleti engelliyor.
Türk devletleri bir taraftan birbirlerinden küçük dil, din, gelenek
fartklılıkları olan bir çok "boy"un "konfederasyonuna" dayandığı için;
diğer taraftan doğu ve batı (Çin ve İran, Bizans) kültür ve
uygarlıkları arasındaki ticaret yolu üzerinde bulunduğundan dolayı,
inanç ve geleneklerde geniş hoşgörü gösteren devletler idiler. Türkler
hem Orta Asyada iken hem de Anadolu'ya yerleştikten sonra, devamlı
olarak doğu ve batı medeniyetleri arasında bir köprü görevi
görmüşlerdir. Türk devlet teşkilâtının başında "yabgu", "kağan", "han"
(daha sonra da "sultan" ve "padişah") adlı, soy olarak asil bir
yönetici bulunurdu. Devlet başkanlığının ya babadan oğula ya da yakın
akrabalar arasında geçtiği görülmektedir. Bu gelenek daha sonra da
devam etmiş, ancak Cumhuriyet döneminde meclisin seçimine
bırakılmıştır.
Devlet başkanlığı gibi, ordu komutanlıkları da soy takip ediyordu.
Çeşitli boyların liderlerinden oluşan Büyük Kurultay, devlet
yönetiminde oldukça etken olabiliyordu. Bu nedenle bazı tarihçiler,
Türk devletlerini bir "konfederasyon" gibi görüyorlardı. Bunlar,
çeşitli Türk boylarının bir boyun egemenliğini kabul ettiği devletler
idi. Öyle ki Hunlar ve Avarlar, Orta Asyadaki iktidar mücâdelesini
kaybettikten sonra, büyük gruplar halinde Karadeniz'in kuzeyinden
Avrupa'ya geçmişler ve devletlerini orada sürdürmüşlerdi.
Orta Asya Türk devletlerinde, imparatora her zaman kutsal bir yer
veriliyor, ama gene de devlet yönetiminde tek kişinin hâkimiyeti
olmuyordu. İmparatorluk merkez, doğu, batı ve daha başka şekillerde
kısımlara ayrılıyor; bir tanesi hâkim kısım olsa bile, diğer
kısımların iç işlerinde bağımsız ayrı yöneticileri oluyordu. Devleti
kısımlara ayırarak oralara genç şehzadeleri veya tahta yakın kişileri
yönetici olarak gönderme, o zamanki iletişim vasıtaları ve toprakların
genişliği açısından belki bir zaruret olarak ortaya çıkıyor, ama aynı
zamanda devletin de en zayıf noktalarını oluşturuyordu.
Orta Asya Türk devletleri yalnızca askerî güce dayanan çapulcu
devletler değildi. Öncelikle hareketli topluluklar arasında âdilce bir
düzen kurmaya çalışan, yerleşik toplumların tarım, ticaret ve el
sanatlarının serbestçe gelişmesini garanti eden, kervan konaklama
yerleri, büyük sulama sistemleri yaptıran devletler idi.
Askerî birlikler genellikle atı idi. Atlı birlikler, seyrek bir
yerleşim düzenine sahip bir devletin düzenini sağlamaya uygundu ve
genellikle piyadelerden meydana gelen kalabalık Çin ordularına karşı
en iyi savunma ve hücum ordusu idi. Nüfusu az olan Türk devletlerinin,
yayalardan meydana gelen bir ordu ile Çin'e karşı koyması, geniş Orta
Asya topraklarında hızlı hareket etmesi ve rahatça manevralar
yapabilmesi, dahası böyle bir kara ordusunu sürekli görev başında
tutması imkânsız idi.
Türk devletlerinin içindeki boylardan bazılarının çeşitli faktörler
karşısında zayıflaması, bazısının giderek kuvvet kazanması zamanla
çeşitli iktidar mücâdelelerine neden oluyor; Orta Asya Türk boylarının
koruyuculuğunu ve düzenini, kendisini aynı ölçüde asil sayan başka
Türk boyları üstleniyordu. Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar
v.s. arasındaki mücâdele ancak böyle yorumlanabilir.
