Oca
20
2008
|
Politik Psikoloji Nedir? |
|
|
Facebook'ta Paylaş
|
Cemal Dindar
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 2286 kez
Politik psikolojinin cinleri
‘Türkler ve Yunanlılar-Çatışan Komşular’ kitabı üzerine
Giriş: Psikanalizin ideolojik bir aygıta dönüşüm öyküsü
Psikanaliz, yaratıcısı Freud’un, libidonun biyokimyasal karşılığının keşfedileceği beklentisi dahil, kendini tıbbın içinde tarif etme konusunda tutkulu olduğu dönemler yaşamış olsa da, tıp ve psikiyatri ondan hiç hazzetmedi. Modern psikiyatri bir iyimserliğin, bilinçli toplumsal eylemin, ampirik görgünün ve hümanizmin çocuğu olmuştu.
Pinel’le özdeşleşen zinciri kırma eylemindeki etkin güç, Fransız
İhtilali’nden başkası değildi. Mazhar Osman’ın Reşadiye Kışlası’nın,
Fransızların işgal yıllarındaki karargahının yerinde Bakırköy Akıl
Hastanesi’ni kurma deneyimi ile Cumhuriyet’in ülküleri arasındaki
bağlar verimli fakat başka bir incelemenin konusudur. Psikanaliz ise,
edebiyat ve felsefedeki kökleri XIX.yüzyılda belirginleşmiş olsa da,
kurumsallaşması temel alındığında iki savaş arasının çocuğudur.
Bilimde ‘belirsizlik’in gücüyle determinizmin onulmaz bir yara aldığı,
Avrupa’da devrim umutlarının tükenmeye yüz tuttuğu, parçalanmanın
sanatta dadaist yıkıma hayatta ise çarkların altında ezilmeye vardığı,
Kafkaesk bir hayatın tohumlarının atıldığı bir dönemde biçimlendi.
Topluma atfedilebilecek hemen hiçbir ‘bilinç’ türüyle kıymetli bir
rabıta geliştirmek ile ilgilenmedi. Onun toplumu, uzun yıllar, hemen
hep ‘kitle’ oldu ve toplumun kitleye evrildiği bu kavramsal dönüşüme
niye gereksinim duyulduğu belliydi: psikanalizin kuruluş döneminin
acılarının; yani özellikle kıta Avrupasındaki devrim girişimlerinin
kana bulanmışlığının, yeni sonuçlanmış bir dünya savaşının
yıkımlarının ve ufukta beliren bir ikincisinin yapabileceği yıkımların
tarifsizliğinin gösterdiği gibi kitlesel eylemlilik, bilinç ile değil
körlük ile maluldü. Psikanaliz bir iyimserlik ikliminde değil
kötümserlik vahasında doğdu. Buradaki çerçeveye uygun bir ifadeyle, en
yetkin ifadesini Kafka’da bulan ‘böcekleşmiş’ bireyin, ‘talihin elinde
oyuncak bile olamamış’ Gregor Samsa’nın kaderiyle ilgilendi. Zira,
Gregor Samsa, hiç de bilinçli eylemliliğinin bir sonucunu yaşıyor gibi
görünmüyordu. O bir sabah, kendini böcekleşmiş bulmuştu ve böcekleşmiş
olduğunu keşfedebileceği, psikanalizin bakışıyla, yaşadığı hayatın en
has bilgisini ‘bilince çıkartabileceği’ bile şüpheliydi.
Modern psikiyatri, bir de bu nedenle psikanalizden hiç hazzetmedi:
çıkış noktasına ‘Rönesans-yeniden doğuş’ dediği, temel öngörülerini
sağlıklı kabul ettiği ve bilince büyük önem atfettiği bu projede,
proje ile ilgili gibi duran bir ‘enkazın’ nedenleri, dolaylı da olsa
sorgulanmaktaydı. Kafka’nın edebiyatta açtığı Dava’nın bir benzeri
ruhbilim alanında açılmıştı ve davacıların önemli bölümünün hekim
olduğu göz önüne alınırsa, orada durmayıp, psikiyatriye de bulaşacağı
anlaşılmaktaydı. Direncin izlerini bizzat Freud’un yaşamında görmemiz
mümkündür. Freud, başlangıçtaki kısa dönem bir yana, bilgiyi bir
kurumda değil muayenehanesinde üretmiştir. İnsan gerçekliği ile ilgili
yetkin bir araştırmayı deha düzeyinde sürdürmesine rağmen, toplumcu
fikirlere selamsızlığı ve üstelik hor görüsü bilinmektedir. Bunun kör
gözüm parmağına bir örneği Einstein-Freud mektuplaşmasıdır. 1931
yılında Uluslararası Entelektüel İşbirliği Enstitüsü(International
Institute of Intellectual Cooperation) “aydınların Milletler
Birliği’nin ve entelektüel yaşamın ortak çıkarlarına hizmet edeceği
düşünülen konularda” yazışmasını ve bunların yayınlanmasını hedefler.
Einstein’a, geçtiğimiz yüzyılın büyük rasyonalistine de öneri
götürülür, o da Freud’u seçer. Freud’un bu çabayı sıkıcı ve kısır bir
tartışma olarak gördüğü biliniyor. Yine de Einstein’a yazdığı
mektupta, bugün benzer sorunlara onun temellerini kurduğu kuramla
bakanların kaçındıkları kabulleri işlemekle işe başlar. Bir: tarih
şiddetin özsel olarak değişmediği ve yeni biçimler kazandığı süreçtir;
yasalar ile kaba şiddet birbirlerinin karşıtı değildir; aralarında
özsel bir fark yoktur. Toplum eşit olmayan unsurlardan oluşur ve “...
toplumun adaleti toplum içindeki eşit olmayan güçlerin bir
dışavurumuna dönüşür; yasalar yönetenler tarafından ve yönetenler için
yapılır.” Yönetici sınıf, bu kavramı Freud kullanıyor, gücü elinde
tutmak isterken, baskı altındakiler gücün adaletli bir şekilde yeniden
dağılımını talep ederler ve yönetenler sıklıkla bu talebi kabul
etmezler. Sonuçta, Freud’un mektubundan aynen alıyorum, “bunu
başkaldırı ve iç savaş izler.” İki: bir insan gurubu iki yolla
birarada yaşar ve bir toplum oluşturur; “şiddetin zorlayıcı gücü ve
üyeleri arasındaki duygusal bağlar(teknik adıyla özdeşim).” Bunlardan
ya birisi, ya da her ikisi etkin olabilir. Sıklıkla bu duygusal bağ
fikirler olarak ortaya çıkar. Freud’un, bu yazının çerçevesi ile de
ilgili olan örneği Panhelenizm’dir: “komşu barbarlardan üstün olma
duygusu... Yunanlılar arasındaki savaş geleneklerini yumuşatmaya
yeterli olur, ama Yunan ulusunun farklı kesimleri arasındaki savaşçı
ihtilafları önlemeye, hatta bir kentin veya kentler konfederasyonunun,
rakibi karşısında avantaj kazanmak için Persli düşmanlarıyla ittifak
yapmaktan alıkoymaya yetmez... Kanunun başlangıçta kaba şiddet olduğu,
hatta bugün bile şiddetin desteği olmaksızın yapamayacağı gerçeğini
gözardı etmemiz büyük bir hata olacaktır.” Üç: Freud, insanın
serüveninde, insanla birlikte bu serüvenin temel öğelerinin de
değiştiğini düşünmektedir. Bu da, politik psikolojide ‘bilinçdışı
çatışmalar’ı halklar arasında handiyse ebedi düşmanlık gerekçesi
olarak formüle edenlerden önemli bir ayrımdır. “Uygarlaşma sürecine
paralel gelişen ruhsal değişmeler” üzerinde duran Freud, uygarlığın
özellikle iki temel karakteristiğini vurgular: “içgüdüsel yaşamı
yönetmeye başlayan aklın güçlenmesi ve sonuçtaki onca avantajıyla ve
tehlikesiyle saldırganlık dürtülerinin içselleştirilmesi... kültürel
tutumun ve gelecekteki bir savaşın sonuçlarına yönelik haklı korkunun,
belli bir süre sonra savaşlara bir son verilmesini sağlayabileceğini
ummak bir ütopya olmayabilir... uygarlığın gelişimini destekleyen her
şey aynı zamanda savaşa karşı da etkinlik gösterir.”
Kıta Avrupası’nda Frankfort ekolü ile birlikte, Reich ve Fromm gibi
kuramcılar Freud’un biçimlendirdiği bilgi alanını, psikanalizi,
toplumcu fikirlerin kaynağı olan Marksizm ile harmanlamaya mesai
verdiler. Avrupa kültür çevresindeki bu uzlaşı çabasına karşılık gelen
başka bir çaba da pratikte, daha çok da Kuzey Amerika’da en azından
1960’lara, yani psikofarmakolojinin etkinleştiği döneme değin sürdü ve
sigorta şirketlerinin talepleri de gözönüne alınarak psikanalizin
süresinin kısaltılması, terapinin aşırı şematik hale getirilmesi gibi
gelir-geçer çözümler önerildi. XX.yüzyılın son çeyreği benzer birçok
örnek gibi bu çabaların da kan kaybettiği dönem oldu. Marksizm,
önerdiği toplum projelerinin ilk örneklerinin yıkılışıyla gözden düştü
ve psikanaliz ile Marksizmi buluşturmaya yönelik çabalar da aynı
akıbete uğradı.
