Oca
21
2008
|
Eğitim ve Kültür Politikası |
|
|
|
Mustafa Ergün
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 609 kez
HASAN-ÂLİ YÜCEL’İN EĞİTİM VE KÜLTÜR POLİTİKASI
Türk millî eğitimine damgasını basmış ve devamlı hatırlanan eğitim bakanlarının ilk sıralarında, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında Türk eğitim ve kültürüne kendine has yöntemlerle hizmet etmiş olan Hasan-Âli Yücel gelmektedir.
Hasan-Âli Yücel, Cumhuriyet döneminde, eğitim bakanlığına getirilmiş “meslek mensubu” (eğitim hizmetinde öğretmen, müfettiş, genel müdürlük gibi görevleri yapmış) ilk kişidir.
İsmet İnönü zamanında beş
kabinenin değişmez eğitim bakanı olarak, Cumhuriyet döneminde en uzun
süre eğitim bakanlığı yapmış kişidir. Öğretmenlerle “Necati tarzında”
bütünleşen ikinci eğitim bakanı olmuştur.
O yıllarda köy öğretmenleri yetiştiren Köy Enstitülerini bütün
imkânlarıyla destekleyen, dünya medeniyetinin klâsik eserlerini
Türkçeye çevirme hareketini başlatan ve herkesin birbiriyle savaştığı,
sınıf ve milliyet temeline dayanarak birbirini öldürdüğü dönemde
Türkiye’de bir hümanist hava oluşturmak isteyen Hasan-Âli Yücel kimdi?
Hayatında bazı karakteristik noktalar
Hasan-Âli Yücel’in hayatındaki en karakteristik nokta, ailesinin
tarikat ve tekkelerle yakın ilgisidir. Kendisi Mevlevihanede naat
okumuş, müezzinlik yapmış, mevlevi ayinlerine katılmıştır.
Mevlevihane’nin şeyhi Mehmet Celâleddin Dede Efendi ve din
âlimlerinden ve Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış olan Prof.
Şerafettin Yaltkaya ile yakın dostlukları vardır. Bu husus, onun daha
sonraki hayatında ve eserlerinde kendini göstermiştir.
Hasan-Âli Yücel, çok sağlam bir kişilik ve yüksek bir onur sahibidir.
Gençliğinde ilkönce Hukuk Fakültesi’ne kaydolur. Ama orada ders
kitabından okuduğu bir konuyu anlayamayınca dersin profesörüne sorar.
Ders kitabındaki metnin gene aynen tekrar edilmesi üzerine gene
anlayamadığını söyler. Hocasıyla tartışması sonucu da Fakülteden
ayrılarak başka Fakülteye kaydolur.
Eğitim bakanlığı yaptığı dönemde gerek sigaraya karşı mücâdelesi
gerekse gençlerin karakter eğitimine verdiği önemle dikkati çekmişti.
Daha sonra 1950 yılında, 1946-1949 yılları arasındaki mücâdelesinde
kendisini desteklemeyen CHP’den istifası da gene onun onurlu
kişiliğinin bir göstergesidir.
Hasan-Âli Yücel’in haksızlıklara tahammül edememe özelliği, belki
hayatta onun başına bazı işler getirdi, ama onu büyük adam yapan
özelliklerin de başında geldi.
Onun hayatta örnek aldığı kimseler, Atatürk, Tevfik Fikret ve
Goethe’dir. Bu şahsiyetler gibi, baskı yönetimlerine karşı,
modernleşme yönünde kesin kararlı ve kendi şahsiyetinden hiçbir
şekilde taviz vermeyen bir insan olmuştur. Goethe, Batı edebiyatında
doğu ile batıyı en iyi kaynaştıran çok yönlü bir büyük edebiyatçıdır .
Belki bunun için Yücel’in ilgisini çekmiştir. Zaten Yücel de bir
taraftan Goethe diğer taraftan da Mevlâna ile ilgilenip “aklıyla
batıda gönlüyle doğuda” bir şahsiyet olarak yaşamıştır.
Kendisiyle yapılan bir görüşmede şöyle diyordu: “Ben, Doğu ve Batı
diye bir ayrılık görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları,
kayguları, korkuları zamana ve zemine göre değişse de, özünde bir
ayrılık varsa, o tutulan yol ve usuldendir. Garplı kafasının metoduyla
duymasak şarklıda bu özü bulmamız zor olurdu. Meselâ, Mevlâna’nın Fihi
mâ fihi kitabını Goethe’nin Eckerman’la Konuşmalar’ı gibi okuyorum.