İslâmiyet öncesi dönemde Çin, Orta Asya, İran ve Akdeniz havzasında
büyük devletlerin yer aldığı görülüyor. Bu devletlerin çağdaşı, bu
devletlerle boy ölçüşen Türk devletlerinin kaba, ganimetçi, zorba
devletler olmadığı; bilakis Orhun yazıtlarında görüldüğü şekliyle
millî birlik bilincine dayalı, Bilge Tonyukuk gibi gerçekten "bilge"
vezirleri olan, paralı ve yabancı askerler bulundurmayıp saf millî
ordulara sahip, üzerinde birçok tarım, ticaret ve kültür merkezleri
bulunan medenî devletler olduğu ortaya çıkar.
Milattan sonraki 700'lü yıllardan sonra Orta Asya Türk devletlerinde
millî yönetim yerine dinî yönetimin ağırlık kazanmaya başladığını
görüyoruz. Bir taraftan müslümanların Suriye ve İran'a girmeleriyle
buralardaki Hıristiyan ve Maniheist din adamlarının Orta Asya içlerine
gitmeleri, bir taraftan Budist rahiplerin propagandalarının artması ve
bir başka taraftan Moğolların Kırgızları, Kırgızların Türkleri batıya
sürmesiyle Türkistan'da sıkışan ve yoğunlaşan nüfus, insanlar arası
düzeni sağlamada dini de bir faktör olarak ortaya çıkarmıştır.
Devlet yönetiminde dinî hürriyet havasının sürmesine rağmen Uygurlarda
Mani dinini 177 yıl boyunca devlet dini olarak görüyoruz. Sarı
Uygurlarda Budizm gene devlet dini düzeyinde idi. 940'tan sonra
Karahanlı devletinde de müslümanlık devlet dini haline geliyor ve Türk
devlet geleneğinde din en önemli faktör olmaya başlıyor.
1.3. Kültürel Yaşayış
1.3.1. Türklerin varlık bilinci üzerine destan ve efsaneler
Türklerin, milattan önceki yıllardan beri bir yazı sistemine sahip
oldukları anlaşılıyor. Ama gene de bu yazı yüksek tabakalar arasında
oldukça yüksek işler için kullanılmış, halk arasında çok yayılmamıştı.
Türklerin milattan önceki ve milat yıllarındaki hayat görüşleri,
varlık biliçleri hakkında bazı destanlar ve efsaneler vardır ve bunlar
da Çin ve İran kaynaklarından öğrenilmektedir.
Türklerin en eski destan veya efsanelerinden biri, M.Ö. 7. Yüzyılda
yaşadığı tahmin edilen Alp Er Tunga'ya aittir. Divân-ı Lûgati't-Türk'te
ve Şehname'de bazı kısımları geçen bu destana göre, Saka Türklerinin
devlet başkanı Alp Er Tunga, Çin'den Anadolu içlerine kadar uzanan bir
devlet kurmuştu. Çinlilerden ve Türklerden meydana gelen muazzam bir
ordu ile her yeri titretiyordu. Nihayet, İranlılar tarafından
Azerbaycan'da kuşatılarak öldürüldü.
Gene Saka Türklerine ait olan Şu efsanesi de M.Ö. 4. Yüzyılda yaşamış
bir Saka hükümdarını ve Türklerin Büyük İskender'i yenip geri
çevrimesini anlatmaktadır.
Bundan sonra, daha yakın zamanlara ait olduğu tahmin edilen büyük Türk
destanları devri gelmektedir. Bunlardan biri, değişik düzenlenişleri
olan ve İslâmiyetten sonra "islâmişerek" devam eden Oğuz Kağan
destanıdır.
Oguz Kağan destanının, Hun hükümdarı Mete'nin adı ve faaliyetleri
etrafında geliştirilmiş bir destan olduğu sanılmaktadır. Türklerin
hayat görüşünü ve karakterini en iyi anlatan destanlardan biridir.