Bu çabaların yarattığı ve yaşanılan yıkımla boş kalan alan ise
psikanalizin kötüye kullanımından gücünü devşiren ‘politik psikoloji’
ile dolduruldu. Psikanaliz, bireysel düzlemde; büyük çoğunluğun
ulaşamadığı, pahalı, seçkinci bir ‘hizmet alanı’ haline gelirken,
toplumsal düzlemde; seçkinlerin toplumsal ve toplumlararası meseleleri
çözümlemek için kullandıkları bir ‘bilgi alanı’ oldu, belki de
yönetilenler hakkında yöneticilere sunulan bir ‘servis alanı’na
malzeme taşıdı. Özellikle politik psikoloji alanında yazılanları
okudukça, kişi yalnız diğer bilim disiplinlerinin değil, tüm tarihin,
tüm mitolojinin ve hatta sanatın bu yazılanları doğrulamak için
kurgulandığı sanısına kapılıyor. Bu kötüye kullanım o denli açık ki,
disiplinlerarasılığa vurgunun eninde sonunda bu vurguyu yapanların
kendi disiplinlerindeki bir krizi aşmaya, sıklıkla da örtmeye yönelik
bir işlevinin olduğunu yazmış olan Althusser’e, politik psikoloji
özelinde şu yargımızı da ekleyebiliriz: disiplinlerarasılık talebi
olan bir disiplin, burada ruhbilim, kendisini merkeze alarak bilgiye
yeni bir hiyerarşi kurma niyetiyle de birlikte vardır ve bu disiplinin
açıklayıcılık gücü ne denli şişirilirse o denli ideolojik bir yapıntı
haline dönüşür. Sonuçta, yapısına bir eter gibi sinmiş ideolojik yükle
birlikte, bu ideolojik yük görünür hale geldikçe, temasa geçtiği her
bilgi alanını sakatlamakta, yok saymaktadır. Fukoyama’nın tarihin
sonunu ilan ettiği ve tezinin Türkçe’de dolaşıma girdiği yıllar, daha
öncesinde ruhsal zorlanmalar ile ilgili toplumsal etkenlerin rolünü
yazılarında işlemiş ve tıbbiyeyi Türkiye’nin hangi ilinde okursak
okuyalım yazdığı ders kitabıyla kuşkusuz kuşağımın psikiyatri hocası
olmuş Orhan Öztürk’ün, psikiyatri kongrelerinde vurgusunu toplumsaldan
biyolojiye eğdiği yıllardır. İstanbul’da yapılmış bir biyolojik
psikiyatri kongresinde, Orhan Hoca’nın, yıllarca sürmüş dinamik
psikiyatri vurgusunu, bir inanç sorunuymuş gibi, “ben yanılmışım...
biyolojik alanda çalışmalıyız...” türünden ve içimi acıtan bir biat
tatsızlığıyla dökülen cümlelerle ifade ederek bu dönüşümü özetlediğini
anımsıyorum. Bu yıllar, aynı zamanda bu eleştiri yazısının yöneldiği
metin olan, Volkan ve Itzkowitzs’in “Türkler ve Yunanlılar-Çatışan
Komşular” kitabının yayınlandığı yıllardır. Şüphesiz bu atmosfere
eklenebilecek başka örnekler de vardır.
Bu örneklerin aynı tarihsel kesitte ortaya çıkmasının rastlantı
olmadığının en yetkin işareti şudur: XX.yüzyılın son çeyreğinde bu
öykü yaşanırken, psikofarmakoloji, ilaç endüstrisinin en çok kar
getiren alanlarından biri, sienes(CNS-central nervous system: merkezi
sinir sistemi) bölümleri en gözde bölümler oldu. Iraklılar ile
Amerikalılar, Volkan ve Itzkowitz’in kuramınca, aralarındaki ‘seçilmiş
travmalar, seçilmiş zaferler, psişik çatışmalar...(!)’ nedeniyle ve
Saddam’ın kişisel ve Bush’ların aile tarihinde arayanın bela kabilinde
bulacağı gibi, travma ve zafer arayışları gereği savaşmak durumuna
geldiler. Bağdat’a, medyadaki tabirle canlı kalkan olmaya giden
Batılıların bir bölümü bu ‘psişik çatışmalar’dan bihaber olduklarını
anlamakta geciktiler ve Anglosaksonların Irak’a saldıracaklarını
gördüklerinde ne yaptılar? Memleketlerine döndüler ve dönmeden önce,
Iraklılara, lazım olur diye depresyon ilaçları dağıttılar.
‘Türkler ve Yunanlılar/Çatışan Komşular’: düşmanlığın metafiziği
Freud’un yazdıklarında, kavimler arasındaki çatışmaların, özellikle
bilinçdışı süreçlerle çözümlenmesine yönelik belirgin bir tutum
yoktur. Psikanaliz kavramlarıyla, halkların birbirlerine karşı
tutumlarını çözümleme çabası, sözünü ettiğimiz gibi, çok sonra ortaya
çıkmıştır. Buna niye gereksinim duyulduğunun iyi bir ifadesi, şu
alıntıdır (ve altını çizdiğim vurgular yapılan çalışmanın ideolojik
yükünü iyice ele vermektedir):
“Ulusların ve etnik grupların birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarına
dair düşünce tarzımıza yeni bir düzenleme getirmemiz gerektiği
açıktır. Saunders şöyle diyor: ‘Eski mercekler artık dünyayı
odaklayamadığı ve geleneksel söz dağarcığı doğru olarak
tanımlayamadığında, yeni mercekler üretmek ve taze bir dil yaratmak
hem gerçekçi hem de akılcı olacaktır.’
Harold Saunders’in izinden giderek, bu kitabın amacının uluslar arası
dinamikleri daha iyi anlamak ve eyleme yönelik öneriler oluşturmak
üzere, gözlemlerimizi diğer paradigmalarla bütünleştirmemize yardımcı
olacak yeni bir psikolojik mercek üretmek olduğunu söyleyebiliriz.
...Farklı etnik kökenleri olan komşuların psikolojisine bir örnek
sunmak ve bu psikolojinin nasıl olup da politik, ekonomik, yasal ve
askeri etmenlere egemen olan, göze görünmeyen bir odak haline
gelebileceğini göstermek için bu çatışmayı kullanmak istiyoruz... Bu
kitapta ilk olarak büyük grup komşuların psikolojisine genel bir bakış
getirecek, sonra da Türkler ve Yunanlılar arasında Türk Selçuklu
Sultanı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos
Diogenes’i mağlup etmesiyle başlayan karşılaşmaları ve düşmanlıkları
ve bunların yanı sıra ortaklıkları tartışacağız.
...1999’a kadar Türk-Yunan politikalarında büyük bir değişme olmadı.
Türkiye ve Yunanistan’daki 1999 depremleri ve iki tarafın karşılıklı
yardım çabaları Türk-Yunan ilişkisinin rengini değiştirdi, bu yumuşama
ve insancıllaşmaya bazıları ‘deprem diplomasisi’ adını yakıştırdılar.
Fakat, Türk ve Yunan ilişkilerindeki değişmeler bu kitapta
incelediğimiz ‘kimlik meseleleri’ni değiştiremez.
...Temel önermemiz şudur: Bir kez bu konu tam olarak anlaşıldıktan
sonra, düşman imgesine ilişkin yapıların psikolojik analizi Türkleri
ve Yunanlıları ayıran farklılıklara barışçıl çözümler getirmeye daha
yakın tutumların geliştirilmesini adım adım kolaylaştırabilir.
Amacımız Türkler ve Yunanlılar olduğu kadar, işin içinde olabilecek
üçüncü tarafların da, genellikle dış politika ve uluslar arası
ilişkilerin belirleyicileri olarak kabul edilen sözde ulusal egemenlik
çıkarları, devletlerin hakları ve yükümlülükleri, ulusların prestij ve
onuru, taktik-politika-strateji hesapları ve ‘reel-politik’ altında
yatan derin ve karmaşık psikolojik gereksinimleri, güdülenmeleri ve
kaygıları anlamalarına yardımcı olmaktır. Ayrıca bu kitabın derinlikli
bir psiko-tarihsel ve psiko-politik analizin nasıl
gerçekleştirildiğine bir örnek oluşturacağını umuyoruz.” (Volkan ve
Itzkowitz, 2002)
Uzun bir alıntı olduğunun farkındayım. Lakin bu uzun alıntı, bir
önceki uzun girizgahın niye yapıldığına dair gerekçemdir. Baştaki
Saunders referanslı alıntı, gerçekliğin boşluk kabul etmeyeceği ve
ortaya çıkmış boşluğun bir şekilde doldurulacağının ve aynı zamanda
toplumların dişiyle tırnağıyla biriktirdikleri birikimin nasıl da
hiçleştirileceğinin ifadesidir: Tarihin sonu zaten ilan edilmişti.