İkinciyi okumaya alışmasam, kimbilir birinciyi şimdikinden daha az
başarı ile söktürebilirm.” Hasan-Âli Yücel’in hümanizminin ve klâsik
eserler tercümesinin temelinde bu görüş yatmaktadır.
Hasan-Âli Yücel’in bir başka özelliği, daha gençlik yıllarından
itibaren politika ile yakın ilgisidir. Daha Kurtuluş Savaşı
yıllarındayken İstanbul’da mitinglere katılmış, Ankara hükümetini
destekleyen yazılar yazmış, daha sonraki yıllarda da sürekli
politikanın içinde olmuştur. 1935 yılında İzmir milletvekili olmuş;
gerek basında çıkan değerli eğitim ve kültür yazılarıyla gerekse
eğitimci olarak gösterdiği başarılı çalışmalarıyla, 1938 yılında Celâl
Bayar kabinesine Millî Eğitim Bakanı olarak girmiştir. Yücel’in eğitim
bakanlığı sırasında her zaman göz önünde tuttuğu üç değer
Atatürkçülük, İnönü’nün direktifleri ve Partinin ilkeleri olmuştur.
Hasan-Âli Yücel’in bir başka özelliği, çok sağlam bir kaleme, çok
hassas bir ruha sahip yüksek edebî kişiliğidir. O, çok kültürlü bir
düşünce adamı, hassas bir şair, edebiyat alanında çok sağlam bir
araştırmacı bilim adamıdır.
Eğitim politikası
Hasan-Âli Yücel, Tanzimattan beri gelen Türk eğitim politikasında
tamamen teorilerin ve taklidin egemen olduğunu, tartışmaların da bu
çerçevede yapıldığını belirtmektedir. Eski eğitim bakanlarından,
eğitimi bilerek çalışan sadece Emrullah Efendi vardır; ancak o da
sadece belli bir alanda ve tersten başlayarak problemi çözmeye
çalışmıştır. Hasan-Âli Yücel, Emrullah Efendi ile Sâtı’ Bey’in
şahıslarında berraklaşan, işe ilköğretimden mi yoksa yüksek öğretimden
mi başlamalı sorusuna, ilköğretimden başlamalı ama yukarı kademeler de
kesinlikle unutulmamalıdır diyerek yaklaşmaktadır . Bir yanda kütle
eğitimi bir yanda da yüksek ilim hareketleri vardır. Bunlar birbirini
etkiler ve aralarında derin bir ilişki vardır. “Bir memlekette yaygın
ve kuvvetli bir ilk tahsil kurulmadan özlü ve köklü bir ilim hareketi
doğamaz”. Buna göre eğitimin her alanında reform yapmayı kararlaştıran
Yücel, başta köye öğretmen yetiştirme çabaları olmak üzere,
yükseköğretim ve sanat alanındaki yeni çalışmaları bütün gücüyle
desteklemiştir.
Önce, Hasan-Âli Yücel’in eğitim politikası üzerindeki görüşlerini
kısaca özetlemekte fayda vardır.
Millî eğitimimiz, yıllardan beri bir “problemler ve çözüm önerileri”
fasit dairesi içinde dönüp durmaktadır. Bu çember bir türlü
kırılamıyor. Üniversiteler liselerin iyi öğrenci yetiştiremediğinden,
liseler ortaokulların iyi öğrenci yetiştiremediğinden, ortaokullar
ilkokullardan, ilkokullar da anne-babalardan şikayet ediyorlar. Eğitim
problemleri konusunda ortaya konan sadece budur .
Eğitimimiz, Osmanlı döneminden beri bir kaleideskop gibi şekilden
şekile, renkten renge giriyor. Oysa “Maarifte istikrar başlı başına
bir terbiye şartıdır”. Devam ve kıvam olmayan yerde eğitimin etkisi en
alt düzeye iner. Bir devletin eğitimi hiç bir zaman parti ve rejim
meselesi değildir. İktidarlar değişebilir, ama devlet makinesinin
aralıksız çalışması gerekir. Bu nedenle, devlet makinesinin kilit
noktalarındaki adamların ikide bir değiştirilmesi, devlet çarkının
işlemesini bozar. Eğitim, plân ve programlarla yürür; plân ve programı
geniş tabanlı olarak hazırladıktan sonra, iktidarlara düşen, bunları
kökten değiştirmek, yok saymak değil; küçük düzeltmelerle
gerçekleştirmeye çalışmaktır.