Burada bir insanın amacının sadece Tanrıya boyun eğen ve yalvaran,
onun dışında bahadır ve iyi bir kişi olmak şeklinde gösterildiğini
okuyoruz. Oğuz Kağan, Göktanrı'nın oğludur; Tanrı tarafından
yönlendirilmekte ve korunmaktadır. Evleneceği zaman da önce
Göktanrı'dan eş istemiş; gökten inen bir ışık ona eş olmuş; Gün, Ay,
Yıldız adlı oğulları bu ışık anneden olmuştur. Daha sonra Yertanrı'nın
verdiği eş ile evlenmiş, bundan da Gök, Dağ ve Deniz adlı oğulları
doğmuştur. Burada hem Yer hem de Göktanrı'nın verdiği eşler ile, eski
Türklerde iki eş ile evlenme motifine rastlanmaktadır. Ancak Orta Asya
Türk toplumlarında genellikle tek eşle evlenmenin hâkim olduğu
bilinmektedir.
Oğuz Kağan destanında daha sonra bir Bozkurtun yol göstericiliğini
görüyoruz. Daha sonra Türeyiş destanında da görülecek olan bu motif,
Türk destanlarının en karakteristik yönlerinden biridir. Oğuz Kağan
destanında, bir bozkurt ordunun önünde onu kuzeye, batıya ve güneye
değişik ülkelere sefere götürmekte ve muzaffer kılmaktadır.
Oğuz Kağan destanında işlenen temalardan bir başkası, devlet
yönetiminde asil hağana yardım eden bir bilge vezir tipidir. Burada
Uluğ-Türk adlı vezirin Kağan üzerinde çok etkili olduğunu görüyoruz.
Vezirin yanı sıra Devlet yönetiminde önemli kararlar verilirken Ulu
Kurultay'ın toplanması, hattâ bu toplantıya halkın da davet edilmesi
destanda yer almaktadır.
Osmanlılara kadar, Türk devletlerinin en önemli kusurlarından biri
olarak gördüğümüz, ülkeyi oğullar arasında paylaştırma özelliği de
destanın son kısmında yer almaktadır.
Türklerin Bozkurttan türediğine dair efsane ve destanlardan iki
tanesi, özellikle yaygındır. Bunlar Türeyiş ve Bozkurt destanlarıdır.
Türeyiş destanına göre, Tanrı Bozkurt şeklinde yere inmekte, burada
Türk Hakanının kimseye vermeye kıyamadığı güzel kızları ile evlenmekte
ve bu evlilikten 9 Oğuz ve 10 Uygur doğmaktadır. Bu nedenle Dokuz
Oğuzlarla On Uygurların bozkurt ruhu taşıdıkları rivayet edilmektedir.
Bozkurt destanında ise, Türkler bir savaşta yenilmekte, bütün halk
çoluk-çocuk kılıçtan geçirilmekte, sadece yaralı bir delikanlı
kurtulmaktadır. Bu yaralı delikanlıyı bir dişi Bozkurt bulup
iyileştirmekte ve daha sonra bu delikanlının kurt ile birleşmesinden
bütün Türkler üremektedir.
Kurt, veya daha belirgin şekli ile Bozkurt; Oğuz, Ergenekon ve Göç
destanlarının bazı söylenişlerinde de hep bir ata, bir kılavuz veya
kurtarıcı, hâsılı göksel bir unsur olarak hep yer almaktadır.
İslâm öncesi Türk toplumlarında yaygın bir başka Türeyiş destanına
göre ise, bir ağaca gökten mavi bir ışık inmekte; ağaç gövdesindeki bu
ışıktan çocuklar doğmakta ve bunlardan en yeteneklisi ve akıllısı Türk
hakanı olarak seçilmektedir.
Orta Asya Türk toplumlarının destanları arasında, burada zikredilmesi
gereken iki tanesi daha vardır: Ergenekon ve Göç destanları.