Meğer ki, belirleyici öğe bilinçdışı süreçlerdir öyleyse tarih politik
psikolojinin vargılarından başka nedir ki!.. Bu uzun geçmişin
bilgisini soyutlamaya çalışan insan bilimleri geçersizdir ve sözkonusu
inceleme alanı toplumların ilişkileri olduğunda biricik görevleri
psikolojik çözümlemelere malzeme sunmaktır. Özellikle Batıda ve onca
mücadeleyle elde edilen hukuksal normlar da geçersizdir ve bu
geçersizliğin biricik sorumluları elbette görünür olanın ‘altında
yatan derin ve karmaşık psikolojik gereksinimleri, güdülenmeleri ve
kaygıları’ halledememiş Türkler, Yunanlılar ya da diğer halklardır.
Bazen, mesela, deprem olur, Yunanlılar ile Türkler arasında yumuşama,
‘insancıllaşma’ belirtileri görülebilir. Bu normal bir süreç değil
‘deprem diplomasisi’dir. “Fakat, Türk ve Yunan ilişkilerindeki
değişmeler bu kitapta incelediğimiz ‘kimlik meseleleri’ni
değiştiremez.” Peki niye? Çünkü derinlikli psiko-tarihsel ve psiko-politik
analiz öyle diyor. Bu ‘değiştiremez’ hükmünü içeren metafizik kabulle
ilgili tartışmayı fizik bir alana taşımak mümkün mü?
‘Etnik ilişkiler psikolojisi’
İnsan doğar. Bu sözü sevmemek mümkün mü!.. Nebil Özgentürk’ün Bir
Yudum İnsan belgeselinin laytmotifi. Öyle devam ediyor. İnsan yaşar...
Gelelim ‘Türkler ve Yunanlılar-Çatışan Komşular’ kitabının
yazarlarının anlattığı öyküye. Kitabın adını, metin boyunca TY-ÇK
kısaltmasıyla anacağım. TY-ÇK’yı şöyle özetleyebiliriz: Kitabın
‘Tarihe Psikolojik Bir Mercekten Bakış’ adlı ilk bölümü, temel
psikolojik tezlerin ortaya konduğu bölümdür. Kitabın geride kalan
kısımları ise bu ‘yeni psikolojik mercek’ ile tarihi yorumlama
denemesidir.
İnsan doğar. Bebektir. Başlangıçta, ayrı bir kendilik(self) duygusu
yoktur. Bebek büyür. Başlangıçtaki zihinsel karmaşa ilk üç yıl içinde
gerçek ve bütüncül bir ‘Ben’ duygusuna evrilir. Yazarlara göre, bu
evrimin öyküsü, bize Türkler ve Yunanlıların, tabi bu arada
Filistinliler ve İsraillilerin, Hırvatlar ve Sırpların, Azeriler ve
Ermenilerin niye çatışan komşular olduklarını anlamamız için kuramsal
çatıyı sunacaktır. Küçük bir çocuk yaşadığı deneyimleri bütünleştirme
yetisine sahip değildir; kendisine neyin haz verdiğini, ‘iyi’
geldiğini ve neyin acı verdiğini, ‘kötü’ geldiğini bilse de, iyi ve
kötü’nün aynı ‘nesne’den gelebileceğini, emziren anne ile mesela işe
gidip geciken annenin aynı kişi olduğunu algılayamaz. Siyahın siyah,
beyazın beyaz ve birçok deneyimin ise gri olduğunu öğrenmesi zaman
alır. Bu öğrenme sürecinde çocuğun kendine ait belli parçaları
başkalarına veya şeylere yansıtması büyük bir rol oynar. Bütüncül bir
‘Ben’ duygusu için iki tip yansıtma işlev görür: çocuk kendi
bütünlüğünü tehdit edici ve kabul edilemez bulduğu ‘kötü’ yönlerini
diğerlerine yansıtır; ‘Ben’ değil, O(nlar) kötüdür, ve/veya, çocuk
bütünleştiremediği ‘iyi’ yönlerini de başkalarına yansıtır. Yazarlar,
“sanki kara bir günde kullanmak üzere bunları güvenceye almak
istercesine” diye yazıyorlar. Çocuk, gelişimi boyunca, geçmişte
bütünleştiremediği ve başkalarına yansıttığı iyi ve kötü yönlerini,
sonradan kendilik temsiline katabilir. Bireyin yapabildiğini, Volkan
ve Itzkowitz’e göre, Türkler ve Yunanlılar ve de başka komşu toplumlar
yapamazlar, çünkü, çocuğun ait olduğu gruptaki yetişkinler tarafından
bazı projeksiyonlar öylesine onaylanırlar ki, “grup projeksiyonları
olarak yerleri sabitleşir.” Çocuk, bir etnik gruba ait olarak,
gruptaki yetişkinlerin desteklediği ortak rezervuarları biriktirir. TY-ÇK’da,
Volkan’a atfedilen tez şudur: ‘kötü’ ortak rezervuarlar paylaşılmış
‘öteki’nin(düşmanların) ve ortak ‘iyi’ rezervuarlar
‘biz-lik’in(müttefiklerin) başlangıcıdır. “Biz-lik’ ister bir klan,
isterse herhangi bir büyük grup etiketi söz konusu olsun, etnisitenin
çekirdeğidir ve ‘öteki’ genellikle komşu bir gruptur.”
Volkan ve Itzkowitz’e göre, genel bir ‘komşuluk psikolojisi’nden söz
edilebilir. Yukarıda andığımız halklardan komşu olanlar, bilindiği
gibi aynı toprak parçasında hak iddia etmektedirler. “Türk-Yunan
yüzleşmesi ise başka bir paradigmadır... tüberküloz vakasında...”
olduğu gibi. Biz, verem benzetimini ve Kuhncu bilim felsefesi
açısından bir bilim alanında- ki yazarlar komşuluk psikolojisi ya da
etnik ilişkiler psikolojisi adında bir bilimsel çaba içinde oldukları
iddiasındalar- farklı olgulara göre paradigmanın değişemeyeceğine,
eğer bir olgunun paradigmayı değiştirme gücü varsa artık o
paradigmanın iflasından söz etmek gerekeceğine dair bilisizliği bir
yana bırakıp özetimize devam edelim:
Kişinin kendilik ve başkaları duygusu erken dönemlerde ana hatlarına
kavuşur ve bu biçimlenişte anne-çocuk etkileşimleri belirleyicidir. TY-ÇK’dan
aktarıyorum: “Etnik gruplarda da gerçek dünyadan gelen belli unsurlar
ilk önce anne-çocuk kanalından geçer, bu yüzden de gruptaki bütün
çocuklar tarafından paylaşılır.” Bu cümleyi kavramakta güçlük
çektiğimi ve bir totoloji tadı verdiğini itiraf etmek zorundayım.
Psikanalizin ana tezlerinden birinin başına ‘etnik gruplarda da’
deyimini koymak, bireysel düzlemden toplumsal düzleme geçiş için
yeterli midir?Ya da, “bu yüzden de gruptaki bütün çocuklar tarafından
paylaşılır” yargısına ulaştıran nedenselliği anlamaya çalıştığımda,
ulaştığım tek vargı: çünkü anneler de ‘etnik.’
“Anne-çocuk kanalından” geçen çocuklar “dünyaları genişleyip, babalar
ve öğretmenler” gibi “grubun gelenek ve göreneklerine uygun tepkiler
veren diğer önemli bireylerle” ilişkiye geçerler, başka ortak
deneyimler edinirler. Babaların ve öğretmenlerin tümünün grubun
gelenek ve göreneklerine uygun tepkiler verdiği, bu arada, günümüz
modern toplumlarında tüm babalar ve öğretmenler için ortak referans
sağlayacak bir gelenek ve görenek örüntüsünün önkabulü kanımca
tartışmalıdır. Yine de bu kanımızı tartışmayı başka bir yazıya
erteleyebiliriz. Zira TY-ÇK yazarlarının sözünü ettikleri toplumlar,
bilinçdışı süreçlerin esaretine boyun eğmiş, geri kalmış, premodern
düşmanlıklarının pençesinde devinen az gelişmiş güruhtan gayrı ne
ki!..
Bu öykünün, TY-ÇK’da ulaştığı nokta şudur: düşman, bizi öldürdüğü için
gerçek, etnik grubumuzdaki insanlarla ‘kötü’ projeksiyonlarımızı
paylaştığımız için de ‘kötü’ ortak rezervuardır ve reel olarak her
ikisidir.
TY-ÇK yazarları, bundan sonrasında gruplar arası ilişkiler üzerinde
duruyorlar ve ‘seçilmiş travma’ ve ‘seçilmiş zafer’ kavramlarına,
özellikle düşmanlıkları çözümlemede anahtar bir işlev yüklüyorlar.