Çocuklar, içiçe geçmiş üç çevre içinde büyürler: aile, okul ve geniş
topluluklar. Gelecek nesillerin iyi veya kötü yetişmesinde, bu üç
çevreye mensup olan herkes eşit oranda sorumludur. İş, yalnız okula ve
öğretmene yüklenilmemelidir. Çocuklar ve gençler; adalet, vatana
hizmet, topluma güven, insanlığa faydalı olma gibi değerleri ailede ve
okulda alır. “Kuş ne görür yuvada, onu işler havada.” Eğitimde
“örnek”in büyük önemi vardır; anne-babalar, öğretmenler ve toplumun
bütün fertleri, yaptıkları hareketlerin çocuklara ve gençlere örnek
olacağını düşünmeli ve öyle davranmalıdırlar.
Eğitim örgütü, bir milletin zekâ ve yeteneklerini keşfetmek, işletmek
ve geliştirmekle görevlidir. Eğitim örgütünde en önemli unsur,
öğretmendir. “Câmi ne kadar büyük olursa olsun, imam bildiğini okur.”
Bu nedenle, öğretmenlik işi çözümlenmedikçe eğitimde istikrar sağlamak
mümkün değildir.
Öğretmenler, tek kaynaktan yetişen akademik bir unsur olmalı ve
öğretmenlik saygın bir meslek haline getirilmelidir.
Türkiye’nin en başta gelen millî ve sosyal görevlerinden biri,
ilköğretim sorununu halletmektir. Eğer bugün aydınlarımız yetersiz ve
zayıf ise, bu, eskiden temel öğretimin ciddiye alınmamasından meydana
gelmiştir. İlköğretimi geliştirmek, millet denilen toprağı işleyip
gübrelemek demektir; eğer bunu yapmaz isek, buraya dikeceğimiz her
fidan cılız kalacak veya kuruyacaktır. Bütün millet kısa zamanda
okur-yazar hale getirilmelidir. Devletin en önemli görevlerinden biri,
eğitimdir; vatandaşlarını iyi eğitemeyen devlet diğer görevlerini de
yapamaz.
Millî eğitim, ülke halkında yaşayan değerlere ve yeteneklere
dayanmalı; orijinal olmalıdır. “... başka memleketlerden el yordamı
ile alınan metotları uluorta tatbike kalkmak, her zaman neticesiz
olmaya mahkumdur.”
Hasan-Âli Yücel’in eğitimde izlediği ana prensiplerden birisi
milliyetçiliktir. “Maarifimizde milliyetçilik prensibi üstünde bu
derece duruşumun sebebi, bu önemli konuyu aydınlarımızın sağa-sola
çekerek birtakım lüzumsuz tartışmalara düştüklerini görmüşümdür...
Fazla gelenekçi olanlar bu düşünüşü fazla sollukla damgaladıkları
için, ileri solcular da -genişliği her ne olursa olsun- milliyetçi
vasfı olduğu için onu gerilikle itham ediyorlar. Halbuki dar bir
milliyetçilik, medenî olma arzusundaki bir cemiyeti kısır hale
getirdiği gibi, geniş bir milliyetçilikten mahrum olan bir toplulukta
da o topluluğun sosyal benliği kaybolma yolunu tutar.”
Hasan-Âli Yücel’in eğitimde ikinci prensibi de laikliktir. “...
Cumhuriyet Devleti esasen din ile devleti ayırmış; dini sırf
vicdanlarına, duygularına bırakmış olduğu için Cumhuriyet, çocukların
terbiyesinde bilginin ahlâk, ve ahlâkın bilgi kadar dinî kaynaklardan
ayrılmış olarak verilmesini temin etmiştir. Bu itibarla Cumhuriyet
okullarında devlet eliyle din tedrisatı yapılamaz. Telkin ettiğimiz
ahlâk, dini kıymetlerle müeyyelendirilemez...”
1930’dan önceki başarısız Köy Öğretmen Okulları denemeleri sayılmazsa,
Türkiye’de köycülük çalışmaları Cumhuriyet döneminde üç önemli safha
geçirmiştir: Halkevleri ve “Köycü Doktor” Reşit Galip’in 1930-1934
arasındaki çalışmaları, 1936’da başlayan köy eğitiminin birinci
safhası olan “Köy Eğitmenleri” dönemi ve Köy Enstitüleri dönemi.