Ergenekon destanı, Göktürklerin menşeini anlatmaktadır. Düşmanların
çeşitli hileleri ile yenilen Türkler gene toplu bir kıyımdan
geçiriliyorlar, kalanlar ise esir ediliyor. Esir kampından Kayı ve
Dokuz Oğuz, aileleri ile birlikte kaçıyor; "Ergenekon" adlı bir yerde,
yüce dağların arasında herkesten uzak 400 yıl kalıyorlar. Burada
çoğalıyorlar. Artık bu yer kendilerine dar gelmeye başlayınca
Kurultay'ı topluyorlar ve bu sahadan çıkmaya karar veriyorlar. Bir
demircinin öğüdü üzerine odun, kömür ve körüklerle çıkış yolunu
kapatan bir demir dağı eriterek tekrar diğer toplulukları
egemenlikleri altına alıyorlar. Daha sonra da Türkler arasında bu
demiri eritme günü kutsal bir gün olarak törenlerle kutlanıyor.
Göç destanında ise, devletin saadeti, milletin birliği bir dağa, daha
doğrusu büyükçe bir kayaya bağlı gösteriliyor. Ancak daha sonra
Çinlilerden alınan bir gelin karşılığında bu kayanın onlara verildiği;
onların da bu kayayı parçalayarak Çin'e götürmelerinden sonra ülkede
ölümlerin, kıtlıkların, kıranların eksik olmadığı, milletin birliğinin
bozulduğu ve bu yerlerden göç edilip Beşbalık yöresinde yeni bir
devlet kurulması işlenmektedir.
Burada kısaca söz etmeye çalıştığımız, İslâmiyet öncesi Türk
destanlarında, Orta Asya Türk toplumlarının yaratılış efsaneleri,
çoğalmaları, karşılaştıkları acılı ve mutlu olaylar, toplum ve devlet
hayatında önde tutulan erdemler, dikkat edilecek hususlar
sembolleştirilerek mükemmel bir şekilde kuşaktan kuşağa
aktarılmaktadır. Bu şekli ile de, destanlar ve efsaneler bir toplumun
ve o toplum içinde yaşayan bireylerin benliklerinin oluşmasında,
günlük olaylar karşısındaki vaziyet alışlarının ve tutumlarının
şekillenmesinde, ana hayat çizgilerinini belirlenip şekillenmesinde,
ana hayat çizgilerinini belirlenip izlenmesinde esaslı bir rol
oynamaktadır.
Burada değerlendirilmesi yapılamayan diğer folklorik unsurlarla
birlikte, Orta Asya Türk toplumları arasında yoğun, tutarlı ve
şahsiyetli bir yaygın eğitim çalışması olduğu söylenebilir.
Türk destanlarındaki kurt, geyik gibi bazı hayvanlar, bir ağaç, bir
dağ, gökten inen bir mavi ışık sadece totemler ve dinî kültlerle izah
edilemez. Bu şekildeki "sistemleştirmeler" belki bir izahtır, ama esas
gerçeği tüm yönleriyle ele alıp anlatmadan ve iknadan uzak tek taraflı
açıklamalardır. Bu simgeler sadece dinî değildir; insan ruhunun
yüceliklerini gösteren, tabiata ve diğer insanlara bakış açısını,
devlet ve düzen anlayışını, gelecek ümit, inanç ve beklentilerini
gösteren çok yönlü, çok anlamlı simgelerdir. Bizim için, örgün
eğitimin olmadığı dönemlerde bunlar insanlara birçok örnek davranış
biçimleri ve birçok günlük hayat çalışmalarına rağmen, arkasından
gidecekleri yüksek idealler vermiş olmasıdır. Yoksa, o zamanki şartlar
içinde yeni yetişenleri tabiatın ısrarla çekmek istediği vahşi hayvani
hayattan kurtarıp insanlığın bugün peşinde koştuğu yüce ideallere
getirmek mümkün olmazdı.