Kitaptan aktararak özeti bitiriyorum:
“Seçilmiş travma’ terimini, bir grubun üyelerinde başka bir grubun
üyeleri tarafından aşağılanmışlık ve mağdur edilmişlik şeklinde yoğun
duygular uyandıran bir olay anlamında kullanıyoruz.
Grup travmatik olayın duygusal anlamlarını(ruhsal temsiller) ve
duygusal incinmelere karşı ruhsal savunmaları kimliğinin özüne çeker,
ve bu incinmişlik ve utanç biçimindeki ruhsal temsilleri ve bunlara
karşı savunmaları yılmadan kuşaktan kuşağa aktarır. Seçilmiş
travmaların ve bunlara karşı savunmaların ruhsal temsilleri, etnik
kimliğin yaşamsal belirteçleri halini alır. Bir travma bir kez
seçilmiş travma haline geldikten sonra, bununla ilgili tarihsel
doğrular önemini yitirir. Olayın ve bununla ilişkili savunmaların
ruhsal temsilinin grubun etnik kimliği üzerinde oynadığı merkezi rol
en önemli konuma oturur. Genellikle majör bir seçilmiş travma
geçmişten ve gelecekten buna benzer travmalarla yoğunlaşır...
Bir seçilmiş travma bir kuşaktan diğerine aktarıldıkça işlevini
değiştirebilir, ya da daha yakın bir travmayla bağlantılandırılarak
yeni bir duygusal güç kazanır.
Geçmişteki travmaların ruhsal temsillerinin yası tutulamadığında en
sık karşılaşılan sonuç çeşitli arındırma ayinlerinin yerleşmesidir...
Grup düşmanı kirli olarak görmüşse, kendini temizleme gereksinimi
duyacaktır...
‘Seçilmiş zafer’ bir grubun bireylerinde, diğer grubun bireyleri
karşısında yoğun bir başarı elde etmişlik veya haklı bir zafer
kazanmışlık duygusu uyandıran bir olaydır... Bu olaylar da grubun
kendi(self) kimliğinin parçası haline gelir ve kolay kolay elden
bırakılmazlar....”
Başlangıçlar: “Onlar en yiğit ve en kalabalık...”
‘Tarihe psikolojik bir mercekten bakış’ iddiasının önkoşulu herhalde
tarihi öncelikle ihmal etmemek olsa gerek. Bakış için seçilen
merceğin, gerçekliği çarpıtabileceği riski ise her zaman vardır. TY-ÇK’da
bunun kanımca tipik örnekleri vardır. Kuram ne diyor: Türkler ve
Yunanlılar, seçilmiş travma ve seçilmiş zaferleri olan birer komşu
etnik grup olarak birbirlerinin ‘kötü’ ortak rezervuarlarıdır. Geriye
kalan düşmanlığın değişmezliğini ‘kanıtlayacak’ tarihsel olguları
ayrıştırmaktır. Söz konusu kitapta, tarihin bu ‘kanıt bulma’ sevdası
yüzünden nasıl da eğilip büküldüğünün bir hayli örneği var. Ben iki
örneği vermekle yetineceğim. TY-ÇK’da, ‘Türkçe Çeviriye Giriş ve
Teşekkür’ bölümünde kitabın Türkler ve Yunanlıların tarihine dair ilk
cümlesi: “Türkler ve Yunanlılar arasında Türk Selçuklu Sultanı
Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i
mağlup etmesiyle başlayan karşılaşmaları ve düşmanlıkları...”
Tarih ile ilgili tartışmayı mümkün olduğunca kısa tutacağım. Özetlemek
gerekirse:
Bir: Bizanslılar ile Türkler arasındaki ‘karşılaşmaların ve
düşmanlıkların’ tarihini Malazgirt ile başlatmak, konuyla ilgili bunca
kaynak varken, bir bilgi eksikliğinden çok, tarihi ‘psikanalitik
mercekle’ okumaya uygun hale getirmenin sonucudur. Türklere, daha
doğrusu Türkomoğol kavimlere ilişkin en eski imgeler, her türlü
komşuluktan, temastan çok, belirsizlikten köken almıştır. Uygarlık
tarihinde, ‘uysal’ yerleşikler ile ‘saldırgan’ göçerler arasındaki
gerilim etkin bir rol oynamıştır. Şüphesiz, Batı uygarlığına da
analık, günümüzde yaşananları düşününce belki de babalık(!), etmiş
Mezopotamya uygarlığı incelendiğinde görülür ki, Freud’un sözünü
ettiği Helen-Barbar ikiliği, çok daha öncesinde Kuzeyli kavimler ile
Sümer şehir devletleri arasında yaşanmıştır. Uygarlığın merkezi,
Kuzeyli kavimlerin saldırılarıyla tarih boyunca kuzeye göç etmiş ve
Mezopotamya birikimi Troya’dan taşarak Helen’e maya olmuştur. Geçmişin
‘kuzeyli barbarları-uygarlık yıkıcıları’, fetheden fethedilir yasası
uyarınca uygarlığın yeni temsilcileri olmuşlardır.
İki: Batı Gök Türkler, Bizans ile temasa geçen ve Türk adıyla anılan
toplulukların ilkidir ve bu ilk teması, Volkan ve Itzkowitz’in
Malazgirt’i düşmanlığın miladı yapıp yazmalarının aksine Türk-Bizans
dostluğunun başlangıcı olarak kaydetmek gereklidir. Batı Gök Türk
konfederasyonu, yine Türk boylarından kabul edilen Basmıl, Uygur ve
Karluk saldırılarıyla dağılsa da, Türk adı, özellikle Bizans’ta
kalmıştır. VI.yüzyıl Bizans kaynaklarında Orta Asya Turchia adıyla
anılmaktadır. Bu yüzyılın sonlarına ait Bizans kaynaklarında, çıkar
birliğinin gereği olarak, Türkler hakkında övgü dolu cümlelere
sıklıkla rastlanır. Simocatta’lı Théophylactos şunları yazmaktadır:
“...Onlar en yiğit ve en kalabalık ulustur. Yeryüzündeki hiçbir halk
büyüklükte onlarla kıyaslanamaz...”(Yerasimos,18-19).
Karşılaşmanın kısa öyküsü ise şöyledir: Bizans ile sürekli savaşlar
yapan Sasaniler, ipek ticareti tekelini sürekli ellerinde tutmayı
isterler. Batı Gök Türk Kağanı İstemi Han, Batıya geldiğinde önce
Sasaniler ile ittifak yapar... Lakin nüfuz alanında giderek güçlenen
ve İpek yolu ticaretinde söz sahibi olmak isteyen Türkleri kısa sürede
bir tehlike olarak görürler ve siyasalarını bu temelde kurarlar. Bu
siyasaya bölgede verilen tepki ise Gök Türk-Bizans ittifakıdır.
Üç: Bu ittifak, Bizanslıların, Gök Türklerin istemediği biçimde
Avarlarla anlaşma yapmaları ve kendi iç karışıklıkları, özellikle
Ermeni isyanı ile birlikte uzun ömürlü olmaz. Bu kısa sürede,
ticaretin gelişmesiyle Konstantinopolis ‘sakinleri’ arasında
Türkler’in de yer aldığı anlaşılıyor. 575’te, Konstantinopolis’ten
yola çıkan Bizans elçisi Valentinus’un yanında 106 Türk vardır.
Valentinus’un ve bu Konstantinopolisli Türklerin amacı İstemi ile
ittifakı yenilemektir. Elçi, ancak İstemi’nin yasına yetişebilir ve
yerine geçen Tardu ittifak yapmaz. Valentinus’un başına gelenleri
Ligeti’den aktarayım:
“Onu(Gök Türk kağanını) en büyük yas arasında rahatsız etmişlerdi,
üstelik bu yasa iştirak edecekleri ve suratlarını bıçakla çentecekleri
yerde arsızca kendilerini müdafaaya yeltenmişlerdi. Valentinus ve
arkadaşları, ne süslü sözlerin ne de karşılık vermenin fayda
etmiyeceğini gördüler. Yapılacak bir şey olmadığından çaresiz
üzerlerine zorla yükletilen yasa uyarak, inanmadıkları halde yine
acele hançerlerini çıkarıp yüzlerini yaraladılar ve sonra bu duruma
boyun eğerek, yapmacık bir kederle, günlerce süren yas törenini
seyrettiler. Bir gün ortaya dört Gök Türk esiri getirdiler, dördü de
bağlıydı; sonra hanın rahmetli babasının, Sizabulos(İstemi Han)’ın
sevgili atlarını çektiler, ölüye onlarla haber salacaklardı...” (Ligeti,
72).