Aslında Cumhuriyet köylüleri “vatandaş” haline getirmek, onlara yeni
devlet düzenini ve cumhuriyeti anlatmak için (belki topyekün olarak
yeni bir dünya savaşına hazırlanmak için) köye yaklaşmak istiyordu ve
Köy Enstitüleri de “köye köylüler yoluyla yaklaşma”nın en iyi
yöntemlerinden biri olarak seçilmişti.
Aslında Hasan-Âli Yücel, kendisinden önceki Bakan olan Saffet
Arıkan’ın köy öğretmeni yetiştirme yolundaki çabalarını sürdürerek işe
başlamıştır. Bakanlığı sırasındaki en büyük işi, Köy Enstitülerinin
kuruluş ve çalışmalarını her zaman desteklemiş olmasıdır. O, “köy
hayatının kendine has şartlarını göz önünde bulundurmadan köyde eğitim
işini şehir hayatına kıyas ederek tanzim etmenin sakatlığını, tecrübe
bize fiili surette göstermiştir” diyordu . Ancak bu Enstitülerden
çıkıp köylere dağılan öğretmenler, oralardaki feodal sistemle mücâdele
etmeye başlayınca, Meclis’te feodal sistemden gelmiş
milletvekilleriyle Hasan-Âli Yücel çatışması başlamıştır .
Hasan-Âli Yücel’in Milli eğitim bakanlığı sırasında yaptığı en önemli
işlerden birisi de Üniversiteler Kanunu’nun çıkartılması için
gösterdiği destektir. Yücel’e göre, “ilimde hürriyet, fikirde hürriyet
demektir.” Hürriyet olmayınca şahsiyet olmaz. Üniversite özerkliğinin
getirdiği hürriyet; istediği gibi hareket etme, derslere girmeme,
siyasî faaliyette bulunmak demek değildir. Yücel, gerek öğretmenlerin
gerekse öğretim üyelerinin siyasetle ilgilenmelerini hiçbir zaman hoş
karşılamamıştır. Üniversite özerkliği, hür bir çalışma ortamı yaratmak
için verilmiştir. Üniversitelerde vazifeye bağlılık, bilim aşkı ve
hasbi çalışmanın getireceği bilimsel bir zihniyet yaratılmalıdır.
Yücel, Türkiye’de yükseköğretimin bir düzen ve disiplin altına
alınmasını sağlamıştır.
Kültür politikası
Hasan-Âli Yücel, Doğu ve Batı uygarlıklarını çok iyi tanıyan bir aydın
idi. Onun inancına göre, hakikat, dine aykırı olamazdı. Bir insanda
müspet bilgi ne kadar kuvvetli olursa din o kadar iyi anlaşılırdı.
Müslümanlık aklın muhafazasını ve doğru işlemesini birinci şart
sayıyordu. Zaten müslümanlıkta aklı olmayana dinî bir sorumluluk da
yüklenmiyordu. Yücel, Allah’a, Peygambere inanınız, temiz bir müslüman
olunuz diyordu .
Öte yandan, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan milyonlarca insanı
Türk kültürünün hamuru içinde yoğurup millî birliği sağlamak için her
yerde kültür merkezleri kurulmalı idi. Millî birliği gerçekleştirecek
olan bu “eğitim karargâhları”nı kurmakta tereddüt etmek, gaflete
düşmektir. Bu nedenle “her soydan vatandaşın parçalanmaz bir bütün
olan Türklük” içinde toplanmasını sağlamak için, özellikle Doğuda
eğitim-öğretim kurumlarına büyük görevler düşmekteydi.
Hasan-Âli Yücel’in kültür politikasının odak noktası, modern-leşmenin
sağlam temellere dayanması için, dünyanın en meşhur edebî ve felsefî
eserlerinin Türkçeye kazandırılması hareketidir. Yapılan yeniliklerin
sağlam temellere oturabilmesi için, önce milletin ruhunun ve zihninin
bu yenikleri anlama, kabul edip sürdürmeye hazır hale getirilmesi
gerekiyordu. Bu da ancak dünya klâsiklerinin Türkçeye kazandırılması
yoluyla mümkün olabilecekti. “Zaten biz dünya klâsikleri tercümelerini
millî edebiyatın içinde dillenmiş görüyoruz, böyle alıyoruz. Çünkü bu
Faust’u benim güzel Türkçemle ifade ediş, Faust’u millileştirmeğim
demektir... Çünkü onlar bu sayede ve bu manada Türk eseri olacaktır.”