1.3.2. Yazılı eserler
1.3.2.1. Köktürk yazısı ve yazıtları
Orta Asya Türk toplumlarının yazısı ve yazılı eserleri deyince,
aklımıza ilk olarak Köktürk yazısı ve Orhun anıtları gelir. Gerçekten
de Orhun yazıtları, yazılı Türk tarihinin en görkemli zirvelerinden,
en parlak örneklerinden biridir. Ancak bu zirvenin uzun bir geçmişi
olduğu veya olması gerektiği, hemen ilk akla gelenlerdendir. Köktürk
yazısı ile yazılan bu anıtlar hem yazı hem de dil bakımından
yüzyıllarca süren bir öngelişmenin olduğunu açıkça gösteriyor.
İçindeki değerli eşyalar dolayısıyla pek çoğu tarihin çeşitli
dönemlerinde yağmalanmış olan eski Türk kurganlarında (mezar), Köktürk
yazısı ile donatılmış birçok eşyalar bulunmaktadır. Bu açıdan M.Ö. 5.
Veya 4. Yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Kazakistan'daki Esik Kurganı
bize iyi bir örnek vermektedir. Bu mezarda bulunan genç cesedin
üzerindeki altın kaplama zırh, kemer ve gene altınla süslenmiş eyer,
kama, kamçı sapı, ok ve yaylar; o zamanki Türk uygarlığının yüksek
seviyesini gösterdiği gibi, bu eşyalar içinde bulunan bir çanaktaki
Köktürk harfleriyle yazılmış bir cümle, bize bu yazının ve yazılı
dilin ne kadar eskiye gittiği konusunda bir fikir vermektedir.
Öyle sanıyoruz ki, bu yazı milattan önceki bin yıllardan beri
Türklerin kendi dillerine uygun olarak geliştirdikleri bir yazı idi.
Milattan sonraki yıllarda daha fazla yaygınlık kazandı; bazı eşyaların
üzerinden çıkıp taşlar üzerinde bazı tebliğlerin halka duyurulma
vasıtası oldu.
Yazı ve taş, Türk tarihinde birbirine çok iyi uyum yapmışlardır; bütün
tarihî yapılarımız kimliklerini taş üzerine yazılmış yazılarla
göstermeye çalışmışlardır.
Orhun yazıtlarında bizi gene oldukça eski bir öngelişim olduğu fikrine
götüren mükemmel bir yazı dili görüyoruz. Doğan Aksan'ın
incelemelerine göre, dildeki ileri ögeler, sanatlı anlatım, renkli ve
canlı imajlar, soyut kavramlar, eşanlamlılık, çok anlamlılık v.s.
açılarından, gelişimi çok eskilere giden bir yazı dili ile karşı
karşıyayız.
Köktürk yazısı ile ilk yazıtlar, 6. Yüzyılda Yenisey Kırgızlarına
aittir. Ama bizim burada inceleyeceğimiz, her yönden bir zirve teşkil
eden Orhun Yazıtlarıdır.
Orhun yazıtları üç tanedir: Költigin, Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk
anıtları. Tonyukun Anıtı'nın 720-725 arasında, Költigin Anıtı'nın
732'de ve Bilge Kağan Anıtı'nın da 735'te dikildiği biliniyor. Bu
anıtlar 38 harfli, sağdan sola, yukarıdan aşağıya doğru yazılan
Köktürk harfleri ile yazılmış ve Damimarkalı V.L.P. Thomsen
(1842-1927) tarafından okunmuştur.
Gerçi V.V. Barthold, Orta Asya kitabelerinin 7. Yüzyıldan ötelere
götürülemediğini, alfabenin dışardan alınıp bazı yeni şekiller
eklendiğni söylüyor, ama bizce, bu anıtlar çok işlek bir nesir üslubu,
şiirsel bir dil ile, bir dil ve edebiyat harikasıdır. Hem de Şamanizme
dair izlerin olmayıp Tanrı kavramı üzerine kurulmasıyla, hürriyet ve
bağımsızlığı illemesiyle; devlet, millet, töre, tanrı, sevgi ve
şevkatin konuştuğu cesur ve alp sesiyle; asaletten ziyade bilgeliğe ve
erdemliliğe önem vermesiyle Türk tarihinin en görkemli eserlerinden
birisidir.