Bu etkileşimler tarih boyunca iyi izlendiğinde Türk imgesinin,
öncelikle ‘uygar’ Güneyin, ‘barbar’ ve o ölçüde de ‘öteki’ olmaktan
çok kim olduğu belirsiz Kuzeyli kavimlere uygun gördüğü sıfatlarla
ifade edildiği, “zamanla Türkler uzak kuzey halkı belirsizliğinden
çıkınca, onlarla ilgili olarak edinilen bilgilerde bir belirginleşme
ve onlara karşı duyulan endişede de bir azalma” olduğu
belirtilmektedir(Yerasimos,18). Sonrasında çıkar birliğine ya da
çatışmasına göre bu imge, ‘en yiğit’ halktan ‘en korkunç’ halk
sıfatlarına değin bir spektrumda değişir. Türkler’in göç yolları Ege
kıyılarına dayandığında, onların dilinde Anadolu hala Rum iliydi.
Haçlılar ise ‘kutsal toprakları kafirlerden kurtarmak için’ yollara
düşüp Anadolu’ya girdiklerinde, Anadolu’nun insan dokusunun ve dilinin
hızla değiştiğini gördüler ve Türklerin Rum dedikleri topraklara
Turchia adını verdiler.
İzleyen süreç, özelde Türkler’in, genelde ise Orta Asya bozkır
kavimlerinin göçebelikten yarı göçebeliğe ve yerleşikliğe uzanan
öykülerinde kaydı eksik tutulmuş olsa da bilinçdışı psikolojik
gereksinimlerinden çok görünür gereksinimlerinin belirleyici olduğu ve
kavimler arasında coşkulu etkileşimlerin gerçekleştiği bir süreçtir.
Dört: Selçuklu Tarihine baktığımızda yine Türkler ve Bizanslılar’ın
karşılaşmalarının miladı Malazgirt değildir. Alparslan’ın atası ve
İran Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey döneminde, XI.yüzyılda
bölgede iki ittifak izlenmektedir: Selçuklu-Abbasi ve Bizans-Fatimi.
Tuğrul-Halife ittifakında Tuğrul’un şahsında Selçuklular’ın konumu TY-ÇK
yazarlarının yazdıklarının aksine bir mürit ilişkisi değildir ve nihai
ulaştığı nokta, kısmi araziye sahip halifenin vasalleşmesi olmuştur.
Yine yazarların yazdığının aksine Selçuklular’ın İslam ile kurdukları
bağın ortodoks olduğunu kabul etmek güçtür. Bu mücadelelerin siyasal
iktisat temeli açıktır: Uzakdoğu deniz ticareti yollarını denetim
altına almak. Basra Körfezi-Bağdat yoluna karşın, Bizans Fatimi
ittifakı İskenderiye-Kızıl Deniz yolunu güçlendirmek gayretindedir.
Bunda da başarılı olurlar; Mısır zenginliğin, Bağdat ise fakirliğin
yoluna girer. 1055’te, yani Malazgirt’ten 16 yıl önce, Bizans,
Selçukluların etkinliğini kabullenir; Konstantinopolis’deki camide
hutbe, Tuğrul’un isteği doğrultusunda ve Bağdat’taki halifenin adına
okunur.
Bizans ile yoğun çıkar çatışmalarının yaşandığı bu dönemde Ermeni
vakayünivist Urfalı Mateos, XI. Yüzyılda Anadolu’ya yerleşmeye devam
eden Türkleri ‘Kam’ın oğulları’ sıfatıyla anmaktadır, kam şaman
demektir ve Türkleri nitelemek için kullandığı diğer sıfatlar, ilk
Bizans-Türk karşılaşmasının kayıtlarındaki ‘en yiğit’ sıfatıyla hiç
örtüşmez:
“467 nci yılın (17 Mart 1018- 16 Mart 1019) başlangıcında, mukaddes
Haça tapınan bütün hıristiyan halk, Allah’ın hiddetine maruz kaldı.
Öldürücü nefesli ejder, kasıp kavuran ateşle beraber ortaya çıktı ve
Ekanimi Selase’ye tapınanları vurdu. Resul ve peygamber kitaplarının
temelleri sarsıldı. Çünkü kanatlı yılanlar, bütün hıristiyan
memleketlerini ateşe vermek üzere geldiler. Kana susamış yırtıcı
hayvanların ilk zuhuru böyle olmuştur.” Kitabın editörlerinden Edouard
Dulaurier, sözü edilenlerin “Bizans müelliflerinin ‘Ouzes’ Arapların
da ‘Ghozz’ tesmiye ettikleri Selçuklu Türkleri” olduğunu dipnotla
belirtmektedir. (Urfalı Mateos, 48-50)
Beş: Malazgirt savaşı, öyle görünüyor ki, Türkler’in bir fetih savaşı
olmaktan çok, Selçukluların bile zaptedemediği Türkmen yağmalarını
kontrol altına almak için Bizans’ın savunma savaşıdır. Alparslan’ın
ise gönülsüz bir fatih olduğu, Romanos ile hiç savaşmak istemediği
biliniyor. 1071 Ağustos’unda Malazgirt’te karşılaşıyorlar. Bizans’ın
merkezi gücünü, feodal beylere karşı, yeniden inşa etme gayretindeki
Romanos yeniliyor, bizzat Sultan tarafından kucaklanıyor ve yolcu
ediliyor. Konstantinopolis’te yeni imparator tahta geçmiştir.
Romanos’un ise gözlerine Ermeni prensleri tarafından mil çekilir...
Malazgirt’in en kesin sonuçları: Türkmen akınları hız kazanır,
Bizans’ın merkezi gücü onulmaz bir yara alır, birbirleriyle mücadele
halindeki Bizans feodallerinin oluşturduğu ortamda Anadolu içlerine
yerleşmeler başlar. Malazgirt’ten 3-4 yıl sonra Ege kıyılarında bile
Türkmen toplulukları yerleşir.
Altı: Kutalmışoğlu Süleyman İznik’te çevresine topladığı Türkmenlerle
birlikte kendi devletini kurar. Fetheden fethedilir yasası işler.
Büyük Selçuklu-Bağdat Halifeliği karşısındaki tutumu, Bizantendir.
Kilikya’da iken Antakya’dan davet alır. Savaşmadan Antakya’ya girer.
Komşusu Halep egemeni Müslim, Süleyman’ı Filaretos gibi ‘Bizans
Valisi’ sayar ve ondan Bizans’ın ödediği vergiyi ister. Süleyman ise
İslam olduğunu bu nedenle de kendinden cizye istenemeyeceğini ileri
sürer. İtirazı Bizans sayılmaya değildir, zira, Halep egemeninden
Bizans sınırları içinde olup da aldığı kaleleri geri vermesini talep
eder, Bizans mirasçısı gibi davranır(Avcıoğlu, 1587-1589).
Yedi: Anadolu, fonda devletlerin çatışmalarının yer aldığı, gerçekte
ise kavimsel ve dinsel çatışmalara indirgenmesi mümkün olmayan ve
buluşmalar ve etkileşimlerle belirgin bir ortaçağ yaşamıştır. Bu
özgünlüğün bir örneği Pavlakiler(Paluicien)dir. Bunlar Hıristiyan
olsalar da Bizans’a ve kilisesine düşmandırlar. Bizans’a karşı İslam
güçleriyle birlikte savaşırlar. Avcıoğlu, Pavlaki inancını Orta Asya
Türkleri ve Uygurların da benimsedikleri düalist Manicilik’e
dayandırır. Pavlakiler, görünen dünyayı ve insan bedenini kötü, göksel
dünyayı ve insan ruhunu iyi olarak kabul ederler. Görünen iktidarı ve
kiliseyi kabul etmezler. Daha sonra Babailer İsyanı’nda da önemli yer
tutacak olan Divriği çevresinde toplanırlar. IX.yüzyılda İslam
güçleriyle ittifak halinde Ankara’yı alıp Marmara’ya ilerlerler, fakat
yerleşemezler. Marr, üç inanç; Pavlakilik, Kürtlerdeki Yezidilik ve
Anadolu Türk Dervişliği arasında bağlantı görür (Avcıoğlu, 1525).
Selçuklular’da Sünni Bağdat Halifesi ile kurulan ittifakı ve
sonrasında yaşananları bir dinsel bağnazlıkla, hatta bir
İslam-Hıristiyan çatışmasıyla açıklamak olası değildir. Daha geç
zamanlarda bile Selçuklu sarayının ‘tam müslüman’ olduğuyla ilgili
şüpheler bizzat Müslümanlarca dile getirilmiştir. Halep Atabeyi
Nureddin Zengi’nin XII.yüzyılın ikinci yarısında elçiler göndererek II.Kılıçarslan’dan
inanç yenilemesini istediği aktarılmaktadır(Gordlevski, 306).