Onun bütün hedefi “Türk kültürünün ilerlemesine tepeden tırnağa kadar
hizmetkâr olmak” idi.
Hasan-Âli Yücel, daha bakan olmadan yazdığı bir yazıda “eski Yunan
klâsiklerinden bugünün büyük ve yeni müelliflerine kadar, bütün dünya
edebiyatları Türkçeye behemehal kazandırılmalıdır” diyordu . Bu bir
“Türk Rönesansı” meydana getirecekti. Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür
alanındaki milliyetçiliği, onu “yeni bir hümanizmaya” getirmişti.
“Garplılarınkinden daha geniş olarak, nerede insan zekâsının bir eseri
varsa onu içine alan bir Hümanizma kurma yolundayız”. “Türk
hümanizması, beşer eserine istisnasız kıymet veren, ona zamanda ve
mekânda hudut tanımayan hür bir anlayış ve duyuştur.”
Hasan-Âli Yücel hümanizmasını en iyi özetleyen, belki Londra’da UNESCO
toplantısında yaptığı konuşmada söylediği şu sözlerdir: “İnkılâpçı
Türk Devletinde millî eğitimin esasları şunlar olmuştur: a) Bütün
dünya milletlerini tanımak, anlamak ve saymak; b) Kapalı bir kültürde
mahpus kalmayarak insanlığın ortak kültür kaynaklarına gitmek; c)
Vatandaşlar arasında ırk, din, dil, sınıf ayrılıkları gözetmemek.”
Hasan-Âli Yücel, Osmanlının son döneminde tartışılan ve Ziya Gökalp
tarafından birleştirilmek istenen “Türkleşmek”, “İslâmlaşmak” ve
“Batılılaşmak” tezlerine da karşı idi. Ona göre inkılâp eklemeci
olamaz, ancak bir bütün halinde olabilirdi. “Biz, Ziya Bey’in dediği
gibi üç şey olmak istemiyoruz; dileğimiz bir şey olmaktır. Biz tam
Türk olmak istiyoruz. Dikkatinizi çekmek mecburiyetindeyim ki,
Türkleşmek başka şeydir, Türk olmak başka. Meşrûtiyetin eklemeci
filozofunun zannettiği gibi, bizim Türkleşmeye ihtiyacımız yoktur.
Bizim için, Türklüğümüzü duymak ve bulmak zarureti vardır. Herşey
bunun içindedir”.
Yücel, “Ana dili, kültür davamızın belkemiğidir” diyordu ve icraatı da
öyle olmuştur. Hasan-Âli Yücel, Türkiye’de dili sadeleştirme
hareketlerinin her zaman en önünde yer almış; hem Türk Dil Kurumu’nun
kurulmasında hem de 1933’de “Karşılık Arama Kılavuzu”, 1941’de Gramer
Komisyonu, 1942’de Felsefe Terimleri Komisyonu ve 4. Dil Kurultayı
çalışmalarında çok gayretli çalışmalar göstermiştir. Tercüme Dergisi,
klâsik eserlerin yayınlanması, büyük ansiklopedi yayınlarına
başlanması da onun bu husutaki çalışmalarının değerli meyveleridir.
Hasan-Âli Yücel, yazı dili ile konuşma dili arasındaki ikiliğin
kaldırılması taraftarıdır. Çünkü ona göre “düşünme, konuşma,
yazma...”; bunlar bir bütündür. “Bir dilde bu üç iş, atbaşı beraber
gitmez de konuşma dili başka yazma dili başka olursa, o dilde doğru
bir düşünüş olmaz.” Bunun için Hasan-Âli Yücel’in en önemli
çalışmalarından biri, okullarda Türkçe terimlerin yerleştirilmesine
çalışması olmuştur. Yücel’in dünya fikir ve sanat eserlerini Türkçeye
çevirtip yayınlamasının temelinde de bu görüş, yani Türk insanının
düşünme, seçme ve eleştirebilme yeteneklerinin arttırılması
gelmektedir.
Hasan-Âli Yücel, sanatta da kendine has bir milliyetçi yol tutmuştur.
Tanzimatın düştüğü hataya düşmeyeceğiz; garp müziği, türk müziği
ikiliği yaratmayacağız. “Bizde herşey birdir ve ancak o zaman
millidir” diyordu. “Dört kelime ile tekrar edeyim: Biz milliyiz. Türk
olarak resimde ışığımızı, musikide sesimizi, edebiyatta duygumuzu ve
fikrimizi söylemek istiyoruz ve yaptığımız müesseselerde bunun
tohumunu atıyoruz.”