Bu anıtlar devletin bir tarihi, sınırları, milletin yaşayışı ve daha
sonraki hayatında hangi hususlara dikkat edileceği gibi hususlar
üzerinde durur. Anıtların hepsi, Kağan'ın millete Tanrı tarafından
gönderildiği, halkın ve beylerin kağanlarını bırakmamaları ve eğer
bırakırlarsa başka milletlere köle olacakları, ölecekleri ihtar
edilmektedir.
Kağan, Tanrı buyurduğu için "kağan oturmaktadır". Kağan bilgili
olmalıdır; bilgisiz kağan kötü kağandır. Kağanın görevi milleti düzene
sokmak, fakir milleti zengin, az milleti çok etmektir. Tanrı
Költigin'in babasını kağan olarak görevlendirmiş; o da Türk milletini
toplamış, yetiştirmiş, töreyi düzenleyip teşkilât getirmiştir. Kağan,
Türk milleti için gece uyumamış, gündüz oturmamış, ölecek milleti
diriltmiştir. Çevredeki bütün boyları kontrol altına almış, bu Türk
boylarından karşı duranları yok etmiş, teslim olanları teslim alıp
"millet" yapmıştır. Ama Çin milleti ile savaş veya barış esastır.
Anıtların en büyük özelliği, barış dönemlerinde halkı ve beyleri Çin
milletine karşı uyarmasıdır.
"... Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu
için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve
milleti karşılıklı çekiştirttiği için, Türk milleti il yaptığı ilini
elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine
beylik erkek evladı kul olmuş, hanımlık kız evladı cariye olmuş."
"Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle,
yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış.
Yaklaştırıp konduktan sonra kötü şeyleri o zaman düşünürmüş (...)
Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti,
öldün! Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay Ormanına, Tögüldün
ovasına konayım dersen, Türk milleti öleceksin!"
"Ötüken Ormanında oturursan, ebediyen il tutarak oturacaksın (...) o
yere doğru gidersen, Türk milleti, öleceksin!"
Buraya alınan kısa alıntılarda, anıtlar Türk milletinin en büyük
düşmanına çok net bir şekilde işaret etmektedir. Burada bir
saldırganlık yoktur, barış vardır. Milletin yurdunda oturması,
birbiriyle iyi geçinmesi, yabancı tuzaklara düşmemesi ihtar
edilmektedir.
""Türk, Oğuz beyleri, milleti, işit! Üstte gök basmasa, altta yer
delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti? Türk
milleti, vazgeç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan
kağanına, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hale
soktun."
Burada son derece yüksek bir güven ve huzur duygusu vardır. Anıtlar
zaten baştan başa millet, kardeş, arkadaş duyguları ile doludur.
Tonyukuk anıtında da, Çin'de doğmuş Türk vezir, Tanrı kendisine bilgi
verdiği için, Kağanın bilicisi, yardımcısı olduğunu; milletin
-Tanrının verdiği- Kağanı bırakmaması gerektiği, bırakırsa
mahvolacağı, öleceği bildiriliyor.
Köktürk runik yazısı, uzmanlara göre piktografi (resim yazı) dönemini
geçmiş, ama henüz alfabe dönemine ulaşmamış bir yazı sistemi idi.
Çünkü 38 işaret bri piktogram için az, bir alfabe için çoktur; ayrıca
bir ses için dört-beş işaret de alfabeye aykırıdır. Bu nedenle Köktürk
yazısı, alfabe olmaya başlamış bir hece yazısıdır, denilebilir.
Köktürk yazısı ile, Köktürk devletinin yıkılmasından sonra da yazılmış
kitabelere rastlanmaktadır. Bunlar arasında Yenisey kitabeleri
sayılabilir. Ayrıca Doğu Türkistan'ın çeşitli terlerinde bulunmuş ve
bu yazı ile yazılmış bir fal kitabına ("Irk Bitig") da rastlanmıştır.