Sekiz: Bizans ile Büyük Selçuklular arasındaki çatışmanın siyasal
iktisadi temelleri, yukarıda değindiğimiz gibi, açıktır. Bu çatışmayı
biçimlendiren siyasal çatı ise, Bizans ile Selçukluları da önceleyen
ve günümüze bile yansımaları olan Roma-İran mücadelesinin ektiği
geleneklerdir. Büyük Selçuklular’ın aynı zamanda İran Selçukluları
olarak adlandırıldıklarını ve devlet geleneğinin temellerinin
Nizamülmülk’ün kişiliğinde en yetkin ifadesini bulmuş İranlı
vezirlerce atıldığını biliyoruz. Buna karşın Anadolu Selçuklularının
aynı zamanda Rum Selçukluları olarak adlandırıldıklarını, İrani
öğelerin korunduğunu ve bunlarla birlikte saraylarında Rum etkisinin
belirginleştiğini, hatta I. Kılıçarslan’ın oğullarından Muizeddin
Kaysarşah’ın adında kayzer ve şahın birlikteliğinin, ya da Bizans’tan
Selçuklular’a geçmiş bazı yüksek görevlilerin yazdığı Farsça
metinlerin gösterdiği gibi Bizans-İran sentezinin ‘aceleci’
örneklerinin ortaya çıktığını biliyoruz. Rum asıllı Selçuklular’dan
birinin adı Hass Oğuz, yazdığı bir metnin adı “Munazarai çenguşarap”,
çalgı ile şarap arasında tartışmadır. Bunlarla birlikte, eski Türk
inançları da canlılığını koruyordu. XIII.yüzyılda Selçuklular’a karşı
başta Türkmenler olmak üzere, her dinden köylünün katıldığı Babailer
isyanının önderi Baba İshak yakalanıp asıldığında izleyicileri onun
öldüğüne inanmamışlardı(Gordlevski 294-299, Çamuroğlu, 176). Yine
Bizans-Büyük Selçuklular nüfuz alanı mücadelesine uygun olarak Rum
Selçukluları-İran Selçukluları mücadelesinin dönemin kaynaklarında da,
örneğin “Rum u Şam begleri” ve benzeri deyişlerle kaydedildiği
belirtilmektedir.(Gordlevski,288). Günümüzden eklenecek olan ise,
resmi eğilim ne olursa olsun, bugün halk hiçbir çekince olmaksızın
Modern Türkiye’nin Avrupa kıtasında kalan toprakları Rumeli olarak
anmakta, benimsemektedir.
Konstantinopolis-Kudüs-Edessa...
TY-ÇK kitabında, tarihi politik psikolojinin hizmetine sunarken eğip
bükmenin başka örnekleri de var. Yazarların, Yunanlılar için başlıca
‘seçilmiş travma’ ve Türkler için ‘seçilmiş zafer’ olarak gördükleri
Konstantinopolis’e dair öykü bunlardan biri. “Mayıs 1453’teki o
unutulmaz gün bir bağ kopmuştu. Kayıp bütün Hıristiyan dünyasına
aitti.”(Volkan ve Itzkowitz,55).
Kaybın ‘hangi dünya’ya ait olduğu, Konstantinopolis’e nereden
baktığınızla ilgilidir. Yakındoğu tarihini ve bu tarih üzerinde bugün
de izleri görülebilen Mezopotamya Uygarlığını ‘başka dünyalar’ı
referans alarak değil de kendiyle okuyunca görülecek ki, kayıp
öncelikle Konstantinopolis’e aittir.
Sumer’den bugüne, Yakındoğu şehirlerinin öykülerine bakmaksızın bunu
anlamak güçtür. Meğer ki ‘çözülmemiş’ yaslardan söz edeceğiz, bilinen
ilk ağıtların, Mezopotamya’daki Sumerlilerce, Kuzey kavimlerince
yıkılmış surlara gidip şehirlerine yakıldığını bileceğiz.
Konstantinopolis’in alınmazlığının simgesinin surları ve Osmanlılarca
alınma öyküsünün aynı zaman da surların yıkılış öyküsü olduğunu
bileceğiz. Kudüs’te, bugün hala Yahudilerin Süleyman’ın yıkılmış
mabedinin duvarına ‘ağlama duvarı’ dediklerini ve orada ibadet
ettiklerini, bu geleneğin tapınak merkezli Sumer şehir geleneğiyle
dolaysız ilişkisini bileceğiz. Eski adı Edessa olan ve İsa’ca
kutsanmışlık efsanelerine sahip Urfa’da bugün hala ağlamak eyleminin
‘ağıt geldi’ deyimi ile karşılandığını bileceğiz.
Konstantinopolis-Kudüs-Edessa üçlüsünün dinler tarihindeki önemlerini
ticaret yollarından ayrı düşünmenin güçlüğü bir yana, bu üç şehrin ve
benzerlerinin mayasına sinmiş kutsallığın kökenlerinin bir dine
bağlanmayacak denli arkaik olduğunu, temel kurumlarıyla halen içinde
değindiğimiz uygarlık sürecinin başlangıcına götürülebileceğini
bileceğiz.
Eudes de Deuil, XII.yüzyılın ilk yarısında Konstantinopolis için
“Diğer kentleri zenginlikte olduğu kadar, günahta da geride bırakır”
diye yazmaktadır(aktaran Ducellier,17). Şehre dair en eski kayıtlarda
bile vurgulanan iki özelliği, savunmaya hizmet eder: şehri çevreleyen
deniz ve büyük surlar. Şehir nüfusunun egemen unsuru Yunanlılar olsa
da, bu durum, siyasi ağırlığın da onlarda olduğu anlamına gelmiyordu.
Özellikle Ermeniler’in etkinliğinin ağırlığından söz edilmektedir.
1204’te, şehrin Müslüman kolonisi için en az iki cami vardı ve “Bu
unsurların neredeyse tamamı, bütün çeşitlilikleri içinde
imparatorluktan çıkmıştı veya ona kültürel olarak bağlıydı; öyle ki
bazıları kültürlerinin simgesi-Slav veya Ermeni kiliseleri, sinagoglar
veya camiler- çevresinde toplanma eğilimi gösterse de, bunların ayrı
semtlere bölünüp kapatılması söz konusu değildi.”( Ducellier,25).
Konstantinopolis, ilk 1204’te, Haçlılarca düşürüldü ve şehrin
kaderinin Hıristiyanlık ile özdeşleşmesinin ciddi zedelenmesi bizzat
‘Batılı barbarlar’ eliyle oldu. Yakındoğu ‘şehir’ kültüne uyan bir
şekilde dünya tasavvurunu ‘şehir ve surların dışında kalan yerler’
olarak biçimlendiren ve barbarlığın Hıristiyanlık içinde eriyeceğine
dair imparatorluk idealini yayan Konstantinopolis’te, “Hıristiyan
barbarların da artık var olduğu zorunlu olarak kabullenildi.” (Ducellier,58).
Bu kabullenişe, başka olgular eşlik etti; İran Körfezi’nin doğu
kıyısındaki Sincar’da doğmuş ve Konstantinopolis’te on iki yıl
kaldıktan sonra ülkesine dönmüş bir tüccar olan Hacı Abdullah bin
Muhammed bin Abdurrahman adlı zatın şehirle ilgili gözlemleri, daha
önceki tanıkların paylaştığı imgeyle buluşur; şehir bir yeryüzü
cennetidir, kutsaldır, eninde sonunda takdir-i ilahi gerçekleşecek,
Müslümanların olacaktır... Mansouri, bu tüccarın ‘Hacı’lığının,
İstanbul’u ziyaret eden Müslümanların hacca gitmiş gibi davrandığının
işareti olabileceğini belirtmektedir. Yine Mohamed Tahar Mansouri’nin,
Haçlılara karşı ittifak kuran Bizans ile Müslüman Doğu’yu ‘Düşman
kardeşler’ olarak nitelemesi de ilginçtir.
TY-ÇK yazarlarının, Türkler ve Yunanlılar’ın ‘çatışan komşular’
olmalarını gerekçelendirdikleri ‘seçilmiş travma-seçilmiş zafer’
Osmanlılar’ın İstanbul’u fethidir. Volkan ve Itzkowitz şunları
yazmaktadırlar: “Yunanistan’ın Türklerle olan saplantısının altında
yatan etmenler bilinçdışı kurban edilmişlik duygusuyla birlikte
Helenizmin bilinçli şekilde ülküleştirilmesidir... Grubun psikolojik
gereksinimlerini doyurmak için muazzam enerji harcanmaktadır(sözgelimi
askeri harcamalar) ve bu saplantı Yunanistan’a pahalıya patlamaktadır.
Eartha Kitt’in ‘İstanbul, Konstantinopolis değil’ şarkısını hep bir
ağızdan söylerse Türkiye ve Yunanistan daha iyi komşular olacaktır.
Zaten durum 1453 yılından beri şarkıdaki gibidir.” (Volkan ve
Itzkowitz,242).