Yanlış anlaşılan yönleri
Hasan-Âli Yücel, sağlam bir din eğitimi almış ve inançları bütün
hayatı boyunca sağlam kalmış bir müslümandır. Ama bu konuda birçok
haksız suçlamalara uğramıştır. Bu noktada o da Tevfik Fikret gibidir.
Kendisi onu tanıtırken “Ona imansız diyenlerden çok daha mümin olan
Fikret” ifadesini kullanır.
Hasan-Âli Yücel, çok bilinçli bir milliyetçidir (ama hayatında ona en
çirkin suçlamaları yapanlar “milliyetçiler” olmuştur). Hasan-Âli
Yücel’in milliyet konusundaki fikrini tam olarak şu sözleri ne güzel
ifade etmektedir: “İnsaniyete kadar genişleyecek bir halkanın iç
kısmı, mutlaka kendi milletinin varlığına temas etmelidir. Benliğinden
habersiz bir insanın ne kendine, ne etrafına yayılacak bir bir şuuru
olamayacağı gibi, kendi milletini ihatalı bir surette kavramasını boş
yere beklememelidir. Millî vasfı önce kazanamamış hiç bir şey ve hiç
bir kimse, milletlerarası bir kıymete yükselemez ve yükselmemiştir.”
Hasan-Âli Yücel, komünistlikle veya en azından komünistlere yardım
etmekle suçlanmıştır. Bunun her ikisinin de yanlış olduğunu
mahkemelerde ispat etmiş ve burada yaptığı savunmayı da “Dâvam” adlı
bir kitapta yayınlamıştır. Burada Nazım Hikmet ile bir ilgisinin
olmadığını ve daha 1924’de yazdığı “Üç Telli Saz Şairine Üç Telli
Saz’dan Cevap” adlı şiiri ile onun yanlış yolda olduğunu söylediği ,
Köy Enstitülerinin asla “komünist yuvası” olmadığı ve “kendi hayatının
en büyük şerefi” olduğunu savunmuştur.
1946-1950 arasındaki olaylar Hasan-Âli Yücel’i o kadar etkilemiştir
ki, o dönemde mahkemede aklanmasına rağmen 1960’da yayınladığı "Dinle
Benden" adlı şiir kitabında bu kez savunmasını halka ve aydınlara
karşı manzum olarak yapmıştır. İşte buradan bazı alıntılar:
“Değişmemiş bir zaman işte Yücel, bu Yücel,
Bu inanla gidecek gelince ona ecel.
Bırakmak istememiş hiç bir Türkü bilgisiz,
Kalmamış bir an bile Türke bağsız, ilgisiz. (17)
...
Olmuştu kör döğüşü o devirde siyaset;
İktidar acz içinde bataktı muhalefet.
Biri gitmemek için diğeri gelmek için
Uğraşıp dururlardı milleti çelmek için.
Gözleri bürümüştü sade iktidar hırsı.
Bir punduna getirip birşey olma kaygısı.
Sallamadım birini, boş verdim cümlesine;
Hakka Hakta kavuştum ben onların tersine. (40)
...
Su altından saldırış kendi aramızdaydı,
Dokunmazdı bu kadar dışarıdan olsaydı.
Başkaları için de vardı dedikodular.
Fakat boy hedefine beni tutup kodular.
İçimizden olanlar kıskançlıktan azmıştı.
Gizli gizli kuyumu zaten onlar kazmıştı.
Hücuma İnönü’ne yakınlığım sebepti,
İlk ağızda herbiri durmadan beni tepti. (42)
...
Ben inanmıştım fakat Hakkın adaletine,
“İnanan zulüm görmez” muştulu âyetine.
Temiz bir kalp adadım kulluk edip Tanrıya;
O kalbin özünde hiç yoktu bir çitmik riya.
O’ydu beni yaratan, yolumu gösteren O...
Her güçlüğü yenmede bana kuvvet veren O.
Her işimi ben O’nun hikmetiyle bezettim;
Hep O’na güvenerek korkusuzca söz ettim. (39)
Köyden çocuk almalı köyler için kız erkek,
Yetiştirmeli onu köylüye olsun örnek.
Gitsin köye baş olsun, başlasın uygarlığa;
Köylü kardeşlerini kavuştursun varlığa.
Madem köye gidecek, köye olmalı yakın,
Kurulacak duraklar. Başlasın köyden akın. (18)
Hacet yoktu düşmana, dalaşmıştık bizbize;
Kısacası biz ettik kendimiz kendimize.