1.3.2.2. Soğd ve Uygur yazıları
Soğd milleti, bugünkü Özbekistan'da yaşamış, çok yumuşak huylu, barış
sever ve tüccar bir millet idi. Türklerin genelde iyi ilişkiler
kurdukları, topraklarında ticaret yapmalarına izin verdikleri bu halk,
Zerdüştlük, Maniheizm, Budizm ve Hıristiyanlık gibi çeşitli dinleri
benimsemiş ve Orta Asya'daki ticaret kolonileri vasıtasıyla dillerini
ve yazılarını Türk ülkelerinde de yaymışlardır. Özellikle Uygur hakanı
Bögü Kağan'ın Mani dinine girip bunu devlet dini olarak kabul
etmesinden sonra, Doğu Türkistan'da oldukça yayılan bir yazı biçimi,
Soğd yazısı olmuştu. Köktürk devleti zamanında bile, gerek mektup
gerek anıt taşlarda bu yazıya rastlanmaktadır.
Bugün artık hem millet hem de dil olarak ortadan kalkmış olan
Soğdluların yazısı, Uygur alfabesinin kökenini teşkil etmiştir. Soğd
yazısının işlek türünden çıkarılmış olan Uygur alfabesi, 8. Yüzyıla
kadar yaygın ve oldukça yoğun bir şekilde kullanılmış ve -kökeni ayrı
olmakla birlikte- tam bir Türk alfabesi özelliğini kazanmıştır.
Özellikle 9. Yüzyıl ortalarında Koço Uygur Hanlığı'nda yaygın olarak
kullanılmaya başlanan Uygur yazısı, zamanla diğer Türk toplulukları
arasında da yayılmış ve meselâ, Fatih Sultan Mehmet tarafından bile
kullanılan (Orta Asya'ya gönderilen "Zafername"lerde) bir yazı
olmuştur. 12. Yüzyıldan sonra Moğollar tarafından da kullanılmaya
başlanan Uygur yazısı, Türklerin bin yıllık yazı sistemleri olmuştur.
Bu harflerle, ham yazma hem de basma tekniği ile birçok eserler
yazılmış; dinî içerikli olmak üzere Çince, Sanskritçe, Toharca ve
Soğdçadan Türkçeye tercüme edilen eserler de bu yazı ile yazılmıştır.
"Kutadgu Bilig" ve "Atabetü'l-Hakayık" gibi Orta Asya kültür
tarihimize ait ana eserlerin en iyi nüshaları da, bu yazı ile yazılmış
nüshalar idi.
Uygur yazısının kullanıldığı dönemde, Türklerde örgün eğitim
çalışmalarının da başladığı görülmektedir. Özellikle Budist rahip ve
propagandacıları yetiştirmek için kurulan Budist "vihara"larında, din
esasları üzerine yazılmış kitaplar okunuyor, öğreniliyor ve halka
öğretilmek için Türkçeye çevriliyordu. Bu harflerle bazı Uygur
kitaplarının basıldığ da net olarak bilinmektedir. Bu bakımdan Uygur
harfleri, Türk kültür tarihinin en görkemli özelliklerinden birini
temsil eder.
1.3.2.3. Mani yazısı ve diğer yazılar
Mani dini, 762'de Bögü Kağan tarafından resmî devlet dini kabul
edilince, Arami-Süryani alfabeleri karışımı Mani yazısı da Türkçe
eserlerin basıldığı bir yazı haline geldi. Maniheist rahipler de, aynı
Budist rahipler gibi, kendi dinlerini anlatan eserleri Türkçeye
çevirmeye ve propaganda etmeye başladılar.
Böylece, din ve yazı birliği, özellikle bizim kültür tarihimiz
açısından, belirgin olarak ortaya çıktı. Milletin kabul ettiği din
kutsal metinlere dayandığı, söz olarak ortalarda durup bozulmaması
istendiği için yazılı sistemlere dayanıyor, ve her din de ilkelerinin
yanı sıra yazı biçimini de kutsallaştırıyor ve dini yazı ile birlikte
yayıyordu.