Hep bir ağızdan şarkı söylemeye bir itirazım elbette yok, lakin
söylenecek şarkıyla ilgili tereddütlerim var. Mesela, Nazım’ın, yedi
tepeli şehre hasret yüklü dizelerle yazdığı ‘Karlı kayın ormanı’nı,
Maria Faroundri’nin insanda Rumca öğrenme isteği uyandıran sesi
eşliğinde söyleyebiliriz. “İstanbul Konstantinopolis değil’e gelince,
şehrin adının serüvenini izlemek bile durumun yazarların belirttikleri
gibi olmadığı konusunda bizi uyarıyor: X.yüzyılda Konstantinopolis’i
ziyaret eden Mesudî, “Rumların Konstantinopolis’e Bolin veya
imparatorluğun başkenti olduğunu ifade etmek istedikleri zaman, İsten
Bolin dediklerini, ama Konstantiniye adını kullanmadıklarını, sadece
Arapların kenti bu isimle” andıklarını belirtiyor(aktaran Mansouri,
160). Osmanlılar, şehre Arap-Müslüman geleneğine uyarak Konstantiniye
adını veriyorlar, ancak halk daha önce Bizanslıların yaptığı gibi
İstanbul diyor.( Mansouri,167).
Başka öyküler de var
Toplumların ilişkilerini, devletlerin ‘resmi’ ideolojileriyle kavrama
çabası da bir yoldur. Halkların tarihini devletlerin çıkar çatışmaları
ile yazmak en bildik olandır. Fakat başka öyküler de var:
Çocukluğum Tokat’ın bir dağ köyünde geçti. Yerleşiklik öyküsü, ilk
gelen kuşaklardan başlayan soyağaçları dikkate alındığında XIX.yüzyılın
ikinci yarısına rastlıyor. Köyümde oynanan ve belirgin şamanistik
özellikler içeren saya oyunları göç yollarının onlarca işaretleriyle
doluydu. Bu Türkmen köyünde doğup büyümüş annem, İstanbul’a göç
ettikten yıllar sonra bile, yeterince kalın giyindiğimizi
düşünmediğinde şöyle uyarırdı: “Kış gününün iyiliğine, Osmanlı’nın
dostluğuna güven olmaz...”
Bizans’ta ‘Rumluk’, Selçuklu’da ‘Türklük’ vardır, lakin, bu iki
kavramı bugünün etnisite ve ulusçuluk bilgisiyle anlayabilmek pek
mümkün değildir. Zira, gördüğümüz gibi, Romanos’un ordusunda on beş
bine yaklaşan paralı Türk askeri varken, aynı Romanos kendi Rum
vasallerine, bu arada Ermeni vasallerine de güvenememiştir. Yine
Selçuklular döneminde belirgin bir devlet sorunu haline gelmiş,
Osmanlı döneminde çözülmemiş, isyanlara dönüşmüş ve Cumhuriyet
dönemindeki siyasal düzeni de etkilemiş bir ‘Türkmen sorunu’ndan söz
edilebilir. Batı kaynaklarındaki ‘Türk imgesi’ ile ilgili
betimlemelerin benzerlerini Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında da
bulmak olasıdır. Mevlana Celaleddin Rumi’nin ‘ne olursan ol, gel’
çağrısının, 1360’da ölmüş olan Aflâkî’nin geride bıraktığı ‘Ariflerin
Menkibeleri’ adlı yapıtında yazdıklarına bakılırsa göçer Türkmenlere
de yönelik olduğu şüphelidir. Başta Mevlana olmak üzere Mevlevi
ulularının biyografilerini içeren yapıt Türkmenlere karşı hor görü
cümleleri içermektedir.
Özellikle feodal topluluklar üzerinde egemenlik kurmak isteyen
devletlerin merkezi otoriteyi güçlendirmede kullandıkları yönetme
biçimlerini ve bunların doğurduğu çatışmaları halklarının ilişkilerine
uygulamak TY-ÇK yazarlarının en önemli yanılgılarıdır. Uzun sürmüş
ortaçağ tarihi, etnik kökenleri ortak olsa da, referans alınan merkezi
güce, burada Bizans ya da Selçuklu’ya göre ‘iyi’
Türkler/Rumlar/Araplar veya ‘kötü’ Türkler/Rumlar/Araplar’ın değiştiği
bir tarihtir de. Aşiretçiliğin kısmen de olsa korunduğu toplumların
günümüzde aynı yarılmaya uğradıkları görülmektedir. Örneğin,
Ortadoğu’da her devletin kendince ‘iyi’ Kürtleri-‘kötü’ Kürtleri
vardır.
Başka öyküler de var: Urfa’da, ‘iyi’ Müslüman Harran’lı bir ağa ile
konuşuyoruz. Konu: ‘Yahudi meselesi.’ Harran’lı ağa, çok şaşırtıcı bir
şey söylüyor ve halen şaşkınlığım sürüyor: “Yahudilerle bizim kavgamız
bellidir, elbette kavga ederiz, çünkü amca çocuklarıyız.” Burada
ayrılığa değil, özellikle kan bağına yapılan vurguyu, eğer Harranlı
ağanın, Mansouri’nin daha önce andığım ve Haçlılara karşı Bizans ve
Müslüman ittifakını ifade etmek için kullandığı ‘düşman kardeşler’
deyimine yaklaşan sezgisini bir sapma olarak görmeyeceksek, nasıl
anlayacağız?
Bu soruyu yanıtlamaya geçmeden önce bir öykü daha anlatayım: birkaç
yıl öncesinde, Berna Laçin’in becerisiyle popüler olmuş bir çocuk
yarışması vardı. Bir zaman sonra farklı şehirlerde yapılmaya başlandı.
Urfa’da, Urfalı çocuklarla yapılan bölümünü anımsıyorum. O dönemki
sunucu, çocuklardan birine “Sizin kan davalınız var mı?” diye sordu.
“Evet” yanıtını alınca da, olanca körlüğüyle “Onlara söyleyebileceğin
bir şey var mı?” sorusunu yöneltti. Aldığı ders ise ciltlere bedel:
“Yok... onlar beni izlemez ki!..”
Kan davası, feodal değerler silsilesinin göverdiği ve en kesif
ifadesini bulduğu olgulardan biridir. Namus, şeref söylemleri
eşliğinde sıklıkla toprağa bağlı sorunlarda ortaya çıkar. Modernitenin
kavramlarıyla yorumlandığında bir toplumdaki ‘gerikalmışlık’
öğelerinin başında gelir ve şiddeti, Volkan ve Itzkowitz’in,
aralarında toprak sorunları olan komşu devletlerin yaşadıklarına dair
söylediklerine benzer bir şekilde barış olanaklarını azaltır. Söz
konusu sosyokültürel çevrenin önerdiği çözümler dışında kalan çözüm
önerileri kabullenilmez. Örneğin, cinayeti işlemiş olan kişi, aileler
arasında barış sağlanmamışsa, mahkemeden müebbet de alsa diğer ailede
bu durum bir ‘rahatlama’ sağlamaz. Kan davası durumlarında, sıklıkla,
topluluğun ileri gelenleri öncü olurlar ve kültürel çözümler devreye
sokulur. Nedir bunlar: kan bedelidir, bazen mağdur olan aileye gelin
giden bir kızdır... Barış sağlanmışsa, şiddet, kurbanlar kesilerek ve
bir şölenle sağaltılır.
Biz ve onlar diyalektiğinde, Harranlı ağanın, İshak ve İsmail
dolayımıyla Yahudiler ve Arapların amca çocukları olduğuna dair
vurgusunu düşünürsek, karşıtların birliğini kavrayabiliriz. Kökensel
olanın çatışma olmadığını, ister aileler, ister aşiretler, isterse
halklar arasındaki düşmanlıkların siyasal iktisat temelinde ve egemen
değerlerce tarif edilmiş ve türetilmiş olduğunu da anlayabiliriz.
Küreselleşme: küresel feodalizm mi?
Geriye, politik psikoloji ile ilgilenenlerin niçin bunun tersine,
komşu halklar arasında ‘kan davası’nı öne çıkardıkları ve toplumların
ilişkilerine buradan baktıkları kalıyor.
Bunu yanıtlamak için, giriş bölümünde değindiğimiz psikanalizin
serüvenine dönmeliyiz.
Yine önce bir öykü: Urfa’dan Antep’e yol alan bir otobüs. İki kişi
sohbet ediyorlar. Tanışma faslından sonra Antepli olan: “Benim
oğlanlardan birinin aklı diğer çocuklara göre seyrekti. Urfa’da
Dergah’a götürdüm. Birkaç gün sonra dönüp alacağım.” diyor. Urfa’lı
olan ise şunları söylüyor: “Benim karı da öyleydi. Vurup kırıyordu.
Evde çocuklara kıymasın diye bıçakları saklıyordum. Şıha, ziyarete
götürdüm... En son doktor bir ilaç verdi. Öyle sessiz oturuyor, hiç
değilse zararı yok...” En son bir tavsiye cümlesiyle sohbetin bu
faslını noktalıyor: “Sen oğlunu doktora götür, onda cin değil
psikoloji var...”
Dünyaya nasıl bakarsanız, dünya size öyle görünür. Nasıl ki günümüz
tıbbında, kan hücrelerini, mikropları, kromozomları ayrıntısıyla tarif
eden uzmanlar varsa, Sumer’de, Babil’de, Asur’da cinleri aynı
açıklıkla gören ve tarif eden ‘uzmanlar’ vardı. Dünya’ya bakışları;
birlik duygu büyüsü ile ve her şeyin canlıllığına inançla ve bakma
biçimleri; esrime ve sihir ayinleri ile cinler bu ‘uzmanlar’ için
apaçık şeylerdi. Şimdi psikoloji var. Ne diyordu, Volkan ve
Itzkowitz’in ‘izinden gittikleri’ Harold Saunders: ‘Eski mercekler
artık dünyayı odaklayamadığı ve geleneksel söz dağarcığı doğru olarak
tanımlayamadığında, yeni mercekler üretmek ve taze bir dil yaratmak
hem gerçekçi hem de akılcı olacaktır.’ Kuhncu bilim felsefesinin,
olağan bilim iş görmezse, bilimsel bir devrimle paradigma değişikliği
yaşanacağı varsayımının başka kelimelerle ifade edilmesini içeren bu
cümlede bizzat Kuhn’un tahrifi de var. Kuhn’da, bildiğimiz odur ki,
‘yeni mercekler üretmek...’ gibi bir görevden ya da farklı
paradigmalar arasında ‘gerçekçi.... akılcı’ ayrımlarından söz edilmez.
TY-ÇK yazarları ise şunları yazıyorlar: “Harold Saunders’in izinden
giderek, bu kitabın amacının uluslar arası dinamikleri daha iyi
anlamak ve eyleme yönelik öneriler oluşturmak üzere, gözlemlerimizi
diğer paradigmalarla bütünleştirmemize yardımcı olacak yeni bir
psikolojik mercek üretmek olduğunu söyleyebiliriz.” Daha önce de
işaret ettiğim gibi, Saunders’in tilmizleri Volkan ve Itzkowitz de
‘farklı paradigmaları bütünleştirmekten’ söz ettiklerine göre Kuhn
bilim felsefesinden bihaberdirler.
Yazarlar bilim felsefesinden olduğu gibi, Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin
Yapısı’nda sıklıkla vurguda bulunduğu bilim tarihinden de habersizler.
Modern bilim en büyük bunalımını tam da psikanalizin doğduğu yıllarda
ve aynı kültür çevresinde yaşadı. Ünlü öyküdür: Newton fiziği, modern
bilimin kuzey yıldızıydı. XX.yüzyılın başında görüldü ki,
makrokozmosta işleyen Newton fiziği ve sarsılmaz nedensellik yasası,
mikrokozmosta, atomaltı parçacıklar düzeyinde işlemiyor. Heisenberg bu
bunalım için ‘Belirsizlik yasası’nı önerdi ve bunalım çözüme kavuştu.
Doğa tarihinde böylesi bir nitel değişim örneği ve bilim tarihinde bu
öykü varken, bireyin psikolojik gelişiminin yorumsamaya dayalı
varsayımlarını ‘etnik ilişkiler psikolojisi’ ve benzeri adlarla
halklara uygulama lüksünün kaynağı nedir? TY-ÇK yazarlarının Stein’in
etnisite ile ilgili şu yargısını paylaştıklarını yazmaları hiç
inandırıcı değil: “Kişisel ve toplumsal kimliğin bir göstergesi olarak
etnisite doğası gereği bir kategori değil, bir düşünce modelidir.” Bu
yargıyı, yani; etnisite tarifinin doğal bir sınıflamanın değil, bir
düşünce modelinin, üstelik de üzerinde çeşitli görüş ayrımları olan
düşünce modelinin ürünü olduğu yargısını paylaşmak ve buna rağmen
makrokozmos-toplulukları bu tarife göre bölümlemek, sonra da
mikrokozmos-bireyi anlamaya yönelmiş bir bilgi alanının, psikanalizin
varsayımlarını toplumların ilişkilerine uygulamaya kalkışmak... Bu ne
perhiz, bu ne ideoloji turşusu...
Toplumlar arasında çözümü neredeyse imkansız kan davaları vehmetmenin,
birlikte yaşama erdemine işaret eden tutumları geçici yanılsamalar
olarak görmenin, devletlerin güç ilişkilerini halkların düşmanlığı ile
özdeşleştirmenin, siyasal iktisadın iktisat kısmını dumura uğratıp
yerine psikolojiyi ikame etmenin ulaştığı ve eklemlendiği nokta ise
bellidir; en son Irak işgali ile birlikte, devletler arasındaki
anlaşmazlıkları çözmeye hizmet edecek uluslar arası hukuk iğdiş
edildiğine, aralarındaki ‘kan davası’nın alevlenmesi riski yüksek olan
devletlerin varlığı verili bir durum olduğuna ve ‘kimlik meseleleri’
nedeniyle bu duruma çare bulamayacaklarına göre bir efendiye
gereksinim apaçıktır. Bu efendinin kim olduğuna dair bilgiyi ve
erdemlerine bir örneği Volkan ve Itzkowitz veriyorlar: “1987’de
Türkiye ile Yunanistan’ın Ege üzerindeki anlaşmazlık yüzünden savaşa
girmesine ramak kaldı.... NATO ve ABD’nin ağır baskıları sonucunda iki
taraf da savaşın kıyısından döndü.”(Volkan ve İtzkowitz, 162)
Kan davası, feodalitenin belirgin özelliklerinden biridir. Yazarların
tarih anlayışlarının mantıksal sınırı bellidir: küreselleşme diye
kavramsallaştırılan düzenin öngörüsü, belki de devletlerin beyliklere,
parlamentoların savaş meclislerine, devlet başkanlarının vasallere
dönüştürüldüğü, biat edenin korunduğu küresel feodalizmdir.
Anadolu’da cinlere hala inanılıyor ve özellikle değirmenlerde ve su
başlarında varoldukları düşünülüyor. Tarımlı toplumlarda suyun
disiplininin ve tahıl ambarlarının korunmasının önemi düşünüldüğünde
cinlerin mekanlarının buralar olması anlaşılırdır. Volkan ve Itzkowitz,
Urfalı yurttaşımız denli bir aydınlanmayı bile vaadetmiyorlar;
toplumların tarihine psikolojik mercekten bakıyorlar ve nereye
baksalar kendi cinlerini; seçilmiş travmaları ve zaferleri, çözülmemiş
yasları ve en sonunda kardeşliğin imkansızlığını ve ebedi
düşmanlıkları görüyorlar. Bilimsel temellerinin çok tartışılır
olduğunu gösterdiğim TY-ÇK kitabının ahlaki temelleriyle ilgili
yargıyı ise bu yanıyla okuyucuya bırakıyorum.*
Mart-Nisan’03
Okmeydanı, İstanbul
*Bu yazıyı bitirdiğim günlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetimi
sınır kapılarını açtı. Hayata gayri safi milli hasıla ve dolar kuru
sınırlarında bakanların umdukları gibi Kuzey, Güney’e koşmadı. Ne
oldu?.. İki halk, Türkler ve Rumlar, yoksul ya da zengin, ‘evlerini’
sevdiklerinin, bununla birlikte komşularını da sevebileceklerinin
işaretlerini verdiler.
Kaynakça
Anadolu Selçuklu Devleti, V. Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Onur Yay.
1988, Ankara.
Bir Başkentin Yükselişi ve Gerileyişi, Alain Ducellier,
Konstantinopolis 1054-1261 kitabı içinde, Derleyenler: Alain Ducellier-Michel
Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.
Büyük Rakibin Bakışı: Müslümanların Gözünde Konstantinopolis, Mohamed
Tahar Mansouri, Konstantinopolis 1054-1261 kitabı içinde, Derleyenler:
Alain Ducellier, Michel Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim
Yayınları, 2002, İstanbul.
Konstantinopolis 1054-1261, Derleyenler: Alain Ducellier, Michel
Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.
Tarih Heterodoksi ve Babailer, Reha Çamuroğlu, Om yayınları, İstanbul,
1999.
Türkler- Doğu ve Batı, İslam ve Laiklik, Editör: Stéphane Yerasimos,
Çev. Temel Keşoğlu, Doruk Yayımcılık, 2002, Ankara.
Türkler ve Yunanlılar: Çatışan Komşular V.D. Volkan, Norman Itzkowitz,
Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 2002.
Uygarlık, Din ve Toplum, Sigmund Freud, Çev.Selçuk Budak,
Öteki/Psikoloji dizisi, Ankara, 1997.
Türklerin Tarihi- Dördüncü Kitap, Doğan Avcıoğlu, Tekin Yayınevi,
İstanbul, 1999
Urfalı Mateos Vekayi-namesi ve Papaz Grigor’un Zeyli, Çev. Hrant D.
Andreasyan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987
Bilinmeyen İç Asya, L. Ligeti, Çev. Sadrettin Karatay, Türk Tarih
Kurumu, Ankara, 1986

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Politik Psikoloji Nedir?
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
Sponsor Bağlantılar

|
Son Etkinlikler
Yakın tarihte gerçekleşecek etkinlik bulunamadı. |
|