İşte gözüm Rumeli, Üsküp’ü, Kosva’sıyla
Eşi yok Selânik’i, güzelim Yanya’sıyla
Böyle gitti üç ayda yabancılar eline,
Nasıl düşüp boğulduk o gafletin seline? (25)
Tam tarafsız uğraştım devleti korumada;
Eğilip bükülmedim kırılan çok olsa da.
İşin gereği neyse ben ona bağlı kaldım;
Görevimin uğrunda yıpranarak kocaldım.
...
Bir yanlışım olmuşsa, olmamıştır bilerek
Fena iş işlemeye fena niyetler gerek.
Halbuki benim ülküm yurdun cennet olması
Türkün bütün dünyada üstün millet olması.
İstediğim bu idi:Devlet bağsız, Vatan hür.
Bu bağımsız vatanda Türke rahat bir ömür. (36-37)
Kendim de bilmiyordum, komünistmişim meğer;
Sizi bilmem ben amma, buna şeytanlar güler. (38)
Hangi sözün sonuna “ist” gelmişse o bendim;
Tanıyamaz olmuştum artık kendimi kendim.
Madem sonunda “ist” var, nasıl komünist olmam?
Yüzdeyüzdü bir yandan bunlarca faşist olmam?!...
Bu şaşkınlar yüzünden olmuştum ben sosyalist;
Hem komünist hem faşist hem de anti-nasyonalist. (43)
Düşünmediler, bunlar birbirine uymuyor.
Vicdan sağırlaşınca akıl Hakkı duymuyor.
Bir gün Mevlûd okutup bir gün yaptılar dinsiz;
Ne diyeyim, inandı buna pek çok beyinsiz. (44)
Türkiye’de benmişim komünizmin bânisi
Biraz daha hafifi: Komünistler hâmisi. (45)
...
Kaç kişi bilir bizde, komünist kime derler?
Komünizmi bilmeden boşuna laf ederler.
Komünistler bağlanır gizli bir topluluğa
Damladır, nerden gelir bilmez sular oluğa.
Açıklamazlar bunlar komünistliklerini
Emniyetten başkası bilmez onun yerini.
Milliyet duygusundan koparmaktır fertleri;
Sonra komünist yapma, emelleri, dertleri.
İkilik çıkarmaktır birinci kasıtları,
Koparmaktır milleti bağlayan kayıtları.
Bu dinlidir, bu dinsiz; bu namuslu, bu hırsız;
Bu Türktür, bu Türk değil; bu iyi, o hayırsız.
Dilekleri sadece parçalamak milleti;
Millet bölününce de kökten yıkmak devleti.
Komünist yapınca da Ruslaştırırlar onu,
Memleketi bırakıp kaçmadır bunun sonu.
...
Komünist ne düşünür anladın mı şimdi sen?
Her önüne geleni suçlar mısın bilmeden? (46)
...
Sorarım, milletine bağlı kim girer buna?
Kimler açar göğsünü düşmanların okuna?
...
İş böyleyken dediler bana “komünist başı”,
Günâh değilmiş gibi kötülemek yurddaşı.
Kimmiş bu hain adam? Sekiz yıllık bir bakan.
Cehlin karanlığına gönlüyle ışık yakan... (47)
...
Hasılı çabalamış Türkün yükselmesine,
Andiçip bağlı kalmış Atatürk’ün sesine
Bu ne sersemce bühtan, bu ne korkunç bir yalan
Bu ne alçak iftira, bu ne hayasız vicdan? (48)
...
Böyle olur düşmanın ekmeğine yağ sürmek;
Türk ruhunu en korkunç bir sonuca götürmek.
Bu sonuç ayrılıktır, aramızda düşmanlık;
Arada tepen bu hal, son bulup bitsin artık! (49)
Sonuç
Hasan-Âli Yücel, içinde yetiştiği dindar çevre ile Atatürk
Türkiye’sinin ilerleme mecburiyeti ikilemini kendine has bir şahsiyet
olarak çözmüş ve hayatı boyunca bu çözümü uygulamaya çalışmıştır. Ama
sanırım bu konuda hem “dindar” ve “milliyetçi” hem de “solcu
devrimci”ler tarafından tam doğru olarak anlaşılamamıştır. Dindar ve
milliyetçi olanlar, bu son derece milliyetçi ve dindar olan adamı bu
sıfatları taşımamakla suçlamışlar, devrimciler de aslında kendileri
gibi olmayan bu büyük adamı kendilerindenmiş gibi göstererek onu
propaganda amacıyla kullanmak istemişlerdir. Ama o, hayatında her şeyi
samimi olarak yapmış, düşüncelerini açık olarak sürekli yazmış;
düşündükleri ve yaptıklarıyla büyümüş bir millî değerdir.
Hasan-Âli Yücel, tek parti döneminde düzenlediği iki Millî Eğitim
Şûrası, bir Beden Eğitimi ve Spor Şûrası, Tercüme Heyeti ve başka bazı
örgütleriyle demokratik çalışmanın, bilim ve sanat adamlarının
görüşlerini dikkate alarak çalışmanın en güzel örneklerinden birini
vermiştir.
Hasan-Âli Yücel, hem büyük bir fikir hem de bir icraat adamıdır. Hem
düşünmüş hem yapmıştır. Ona göre, ülkenin kalkınmasında yatırıma büyük
önem vermelidir. “Bunlar israftır; milletin bunlara verecek parası
yok” gibi öksürüklü, balgamlı sesleri dinlememek lâzımdır. Milletler
yaptıkları büyük eserlere dayanarak büyürler. İlköğretimden
üniversiteye kadar ülke eğitimine büyük paralar yatırılmalıdır. Bunun
ötesi boş lâftır; yaptındı, yapmadındı, yapsaydın gibi sözlerin —kim
tarafından söylenirse söylensin— fiilî ve amelî bir kıymeti yoktur.
Hele tarih bu tür dırıltılara kulak bile vermez.”
Yücel hakkındaki konuşmayı, onun şu sözleri ile bitirmek istiyorum:
“Biz, yarınların insanlarıyız. Emeklerimizi, bilgi ve duygularımızı,
yaptığımız bütün işleri bizden sonra geleceklere bir miras değil bir
vasiyet olarak terkediyoruz.”
*) Bu yazının bazı kısmları, Millî Eğitim Bakanlığı ve D.T.C.Fakültesi
tarafından 17.12.1997 tarihinde Ankara’da yapılan “Doğumunun 100.
Yılında Hasan-Ali Yücel’i Anma Toplantısı”nda tebliğ olarak
sunulmuştur.
Yücel, Goethe hümanizmasını benimsemiş ve onu Türk hümanizmasına esas
almıştır. Çıkar, Mustafa. Hasan-Ali Yüvel ve Türk Kültür Reformu.
Ankara: Türkiye İş Bankası yay. 1997. S.121.
2 Yaşar Nabi, Hasan-Ali Yücel. Varlık 546,1961. S.3
3 Baydar, Mustafa. Hasan-Ali Yücel Anlatıyor. Varlık 546,1961. S.6.
Bak ayrıca:
Millî Eğitim Bakanlığı. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî Eğitim
Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri II. S.316.
4 a.g.e. S.297.
5 a.g.e. S.264.
6 a.g.e. c. III. S.13.
7 a.g.y.
8 a.g.e. c. II. S.266.
9 a.g.e. c. III. S.234.
10 Yücel, H.-A. Dinle Benden. İstanbul: İnkılâp Kitabevi 1960.
S.29,34,39
11 Millî Eğitim Bakanlığı, Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî
Eğitim Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri III.
S.121
12 a.g.e. c.II S.246.
13 a.g.e. S.242.
14 a.g.e. c. III. S.12,-13
15 a.g.e. C.II. S.379.
16 a.g.e. c. III. S.265.
17 Yücel, H.A. Pazartesi Konuşmaları. İstanbul 1937. S.191.
18 Millî Eğitim Bakanlığı, Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî
Eğitim Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri II.
S.273.
19 a.g.e. S. 324-325.
20 Tevfik Fikret. Tarih-i Kadim-Doksanbeşe Doğru. Hasan-Âli Bey’in bir
mukaddimesiyle bir şiirini hâvidir. İstanbul 1928. (önsözde)
21 Yücel, Hasan-Ali. Pazartesi Konuşmaları. S.155
22 Yücel, Hasan-Ali. Dâvam. Ankara. 1947.
23 A.g.e. S.58-61.
24 Şiir içinde parantezler arasında gösterilen sayılar, Dinle Benden
adlı kitaptaki sayfa numaralarıdır.
25 Millî Eğitim Bakanlığı, Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî
Eğitim Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri II.
S.380.
Afyon Kocatepe Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ, Sayı: 1, 1998.
25-37.

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Eğitim ve Kültür Politikası
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|