Bu durumu, Ermeni alfabesinin Hıritiyan Türklerce, İbrani alfabesinin
Yahudi olan Hazar Türklerince, Arap harflerinin de müslüman olan Türk
boylarınca kullanılmasıyla açık olarak görmekteyiz.
1.3.3. Sanat çalışmaları ve eserleri
Orta Asya Türk toplumlarının gerek yarı göçebe gerek yerleşik
kesimleri arasında, bu insanların zevklerini, dünya görüşlerini, ruh
yüceliklerini anlatan yoğun bir sanat faaliyeti bulunuyordu.
Ev ve giyecek eşyası olarak en çok kullanılan madde hayvan dersis ve
yün idi. Bunlardan yapılan eşya ve giyeceklerin içindeki zekâ unsuru,
üstündeki süslemelerdeki zevk oldukça yüksek idi. Deri ve yün eşyalara
çeşitli renklerde veya çeşitli maddelerden birçok süslemeler
yapılıyordu.
Orta Asya Türk kültüründe birçok maden işlemeciliği örneklerine
rastlıyoruz. Köktürklerin demirci bir millet olduğunu, efsaneleri de
tarihleri de doğrulamaktadır. Türklerin demir ve diğer maddelerden
yapılmış eşyalar üzerinde ne kadar mükemmel altın kaplama yaptıklarını
da, M.Ö. 5. Ve 4. Yüzyıla tarihlendirilen Esik Kurganından çıkan
eşyalar, çok mükemmel göstermektedir.
Resim ve heykelde, -gerçi Çin, Hint ve Helenistik Anadolu ve İran
sanatlarının etkisi olmakla beraber- bir Orta Asya geleneği
yaratılabilmişti. Çeşitli konuları işleyen duvar resimlerinde, daha
sonraki minyatür sanatının da esasını teşkil edecek grafik tarzı kalın
çizgi ve motiflerin ağır bastığı bir tarz ortaya çıkmıştır. Heykelde
de daha ziyade balçık ve toprak kullanılarak bir gelenek
yaratılmıştır. Heykelde bilhassa üç alanda büyük bir gelişme olmuştur:
mezarlara konulan, değişik konulardaki küçük heykeller (Orta Asya'da
milattan önceki yıllarda başlayan gelişmiş bir mezar taşları ve
mezar-içi kültürü vardır), en iyi örneklerini Orhun anıtlarında
gördüğümüz hükümdar heykelleri ve her bıyda binlerce Buda heykeli.
Bilhassa Budizmin yayılması sırasında resim ve heykel, güçlü bir
propaganda ve eğitim vasıtası olarak kullanılmıştır.
Saray, kale ve şehir yapımı, yerleşik hayata geçen Türk toplumlarında
oldukça gelişmişti. Ancak bu alanda, özellikle Tapgaçlar döneminde
yoğun bir Çin etkisi görülüyordu. Buna rağmen, Kansu ve Turfan
yerleşik medeniyetlerinde yüksek bir maddî Türk kültürü ile karşı
karşıyayız. Türk şehirciliğinin ve tapınak yapımının gelişmesinde,
kendine has bir mimari geliştiren Budizmin de etkisi büyük olmuştur.
Orta Asya Türk toplumları arasında, orijinal müzik âletleriyle
birlikte, son derece canlı bir müzik faaliyetinin ortaya çıktığını
görüyoruz. Hem de halk müziğinin yanı sıra, ondan bazı işleniş
tarzları ve âletler bakımından ayrılan askerî müzik ve saray müziği
ile birlikte!..
Burada kısaca sözü edilen sanat çalışmalarını sürdürebilmek için,
halkın bu yönde hazırlanması ve halk arasından seçilen yetenekli
kişilerin bu yönde, geleneksel usta-çırak ilişkisi içinde olsa bile,
eğitilmesi gerekiyordu. Sanat tarihçileri, bunun pek çok örneklerini
göstermektedir.

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
İslam Öncesi Türkler
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |